2014/10/19

Altında

Görülüyor ki ister kişi davranışlarından ister mega anlatılardan gidelim, inançlar ve ideolojiler tutum ve davranışlarımızın sadece ‘kabuğu’, onlara haklılık kazandıracağını düşündüğümüz koruyucu kılıflarıdır. O zaman inanç ve ideolojilerin ‘altında’, onları kuşatarak tanımlayan daha geniş bir zemin var demektir… Öyle ki insanlar, kurumlar, öğretiler, inançlar ya da kültürler ancak bu geniş zeminden beslenerek kendilerini ‘kurabilirler’. 
Bu zemini hesaba katmadığımızda gerçekliği de anlayamayız. Gördüklerimizi ideolojiye veya inanca bağlar, böylece aslında kendi ideolojimizi ya da inancımızı besler, göreceli cehaletimizi sürdürürüz.
Zihniyetin keşfi, EM.

2014/10/12

Asiliğin epistemolojisi

Bir kişinin, sözgelimi, akıllı / ahlaklı / 'insan' olup olmadığını (veya başka bir kişisel özelliğini) anlamak isterseniz, sizi çetrefilli bir süreç bekler. Sadece kendi çıkarımınıza güvenmeyip, insanlara sorsanız, kiminin zeki dediği kişiyi, kimi aptal diye kestirip atar. Diğer yol objektif olduğu söylenen bir takım ölçütlere başvurmaktır: Örneğin zeka meselesi için, okunan okullar, sınav puanları, IQ testlerine bakılabilir... Fakat bunlarla akıl veya zeka arasında bir korelasyon olduğu söylenebilecek olsa da, azımsanamayacak ve bu ölçütleri şüpheye yer bırakmayacak şekilde çürüten çok sayıda kötü örnek gözümüzün önünde dolaşıp dururken, bunları benimsemenin akla yatkın bir tarafı yoktur.

Problemin özü esasında şudur: İnsanlığın bugüne kadar inşa ettiği bilgi dağarcığı ve epistemolojisi kimi doğal fenomenleri oldukça iyi modelleyebilecek noktaya gelmişse de, böylesine 'basit' sosyal problemleri çözebilecek kabiliyette değildir. Yani bir uçağı ölçme-biçme yöntemleriyle uçurabilirsiniz, ama bir insanın 'ne' olduğunu hiçbir ölçüm yöntemiyle anlayamazsınız; hatta insanın ne olduğuna dair objektif tek bir söz dahi söyleyemezsiniz. Epistemolojik durumumuz henüz sosyal fenomenleri tutarlı bir biçimde açıklayabilecek ve bizi aydınlatabilecek bir durumda değil. Bu tarz konularda ölçmek-biçmek, hiçbir zaman sosyal adaleti artırmıyor, tersine hep azaltıyor.

Buradan çıkacak ilk sonuç, bu tür ölçütlerle bir yerlere gelmiş insanların ciddiye alınamayacaklarıdır. Yani iyi bir okulda okumuş veya 'bir takım şeyleri' başarmış diye ayrıcalıklı konumlara yükselmiş insanların, bu konumları de facto hakettikleri söylenemez. Dahası buna hiçbir objektif kriterle karar verilemeyeceğine göre, bu kişiler sizi ikna edene ve doğal bir saygı uyandırana kadar otoritelerini alaya almanın hiçbir mahzuru olmadığı gibi, epistemolojik açıdan da doğru olan budur (başınıza iş açılabilir, orasına karışmam).

İkinci sonuç, birincinin doğal uzantısı olarak, objektif diye bize gösterilen sosyal gerçeklik, sizin subjektif ve çarpıtılmış sosyal gerçeklik algınızdan bir tık daha meşru dahi değildir. Dolayısıyla, kim olursa olsun insanları umursamamanın ve kendi bildiğini takip etmenin hatalı bir davranış olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü insanlığın bilgi dağarcığının, kendi bildiğini takip etmek yerine koyabileceği objektif hiçbir sonuç -henüz- yoktur.

Buradan aptal bir inatçılık ideolojisi savunmuyorum elbette... Kendim böyle bir şeyin takipçisi değilim. Saygı duyduğum hatta taparcasına okuduğum filozoflar, hiç katılmasam bile ettikleri laflar üstüne günlerce düşündüğüm insanlar var. Ama bunların hepsi, beni bir şekilde doğal olarak ikna etmiş, kendilerine saygı duymamı sağlayabilmiş insanlar. Bunu beceremeyenleri dikkate almak gibi bir şeyi, sırf bazı 'objektif' kriterler sağlanıyor diye, asla becerebilmiş de değilim. Bundan sonra da durumun değişik olacağını zannetmiyorum.

Sizin için de olmaz umarım.

