2014/06/25

Ne oldu, ne bitti?

Şimdi blogu yeniden açınca, nedir bu dengesizlik diyenlere de bir cevap yazmak lazım.

İlginç ve zor zamanlar geçirdim. Böyle zamanlarda insan hayatındaki tüm değerlerden ve ürettiği her şeyden şüphe ediyor - nefret ediyor. Bu blog da bana zaman zaman kendimi dışarı çok açtığım için yok edilmesi gereken bir şey olarak geldi. O yüzden, kapattım. Şimdi bir restorasyonla açık tutmayı düşünüyorum. Restorasyonsa fazlaca 'açık' yazıları yayından çıkarmak. Onun dışında çevremdekilerle matematik vs. dışında yaptığım her muhabbette buraya referans verdiğimi farkettim. O zaman burası neden kapalı bir yer olsun ki? Fazla günlük gibi kullanmazsam yeterli şimdilik.

Yeniden yazmaya başlarım elbet. Görüşmek üzere.

2014/06/18

hakikilik

dünyada en büyük erdem nedir? ahlaklı yaşamak mı? dürüst olmak mı? kurallara uymak mı? bir tutumu ve eylemi en çok hangi yönüyle değerlendirmek gerekir? şu veya bu ahlak koduna uymasına göre mi?

bir süre önce etrafı ateşe verip hapisten çıkarmak istediğim sevgili sevan nişanyan’ın bir konuşmasına gitmiştim. o konuşmada sevan ‘hak’ ve ‘hakikat’ kavramlarının ne kadar güçlü olduğundan bahsetmişti. o zaman çok bir şey anlamadığımı hatırlıyorum. fakat o zaman attığı bumerang yeni yeni geri dönüyor (böyle insanlar ne kadar lazım işte!).

ahlak örneğinden yola çıkalım. bir insanın verili bir ahlak kuralına göre yanlış davrandığı bir duruma şahit oluyoruz diyelim. bu durumda metafizik bir tekele inanmayan bir insanın yapacağı ne vardır? ilki, verili ahlak kuralının kendi ‘basit prensiplerinden’ yola çıkarak elde ettiği referans ahlak çerçevesi ile ne kadar örtüştüğünü sorgulamak… yani hepimizin yaptığı gibi mantık kaldıracıyla ahlaki doğruları sarsmak, sallamak ve gerekirse devirmek - yani ahlaksızca olduğu söylenen eylemi başka bir referans çerçevesi içinde ahlaki kılmak…

fakat gerçek dünyanın gerçek koşulları -buna ister rastgele ekonomik süreçler, ister hormon seviyenizdeki dalgalanmalar diyin- sizi mutlaka sizin basit prensiplerinizden çıkardığınız ahlaki doğruları da ihlal etmeye itecektir - hatta bu kaçınılmazdır. peki böyle bir durum karşısında ne düşünmek gerekir? insanın ahlaksız olduğunu mu? ‘suçlu’ olduğunu mu?

işte hak ve hakikat ve hakikilik kavramı burada devreye giriyor. bir insan bir eylemi gerçekten hakiki sebepler için yapmışsa, bana karşı da olsa, inanılmaz yanlış buluyor da olsam - farkettim ki benim için bu o kadar da önemli değil. yeter ki bu insanın hakiki olduğunu düşünebileyim. çünkü ahlaki doğrularla insan doğramaya kalkarsanız, bir süre sonra doğramak istediğinizi doğradığınızı ötekilere ise müsamaha gösterdiğinizi, aslında kendinizle dalga geçtiğinizi farkedersiniz… halbuki esas pusulanız hakikilik ise, bunların hiçbiri olmaz. çünkü hakiki olandan daha hakiki bir şey yoktur.

