2015/09/24

Notlar (1)

Bundan böyle kısa kısa notlar şeklinde blog yazıları yayınlamaya karar verdim. Twitter'da birkaç tweetle ifade edilebilecek yorumları buraya kısa kısa not etmeyi planlıyorum (Twitter'a yazmak çok zor, uzun yazınca huysuzlanan oluyor). Haber yorumları, güncel şeyler ve aklıma ne gelirse işte.

Düniversite

2008'de bu blogun öncülü olan blogumu ilk açtığımda, tüm söylemek istediğim üniversite eğitiminin kötüden de öte, tamamen işe yaramaz bir halde olduğu idi. Hem mesleki, hem bilimsel, eğitim mevcut haliyle koskoca bir tiyatrodan ibaret. Varolan ve eğitime atfedilen başarılar kuşlara uçmayı öğretmek metaforuyla özetlenebilir.

Neden o yaşta bunlara kafayı takıp blog yazdım bilmiyorum, her gün derste gitmek zorunda olduğumdan muhtemelen, yoksa yapacak 40 tane daha iyi iş vardı. Bunun Türkiye ile sınırlı bir şey olmadığını da düşünüyordum. Sonuç olarak bu vaziyetin ilk kurumsal sonucu ortaya çıktı: Ernst & Young şirketi mezun istihdam ederken üniversite notlarına ve derecelerine önem vermemeye karar vermiş. Günaydın! Bu ve benzeri şirketler, hatta üniversiteler, eğitime ve derecelere takıntı yaparak verimli ve daha önemlisi yaşayan insanları kaçırıp, en robot tipleri yıllardır baş tacı ededursunlar, biz çoktan kendi yolumuzu çizip, kendi kültürümüzü oluşturmaya başlamıştık zaten. Şimdi sıra bu tarz derecelendirme ve notlandırma sistemlerinin tamamen çöpe gitmesinde -- tabii sahip oldukları dereceler (valedictorian!) ve notlarla övünenlerle birlikte.

İki kişinin huzursuzluğu

Yine Twitter'da karşılaştığım kişisel tutum ve düşüncelerin, toplumsal ayrışmaya etkisini konu alan şu yazı benim için epey aydınlatıcı oldu. Bir kere formu güzel: İnteraktif, düşündürerek güldürüyor! İkincisi de yazıda verilenlerden fazlasını deneyimlemek mümkün. Örneğin %75 homojenlik (çevremdeki komşuların %75'i veya fazlası benden olsun) ayarladığınızda biraz bekleyerek toplum ayrışmasını %99'lara çıkarabiliyorsunuz. Bu durumda homojenliği %80'e çektiğinizde (bu sadece iki kişinin durumuna uymayabiliyor örneğin) sistemin tamamen kararsız bir hale gelip ayrışmanın yüzde 10'lara düştüğünü görebiliyoruz (iç savaş çıkmadığını varsayarsak!). Sadece iki kişi memnuniyetsiz hale geldi diye, toplumun tamamının yapısı değişebiliyor. Tipik bir faz kayması örneği.

Karadenizde antik yunanlar

Bu hafta gördüğüm en 'güzel' haberlerden biri: Karadenizde antik Yunanca lehçesi konuşan bir köy! Şaşırtıcı değil tabii. Gen havuzumuzda orta asyanın neredeyse yok denilecek kadar az olmasına bakılarak dahi atalarımızın aslında hep burada olanlar olduğu anlaşılabilir. Köy Müslüman olduğu için güzel ülkemiz kurulduğunda buradan sürülme kaderini diğerleriyle paylaşmamış. Herhalde kimse de hangi dili konuştuklarını anlamamış ki, ellememişler - yoksa sonları kötü olurdu. Aman çevre köyler de duymasın!



Deep kendin pişir kendin ye

Deep learning, malum, bizim camiada son zamanlarda epey popüler bir algoritma takımı. Makinelerin resimlerdeki objeleri insanlardan daha iyi sınıflandırması bu algoritmalar sayesinde mümkün oldu. Inceptionism adlı meşhur bir blog postla da ünleri iyice artmıştı. Son zamanlarda bu algoritmalar sıradan resimleri sanat eserine çevirmekte kullanılmaya da başlandı. Buyrun bir örnek.
İşin güzel tarafı, bu işi sizin için yapan bir Twitter hesabı da var. İstediğiniz fotoğrafı ve sanatçının ismini bu hesaba mention olarak attığınızda size cevap olarak bir sanat eseri gönderiyor. Kullanım kılavuzu şurda.