2014/10/04

Kendini bilmek

Geçenlerde tutarlılık ve dürüstlük üzerine bir yazı okudum. Hayatımda okuduğum en aydınlatıcı şeylerden birisiydi. Yazıda yazar, tutarlılığın ve dürüstlüğün aynı anda varolamayacağını - tutarlılık arayışının kaçınılmaz olarak dürüstlükten yediğini, dürüstlük arayışının ise kaçınılmaz olarak tutarsızlık ithamını getirdiğini yazıyor. Çünkü tutarlı olmak adına hissettiklerimizi baskılarsak, dürüst olmuyoruz. O anda hissettiklerimizi dürüstçe ifade edersek, tutarlı olmuyoruz. Yazı meramını çok net anlattığı için, özeti geçip kendi düşüncelerimi ifade edeceğim.

Uzun süredir, insanın 'içindeki şey' üzerine düşünüyorum. Bundan kasıt şu: İçimizde kontrol edemediğimiz bir taraf var. Mesela müzik dinlediğinizi düşünün. Müziği sevip sevmeyeceğinize düşünerek karar veremezsiniz, bu oldukça zordur. Müziğin size içkin ve sizin anlamadığınız bir şeye hitap etmesi ve orada kendini 'sevdirmesi' gerekir. Hangi müzikleri seveceğimizi öngörmek ise zordur - örneğin bazen çok sevdiğimiz tarzda bir albümü hiç sevmezken, bazen hiç tarzımız olmayan müzikleri çok severek dinleriz. Buradan çıkacak sonuç şudur: İçimizdeki şeyi tanımıyoruz, manipüle etmenin yolları varsa da, oldukça kısıtlılar. Ne yapınca ne hissedeceğimizi bilmiyoruz, düşünerek de bulamıyoruz; en iyi ihtimalle bir tahmin yapıyoruz ama çoğu zaman bu tahminler boşa çıkıyor. Hayatta yapabileceğimiz en iyi şey içimizdeki şeyi 'bilebilmek', dolayısıyla karar alırken sonradan pişman olup olmayacağınızı, sonuçlarını kaldırıp kaldıramayacağınızı öngörebilmek... Ki yüzyılların bilgeliğinin 'kendini bilmek' (temet nosce) dediği şey bundan başka bir şey olmasa gerek. Yani hepimiz içimizde bu belirsizlik nüvesiyle yaşıyoruz. Hayat belirsiz, çünkü ne hissedeceğimiz belirsiz. Bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bir şeyi elde ettiğimizde kötü hissedebiliyoruz veya baştan kötü hissedip yine de üstüne gittiğimiz şeylerin sonunda çok mutlu olabiliyoruz. Bunu önceden öngörebilmek büyük bir kabiliyet ve kendini bilme erdemi gerektiriyor.


Kendini bilen insan, tutarlılık ve dürüstlük arasındaki boşluğu bir nebze olsun kapatabilir - asla tamamen mümkün olmaz bu - ama bir miktar neden olmasın? Yazıda yazarın dediği gibi bazen 'sıkılıyorum' derken bile sıkıntımız geçebiliyorken, bu tutarlılık vs. dürüstlük boşluğunu kapatmak asla mümkün değil... Ama öte yandan bu boşluğu olduğu gibi kabul etmek ve 'bu böyle' demek de kabul edilebilir değil. İdealde seçimlerimizi, kendimizi bilerek yapabilir ve dolayısıyla sonuçlarıyla çok daha kolay yüzleşebiliriz. Gerçekte ise bunun böyle olmayacağını biliyoruz. Sadece dürüst veya sadece tutarlı olmayı seçmek işin görece kolay tarafı... Sürekli dürüst olabilir, tutarsızlık ithamını umursamayabiliriz; ama bu hem çokça belirsizliğe ve diğer insanların beklentilerinin fazlaca ihlaline (ve tatsız durumlara) yol açar, hem de topluma karşı kendimizi savunma baskısı yaratır. Aynı şekilde sürekli tutarlı davranmak adına dürüstlükten ödün verebiliriz; ama bu kez de dürüst olmamanın getirdiği hislerle mücadele etmemiz gerekir. İkisinin arasını kapatmak içinse, ne hissedeceğimizi bilebilmek, kararlarımızı ona göre baştan ayarlamak ve tutarlı hareketlerin ardından hislerimizi kontrol ettiğimizde sorun olmayacağı bir ortam yaratmamız gerekir. Hiçbir şey olmasa da, en azından kendimizin belirsiz tarafının ne kadar belirsiz olduğunu bilebilsek bile bir şeydir... Ne kadar pişman olabileceğimizi, ne kadar üzülebileceğimizi, nelere dayanıp, neleri kaldıramayacağımızı kestirebilmek ve buna yönelik önlemler alarak hareket etmek de büyük bir kabiliyet. Bunun için elbette doğrudan tecrübe etmek, fazlaca düşünmek, okumak ve insanı öğrenmek gerekiyor.

Hayat sadece bizim seçimlerimize bağlı değil elbette - dolayısıyla kendi seçimlerimizden emin olsak ve kendimizi bilsek bile başkalarına bağımlılıklarımızın bizi mutsuz etmesi kaçınılmaz. Haliyle felsefecilerin yalnızlığa verdiği değerin manasını da görebiliriz. Ama katılmak zorunda değiliz. Bunları bilmek, yine de mücadele etmeye engel değil; hatta böylesi daha güzel.