2014/08/31

Melankolikler

[Melankoliklerin] güçlü yanı duyarlılıkları, anlamı ve onun yokluğunu hissetmeleridir; onların topluma armağanları budur. Duyarlılık, hâlâ kurtuluş vaadeden yegâne insan istidadıdır. Talihin karanlık yüzleri, sırf bu yüzden bile anlamsız değildir: Mutsuzlar, bir tehlikeyi, bir yanlışlığı, bir haksızlığı, bir adaletsizliği mutlulardan çok daha çabuk fark ederler. Birçoğu sorun yüklü bir insanı kendi olumlu dünya görüşüne bir engel olarak gören iyimserlerden ziyade, melankolikler duygudaşlığa yatkındır: Mutsuzluğu cesaretlendirirler. 
Mutsuzluk haline bir de infial sebepleri katıldığında, melankolikler harekete geçer. Kendileri için, sözgelimi daha iyi koşullara kavuşarak melankoliden kurtulmak için yapmazlar bunu: onlar melankolilerine can-ı gönülden bağlıdırlar. Ancak başkalarının hayatını iyileştirmenin mümkün olduğu düşüncesi, melankoliklere rahat vermez. İyimserlerden farklı olarak, bununla uğraşırken, insanın kaderinin, sonra tekrar aşağı yuvarlandığını görmek üzere taşı azimle yukarı ittiren Sisyphos'un kaderi olduğu konusunda kafaları nettir. Başka yerlerde işler yine kötüleşe dursun, onlar iyileşme sağlayacak gayretlere girmeye hazırdırlar. O zaman da daima yapacak bir şeyler vardır. İnsanı mutlu eder mi bu? Muhtemelen, tam da mutsuz olmayı insan olmanın bir imkânı olarak kabullenirseniz, evet.
Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme, sf. 91-92 (bitiriş).

2014/08/26

Hayatın İçinden (6): Otobüsü kaçırmak

Genelde okulda yürüyorum. Ama bugünkü gibi yürümediğim zamanlarda şöyle bir şey sıkça oluyor: Durağa giden yoldaki ışıklarda karşıdan karşıya geçmek için beklerken, bineceğim otobüsün, 59R'nin, usulca geçip gittiğini görüyorum. Bu sabah da aynısı oldu. Bir ara bu olayın olduğu günleri kaydetmeye başlamış ve kafamda büyüttüğünden daha az gerçekleştiğini görmüştüm. Fakat bu sabah otobüsü izlerken gene mi diye yorgunca bir nefes vermekten kendimi alamadım.

Sonrasında düşündüğüm şey, ne yapsan boşuna oldu. Çünkü bu belirsizliği yenmek zordu. Otobüsün duraktan geçtiği saatlere baksan internetten, adamlar sanki hiç trafik yokmuş gibi periyodik saatler koymuşlar, alakası yok, sitede yazan saatlerin hiçbir geçerliliği yok. Otobüslerin arasındaki zaman sabit değil. Biri 10 dakika sonra geliyor, öteki 30 dakikayı bulabiliyor. İnanılmaz bir belirsizlik.

Sonrasında belirsizlik kavramıyla, medeniyet kavramının ilişkisini -kimbilir kaçıncı kere- düşündüm. Aslında medeni olmak, belirsizliği azaltabilmekle ilgili... Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bilmek. Hukuka başvurduğunda hakkının korunacağını bilmek. Herşeyin adamına ve yerine göre belirsiz olması değil, bir takım değişmezlere bağlı olması. Algoritmik harekete izin verebilecek kadar iyi tanımlı ve efektif sistemlerin olması.

Ve belirsizlikten ne kadar çok nefret ettiğimi düşündüm tekrar.

Bir insan nefret ettiği bir şeye maruz kalmaktan kaçamazsa ne yapar? Saldırıya geçer. Ben de konu üstüne doktora yapayım dedim zaten. Anormallik yok.

Eğer İETT otobüslerin o duraktan her geçişinin saatlerini bana veri olarak verebilseydi, o zaman otobüsün geçiş zamanlarını parametrik bir modele oturtur, elimde olan veriye koşullayarak yarın beni ilgilendiren otobüsün geçiş saatini, üstündeki olasılık dağılımıyla birlikte - yani belirsizliği de dikkate alarak, başarılı bir şekilde kestirirdim muhtemelen diye düşündüm, 59R'nin arkasından bakarken, seni adam ederim ama şükret daha önemli işlerim var dedim.

2014/08/23

İsimsiz kahramanlar

Bilen biliyor, ben interneti dünyanın en şahane şeyi olarak görüyorum (bilgi çağından o kadar emin değilim ama sanayi çağından ileri gittiğimiz kesin!). Bugüne kadar öğrendiğim neredeyse herşeyi internet sayesinde başardım. Internetten okudum demiyorum ama neyi okuyacağımı, neyi okumaya gerek olmadığını internete bakarak kararlaştırdım. Blogları, ebookları, envai çeşit videoyu vs. hiç saymıyorum. Kesinlikle dünyanın başına gelen en iyi şey.

