2014/07/27

Hikayeciler

Dostoyevski, İnsancıklar'ın ilk satırları:
Ah, şu hikayeciler yok mu!.. Faydalı, hoş, ruh okşayan yazılar yazmazlar da, şunu bunu karıştırıp ortaya dökerler. Elimden gelse, topunun yazı yazmasına engel olurdum. Nedir bu; okursun okursun... Alır seni bir düşünce... Aklına saçma sapan şeyler gelir. Vallahi, yazdırtmazdım bunları, hepsini yasak ederdim. 
Prens V. F. Odoyevski

2014/07/17

Kanal tedavisi olmak ve kanser olmak

Geçenlerde Friendfeed'de şöyle bir haber gördüm: Haberde terminal kanser hastalarının %97'sinin daha önce kanal tedavisi olduğu söyleniyordu. Dümdüz bakıldığında bu korkutucu bir rakam. Son zamanlarda dişimle ilgili sorunlar yaşayınca (kimse kanal tedavisi ol dememesine rağmen edit: olmam gerekiyormuş) tekrar bu haber aklıma düştü. Bu yüzden de bu sabah uyanırken Bayes kuralı kullanarak bu haberin aslında pek de bir şey ifade etmediğini çözdüm.

Olay şöyle. P() ile olasılığı ifade edelim çok basit olarak. Bu haber şunu söylüyor: P(kanal tedavisi olmuş olmak | kanser olmak) = 0.97. Halbuki kanal tedavisinin kansere sebebiyet verip vermediğini şu olasılıkla açıklamamız gerekir: P(kanser olmak | kanal tedavisi olmuş olmak). Bu olasılığı ise Bayes kuralı ile hesaplayabiliyoruz, o da şöyle:

P(kanser olmak | kanal tedavisi olmuş olmak) = P(kanal tedavisi olmuş olmak | kanser olmak) x P(kanser olmak) / P(kanal tedavisi olmuş olmak).

Toplumda kanser olanların kanal tedavisi olanlardan çok daha az olacağını söyleyebiliriz. O yuzden P(kanser olmak) / P(kanal tedavisi olmuş olmak) sayısı epey küçük çıkacaktır. Bu da 0.97'nin bu rakama göre ölçekleneceği manasına geliyor. Atıyorum eğer kanser olanların oranı kanal tedavisi olanlara 1/10 ise, gerçek oranımız 0.097 çıkar. Ki muhtemelen daha düşüktür. Yanisi şu: Kanal tedavisi olup kanser olma olasılığınız muhtemelen çok düşük, rahat olun. Böyle haberler görünce Bayes kuralını da çakmadan geçmeyin.

2014/07/16

Temizlik

Not defterime almisim, eskiden. Yine Mahcupyan.
Yaşamak kirlenmektir... Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor...

Hiçbir insan kendi gözünde gayrı insani olmayı kaldıramaz. Bu nedenle ‘temizlik’ kaygısı taşıyan komünlerde, bizatihi temizliğin yeniden insani bir nitelik olarak tanımlanması gerekiyor. İdeolojilerin entelektüel dünyadaki temel işlevlerinden biri bu... İdeolojiler dünyanın nasıl olması gerektiğini söyleyen öğretiler olduğu ölçüde, adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları ve bu arada ‘insanı’ da kendilerine göre tanımlarlar. Başlangıçta hiçbir ideoloji temiz kalmayı önermez. Aksine hayatın içine girmeyi, onu bir biçimde değiştirmeyi teşvik eder. Diğer bir deyişle ideolojilerin varlık nedeni hangi tür kirliliğin peşinden gideceğimiz konusunda bizi aydınlatmalarıdır. Yaşananları etkileyebilen ideolojilerin kendileri de yaşarlar ve doğal olarak kirlenirler. Örneğin tutarsızlıkları bilerek taşırlar, ahlaksızlıkla aralarına koydukları mesafeyi kaybederler, adaletsizliklerin bir bölümünü görmezden gelirler ve çoğu zaman mağduriyetleri kendi anlayışları doğrultusunda bir hiyerarşiye oturturlar.

Yaşananları etkileme gücünü kaybeden ideolojilerin takipçileri ise kendilerini yenik hissederler. Sanki başkaları gibi kirlenmek isteyip de kimsenin onun kirine önem vermediği bir çocuk gibi, evlerine kapanma eğilimi gösterirler. O andan itibaren kirlilik reddedilir, ideoloji artık sadece ‘temizliği’, temiz kalmayı önermeye başlar. Böylece doğanın kanunları bu ideolojik cemaati bir ‘entelektüel ölüm’ sürecine sokar. Hayattan dışlanmışlık ve yenilgi hissi, ‘temizlik’ teması etrafında yapay bir dünyada teselli aranmasına neden olur.