Tatil notu

Bu hafta bu yazın ilk ve son tatilini yapma fırsatı buldum. Doğu Akdeniz'de denize girmeyi seviyorum çünkü Ege ve hatta İspanya'nın (vay vay) aksine deniz suyu sıcak ve saatlerce kalmaya müsait oluyor. Benim denize girme anlayışım suda uzun süre kalıp, kıyıda hiç durmamak ama milletin tam tersi, güneşlenmek ve denize tadımlık girmek gibi bir alışkanlık yaygın. Anlamak mümkün değil.

Şimdilik bu kadar. Sık sık yazarım inşallah.

2015/08/28

İyi İnsan - II

Çok önceki yazılarımdan birinde, iyi insan mevzusunu konu almış fakat orada iyi insanın ne olmadığını ancak söyleyebilmiştim. Geçenlerde düşünürken aklıma çok basit bir tanım geldi:
Yapmasa kimsenin 'niye yapmadın, ayıp etmişsin' demeyeceği şeyleri karşılık beklemeden yapabilen insan.
Bu geniş bir tanım. Öncelikle, her ne kadar platonik idealleştirmeler insanlara çok kolay gelse de, iyi insanın görece bir kavram olduğunu teslim etmek zorundayız. Haliyle, elbette, temel şeylere sadık kalınarak neyin iyi neyin kötü olduğunu yarattığınız sosyal ortam belirliyor. Tüm sosyal ortama rağmen değerleriniz farklı olabilir elbette -- ama yine de çevrenizle kısıtlısınız çünkü size 'iyi' veya 'kötü' diyen onlar neticede.

Yukardaki tanımın ima ettiği şeyler var: Ortalama insanın dahi, sırf ayıp olmasın diye, yapacağı iyilikler var. Bunlar az değiller ve toplumun kararlılığı için devam ettirilen şeyler, belki yüzyıllardır... Bu iyilikler değersiz olmasa da, yapan insanın iyi ve düşünceli olduğunu göstermiyorlar. Bu iyilikler kardeşiniz, yakınınız, sevdiğiniz insanlara yaptığınız herkesin kardeşine, sevgilisine yapmaya çalıştığı şeyler de değiller.

İnsanı bu konuda ayrıcalıklı hale getiren, kimsenin yapmayacağı, yapmasa kimsenin yadırgamayacağı, ince düşünen insanların dahi o da şöyle yapabilirdi demeyeceği noktalarda karşıdakinin yanında durması. Ne olursa olsun, çıkar veya karşılık veya sonunda bir 'ödül' beklemeden sabır etmesi. Bunu sadece karşıdakinin iyi olması için yapabilmesi, bundan başka hakiki bir dert gütmemesi.

Tabii insan hafızasızlığıyla ünlü bir yaratık. Daha doğrusu bilişsel yanılgılarıyla ünlü. Bir günde olan olayların, geçmişte yapılan tüm şeyleri silip süpürmesi hiç de az rastlanılan bir şey değil. Bu yüzden iyi biri olmaya çalışan birisinin, en başta kendi hafızası ve bilişsel yanılgılarına bakması, bunları yenemese de, farkında olmaya çalışması gerekiyordu zaten. Ondan bu blogda onca psikoloji yazısı var, hepsinin bir amacı var, spor olsun diye yazmamıştım.

Gerçekten iyi bir insan olmaya karar verecekseniz, şunları akılda tutmanızda fayda var: Kimsenin yapmayacağı şeyleri yapıp yardım ettiğiniz insanlar, gün gelecek sadece sizin onlara yapmadıklarınızı hatırlayacak ve sizden belki de nefret edebilecek. İyi insan olmak aynı zamanda bunu baştan öngörebilmek, bunun intikamının da peşinde koşmamak demek. Karşılıksız yapıyor olmanız, hatırlanmasını istemediğiniz anlamına gelmez. İstemeniz de karşılıksız yapılmadığı anlamına gelmez. Ama kimseye hiçbir şeyi hatırlatmanın da manası olmaz. İnsanları onları ele geçirmiş zihinleriyle baş başa bırakın, gerçeği bilmek bize yeter.