Bu süreçte pek çok farklı internet sitesinde takıldım diyebilirim. Ve hayatımda en çok etkili olan şeylerden birisi, bu sitelerde karşılaştığım insanlar oldu. Benim bazı insanları bıkana kadar okumak gibi bir huyum vardır (genelde herşeyin b.kunu çıkardığımı söylerler - bazı şeyleri bıkana kadar her gün yemek gibi). Örneğin ekşi sözlük'te bir yazara denk gelirdim. Okuduğum entry'si çok etkileyici gelir, hemen profiline bakardım. Sonra başlardım yazdığı ne varsa okumaya. Bu günlerce sürebilirdi, her boş vaktimde aynı sayfalar açılır, okuma devam ederdi. Eğer bu kişi kendine bir düşünce sistemi inşa etmiş birisiyse, hemen belli olurdu. Ben de onun bakış açısını tam olarak anlayana kadar yazdığı ne var ne yoksa okurdum. Böyle birçok sözlük yazarı, blogger, twitter kullanıcısı vesaire oldu. Bu insanların tavsiye ettiği okumalardan çok faydalandım, hatta misal Schopenhauer'le ilk böyle tanıştım. Diğer sevdiğim yazarların tamamını da internette saygı duyduğum insanların referansları sayesinde buldum. Bunların hiçbiri 'ünlü' insanlar, 'ünlü' yazarlar değillerdi; kafaları çok berrak çalışan sıradan insanlardı. Kimileriyle okumaktan öteye gittim, uzun uzun yazıştık. Spektrum da çok genişti. Sosyalist olanı da vardı, muhafazakar olanı da... Zaten zihni berrak insan bulmak o kadar zor ki, onları siyasi görüşlerine göre tasnif etmek inanılmaz büyük bir lüks.

Bir gün herhalde bir yerlere bir teşekkür yazmam gerekse, bu isimsiz kahramanları da anmam gerekir. Çoğunun ismini de bilmiyorum, anonimdiler. Ama çok etkili olabildiler. En azından bir kişi üzerinde.

2014/08/21

İtiraz etmek

Daha ateşli olduğum zamanlarda, çevremdeki şeyleri doğrudan eleştirme gücünü daha çok bulurdum kendimde. Özellikle etrafımdaki insanlara, hepimizin etrafındaki düzensizlikleri, başıbozuklukları anlatır dururdum. Çünkü benim için tek gerçek olan etrafımızdaki ortamdı. Sonuçta ortamın bize dayattığı kurallar ve düzen, yaşayış şeklimizi; o ise gidebileceğimiz ve gidemeyeceğimiz yerleri belirliyor. Çevremizdeki kuralların bizi kuşattığı bir dünyada yaşıyoruz. Kafesten çıkmanın tek yolu kuralları esnetmek.

Haliyle Türkiye gibi bir ülkede, itiraz etmek bana kalırsa standart olmalıydı. Çünkü o kadar başıbozukluk ve dolap beygiri insan mevcut ki, akıllı bir insanın bunlara dayanabilmesi pek mümkün değil.

Her neyse, ben böyle çok konuşunca, çevremdeki insanlar önce bir dinler, sonra ilginç bakışlar atar, ondan sonra ağızlarından baklayı çıkarırlardı: "Vallahi senin kadar söylenenini görmedik!" İşin ilginci, bu insanlar itirazlarımı haksız bulmazlar (ya da bulacak kadar umursamazlar) - fakat yine de rahatsız edici bulurlardı.

Fakat aynı insanlar, ilginç bir biçimde, sosyal medyada veya günlük hayatta oldukça muhalif bir politik duruş sergileyebiliyorlardı. Hem de tamamen boş laf salatasına, son kullanma tarihi çoktan geçmiş ideolojilere, lisede öğretilmiş tarihsel safsatalara yaslanarak. Daha ilginci, benim çevreme itiraz ederken sarfettiğim enerjinin çok daha büyüğünü bu hiçbir işe yaramaz politik tartışmalara yatırarak.

Burada şu ayrımı yapmak lazım. Mikro ölçekte itiraz etmek cesaret isteyen bir iş. Yan odandaki insana, senden daha yukarıdaki konumdaki insanlara, kötü yöneten insanlara itiraz etmek bedelleri olan bir şey. Yaşamadım da diyemem bu tutumun sonuçlarını. Makro ölçekte politik saçmalıklarla uğraşmaksa neredeyse bedelsiz. Hem de kendini çok steril hissettiriyor insanlara. Bak! Ben de vicdanlıyım. O kadar da boş bir adam değilim yani. Hatta arkalarına yaslanıp 'iyi insan olmak ne kolaymış' diye bile düşünüyor olabilirler.

Mikro ölçekte bir şeyleri değiştirmeyen, hatta değiştirmek isteyene statükoculuk yapan her insan, benim için, makro ölçekte hangi tutumu alıyor olursa olsun pek de farklı değil. İstiyorsanız antimilitarist, ister anarşist, istiyorsanız milliyetçi, istiyorsanız da AKPli olun. Fakat mikro ölçekte değişim yaratıyor ve insanların hayatını düzeltiyorsanız, hemen önünüzde olan bir haksızlığa, insan ayırt etmeden, bir tarafınızı düşünmeden ses yükseltiyorsanız, size kimseye duymayacağım kadar saygı duyabilirim. Öteki türlüsü laf salatasından ibaret maalesef.