İşin ilginç yanı bazen bu hastalanma hali egemen sınıfın da başına gelebilir. Hatta büyük dönüşüm dönemlerinde küresel bir nitelik de alabilir. Bu durumun bariz tezahürlerinden biri insanlığı ideolojik olarak ikiye ayırmak ve kirlileri bir biçimde insandan saymamaktır. Gücü halen elinde tutuyor olmak bunu mümkün kılar... Böylece sadece temizlerden oluşan bir dünya varsayıp, kirliliği de onun ‘içinde’ yeniden tanımlar ve kendinizi kendi gözünüzde yeniden hayatın doğal parçası kılarsınız. Dışlanan kirliler ise insanlık dışı oldukları ölçüde meşru düşmanlara dönüşürler.

Ama hayatı yapay çerçevelere uzun süre hapsetmek mümkün değildir... Gerçek kirlilere dokunmayan, onları görmeyenler eninde sonunda kendilerinin hayatın dışında kalmış olduklarını, birer zombiye dönüştüklerini idrak etmek durumunda kalırlar.

2014/07/12

Anlamak ve değiştirmek

Geçenlerde bir arkadaşımla siyaset konuşurken niye siyasetle ilgilendiğini ve insanlarla tartıştığını sordum. Buna cevap olarak arkadaşım kendi görüşlerini insanlara aktarmak ve onları o görüşe çekmek için siyaset tartıştığını söyledi. Bunun üzerine tartışmamız başka bir yere kaydı. Ben başkalarını değiştirmenin tartışmanın tek amacı olamayacağını çünkü herkesin böyle yapması durumunda tartışmanın bir anlamı olmayacağını söyledim. Fakat niyeyse geri adım atmadı. Bence 'değiştirmek' için tartışmakta biraz problem var. Tartışmanın ana amaçlarından biri de anlamak ve değişmek olmalı -- çünkü dünyayı kendi olduğun yere çekmek nasıl bir ihtiyaçsa, 'gitmen gereken' bir yere gitmek de en az o kadar önemli bir ihtiyaç ve bunun için de insanlara ihtiyacımız var.

Bu mesele siyasetten daha genel olsa da, siyaset güzel bir örneklem zemini sunuyor. Örneğin siyaset tartışacağınız zaman amacınız sadece 'değiştirmek' ise amacınız değiştirmek üzere siyaset yapmaktır. 'Değiştirmek üzere' siyaset yapıyorsanız da soracağınız sorular ve söyleyeceğiniz sözler, 'anlamak' eyleminden daha farklıdır. Siyaset yapmak veya genel manada 'değiştirmek' manipülatif bir tutum almayı gerektirir. Bu ise karşıdakini peşinen aşağı ve yanlış yere koymayı, karşıdakinin 'yanlış' olduğunu başlangıç noktası olarak seçmeyi ve ona göre değiştirme stratejisi uygulamayı gerektirir. Buna paralel olarak şöyle bir tutum görürüz: "Sen çok akıllı bir insansın ama buna niye inanıyorsun anlamadım." Bu tutum bu lafın söylendiği insanda bir çeşit hakaret olarak yankılanır - eğer bu laftan etkilenecek kadar kolay lokma değilse... Halbuki soruları anlamak için soruyor ve değişmeye açık bir tutum alıyorsanız, o zaman soracağınız sorular ve üslubunuz epey farklı olacaktır. Mesela şöyle dersiniz: "Sen çok akıllı bir insansın, bunda ne görebildiğini ve benim ne göremediğimi merak ediyorum." Böylece tartışma kapanmak yerine açılır. Bu süreç sonunda ikna olabilir veya olmayabilir - veya 'anlayıp', ikna olmayabilir, şerhlerinizi koymaya devam edebilirsiniz. Ama ennihayetinde 'anlamak' tutumuyla karşınızdaki insandan alacağınız muhteviyat, 'değiştirmek' tutumuyla alacağınızdan çok daha farklı ve zengindir.