2015/08/21

Kuşlara uçmayı öğretmek

Üniversite eğitimi hakkında Nassim Taleb'in güzel bir metaforu var: Kuşlara uçmayı öğretmek (lecturing birds on how to fly) diye çevirebiliriz. Metafor şöyle:

Yeni doğmuş kuşları sınıflara dolduruyorsunuz, aerodinamik, kuş anatomisi hakkında dersler veriyorsunuz. Yıllarca işkence ediyorsunuz, bazıları derslerde uyuyor, bazıları derslere gelmiyor, kimisi uçmak böyle öğrenilmez ki diye diye okuyor; yoklama falan alınıyor, işler ciddi. Sonunda kuşlar uçuyor! Herkes mutlu oluyor, kepler atılıyor. Hocalar öğrencilere gururla bakıyor, emekleriyle uçan kuş yetiştirmiş olmaktan gurur duyuyorlar, gözleri nemleniyor. Mezuniyet töreninde kol kola giriliyor, fotoğraflar çekiliyor, bölüm kültürü pekiştiriliyor.

Aslında olan ne? O dersler olsa da olmasa da, kuşlar uçmaya programlı, yine uçacaktılar.

Bir fikri anlamaya çalışmak yerine hemen cevap yetiştiren baştan kaybetmişlerin sorusu hemen geliyor tabii: E o zaman niye lise mezunları da üniversite mezunları gibi işler çıkarmıyor?

Basit.

Bir, üniversite bize Montessori okullarının öğrenciye yaptıklarını yapıyor. Derslerin bir-ikisi dışında hepsi kariyerlerinin başında gişe memurluğu sınavı yerine yanlışlıkla araştırma görevlisi sınavına girmiş arkadaşlar tarafından verilse de, kütüphaneye girdiğinde aklına hayaline gelmeyecek konularda kitaplar buluyorsun, daldıkça dalıyorsun. + Internet. Aklına gelen her şeyi araştırabiliyorsun. Derse gitmeden, kütüphaneye gitmek serbest (yoklama alan dinozora denk gelmediysen). Mesela ben İTÜ'yü hiç sevmez ama kütüphanesiyle (ve kampüsüyle) aşk yaşardım. Hiç almadığım ama hep yerlerinde duran kitaplarım vardı, gidip gelip onları okurdum. Üniversiteler bir sürü imkan tanıyor, güneş arabası takımına girebiliyorsun, rüzgarla çalışan araç projesinde çalışmak isterim diyince girebiliyorsun, bir sürü değişik aktivite. Geriye baktığımda (küfretmeyin ama) İTÜ'nün bu konudaki çeşitliliğine şükrediyorum. İki, daha basitçesi, lise mezunları da bugün internet sayesinde pek çok şey başarabilirler aslında, fakat lise diplomasıyla hiçbir yerde işe başlayıp, kendini gösteremezsin. Yok öyle bir şey.

Üniversite eğitimi diyince aklıma, artık, kuşlara uçmayı öğretmekten başka bir şey gelmiyor. Araştırma bambaşka bir dünya. Araştırma grubu kurup orada öğrencileri eğitmek de başka bir şey (usta-çırak olabilecek sorumluluk duygusuna sahipsen). Ama temel olarak eskiden beri akademiyi şöyle böyle desem de hep devam eden 'hoca' olma isteğimin, neden şu anda sıfırlandığını çok daha iyi anlıyorum. Çünkü ilk sene gözleri ışıldayıp, son sene her şeyden nefret eden öğrenciler göreceğim ve dahası bunu kişisel olarak engellemekte hiçbir fonksiyonumun olmayacağı açık. Mükemmel bir ders hazırlasan bile diğer derslere küfretmekten her şeyden bıkmış insanlara, bir dönemde bir cümle aktarabilirsin belki. Kaç tane normalde meraklı ve yetenekli mühendis, girişimci, biliminsanı olacak insanın, üniversitede kendilerine gösterilen teknik içerikten tiksinip, pazarlamacılığa razı olduğunu gözlerimle gördüm. Yüksek lisans, doktora jürilerine gitsen istekli, parlak öğrencilerin, dingil dingil konuşan birkaç ego balonunun lafları altında ezildiğini göreceksin. Kavga çıkarsan, kavgacı olursun, hem öğrenciye bile zarar. Mecbur susacaksın.