Ortak gelecek

Gelecek, gitmekte olduğumuz bir yer değil, şu an zihnimizde olan bir düşüncedir. Onu biz yaratıyoruzdur, karşılığında o da bizi yaratır. Gelecek, şimdiki zamanımızı şekillendiren bir fantezidir.
İncelenen hayatlar, sf. 144. 
Yabancı bir insana gösterdiğimiz ihtimamı ve hassasiyeti aslında o insanla olan ortak gelecek algımız belirliyor. Birisiyle ne kadar çok gelecek tahayyül edebiliyorsak, o insanı o denli ilginç ve değerli buluyoruz. Çünkü geleceğe dönük yaratıklarız ve tek ilgilendiğimiz şey verili durumu gelecekte istediğimiz yöne gitmek için kullanabilmek. Tam da bu yüzden -şu yazıda da dediğim gibi- kurt politikacılar topluma en çok 'ortak gelecek' mesajı veriyorlar. En başarılı politikacıları izlediğimizde, toplumun geleceğini kendi geleceğiyle birleştirebilen insanları görüyoruz.

Bağlam politik sahneden daha geniş - her zamanki gibi.

Öncelikle burada bahsettiğimiz şey, bir çıkar ilişkisi değil. Çıkar ilişkisi sebebiyle bir insana hassasiyet gösteriyor olabiliriz -- bu da 'ortak gelecek' kapsamında değerlendirilebilir. Ancak, burada ele almak istediğim şey, bir takım hayallerin ortaklaşması. Bu durum daha değer verdiğimiz ilişki tiplerinde, çıkara dayalı olmayan her türlü arkadaşlıkta ortaya çıkıyor.

En temelde şu var: Bir insanla samimi olmayı istemek, onunla ilgili bir anlamda ne kadar çok 'plan' yapabildiğimizle ilgili... Yani bir insanla iyi vakit geçireceğimizi, ortak amaçlara kilitlenebileceğimizi, birlikte bir şeyler yapabileceğimizi düşünüyorsak ve bu bize eğlenceli / heyecanlı geliyorsa, o insana ısınıyor ve samimiyet kuruyoruz. Birlikte bir şey inşa edemeyeceğimiz insanlar bize o kadar da ilginç gelmiyor. Çünkü bir insanın o anki kişiliği ve karakterini, gelecekte ve kritik durumlarda yapabileceklerini değerli bulduğumuz oranda önemsiyoruz. Dolayısıyla arkadaşlarını 'seçebilecek' kadar bilinç kazanabilmiş olanlar, sadece ve sadece ortak bir geleceğin varlığına ve bu ortak geleceğin potansiyeline yatırım yapmış oluyorlar.

Politikacı örneği ilk bakışta ilgisiz görünse de, aslında aynı fenomenin bir yansıması. En başarılı ve yenilmez politikacılar, halkla aralarında bir ortak gelecek ilişkisi inşa ediyorlar. Yani kendi geleceklerini, halkın geleceğine geri dönüşü olmayacak şekilde bağlıyor; vaatlerini ve yol haritalarını bununla ilan ediyorlar. Dolayısıyla sırf bazı şeylerin yarım kalmaması için dahi seçilmeleri, en kritik zamanlarda halkın büyük desteğini almaları hiç de zor olmuyor. Çünkü insanlar aslında politikacıya değil, kendi geleceklerine sahip çıktıklarını düşünüyorlar (doğru veya yanlış orası başka bir tartışma elbette).

Bu durum tespiti bize sadece bir tespit değil, aynı zamanda bir yol haritası da sunuyor. Kalıcı şeylerin, büyük motivasyonların, bir araya gelip diyaloga girmenin, değişmenin ve birlikte yürümenin yolu ortak bir gelecekten ve hatta ortak bir hedef yaratmaktan geçiyor. Ancak bir misyonu taşıyabildiğiniz oranda insanlara samimi geliyor, insanlarla samimileşme fırsatı buluyorsunuz. Ve ancak bir misyonu ortak dert edindiğiniz bir insanla en ciddi şeyleri paylaşayabiliyorsunuz. Elbette tek kriter bu değil; fakat bu olduğu zaman herşeyi kritik ölçüde değiştirebilen bir değişken.

2014/08/20

Yalnızlık

Geçen yazıda varoluşsal yalıtılmışlıktan ve yalnızlıktan bahsetmiştim. Tekrarla:
Hepimiz yalnızız. Ve ötekilerden yalıtılmış haldeyiz. Bilişsel ve sosyal duvarlar herşeyi sınırlıyor ve limitliyor. Karşımızdakinin bilinç süreçlerine karşı tamamen pasifiz. Hepimiz kendi gemimizdeyiz ve en zor sorunlardaki cevaplarımız çevremizdekilerde değil. İnsanlarla bazı yerlerde buluşuruz, bazı kritik alışverişlerimizi yaparız, iyileşiriz, iyileştiririz, bu bir ömür de sürebilir; fakat bu kadar. Eninde sonunda yan yana dahi olsak, yalnızlık ebedi ve değişmez olandır.
demiştim. Devamında bu yalnızlığın kabulünün kötüye değil, iyiye işaret olabileceğini yazmıştım.