Anlamak ve değiştirmek ikileminin farkı geleceği öngörmekte de ortaya çıkar. Eğer siyasete anlamaktan çok değiştirmek güdüsüyle bakıyorsak, seçimlerde büyük hezimetler yaşayabiliriz (veya şanslıysak yaşamayabiliriz de). Çünkü değiştirme güdüsüyle siyasete bakmak algıları kapatır, söylenen sözleri değiştirir ve görülen gerçekleri çarpıtır. Dolayısıyla 'öngörü' yeteneği sıfıra iner. Her tartıştığınız insanı bir şeye ikna etmeye çalışır ve edemediğinizi bile farketmezsiniz. Tıpkı Türkiye'de son dönemde epey büyük bir grup insanın içinde düştüğü durum gibi... Buna karşılık siyasi görüşümüzden bağımsız olarak 'anlamak' gibi bir derdimiz varsa, sonucun ne olacağını çok rahat öngörebiliriz. Sadece kendi dünyamızdan bakmadığımızda insanların eğilimlerini ve sebeplerini kavrayabilir ve 'gerçeği' olduğu gibi kabul edebiliriz. Dolayısıyla dünyada genellikle 'anlamak' temelli bir zihinsel atmosferde kalmak, değiştirmekten çok daha güvenli ve sağlıklıdır.

Peki o zaman anlamak ile değiştirmek arasındaki ilişki nedir? Ya da dünyayı hiç değiştirmeyecek miyiz? Sadece sorunların sebeplerini tahlil edip duracak mıyız, beklentilerimizi düşürüp elimizi kolumuzu bağlayacak mıyız? Elbette hayır. Ama ne yazık ki anlamak ile değiştirmek arasındaki ilişki o kadar da 'düz' değildir. Yani her anladığınız şeyi değiştiremezsiniz. Burada insan Marx'ın ünlü "Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir" sözünü anımsamadan edemiyor. Fakat bu söz bana her zaman çelişkili gelmiştir. Çünkü iyice anlamadığınız şeyi değiştiremezsiniz ve anlamak dört köşesi belli, çizgileri kesin bir mefhum da değildir. Anladığınızı zannettiğiniz fakat anlayamadığınız şeyleri (mesela toplumu) değiştirmeye kalkmanın, nelere sebep olabileceğini toplum mühendisliği denemelerinin sonuçları çok açık söylüyor. Dolayısıyla anlama çabasının nerede biteceği ve değişimin nerede başlaması gerektiğine dair bir yol haritası da tesis etmek mümkün değildir ve bu yüzden mümkün olacağını iddia edenleri de alay konusu ederiz.

Elbette ki dünyayı değiştirmek önemlidir. Hatta aslolandır. Ama 'nasıl' olacağı mevzusuna gelince şimdilik söyleyecek fazla bir şeyim yok.

PS: Yazıyı bitirdikten sonra Büşra şöyle bir makale yolladı. İçeriğinden değil ama başlığından aklıma başka bir şey geldi. Machine learning'de de, exploration vs. exploitation diye bir problemler kümesi mevcut. Hepsi paralel gibi görünüyor.

2014/07/07

Kararlarımız

2014/07/04

Değişime doğru

Toplum tarihindeki dönüm noktalarını tekil insanların basiretlerinde aramak gibi, kişisel tarihimizin dönüm noktalarını da tekil şanssızlıklarda aramak çekici gelir. Tıpkı bir toplumun tarihinin bir liderin 5 yıl önce ölüp ölmemesiyle değişeceğini speküle etmek gibi, bir insanın da bir noktada 5 dakika önce bulunup bulunmamasına göre kişisel süreçleri speküle etmek epey cazibelidir. Çünkü bu şekilde analiz yapmak çok kolaydır. Tarihsel süreci, arkaplanı veya insanın kendi zihniyetini bir kenara koyar, tekil olayların şöyle veya böyle gelişmemesinin her şeye sebep olduğunu söyleyerek zihnimizi rahatlatırız. Böylece zihniyetimizle ilgili bir problem olmadığına inanır, kişiliğimizi ve karakterimizi epey zorlayacak seçimlerden kaçınmış oluruz.

Oysa yıllar içerisinde zihniyetimiz bizi bir yerden bir yere götürmekte büyük rol oynar. İrili ufaklı pek çok seçimi, tanıştığımız insanlara söylediğimiz lafları, yarattığımız veya yok ettiğimiz fırsatları zihniyetimiz belirler. Çünkü dünyaya zihniyetimiz ve onun uzantıları olan pek çok varsayımımızın oluşturduğu bir prizmadan bakarız. Haliyle yolda şunu veya bunu seçer, şununla veya bununla arkadaş olur, şunu veya bunu söyler, şuna veya buna başvururuz. Dolayısıyla ince ince bir yerlere doğru ilerleriz. En sonunda kendimizi ‘şanssızlık’ denebilecek ama ‘ağır’ bir durum içerisinde bulduğumuzdaysa, yukarıda dediğim gibi dünyayı suçlamak kolay gelir. Resim buyken ‘her şeyi doğru yapan’ bir insan olarak isyan etmek isteriz. Kişisel tarihimizdeki bu noktanın anlık bir şanssızlık olduğunu düşünerek yola devam etmeye çalışırız. Halbuki bizi o kafese sokan kendi seçimlerimizdir, kapının kapanma anı ise er ya da geç gerçekleşecek bir ‘şanssızlık’tır.