Bu şekilde davranmak da mecburken, ülkeye ve dahası oraya çalışıp gelen öğrencilere büyük bir şaka olarak tasarlanan bu mekanizmaya ortak olmanın akıl karı bir tarafı yok diye düşünüyorum artık. İlerde olur da birileri bu yapıya el atıp, delik deşik ederse -ki umarım- sokağa çıkıp iş güvencesi için eylem yapanlara karşı -İTÜ Ar. Gör. eylemlerinde olduğu gibi- hiçbir sempatiyle bakmayacağım sanırım.

2015/04/13

Hatalar

Geçenlerde, geçen dönemde hayatın getirdikleri ve kendi kendime düşündüklerim sonucu, hayatımın büyük kısmında büyük hatalar yaparak yaşadığım kanısına vardım. Bir şeyleri yanlış anladığımın farkındaydım ama 'doğru' diye kendimi inandırdığım şeylerin bu denli yanlış çıkmasını da beklemiyordum; açıkçası.

Yok, akademiye dair görüşlerimden bahsetmiyorum; tam tersi onlar iyice kesinleştiler, herhangi bir hayat süresinin onları yanlışlayacağını sanmam.

Bahsettiğim şey 'insanın' ne olduğuna ve ne olması gerektiğine dair düşüncelerim.

Daha önceleri hep kendimi ve başkalarını bir takım olması gerekenler zincirine göre hareket etmeye zorlardım. Bir takım şeyleri yapmanın yolu belliydi. Kendi açımdan, mesela, X veya Y şeklinde çalışmalı, önüme dizdiğim onlarca kitaba çalışmalıydım, dizdiğim ötekileri de okumalıydım. Bunların yapmadığım zaman sıkıntı hisseder, kendimi sıkardım. Bu kendimi zorlama girişimlerimin hemen hepsi, istisnasız hepsi sonuçsuz kaldı. Bu süreçte çok fazla şey öğrenip çok fazla ilerlediysem de, bunların hiçbiri benim planladığım şeylere çalışarak olmadı. Doğal olarak şunu düşündüm: Evet güzel ilerliyorum ama şunları şöyle yapsam demek ki neler olacak... Halbuki bu düşünce tamamen yanlışmış, onu farkettim.

Halbuki serbest bırakıldığında, insanın vücudu, bir takım genel amaçlarına göre, kendini çok güzel ayarlıyor. Peşinden gitmen gereken şeyleri hissediyorsun. Kafayı durmadan taktığın şeyler bile belli şeylerin habercisi olarak geliyor. Kendi kendine ihtiyacın olan tüm bilgiyi bulabiliyorsun. Sıkılıp bırakılan şeylerin ezici çoğunluğunda bırakmak için yeterli sebep oluyor. İnsanın 'kendi' filtresi aslında çok güzel çalışıyor: Yalnız çok zor bir şart altında: Hiçbir zorlama olmadığı bir ortamda.

Ben bugüne kadar kendime şu veya bu yapılacak dediğim hiçbir işte, tamamen serbest bir motivasyonla giriştiğim işler kadar başarılı olamadım. İlginç. Sınavlar da aynı şekilde hep ters tepti. İyi notla geçtiğim dersler dahil (ki sayıları epeyce az) hiçbir dersi hakkıyla çalıştığımı söyleyemem. Doktora derslerindeki tüm sınavlara son gece çalışmak zorunda kaldım. Planlarımın hepsi çöktü. Kendi plansızlığıma kızdım, başkalarının plansızlığına kızdım, dünyaya kızdım; safi zarar yarattı bu durum.