Yalnız olduğumuzu kabul etmediğimizi, insan yalnızdır diyenlere burun kıvırdığımızı ve dünyanın bu kadar 'acımasız' olmadığına inandığımızı varsayalım. Bizi 'anlayanlar' olacağını düşünürüz. Ailemiz, sevgilimiz, eşimiz, arkadaşlarımız... Fakat insanların ezici çoğunluğunun başına gelen şey, gün gelip de bizim de başımıza gelecektir: Kimsenin bizi anlamadığı, yardım eli uzatamadığı ve uzatamayacağı bir duruma düşeriz. Çevremize umut bağlarsak daha diplere gideriz. Çünkü aslında kendi yolumuzu bulmak bile değil, yaratmak zorundayızdır ve çevremizdeki insanların ezici çoğunluğu bu noktada yol gösterebilecek yeterlilikte değildir.

Yukardaki gibi yalnız olmadığımızı düşünmek insanın çaba sarfetme isteğini azaltıp, edilgenliğe iter. Çünkü dünyanın ne kadar zorlu bir yer olduğuna eğer en baştan hazır değilsek, o zaman yol kazalarını çok büyütürüz. Yol kazaları geçici ve normal olan şeyler değil de, dünyanın 'acımasızlığını' simgeleyen, gereksiz ölçüde dramatik öğeler halini alırlar. Haliyle karamsarlığa sürükleniriz. Çünkü herşey iyi olmalıymıştı halbuki. Ama değil. Ne olacak?

Ama yalnızız. Kendi kendimize ayağa kalktığımız gibi, derdimizi de anlatacağız. Çünkü insanlar anlamaz. Hadi diyelim ki, belli bir noktaya kadar anlamazlar. Bu yüzden insanların anlamasını bekleyerek yarım ağız birkaç kelime etmek yerine, sofistike yollardan kendimizi anlamak ve anlatmak zorundayız. Elbette bu tek taraflı bir şey değil, anlaşılabilmek için insanların da sizi anlamak için sofistike yolları kullanması gerekir, şurada anlattım: [1], [2]. Kallavi insanlar bunlara dikkat ediyorlar, kendi sorumluluklarını alıyorlar, kararlarını veriyorlar, yalnızlıklarını kabul ediyorlar ve kuştüyü gibi hissettiriyorlar. Bu tarz kişilerle 'yalıtılmışlık' ciddi şekilde aşılabiliyor. Ötekiler ise geçen yazıda bahsettiğim şekilde, ağır bir yük olarak hissediliyorlar. Bu insanlar içinse kim olduklarına bağlı olarak daha anlaşılır olmaya çalışmak, yaranıza tuz basmak, sıkıntı çekmek veya karşıdaki ne olduğunu anlamadan manipüle etmek gibi opsiyonlar mevcut.

İnsanın yalnız olduğunu kabul etmesi daha temelde de insanın dünyaya bakışını ve eylemlerini ciddi ölçüde değiştiriyor. İnsan eğer yalnızsa ve çevresindeki insanlar hakkında limitli bir anlayışa sahipse, bu iki temel düşünceye yer açar. İlki, insanın diğer insanlara karşı daha mütevazı hale gelmesi ve haddini bilmesidir. Çünkü karşıdakini anlamıyoruz, onun zihin ve düşünce dünyasına yabancıyız. Sadece yabancı da değil, ne kadar anlatsa da her zaman ciddi bir şekilde anlayamayacağımız kısımlar kalacak... Haliyle amaçlı olmadığı sürece kibirli ve ukala olmamak gerek. İkincisi, insan kendini yalnızca insanda tanır düsturunca, yalnızlığın farkındalığı sebebiyle daha çok sosyalleşmesi gerektiğidir. Çünkü cevapları bilmiyoruz, kendimizinkiler sadece bizim için geçerli, çünkü yalnız yaratıklarız. Haliyle daha stabil ve mutlu yaşamak istiyorsak, diğer insanları olabildiğinde araştırmak zorundayız, bizi ciddi şeylere hazırlayacak tek şey bu. Bunlar Etyen'in sık sık Kant ve Hume'a referansla kavramsallaştırdığı siyaset felsefesiyle paralel olarak da düşünülebilir. İnsanın limitli bir anlayışının olduğunun kabulü, hayatı insanın kendisini ancak diğer insanlarda bulabileceği bir serüven haline getirir. Sosyalleşmenin 'iyi hissetme'ye pek çok çalışmayla linklenmiş olması boşuna olmasa gerek. Bu sadece bir hormon meselesi değil, mantıklı da.

Baştan 'kötü' gibi gelen şeylerin üstüne giderek daha 'sağlam' olmak gerekiyor. Sağlam olmak lazım ki dünyada hedeflediğimiz pek çok şeyi başarabilelim. Mesela haketmedikleri şekilde haketmedikleri konumlara gelenleri inmeye mecbur etmek gibi. Gereksiz gibi görünen kavgalar çıkarıp, onları kimsenin anlamadığı şekilde küçük krallıkları sarsan şeylere dönüştürmek gibi... Hayaller çeşit çeşit tabii.