Zaman

kendisini "düşünen" biri olarak algılamak insanoğluna her zaman cazip gelmiştir. ölümlü olduğunu bilmenin yarattığı derin varoluş kaygısı altında, kendi varlığını ve hayatı anlamlandırmak, entelektüel hayatın da belki en önemli dürtüsünü oluşturur. bu ise dış gerçekliğe ilişkin gözlemleri belirli bir zihniyet çerçevesi içinde düşüncenin malzemeyi yapmayı gerektirir. diğer bir deyişle kişi hangi zihniyete yakın olursa olsun, düşünme faaliyeti doğrudan zihniyetle bağlantılı olarak şekillenir. ancak zihniyetten bağımsız olarak insanoğlunun karşısında temel bir algı meselesi de bulunur: düşünmenin malzemesi olacak olan gözlemlerin tanınması... 
doğal olarak bu tanımlama işleminin de sahip olunan zihniyete göre farklı şekiller alacağını öngörebiliriz. ama tanımlama gereksinimi zihniyeti aşan varoluşsal bir durumdur. bir ilk adım olarak "ayırt etme" kapasitesinde sahip olmamız gerekir. bu noktada duyularımız epeyce lehimize olan bir dünya sunarlar. dış gerçekliğin içindeki farklılıkların tam da bizim gördüğümüz gibi olduklarını veya söz konusu farklılıkların sadece bizim gördüklerimizden ibaret olduğunu öne süremesek de, en azından algıladığımız farklılıkların gerçekliğe tekabül ettiğini, onun parçası olduğunu biliriz. 
ne yazık ki dışımızdaki nesne ve olguları ayırt etmemiz, düşünme faaliyeti için yeterli malzemeyi sağlama açısından sadece bir çıkış noktası sağlar. zihnimiz farklı 'şey'ler arasındaki etkileşimi, nedensellikleri 'anladığı' oranda düşünmeye yaklaşır. bu ise ister istemez o 'şey'lerin değişiminin takibini ima eder. nesne ve olguların her birinin kendi içindeki farklılaşmasını belirlemek ve bunları çevredeki değişim dinamiğinin içine oturtarak anlamlandırmak, 'anlama' denilen faaliyetin de esasıdır. 
ancak burada temel bir felsefi sorunla karşı karşıyayız... bizler her an için sadece yaşanan anı gördüğümüze ve gözlemlediğimize göre, 'değişim' o anın geçmiş bir anla mukayesesini ifade edecektir. diğer bir deyişle gözlem ve anlama faaliyeti bizim geçmişi anlamamıza muhtaçtır. karşımızdaki soru ise bundan nasıl emin olduğumuzdur. laboratuvarda deney yapan bir biyolog için bir gün önceki gözlemlerini felsefi olarak sorgulamak gerçekten de pek mantıklı sayılmaz. çünkü zamanın geçmiş olması onun bakma ve anlama koşullarını muhtemelen etkilemiş değildir. ama söz konusu biyologun bir gece önce bir kitap okuduğunu ve sürdürdüğü deneyle ilgili daha önce hiç fark etmediği bir bakış açısının etkisi altına girdiğini varsayalım. acaba o biyolog bir sonraki gözlemlerine atfettiği 'anlamın' etkilenmediğini söyleyebilir mi? gözlemler aynı tutarlılık ve disiplin içinde yapılmış olsa bile, biyolog için ima ettiği anlam belki de artık farklılaşacak ve bu da bilimsel açıdan 'farklı' bir gözlemin yapılmasını ifade edecektir. 
kısacası zamana yayılan gözlemlerimizin bilimsel iç tutarlılığı, bu zaman aralığı içinde zihinsel bakışımızın 'değişmediğini' varsaymamızı gerektirir. diğer bir deyişle değişimi izlemek ve anlamak ancak değişmeyen bir referansla mümkündür. öte yandan zihniyet, bizim farkında olmadan 'içinde yüzdüğümüz' bir anlama ve düşünme paradigmasıdır. dolayısıyla söz konusu zihniyetteki değişimi fark etmemiz de neredeyse olanaksızdır ve ancak o değişim belirli bir düzeye eriştikten ve çevremizdeki değişimle ilişkilendikten sonra, kendimizin 'artık' farklı düşündüğünü anlarız. 
bu durumda, şu anla herhangi bir geçmiş anı yan yana getiren 'değişim' gözlemlerimizin güvenilir olduğunu nasıl iddia edebiliriz? bu süre zarfında zihniyetlerimizin bizlerin farkına varamayacağı bir biçimde değişmiş olma ihtimalinin bulunmadığını nasıl söyleriz? hele toplumsal değişimi izlemekteysek ve tarihsel geçmişin ışığında güne bakmak zorundaysak mesele daha da girift hale gelir... çünkü açıktır ki, geçmişe doğru atılan her zihinsel adım, bugün sahip olduğumuz zihniyetten farklı bir zihinsel atmosferin varlığını çok daha olası kılar. böylece kendi zihniyetimizdeki değişim eğilimleri bir yana, baktığımız nesne ve olguların anlam bulduğu geçmiş zihniyeti de 'anladığımızı' öne sürmek zorunda kalırız. bu durumda kendi zihniyetimizin içinden bakıldığında farklı bir zihniyetin 'ürünlerinin' nasıl olup da anlaşılabildiği sorusuna da yanıt vermemiz gerekir... 
sonuç olarak geçmişi nasıl anlayabildiğimiz sorusu, nesnelere ve olgulara ilişkin anlama çabasını her açıdan önceler. o soruyla hesaplaşmadan toplumsal değişime ilişkin söz etmenin fazla bir meşruiyeti olmayabilir. bu nedenle toplumsal dinamiğe yönelik her anlama faaliyeti, işe tarih felsefesiyle, geçmişi nasıl algıladığına ilişkin bir iç soruyla başlamak zorundadır.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak: Zihniyet, değişim ve kriz, sf. 60-62