Dolayısıyla bu ‘şanssızlık’lara belli bir sürecin sonucu olarak bakmak daha sağlıklıdır. Resme böyle bakıldığındaysa yapılacak şey bir ‘isyan’dan çok daha farklıdır. Bu halde, bizi bu noktaya getiren zihniyetin sıkıntılı veya yanlış yanları üzerinde durmaya başlamak gerekir. Kime neyi-nasıl söylediğimizi, neyi-neden yaptığımızı, kiminle niye konuştuğumuzu, nerede yaşadığımızı, ne iş yaptığımızı, hangi filozofu niye okuduğumuzu, hangi yazarı niye sevdiğimizi… Kısacası her şeyi sorgulamaya başlarız. Bu sorgulamanın sonucu açıktır. Bir şeyler değişecektir.

Bugüne kadar kişisel şanssızlık teorisine fazla ağırlık verdiğimi farkettim. Fakat bazı şeylerin belli bir zihniyetin sonucu olduğu artık su götürmüyor. Dolayısıyla değişmek lazım. Hem de epey köklü bir şekilde.

Değişimi kucaklamak

Genelde mantık ve duygularımızı ayrı ayrı kategorize ediyoruz. Öyle ki kimi zaman mantığımızın söylediği ile duygularımızın söylediğinin çakıştığını iddia ediyor ve kararsız kalıyoruz. Ve mantığın söylediğinin ‘mantıklı' olmasından hareketle, duygularının istediğini yapanları ‘zayıf’ olarak etiketliyoruz.

Halbuki ‘gerçek’ olanın bununla yakından uzaktan alakası yok.

Mantık ve duygular arasında kesin ayrımlar olduğu düşüncesi zayıf temellere dayanıyor. Bana kalırsa, bizim duygular dediğimiz şeyler, hayatımızın erken veya geç dönemlerinde benimsediğimiz mantıksal önermelerin bir dışavurumu. Yani duygularımız daha önce belirlediğimiz önkabullere göre ortaya çıkıyor. Bu önkabuller -eğer mevcutsa- hayatınız boyunca çalışan, ayıklayan, düşünen zihninizden veya aile içinde şahit olunan bir olaydan veya ilkokulda yaşadığınız bir şeyden veya daha geçen hafta ders aldığınız bir şeyden çıkarılmış olabiliyor. Yani Hume’un nedenselliği bir alışkanlığa indirgeyen argümanına benzer şekilde, aslında duygularımız sadece çevremizde gördüklerimizin zihnimize mantıksal önermeler olarak izdüşümü sonucunda oluşuyor. Zaten buradan hareketle kimi duyguları neden hissettiğimizi çözebiliyor (yani arkasındaki mantık örüntüsünü bulabiliyor), kimilerini ise niye hissettiğimizi anlamıyoruz. Yani sonuç olarak, kendisi üzerine yeterince düşünen insan duygularının mantıksal temellerine ulaşabiliyor. Kendi kendine bunu yapamayanlar içinse envai çeşit terapi mevcut.

Değişim bazen bir ‘hissiyat’ olarak geliyor. Değişim… Geldiğinde ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Değişeceğiz. Eskisi gibi de olmayacağız. Şu veya bu yapılacak. Peki niye? Bilmiyoruz. Böyle hissediyoruz ve buna ‘duygular’ adını yapıştırıverip geçiyoruz. Böylece değişim fazla ‘hızlı’ ve genelgeçer ‘mantığa’ aykırı ise durdurulmaya çalışılıyoruz. Çünkü hislerle bir şey yapılmaz… Halbuki his denilen şey, insanın hayatı boyunca topladığı, irdelediği, ayıkladığı, üstüne düşündüğü mantıksal dünyanın doğrudan bir sonucu. Eğer insan kendi zihnine güveniyor ve eleştirel kabiliyetine inanıyorsa, kendi inşa ettiği şeyden emin demektir. O ‘inşa ettiği’ şeyden dışarı fırlayıveren değişim iradesine karşı durmasıysa kendini reddetmesi demek olur. Dolayısıyla bir takım yoğun hislerin getirdiği değişim zorunluluğu karşısında frenlemek demek, kendinden emin olmamak, kendi zihnine güvenmemek demektir.

Sizi bilmem ama değişim geldiğinde, ben hep kendime güveniyorum. Asla karşısında durmam. Bırakırım ben onu değil, o beni sürsün. Geçmiş zamanı boşa geçirmedim. Getireceklerinden de bir korkum olmaz.