2014/08/19

Sorumluluklar

Hepimizin hayat olduğu gibi aktığı için sahip olduğu bazı sorumluluklar var. Bunlar ailevi olabileceği gibi, sonradan da kazanılabilecek ciddi sorumluluklar olabilir. Örneğin hali vakti iyi bir ailenin tek çocuğu isek ailemizin yapısına bağlı olarak hayatta çok zorlanmamış ve sorumluluğu az, rahat bir insan olabiliriz. Yahut çocuk yaşta ebeveynlerini kaybetmiş ve bizden küçük kardeşlerimize bakmak için okumayı bırakıp çalışan, hayatı boyunca dev bir sorumluluk altında koşuşturmuş insanlardan birisi de olabiliriz. Kaç kişinin fiziksel veya ruhsal sağlığından sorumlu hissedeceğimizi böyle pratik şartlar kadar, bizim seçimlerimiz de belirler. Fakat ennihayetinde bir grup insanın bize doğrudan bağlı olduğu bir durum içine düşeriz. Yapacağımız şeyler kadar, yapmayacağımız şeylerin de yakıcı olabileceğini biliriz. Yardım isteyenler veya yardıma ihtiyaç duyduğunu hissettiklerimiz aklımıza takılıp durur. Bizden zamanında şifreli mesajlarla yardım istenmiştir, çok da etmemişizdir, bir şey olmuştur -- ikincisi olsun istemeyiz. Bazı şeyler ötekileri hatırlatır, kaygılanırız. Herkesin zihin yapısını kavramak, onları olabildiğince dikensiz yollardan götürmek zorunda hissederiz. Ama yapabileceklerimiz sınırlıdır. Kardeşinizle öyle bir ilişkiniz olmamıştır, o arkadaşınızla konuşmalarınızda bu konular açılmaz, bazıları tartışmaya yanaşmaz ama sizi başka yollardan zorlar, anlattığınız laf boşa gider; çeşitli nontrivial durumlar içine düşülür ve çıkış bulunamaz.

Bize yakınlaşacak ve dolayısıyla belirli bir yük oluşturabilecek insanların sayısını azaltabiliriz ama sıfıra indiremeyiz. Örneğin ennihayetinde sorumlu bir kişi konumundaysanız, aileniz her daim size bilişsel yüktür. Bir arkadaşım, ailesi dışında yakınına 'yük' olabilecek kimseyi almama kararı almış. İlk duyduğumda niye olduğunu anlamıştım. Süreç aşağı yukarı şöyleydi muhtemelen: Her yakınlaştığı insan tüm yüküyle, olduğu gibi üstüne çöküyordu. O da 'sorumlu' bir insan olarak, tüm bunları kafasına enine boyuna takıyor, 'uğraşmak' zorunda kalıyordu. Sonuçta bir kişinin ötekini bilebilmesi hiçbir yolla mümkün olmadığı için (varoluşsal yalıtım) - içine düştüğü çukurlardan çıkmaya çalışır durumda kalıyordu. Bunu romantik bir ilişki olarak da, dost olduğunuz bir insanın dengesizliği olarak da görebilirsiniz. Örneğin ben 14 yaşındayken, yazlıkta bir arkadaşımın aşık olduğu bir kız yüzünden önce bolca içki içip denize atlaması sonra da zorla götürdüğüm evinde intihar etmeye kalkması, benim yakın arkadaşım olması sebebiyle, günlerce beni peşinde koşturması gibi... İlişkimi hızlıca kesmiştim. Çünkü her ne sebeple olursa olsun, dengesizlik sevmem.

Bir insanın ötekini kaldırması, ne olursa olsun, mümkün değildir. Tamamen hareketsiz bir kişinin, ikinci bir kişi tarafından harekete geçirilmesi mümkün değildir. Tıpkı bir takım tatsız işlere bulaşan kardeşlere tonla laf anlatmanın sadece eğer iyi bir nüve varsa işe yaraması gibi, bir insanın tüm sorunların çaresi olması, sorunlara çare olacak herşeyi söylemesi mümkün değildir. Hepimiz yalnızız. Ve ötekilerden yalıtılmış haldeyiz. Bilişsel ve sosyal duvarlar herşeyi sınırlıyor ve limitliyor. Karşımızdakinin bilinç süreçlerine karşı tamamen pasifiz. Hepimiz kendi gemimizdeyiz ve en zor sorunlardaki cevaplarımız çevremizdekilerde değil. İnsanlarla bazı yerlerde buluşuruz, bazı kritik alışverişlerimizi yaparız, iyileşiriz, iyileştiririz, bu bir ömür de sürebilir; fakat bu kadar. Eninde sonunda yan yana dahi olsak, yalnızlık ebedi ve değişmez olandır. Tüm bu yalnızlığın (1) enine boyuna kabul edilmesi, (2) içselleştirilerek pozitif duygularla ilişkilendirilmesi, (3) bunun sonucu olarak insanlarla iletişime daha açık olunmakla birlikte, temel 'anlaşmazlığın' hep orada duracağının farkedilmesi, (4) bu yolla bazı tatsızlıkların, tatsızlıklar değil 'normal olan' olarak görülmesi, (5) bu 'yalıtılmışlığın' ancak daha fazla iletişimle kapatılabileceği fakat ne olursa olsun yine de yalnız olacağımızı, bunun da iyi bir şey olabileceğinin bilinmesi gerekiyor. Ancak bu tarz düşünce zincirleri (algoritmalar!) içselleştirildiğinde, çoğu insanda umutsuzluk olarak yankılanan yalnızlık ve yalıtılmışlığın, aslında 'güzel' de olabildiğini farketmek mümkün olabiliyor. Neticede, evet: "insandan insana şükür ki fark var".

Mevzu çok daha geniş, yazdıkça devam edesim geldi. Bir yere bağlamadan bitirsem daha iyi. Belki sonra artık.

