2014/01/29

İnsan ve çevresi

Ben biraz insanın yanılabilirliği konusuna meraklıyım -- blogu takip edenler de farketmiştir. Yani insanın kendi kendini yanıltma ve kandırma, kendini bir şeye inandırmak için çevresinde gözlediği olayları seçiçi şekilde değerlendirme mekanizmalarını çok merak ediyorum. Bu merakımı körükleyen birkaç sebep var. Öncelikle kendi kendimi nasıl yanılttığımı ve bunun hayatımı nasıl değiştirdiğini merak ediyorum. İkincisi de, kendi yanılabilirliğimin, kendimi olmayan fakat inanmak istediğim bir şeye inandırmamın, yani bilişsel yanılabilirliğimin başkalarını nasıl kötü etkilediğini merak ediyorum. Eğer insanın bu defosu çevremdeki insanları incitmeme sebep veriyorsa, bunları olabildiğince azaltmak gibi bir amacım var. Bu blogda çeşitli şekillerde bu mekanizmaları inceledim veya referanslar, videolar paylaştım. Internette meraklısı için pek çok video, kaynak mevcut. Thinking Fast and Slow da çok iyi bir kitap bu konuda.

Bugün insanın kendi kendine veya başkalarının etkisiyle sahte anılar üretebileceğini konu alan şu videoyu izledim. Benim bu videodan çıkardığım ders, anılarıma sonsuz derecede güvenmemem, her zaman ciddi bir yanılgı payı bırakmam gerektiğiydi. Fakat, son zamanlarda bu tarz şeyler okuduğumda aklımda hemen şöyle bir düşünce beliriyor: Ben bunlara azami derecede dikkat etsem de, çevremdeki insanların bunları bırakın düşünmeyi, tartışmaya bile açmadığını görüyorum. Yani siz çeşitli bilişsel bilimcileri okuyarak, hem kendi hayatınızın hem de çevrenizdekilerin hayat kalitesini yükseltmeye ve saçma sapan sorunları azaltmaya çalışsanız dahi, etrafınızdaki insanlar bunları hiç umursamıyorsa, bu insanı daha iyi değil tam tersi daha kötü bir psikolojiye sokuyor. Çünkü siz bir insanla konuşurken, açıktan belli bile etmeden, önyargılarınızı çeşitli şekillerde törpülerken ve olabildiğince kendinizi eğitebildiğiniz konularda kendinizi düzeltmeye çalışırken, karşınızdaki insan aklına ilk gelen şeyleri rastgele söyleyebiliyor. Üstelik oluşturduğu yargıların üretilmiş anılara veya doğrulamada taraflılık gibi fenomenlere dayanabileceğini bir an için düşünmeyi bile denemiyor. Haliyle bu insanlara karşı nazik veya dikkatli olmanın hiçbir manası kalmıyor - çünkü karşılığını kesinlikle alamayacağınız bir durumda neden kendinizden ödün veresiniz ki? Bu gözü kapalı bir altruizmden başka bir şey değil.

İnsanın bu tarz yanılgılara düşmemesi için hassas bir terazi gibi davranması gerek. Çünkü insan beyninin kendini yanıltabilme gücüne karşı durmak olanaksız. Bu yanılgılara dikkat ederken bile, bunlardan kurtulmak mümkün değil - her zaman bir yanılma payı (hem de oldukça büyük bir pay) mevcut. Hal böyleyken, bu tarz düşüncelere hiç aşina olmayan, bunları hayatlarına ufak ufak serpiştirmeyi hiç denemeyen insanların çevresindekilerle nasıl saçma sapan şekillerde ilişki kurduğuna hep şahit oluyorum. Dolayısıyla, en azından bana kalırsa, doğru düzgün yaşamak isteyen bir insanın bunlara dikkat etmesi şart. Ama öte yandan, bu yazıda konu aldığım şey karşıda bir gerçek olarak duruyor: İnsanın çevresindekiler bu mevzuyla hiç ilgilenmiyorsa, insanın tek başına yapabileceği bir şey yok. Çünkü bir insan bu konulara dikkat ettiğinde, pek çok şeyden taviz veriyordur - kendi yanılabilirlik payını düşünerek. Ama hep taviz vererek, karşınızdakilerden hiçbir yanıt alamamak da sürdürülebilir bir şey değil. Sonuçta 'iyi' olduğunu düşünerek çok çeşitli şekillerde saçma davranan ve kendine dair düşüncesini hiç değiştirmeyen insanlara ne kadar katlanabilirsiniz ki?

