2020/09/02

Pandemi günlüğü

Yazı yazmak insanın zihnindeki düşünceleri belli bir dizilime oturtan bir eylem. Halbuki düşünceler insanın zihninde daha dağıtık ve ağımsı bir yapıya sahip, bir nevi network gibi. Yazı yazıldığında bu ağ içerisinde belli bir rota seçilip, o kağıda dökülüyor. Hangi rotanın seçileceği tamamen yazı yazmaya oturduğunuz ana bağlı, şanslıysanız güzel bir rota, şanssızsanız verimsiz bir rotayla baş başa kalıyorsunuz. Fakat iş burda bitmiyor: Yazı bir kere yazıldığında, zihninizdeki alternatif rotalar bir nevi safdışı kalmış oluyor, yani pek çok olası düşünceden birini seçiyor ve sabitliyorsunuz. Bunun faydalarından bahseden çok çünkü bu insanın kafasını netleştirmenin güzel bir yolu (yazı yazmak, hatta, bir terapi tekniği olarak bile kullanılıyor) fakat zararlarından bahsedeni hiç görmedim desem yeridir.

Nasıl bir zararı olabilir yazmanın? Eğer bu olası düşüncelerden çok da mantıklı olmayan bir demeti yazıya dökmüşseniz, bir kere yazıya dökülen şey (eğer sürekli birbiriyle çelişen şeyler yazmıyorsanız) insanın kafasında sabitleniyor. Haliyle insan görece verimsiz bir düşünce demeti üstüne yazı üretmeye başlamaya ve belli noktalar etrafında verimsizce dönmeye başlayabiliyor. Bu durumda yazılar sıkça kendini tekrarladığı gibi, bu da insanı garip bir verimsizlik hissine boğuyor. Birkaç yıl önce bunu farkettiğimde kendime bir yazma yasağı koydum, belli zamanlar dışında günlük dahi yazmamaya başladım. Twitter da öyle. Yarabbi ne büyük özgürlükmüş! Düşüncelerini belli bir deli gömleğine oturtmak zorunda olmamak, yazmak için uğraşmamak... Normalde zihni temizlemesi ve geliştirmesi gereken eylemin, zihni bir çeşit hapishaneye çevirmesini engellemek... İnsanlara yazmak kadar, çok yazanlara da 'yazmamak' şeklinde bir hayat önerisi olmalı etrafta. Ama yok. Fazla sorgulamak ve kayda dökmenin bir patoloji olarak yaftalanması gerek. Sokrates 'sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez' dese de kılavuzu karga olanın burnunun boktan çıkmadığı da bir gerçek.

Neyse gelelim salgına. Eh malum epey bir boş zaman yarattı bu meret. Az da olsa yazmayı denemek mi? Niye olmasın. O zaman herkesin birbiriyle konuştuğunda favori konusu olan salgının kendisiyle başlayalım.

Giderek birbiriyle bağlantılı (interconnected) hale gelen bir dünyada, böyle bir hastalığın çıkması aslında sürpriz olmadı. Yıllardır Taleb gibi globalizm kuşkucuları, bu tarz bir globalizmin böyle bir risk doğurduğunu söylüyorlardı. Bana kalırsa çözüm lokalizm ya da sınırları kapatmak, seyahatleri azaltmak değil. Bildiğimiz dünyada böyle bir şeyin hayata geçmesi imkansız ancak hala dışarı çıkıp bambaşka bir dünyayla karşılaşma ihtimalimiz büyük (saat 5'te bindiğim Londra metrosunun bomboş olması gibi). Uçağa atlayıp ertesi gün İstanbul'a uçamayacağınız bir dünyada yaşamanın pek tadı da olmaz. Varsayalım ki bu salgın kontrol altına alındı ve biz de eskisi gibi seyahatlerimize başladık. Yeni bir salgının olmamasını nasıl garantileyeceğiz? Burada aslında globalistlerin projelerine sağlam bir argüman buluyoruz: AB gibi, Dünya Sağlık Örgütü, BM gibi kurumların teorik görevleri dünyada belli standartları yerleştirmek, gerçek bir global sisteme geçişi kolaylaştırmaktı. Yani işin özü dünyanın her yeri birbirine benzeyecek, hastaneler aynı prosedürlerle yönetilecek, ekonomiler aynı şekilde işleyecekti (ve çok etkileyici bir biçimde, buna benzer bir noktaya gelindi de). Kompleks sistemlerin yapıları gereği birçok hırslı projede başarısız olunduysa da, aslında böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu görmemek zor. Bütün dünya ülkelerini bağlayan bir takım hijyen kurallarının oturtulmasının (örneğin yarasa yemek yasaktır kardeşim gibi) elzem olduğu ortada. Ya bu, ya da globalizmden vazgeçilip dünyanın belli ülkelerine sınırlar kapatılacak. AB'nin de üyelik süreçlerinde örneğin pek çok detaya standart getirmesinin sebebi aynı. Mesela teoride İngiltere'de Türkiye'den et getirmeniz yasak iken (hiç denemedim çok şükür), AB ülkelerinden getirmeniz yasak değil (idi en azından). Bunun sebebi AB'nin et kesimi konusunda belli bir standardı bütün ülkelerde çek etmiş olması, haliyle belli hastalıkların kontrol altında olduğunun biliniyor olması.

Elbette öte yandan globalist projeler hiç olmadığı kadar zayıfladı. Bizdeki AB rüzgarı bitti, AB kendi içinde epey çalkantılı bir süreçten geçiyor. ABD global kuruluşlara verdiği desteği kesip onları lağvetmeye çalışmakla meşgul. Üstelik bu global kuruluşların çoğunun sicili çok temiz de değil. Pek çok ülkede halktan insanların içe kapanmacı bir hale gelmesi, IMF, BM, DSÖ gibi kuruluşlara tam bir güvensizlikle bakıp, bazen haklı gerekçeler, bazen de komplo teorilerinden yola çıkarak bu tarz bir globalizmi çöpe atmış olması, eski hayata ne kadar hızlı döneceğimiz konusunda bende kuşku uyandırıyor. Şimdilik, hala, global mekanizmalar çalışıyor, global ekonomik sistem çökmüş vaziyette değil. Fakat bu olursa salgın yönetimini bir yana bırakalım, örneğin, potansiyel bir Türkiye - Yunanistan savaşını kim, niye durduracak?

Salgın de aslında son zamanlarda insanların ikiye bölündüğü bir mevzuyla doğrudan alakalı. Son zamanlarda siyasi hareketleri sağ veya sol değil de, içe kapanmacı ve globalist olarak sınıflandırmak daha doğru olur. Her ülkede, aşırı sağ veya conservative olarak etiketlenen hareketlerin çoğu global projelerdeki katkılarını sınırlandırma, onlardan gelen dayatmalara karşı çıkmakla meşgul. Bunun en net örneği AB içerisinde yaşananlar. AB'nin örnek bir yönetim şekli olduğunu söyleyemesem de (yani bu insanların bazılarının argümanları haklı), özellikle sağlık ve ekonomi gibi konularda ortak standartların önemi herhalde anlaşılmıştır. ABD ise belli bir standardizasyonu bırakalım, özellikle hem kendini global düzenden soyutlamaya kalkıştığı gibi, kendi içinde de birliği sağlayabilecek gibi durmuyor dışardan. Şimdi bana ee ne olacak, hangisi kazanacak, gelecek pandemiye hazırlıklı olacak mıyız diye sorarsanız, vallahi o soruya dünya üstünde cevap verebilecek insan olduğunu zannetmiyorum. O yüzden burada bırakalım!