2014/08/14

Algoritmalar

Bugün yolda yürürken, kaldırım bitince durdum. Yere bakarak 'bitmesini' bekledim. 
- Niye durdun? 
+ Çünkü şu an bir şey düşünüyorum. Bir şey düşünürken, o düşünce bitene kadar kaldırımdan inmiyorum. Etrafıma bakabilecek hale geldiğimde bakıp, yoldan geçiyorum ki başıma bir şey gelmesin.
Eskiden beri sistematize etmeye büyük bir merakım var. Yani öğrenilenleri belli bir çerçeve içine oturtmaya, daha öncekilerle bağını kurmaya, böylece bir düşünce sistemi denilen şeye doğru ilerlemeye... Tutarlılık aramayı ve bunu kovalamayı kendimi bildim bileli bir uğraş haline getirmiştim. Çünkü düşünce sistemim olunca rahat olacaktım. Sözgelimi karşılaştığım bir adaletsizliği ait olduğu yere anında istifleyecek, buna karşılık yapılması gereken aksiyonları hızlıca ifa edecektim. Aynı yolda yürürken sahip olduğum 'algoritmalar' gibi, çeşitli giriftlikler başıma çok bela olmayacak, zihnimdeki düşünce sistemi bana anında istediğim cevabı verecek, böylece 'dünyayla' çok uğraşmadan, sevdiğim işlerle uğraşarak mutlu olabilecektim. Bu yüzden Schopenhauer'in "A system of thoughts..." diye başlayan satırlarını okuyunca bayılmıştım. Çünkü benim yapmaya çalıştığımın ismini koymuştu.

İşe yaramadı diyemem. Epey bir şeyi hızlı ve etkin düzenlememe, belli konularda ayağımın sağlam basmasına, çoğu badireyi atlatmama yardımı oldu bu stratejinin. Hâlâ da geliştirmeyi, ilerletmeyi ve daha da mükemmelleştirmeyi düşünüyorum pek çok açıdan.

Bugüne kadar çevremdekileri kırmamak veya 'doğru' olan şekilde davranmak adına hep bu algoritmik prosedürleri işlettim. En acımasız şeyleri gerektirdiği zamanlar bile tereddüt etmedim, kalp kırmaya sebep olsa bile doğru olanı tereddüt etmeden yürürlüğe koymaya çalıştım. Ta liseden buna tepkiler almaya da alışığım. Hayat denklemler ve mantıksal kuralların arka arkaya koyulmasıyla işlemez! demişti lisede bir arkadaşım, bizim evin sokağının köşesinde. (Hoş, öyle takıntılı, iyi bir matematikçi, mantıkçı falan da değilim; çevremle, sosyal olanla çok meşgul olduğum, kafamı doğru dürüst gömemediğim için doğru dürüst hiçbir şey bildiğim de söylenemez. Ama neticede böyle bir huyum var.)

Bunun sıkıntılarının da farkındayım. Mantıksal kuralların, kolayca bilişsel yanılgılar yardımıyla 'mantık taklaları' haline geldiğini biliyorum. Tüm bu bilişsel bilim ve sosyal psikoloji malûmatına ilgim bu yüzden. Düşünce sistemine mihenk taşı yapılan ahlâki kuralların gerçeklikle epey problemli olduğunu, neredeyse çoğu zaman ahlâki olanı takip etmenin gerçeklik karşısında had bilmeyle sonuçlandığını; dolayısıyla algoritmik prosedürleri uygulamanın imkânsızlığını da biliyorum. Adaletin en çok bahsedildiği yerde büyük adaletsizlikler, büyük ahlâki cephelerin arkasında büyük ahlâksızlık kalabalıkları ("cephe büyükse arkası kalabalıktır") görmeye de hep alıştık. İlla böyle kötüye kullanım olması gerekmiyor, insan iyi niyetiyle bir şey yapıyorsa bile daha büyük kesiklere sebep olabiliyor.

Kesin olan şey şu ki, belirsizliği azaltmak adına uygulamaya konulan çoğu algoritma işe yaramıyor, yeri geliyor herşeyi içinden çıkılmaz hale getiriyor; çünkü dünya o algoritmanın inşa edildiği mantıksal atmosferde çalışmıyor, dolayısıyla tüm algoritmaların bir noktada başarısızlığa mahkûm olduğu da bir gerçek. Ama herşeye rağmen çalışacağına inanıp, denemekten başka bir yol da yok...

2014/08/08

Özgür irade

Bizim millette felsefecilerin tartıştığı konuları aşağılama eğilimi yaygındır. Hani pratiğe ne tip bir etkisi olacak mantığı. Halbuki tartışılmaya başlanan bazı konular geleceğimizde o kadar önemli yer tutuyor ki, bunların bizim de düşünce evrenimize girmesi gerekiyor. Fakat biz tabii siyasi bir istikrar tutturamadığımız için, bu tip konulara el atamıyoruz henüz.

Felsefecilerin özgür irade başlığı altında tartıştığı konu mesela, bizim burun kıvırdığımız ama aslında artık biraz üstüne düşünmemiz gereken bir şey.

Örneğin dünyada insanların biyolojik verilerinden, gelecekte ne yapacaklarını öngörüp göremeyeceğimiz tartışılıyor. Soru şu: Buna göre sosyal bir politika belirlemek etik midir?