Son dönemdeyse önüme gelen, pratik şeylerden çıkan ve böylece bir takım teorik şeyleri de öğrenme imkanı sunan şeylerle uğraşmaya başladım. 'Top-down' her şeyi bıraktım, canım sıkılınca okuduğum kitabı değiştirmeye başladım, sıkıldığım şeylerle uğraşmayı anında bıraktım, kendimi hapiste hissettirecek her şeyi hayatımdan sildim (girilmesi gereken sınav, okunması gereken kitap, gidilmesi gereken toplantı, yapılması 'gereken' işler), canımı sıkan şeylerin altına girmekten tereddütsüz vazgeçtim. Yapmaya zorunlu olduğum (neticede fabrikatör oğlu değilim) işleri seveceğim hale çevirerek (bu iş sanat istese de) yapma kararı aldım. Kendime olduğu kadar başkalarının da canının istediği şeyi yapma hakkına saygı göstermeye başladım: Okulu bırakmak, sabahtan akşama kadar bilgisayar oyunu oynamak, 1 ay yataktan çıkmadan dizi izlemek... Artık bunların hiçbirinin hatalı şeyler olduğunu düşünmüyorum (okulu bırakmanın hatalı olduğunu hiç düşünmedim gerçi). Kendime de koyduğum en büyük hedef amaçsız gezme özgürlüğüne sahip olmak. Eğer kafaya bir problem takıyorsam, onu oturup çözerim, yine olasılık çalışabilirim, elbette ki eğlendiğim için kod yazarım, bırakacağımı sanmam. Ama bunları yapmak zorunda olmayı istemem. Tek istediğim amaçsızca gezebileceğim bir hayata sahip olmak. Vücudumun istediği yere doğru gitmek: Bu istiyorsa sadece bilgisayar oyunu oynayıp, öyle yaşlanmak olsun. Niye bunu mutlu bir şekilde yapabiliyorken, çoğu dingilden hallice (en azından Türkiye'de) insanların hüküm sürdüğü bir meslekte var olmaya kassın ki insan? Bence mesela akademisyenlik ancak dünyevi ve metodolojik dertlerle uğraşmak zorundaysanız (bu problemleri düşünmeye mecbursanız -- başka türlüsü olmuyorsa) yapılabilecek bir meslek. Herhangi bir meslek de bu kategoride: Eğer vücudun seni spor yapmaya zorluyorsa mesela veya gitarını durmadan eline alıp duruyorsan, sporcu veya müzisyen olursun. Sabah akşam adaletsizliği düşünüyorsan siyasete girebilirsin, insanlığın geleceği hakkında endişeleniyorsan tarih kuramcısı olursun. Yoksa niye olasın ki? Hem bu işleri kolayca yapabilenler, hiçbir şey yapmak istemeyenlerden 'üstte' de değil; hiçbir şey yapmak istememek de gayet güzel. Sadece bunda sorun görmeyi bırakmak gerekiyordu. Fakat önceden de böyle düşünseymişim, en azından hem kendime hem de başkalarına çok daha az eziyet edermişim.

Hayata karşı küstah olunca insan, faturasını ağır ödüyor. Hayattan yolda aldığım dersler, hiç alacağımı beklediğim dersler değil. Tam da bu yüzden yaşamak çok yorucu. Ama güzel. Hep beklediğin şeyler olsaydı, zaten, sıkıntıdan ölmez miydin?

2015/03/28

Taleb and Kahneman discusses Antifragility

Güzel bir diyalog.

2015/01/27

Sessiz deliller

Sessiz delil probleminden daha önce ekşi sözlük'te bahsetmiştim (burada farklı bir boyutuna gireceğim):
ornegin sozluge girdiniz ve kopeklerin depremi hissetmesiyle ilgili yazilar/videolar goruyorsunuz. aciyorsunuz, gercekten depremden hemen once ayaklanan ve 'hissetmis gibi' gorunen hayvanlar mevcut. peki kac gizli kamera, kopekleri deprem aninda cekti ve hicbir tepki vermedikleri icin internete koymadi? bunun sayisini bilmiyoruz. eger 5 videoya karsilik, internete konmamis 10000 video olsaydi (ki muhtemel), bu o kopeklerin o anda rastgele, baska bir sebepten hareket yapma olasiliklari hakkinda ne dusunmemize sebep olurdu?
Bu kavramın bu tarz uygulamalarından çok daha geniş yorumları var.