2014/06/17

Bulut

2014/06/09

Kapanış

Bu blogu kapatmaya karar verdim. Yani birkaç güne, yazıları alıp gitmiş olacağım. Eğer burada tekrar tekrar okumaya doyamadığınız bir yazı varsa kopyalayabilirsiniz. :)

Twitter hesabımdan takipte kalırsanız, ilerde tekrar bir blog projesi sevimli gelirse haberiniz olmuş olur. O hesabı kapatacağımı sanmıyorum çünkü. Tumblr ile ilgili karar almadım. Belki içini temizleyip, geyik yapmak için kullanırım, olabilir.

Tüm okurlara teşekkürler.

2014/06/08

ukalalık hayat kurtarır

Ara sıra azıcık anarşist, ukala vs. olduğum için epey kalay yiyorum yakın arkadaşlarımdan. Daha uslu olmaya karar vermiş olsam da, umarsız ukalalığın hayatımı kurtardığı bir anımı anlatmadan olmaz. Böylece benim de durduk yere böyle olmadığım anlaşılmış olur. :) (bunu buralarda daha önce anlatmıştım galiba ama sonra blog mlog değişirken uçmuş gitmiş olmalı).

2010 senesinde basit bir alerji rahatsızlığıyla doktora gittiğimde, doktorun bilgisayarlı tomografi (BT) istemesi sonucu ciddi bir rahatsızlığım olduğu ortaya çıktı. Öyle ki, beyin duvarımın önünde, alın kemiğimin arkasındaki sinüslerimde kemik tümörü vardı. O zamanlar liseden tanıdığım, İstanbul’daki en yüksek puanlı (adını vermeden) tıp fakültesinde okuyan bir arkadaşımla bağlantıya geçtim. Onun aracılığıyla, bölümün ‘en iyi’ doktoruna gidip filmimi gösterdim. O da bana ameliyat önerdi ve tarih verdi. O tarihten bir hafta önce gittiğimde ise, şöyle şeyler söyledi:

"Alın kemiğini kıracağız, sonra metal plakalarla geri oluşturacağız, elbette onlar sabit kalmaz, yüzünde deformasyon olacak, sonra ilerde de çökme yapabilir."

Bunları söylerken hiçbir şey hissetmediğimi hatırlıyorum. Sadece adamı derinlemesine süzüyor, ‘arka tarafı’ görmeye çalışıyor, işinin ehli olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra pek güvenilemeyeceğinden emin olmuştum. 50 küsür yıllık, en iyi hastanenin en iyi profesörü, bilmemkaçyüz tane makalesi var… Fakat gözüm tutmamıştı işte. Dededen kalma pratikleri icra eden biri gibi geldi bana.

Benim aklıma yatmadığı sürece de hiçbir şeyin önemi yoktu. En çok uyuz olunan özelliğim!

Herkes bana patladı tabii. Daha lisanstan mezun olmamış bir mühendislik öğrencisi, bilmemkaçyıllık profesörü yargılıyor. Sağlığın için gerekliyse ol dediler, olman lazım dediler. “Yok" diye kestirip attım. "Olmaz”. Fakat boş durmadım ama ikinci doktora gitmedim. Benim neyim eksik diyerek ilgili tıp literatürünü enine boyuna taradım. Pek çok şeyi öğrendim. Kendi aklıma güvenebileceğim noktaya gelince, benim hastalığımla ilgili titizce yazılmış bir makalede ismini gördüğüm, İstanbul’da bir hastanede çalışan bir doktora email yazdım. Onunla görüştük. Bambaşka bir ameliyat tekniği anlattı. Neredeyse dokuya hiçbir zarar vermeyen ve üstelik fiziksel hiçbir iz bırakmayan (en azından saç altında bırakan) bir teknik. İçime sindi. Başka bir ünlü doktora da gidip, bu tekniği onaylatınca ‘tamam’ dedim. Oldukça zorlu bir süreçten sonra, sağ sağlim bu pislikten kurtulmayı başardım (Daha pek çok detayı var da, sıkıcı olur).

Neymiş o zaman: Umarsız ukalalık, bilgiçlik, sadece kendi aklını ve yargılarını takip etmek ve ona güvenmek o kadar da kötü değilmiş. Çünkü ben bu kadar şüpheci, huysuz, tartışılmaz otoriteler karşısında dahi kendi aklından başkasına güvenmeyen, ukala, arıza bir insan olmasaydım, şimdi her şey bambaşka olacaktı. Kurtardığım şeyin büyüklüğüne bakılınca, bu saatten sonra değişik bir insan olmam zor gibi geliyor. Daha uslu numarası yaparım ama, ona diyecek bir şey yok…