Konu çalışması olarak suçluların salıverilmesini ele alalım. The New Yorker'da okuduğum makalenin son paragrafı konuya güzel bir açılış sunuyor:
Raine suggests that L.R.H.R. (Low resting heart rate - düşük hızda kalp atımı -d.) might be used to help predict future risk among criminals. Information about heart rate might help when deciding whether a prisoner should be released early, or which sort of prison best fits a particular offender. If this idea, in which the fate of a prisoner would be determined in part by biological data, evokes thoughts of eugenics, Raine, whose research on so-called “neurocriminology” has been controversial for decades, acknowledges that the proposal does, in fact, bring up difficult issues about science, probability, and social control. He agrees that L.R.H.R. is far from the sole determinant of criminality; his review of the research indicates that the trait accounts for about five per cent of all antisocial behavior (and that the rest can be explained by social and biological factors such as upbringing, neighborhood, education, income level, brain chemistry and structure, and so on). L.R.H.R. should be seen, Raine says, as a potential warning sign rather than a definitive mark of inevitable criminality. “Low heart rate is one piece of the jigsaw puzzle,” he says. “It’s not the whole story, but it’s not trivial either.”
Paragraf özetle, düşük kalp atımını suç işleme eğilimine bağlayan çalışmalardan hareketle, salıverilmesi düşünülen suçluların kalp atımlarına bakılıp bakılmamasını tartışıyor. Yani bir suçluyu salacaksanız, hukuki gerekliliklerin tamamlanmış olmasına mı bakmalısınız, yoksa suç ile korelasyon gösteren bir takım biyolojik özellikler size geleceğe dair bir şey söyler mi?

Hoş, korelasyon da lâf salatası. Hem de geçen kanal tedavisi yazısındaki gibi dikkatli bir istatistiksel analiz gerektiriyor. Örneğin tüm suçluların belli bir beyin bölgesinin daha aktif olduğunun gözleniyor olması, o beyin bölgesinin aktifliğinin suça sebep olduğunu söyler mi? Tabii ki hayır. Ama diyelim elimizde daha güçlü araçlar var. O zaman tartışma ilginç olur.

Bu da biyolojimizin esiri miyiz, yoksa özgür irademiz mevcut mu tartışmasına getirir bizi.

Geçenlerde okuduğum bir makaleden, ilgili bir paragraf:
"When adults are discouraged from believing in free will—for instance, when they are told that deterministic neurological processes, rather than mental states, control behavior—there is a weakening of neural signals associated with action planning (15), and they exhibit more antisocial cheating and aggressive behavior (16).”
Bu paragraftan görülüyor ki, neye inandığınız nöral yapınızın çalışmasında farklılık yaratabiliyor. Özgür iradeye inanıyorsanız var, inanmıyorsanız yok gibi bir durum var. Haliyle mesela bu son paragraf ışığında, suçluları nörobiyolojilerine göre ayırt etmek absürd, çünkü o insana şans vermeden o insanın nörobiyolojisinin nasıl değişeceğini de bilmiyorsunuz.

Mevzular ilginç. Bilimsel metodolojiye bağlı olarak, bu konudaki yasal düzenlemeler ve pratikler hepimizin hayatına kritik derecede etki edecek gün geldiğinde. Fakat biz daha bir anayasa yapmaktan dahi aciziz. Bu tartışmalar birkaç gömlek üstte kalıyor bizlere. 

2014/08/03

Rastgele Anılar (6): Sürgün

2011 şubatında elimize üç kuruş fazladan para geçince biraz dış dünyayı görelim diye İtalya'ya gitmiştik. Aslında gittiğimiz günün ertesi günü Barcelona'ya gidecek ve iki-üç gün orada kaldıktan sonra İtalya'ya dönecektik (bileti bu şekilde almamızın sebebiyse Ryanair faktörüyle ucuza gelmiş olmasıydı). Her neyse, Milan'a indiğimiz gün işçilerin greve çıkacağı tutmuş. Dolayısıyla kalacağımız arkadaşın olduğu yere ulaşmak için buz gibi havada akşama kadar istasyonda süründük. Sonunda nereye gittiğini tam da bilmediğimiz bir trene atlayıp, durağı kaçırmamak için kulak kesildik. Neyse geç bir saatte ulaşabildik. Haliyle ertesi sabah zamanında uyanamadık ve Milan merkezine olan trenleri kaçırdık. Milan merkezine ulaştığımızda ise Barcelona uçağına gidecek vakti çoktan geçirmiştik.

Bari kahvaltı yapalım dedik. Fakat ne kesemize ne de damağımıza uygun bir yer bulamadık. Sonunda Türklerin işlettiği bir yer bulduk ve çorba içeriz diye girdik. Çorba henüz hazır değildi ve biz çorbayı beklerken içeriye orta yaşı geçkin birisi daha girdi. Kısaca selamlaştık. Neyse, derken muhabbet ilerledi ve bu amcayla aynı masaya oturduk. Kısa süre içerisinde öğrendik ki kendisi 12 Eylül döneminde ülkeden kaçan bir sosyalistmiş. O zamandan beri sürgün hayatı yaşamış. Tabii biz de Türkiye'deki insan haklarının durumundan ve kendisine yaşatılan şeyin vahşiliğinden yakınınca kayıp evlatlarını bulmuş gibi oldu. Belli ki ne zamandır siyaset üstüne konuşacak (hele ki Türkiye'den) birilerini bulmakta zorlanıyordu. Güncel siyasetle ilgili pek çok düşüncesini ve fikrini anlatmaya başladı. Elinde Hürriyet vardı. Benim illa ki katılmadığım yerler oldu - fakat karşımdakinin düşünceleri adına ödediği bedeli düşününce - hoşlanmadığım suratımdan belli olabilecek olsa da hiç itiraz etmedim. O da anlamadı galiba. Zaman zaman kendisine yaşatılanları anlatırken duygulandı, gözleri doldu.

