2014/03/26

Elimizden ne yapmak gelir?

Aşağıdaki alıntılar bir kitaptan ve kitabın anahikayesiyle hiçbir ilgileri yok (spoiler yok yani). Satır aralarındaki genelgeçer tespitler. Daha nicesi vardı da uğraşmaya halim yoktu.
Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç!.. Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında... Bu bile biraz palavralı bir rakam. Geçen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt yemeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatın bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları şeklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak edebi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor. 
[...] 
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?
[...] 
Göreceksin, birkaç sene içinde emellerin ne kadar daralıverecek... Bu ateşli halinden eser kalmayacak... Baremde bir derece yükselmene mâni olacak kahramanlıklardan şiddetle kaçınacaksın... Her âmirin karşısında bir tek düşüncen olacak: Ne pahasına olursa olsun, kendini beğendirmek! Onun için isyankâr ruhunu şimdiden boşalt... Tam fırsattır... Talebeyken istediğin profesörü cahil, istediğin hocayı aptal bulabilirsin... İstediğin gibi tenkitler yaparsın... Hiçbir zararı olmaz, bilakis arkadaşların arasında merteben yükselir... Sana açıkça cevap veremeyeceğini bildiğin kimselere küfürlerle hücum et, hain ve alçak diye yaz!.. Gençlik ateşlidir. Hareket ve heyecan ister. İstikbalini tehlikeye koymamak şartıyla coş bakalım!..
[...] 
Görüyorsun ki hepsi hayata birer miktar kin borçlu. Hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. Hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkânsızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler... şimdi öyle bir nazariye yapıyorlar ki, anası aciz ve mahrumiyet... Bu gibi fikirleri doğuranlar, daima, ezilmeye, yok olmaya mahkûm olduklarını hisseden zümrelerdir. Bağırırlar, çağırırlar, ellerine fırsat geçerse suni olarak sahip oldukları bu iktidarı en vahşi bir şekilde kullanmaya kalkarlar; fakat nihayet hayatın ebedi kanunlarının pençesi altında çiğnenir ve mahvolurlar...
İçimizdeki şeytan, Sabahattin Ali.

2014/03/11

İnsan ve çevresi - 2

Son yazıyı biraz karamsar bitirmişim:
Bu problemle başka nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Çünkü insanlara bunları anlatmayı denemenin -karşıdaki insan bu konuda düşünmeye hazır olmadıkça- manası yok. Bu da insanı çevresindekileri değiştirmekten çok, bu konuda hal-i hazırda düşünen insanlarla iletişim kurmaya, ötekileri değersiz görmeye itiyor. Bunun insanlara sağlıklı bir bakış açısı olup olmadığından emin değilim. Ama şimdilik elimden daha iyisi gelmiyor...
Son zamanlarda en azından yazıda anlattığım sıkıntıyı gidermek için değişik düşünceler oluştu kafamda. 

Öncelikle, insanların bilişsel yanılgılara tabi olduğunu görmek ve bunların bir çoğunun büyük bir çaba olmadan değişemeyeceğinin farkında olmak ilk başta cesaret kırıcı bir şey. Çünkü bu insanlararası iletişimin çoğu zaman ciddi ölçüde sınırlı kalacağını ima ediyor. Klasik nokta: İnsan yalnızdır. Yalnızlığı aşmak mümkünse eğer ancak bilinçli ve sürekli bir çabayla mümkün - ama o da belki en yakın dostlar arasında ve bilinçli bir çabayla olabilecek bir şey (kendiliğinden değil!). Onun dışında, hepimiz başkalarına karşı kendimizi çok önemli ölçüde manipüle ediyoruz ve kısaca herkes kendinin haklı olduğunu düşünüyor.

Buna karşı bir 'mücadele' vermenin oldukça naif, hatta gereksiz bir uğraş olduğunu anlatmaya gerek yok. Kimsenin değişeceği falan yok çünkü, kimseyi ciddiye almayalım akşam akşam. Tartışmanın ortasında konuyla ilgisiz, 'bak bu senin yaptığın confirmation bias' diyecek halimiz de yok hem, kimse anlamaz. Hem diyebilsen bile bir şeye çare olur mu bilinmez. Her şey bunlardan da ibaret değil.

Ben şöyle bir mantalite benimsemeye başladım: Artık insanların kendi bilişsel yanılgılarının farkında olmasını beklememek lazım. Yapacağın ve yaptığın her hareketi, insanların nasıl göreceğini bilerek, onların bakış açılarını ve kendi bilişsel yanılabilirliklerine göre süzecekleri filtreleri tahmin ederek ifa etmek lazım. Bu tahminler de çok zor değil, çevredeki insanların fazlasıyla 'standart' olduğu göz önüne alınırsa. Dolayısıyla, birilerine bir şeyleri açıklayarak yürek tüketmek yerine, bu 'açık'lardan faydalanmak veya en azından bazı şeyleri 'benim derdimi anlarlar' mantığı güderek yapmamak lazım. Çünkü kimse -ben de dahil herhalde- hiçbir şeyi anlamaz. Çünkü dünya bir insanın diğeri hakkında 5 dakikadan uzun düşünmesi için çok hızlı.

Bu en başta 'karamsar' bir tablo gibi görünebilir. Çünkü bu bakışla, her insanın yalnız olduğunu - yani bizzat kendinizin de yalnız olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz. Başkaları sizi asla anlamayacak, belki size kredinizi vermeyecek, belki sizin içinde bulunduğunuz koşulları göz ardı edecek ama ona rağmen sizi suçlu hissettirmeye çalışacak, her türlü pisliği yapacak ama kendinin içten bir insan olduğuna büyük bir şevkle inanmaya devam edecek... Pek pembe bir tablo değil. Ama daha gerçekçi bir bakışa geçtiğinizde, en baştan şunu kabul ediyorsunuz: Başkalarının sizi rahatsız eden taraflarını kendi bilişsel yanılgılarından süzüp görmesi zor. O halde, herkes her zaman kendi zihninin esiri oluyorsa, insanlardan fazlasını beklemek daha çok karamsarlık yaratmaz mı? Geçen yazıda yazdığım gibi, birisi 'bilişsel yanılgılarının' farkında olmaya çalışıp ötekilere olabildiğince anlayışlı olmaya çalışırsa ve karşılığında bodoslama yaklaşımlar görürse kendini daha berbat hissetmez mi?

Eğer yola çıkış varsayımınız tüm insanların bilişsel olarak ne yaptığını bilmeyen yaratıklar olduğu ise (bunu ben değil, Kahneman söylüyor) ve buna karşı mücadele etmeyi aklınızın ucundan bile geçirmezseniz, o zaman insanların sizin durduğunuz noktaya nasıl baktığını çok iyi ve soğukkanlılıkla anlayacaksınız. O zaman, insanların tabir-i caizse dingillikleri size büyük haksızlıklar gibi gelmeyecek, siz de tiksinti uyandırmayacak. Hissiz olacaksınız çünkü bekliyorsunuz. Bu size yalnızlık vereceği kadar güç de verecektir - çünkü şimdi sizin içinde bulunduğunuz durumu sizden daha iyi anlayacak kimse olmadığından eminsiniz. Bu yüzden de tek sıkıntınız kendi bilişsel yanılgılarınız. Onu da artık hallediverin de kendini kandıran zombilerden olmayın.