Hepimiz hayatta kısıtlı şeylere maruz kalıyoruz ve derslerimizi genelde başımıza gelen olaylardan çıkarıyoruz. Bunun dışında fazladan bilgi almak istersek, kitaplara veya başkalarının fikirlerine başvuruyoruz. Eğer çok zengin (dolayısıyla çok iyi olduğu kadar çok kötü), diğer bir deyişle sadece kendimize yetebilecek tecrübeler edinemiyorsak veya bu yeteneğe sahip değilsek, dünyaya dair fikir kaynaklarımız genelde başka kaynaklar oluyor. Yani başkalarının hikâyeleri... Fakat kendi hayatıma dönüp baktığımda, beni en çok etkileyen, en çok strese ve travmaya sokan ve dolayısıyla en etkili (ve bir cümlelik) sonuçları çıkarabildiğim şeylerin hep başkalarına anlatamadığım -en fazla birkaç kişinin bildiği- şeyler olduğunu görüyorum. Yani hayat derslerimi ve olgunlaşmamı yaşadığım tecrübeler, aynı zamanda dışarıdan görünmesini tercih etmediğim şeyler... Haliyle insanlar (örneğin bu blogu okuyanlar) benim bu tecrübelerimi bilmiyorlar. Fakat aslında benimle ilgili bilmeleri gereken belki de tek şey aslında bu tecrübeler, ama onun yerine benim bunlardan çıkarımlarımı ikinci elden okuyorlar. Neyin buradaki yazılara sebebiyet verdiğini bilemiyorlar.

Aynı şeyi örneğin tarihsel karakterlere uygulamak da mümkün. Biliminsanlarına veya ünlü işadamlarına özenen & benzemek isteyenlerin başvuru kaynağı genelde biyografik çalışmalar oluyor: Fakat bu çalışmalar da aynı probleme açık. Bu tip çalışmalarda gerek biyografi yazarının, gerekse otobiyografın kendisi tarafından aktarılan nedensel açıklamalar, genelde gürültüden başka bir şey değil; çünkü asıl ilgili olan, asıl sonuçları getiren şey buralarda yok. Bu bir insanın aktarmak istemediği bir şey olabileceği gibi, yazarın farkedemediği (sözlere dökülemeyen) bir şey de olabiliyor.

Söze dökülemeyen şeyler kavramı birkaç açıdan önemli ve sessiz delil problemine içkin bir şey: Bazı şeyler söze dökülebilir, cümleler veya paragraflar haline getirilebilir değil. Bu tecrübî olanın sözsel olana üstünlüğünden geldiği kadar, yazıya dayalı aktarma biçiminin olayları bir dizi şeklinde ele almaya zorlamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla asıl ilgili olanı, gereken bilgiyi, hayatımızı değiştirecek olanı bize söyleyebilecek olanlar, bir şekilde söyleyemiyor veya söylemiyor; her zaman kritik olanı bilebilmek için oldukça büyük miktarda gürültüyü ayıklamak gerekiyor, bilgi ve gürültü ayrımında uzmanlaşmış olmak gerekiyor.

Haliyle gerek dramatik olayların açıkça aktarılmasındaki sorunlar, gerekse de sözel hale gelenin aktarılamaması gibi sebeplerden, kişisel hayatımıza fikirlerini katarak baştacı etmek istediğimiz filozoflardan ve yazarlardan önemli ölçüde eksik bilgi alıyoruz. Aynı şekilde biyografi kitapları hayatını anlattığı insanın başardığı şeylere nasıl yönlendiği ile ilgili bilgi vermekten çok uzak. Tarihsel bilgiler, arada tarihçi gibi bir kişinin olmasından dolayı bile, güvenilir değiller.

Neyi bilemeyeceğimizi biliyoruz. Peki neyi bilebileceğiz? Bu sorunun bir cevabı yok. Yapabileceğimiz en iyi şey -şimdilik- yanlış çıkarımlardan kaçınmak. Ve bu çook büyük bir şey.

Kaynaklar: Yazıda kullandığım fikirlerin hepsinin kaynakları: The Black Swan, Antifragile