Tek hayalinin köyüne dönmek olduğunu söyledi. Türkiye çok değişti, kimbilir belki yakın zamanda gelebilirsin dedik. İnşallah dedi. Gelmezsen vatandaşlıktan atacağız diye mektup yollamışlar. O da Alın başınıza çalın diye cevap atmış. Nasıl bir yol izleyeceğini bilmiyordu.

Çorbacıdan sonra bize kahve ısmarladı. Internet kafe gibi bir yer arıyorduk, gösterdi sağolsun, yine paramızı ödedi. Ayrılırken de hiç bırakmak istemediğini ama işi olduğunu söyleyerek gitti.

2014/08/02

İnşa etmek

Gadamer diyaloğun anlamak (verstehen), lâkin "farklı olarak anlamak" (andersverstehen) olduğunu ifade eder. Diyalog kendimizi ve karşımızdakini beraberce sorgulamayı, farklılıklarımızın ayırdına varmayı, önyargılarımızı dönüştürmeyi ve müzakereyi mümkün kılar. Ama hiçbir zaman "bir münakaşayı kazanmak" anlamına da gelmez. Dolayısıyla diyaloğa girenler başlangıçtaki halleriyle değil mutlaka karşısındakiyle temas etmiş yeni halleriyle o diyalogdan çıkar ve yola devam ederler. 
-- Bir Demokratın Gündemi, Önsözden, M. Ferda Balancar
Hepimiz dünyayla ilgili bazı dertlere sahibiz. Bazı şeylerin değişmesini istiyor, bazı şeylerin ilerlemesini istiyoruz. Bu yoldaki yardımcılarımız veya engellerimiz de diğer insanlar. Dolayısıyla 'dertli' olanlarımız asıl olarak insanlarla uğraşıyor. Fakat bize engel çıkaran ve 'umudu kestiğimiz' insanlarla mücadele etmek işin kolay kısmı. Daha zoru ise, umut ettiğimiz, bizimle aynı yolda yürüyebileceğini düşündüğümüz insanlarla diyaloga girmek, ikna etmek ve bir şey inşa etmek oluyor. Fakat anlaşılan bu o kadar kolay bir iş değil - hele bu konuda hassasiyete sahip olmayan insanlarla hiç değil.

Birlikte bir çalışma yapmak isteyen veya bunu deneyen iki akademisyen düşünün. Genelde birisi ötekine kendi notasyonu ve anlayışıyla bir şeyler anlatıyor. Beriki dinliyor fakat kalemi eline aldığında ötekinden hiçbir şey öğrenmemiş gibi o da kendi notasyonuyla bir şeyler yazıyor. Öteki kalemi alıyor, herşeyi baştan alıyor. Sonuç: fiyasko.

Bu sadece iki iş arkadaşının birbiriyle anlaşması için geçerli değil, meseleyi bu örnekten çok daha genel şekilde ele almak mümkün. En yakın arkadaşlık ve ilişkilerinizde karşıdakine karşı her an uyanık olmak zorunda olunduğunu, çeşitli hassasiyetlerin daha söylenmeden anlaşılabilmesi gerektiğini, bazı şeylerde laf söylenmeden ilerlenmek zorunda olunduğunu insanlar pek kestiremiyor. Bazı şeyleri akıllarına gelen ilk halleriyle ortaya döküyor ve en hafif tabirle sinir bozucu oluyorlar.

Girişteki şahane alıntının dediği gibi: Her diyalog aynı zamanda bir değişimin kapısı demek. Laf anlatan bir insan kendinden bihaber bir zavallı değilse, ya kendinde ya da başkasında değişim umudu için laf anlatır. Bir insanı konuştuklarının hep boşa gittiğini görmek kadar hayattan soğutan ikinci bir şey yoktur. Bunu öğrencilerin anlattıklarından hiçbir şey anlamadığını gören bir hocada da, bir arkadaşına saatlerce laf anlatıp en başa dönülecek bir cümle duyan bir insanda da gözleyebilirsiniz. Dolayısıyla diyalogun inşa etmeye yol açmadığı her ortam duyarlı bir insan için cehennemden pek de farklı değildir.

Dolayısıyla genel anlamda dünya da cehennemden pek farklı değil.

İnşa etmek için sadece değişime açık olmak da yetmez. Değişimin bir yönü, bir hedefi olması gerekir. Daha net bir tabirle 'ortak bir gelecek' algınız yoksa, bir diyalogu da canlı tutmanız mümkün değildir. Bu sebeple örneğin en başarılı politikacılar halkı bir şeye ikna etmek ve büyük değişimler yaratmak için ortak bir gelecek algısı oluştururlar. Kişisel ölçekte de bu geçerlidir: Ortak bir gelecek algınız olduğunda ilerlemek çok kolaydır.

Ama ortak gelecek konusunu başka bir yazıda irdeleyelim.