Yapılabilecek iki şey var: Ya insan bu bilişsel yanılgılara meraklı olmamalı. Kendinin ve çevresindekilerin yanılabilirliğini göz önüne almamalı. Sıradan insanlar gibi hep kendinin haklılığını kendi kendine teyit etmeli ve diğerleriyle ilişkisini bir mecburiyet rejimine oturtmalı. Bunun saçma yol olduğu aşikar ama irrasyonel değil. İkincisi ise insanın tüm yakın çevresini kendi yanılabilirliğini göz önüne alma yönünde bir çaba içerisinde olan, tabir-i caizse demokrat insanlardan kurmalı. Birincisi imkansız, ikincisi ise çok zor - çünkü etrafta kaliteli insan yok. Olsa bile, muhtemelen hayat her zaman onlarla birlikte yürümenize izin vermez.

Bu problemle başka nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Çünkü insanlara bunları anlatmayı denemenin -karşıdaki insan bu konuda düşünmeye hazır olmadıkça- manası yok. Bu da insanı çevresindekileri değiştirmekten çok, bu konuda hal-i hazırda düşünen insanlarla iletişim kurmaya, ötekileri değersiz görmeye itiyor. Bunun insanlara sağlıklı bir bakış açısı olup olmadığından emin değilim. Ama şimdilik elimden daha iyisi gelmiyor...

2014/01/17

Erteleme ve doğallık

Hepimizin yaşadığı bir sorun var: Erteleme, ağırdan alma, gavurcasıyla: procrastination. Bu sorun o kadar yaygın ve evrensel ki, kimi zaman çok başarılı olduğunu düşündüğümüz insanların da bloglarında bu sorundan şikayet ettiklerini görebiliyoruz (ve yalnız değilmişiz diye seviniyoruz). Haliyle, bu sorunun 'nedeni' üzerine birçok şey yazıp çiziliyor.

Öncelikle bu sorunun nedeninin tembellik olmadığı malum. En azından benim için. Çünkü merak ettiğim şeyler için oturup çalışmak gibi bir 'çaba' bile göstermiyorum, her şey kendiliğinden oluyor. Dolayısıyla, ertelediğim şeylerin başka bir motivasyonu olmalı.

Şöyle ki, bir şey sırf merak için oturup yapıldığında, bunu saatlerce sürdürmenin hiçbir sıkıntısının yaşanmadığını herkes farketmiştir. Bu 'şey', uğraştığım projedeki kodun bir kısmı olabilir veya tamamen alakasız bir şey olabilir, blog yazısı yazmak olabilir, bir teorem ispatlamak olabilir, felsefe okumak olabilir vesaire. İçten bir merakla başlanılan bir işin 'saatlerce' sürmesi diye bir şey yok, her şey kendiliğinden oluyor. Peki buna erinmeyen insan neden önüne konulan işleri sürekli erteleyebiliyor?

Bunun sebebi şu: gerçek dünyada 'içten gelen' şeylerle, 'yapılması gereken' şeyler her zaman aynı değil. Dolayısıyla kucağınızda çalışılması gereken bir şey, proje, görev olarak yazılması gereken bir kod bulursanız, işi ertelemeye bağlayabiliyorsunuz. Çünkü, o anda size verilen işi aslında merak etseniz ve öğrenmeye niyetiniz olsa dahi, öğrenme süreci size 'doğal' gelmiyor. Atıyorum: İlgili konuyu merak ettiğinizde kendinize çok daha kolay gelebilecek yollar seçecekken, size dayatılan yolla o işi yapmak bunaltıcı olabiliyor. Çünkü -mesela benim için- nadiren gösterilen eğitim yolu faydalı olabiliyor - genelde iyi öğrendiğim şeylerin hepsini çeşitli kaynakları, önceden bilinmesi mümkün olmayan karışık sıralarda ve tekrarla okuyarak öğrenebiliyorum. Bu kişinin temeline ve çalışma şekline göre değişen bir şey sonuçta.

Kısacası, gerçek dünyada karşımıza çıkan pek çok iş, beklediğimizden ve idealize ettiğimizden çok daha dar ve konsantre bir öğrenme süreci gerektiriyor. Biz mükemmelliyetçi insanlar ise, 'olması gereken şöyleydi' diyerek veya bu sürecin 'doğal' hissettirmemesinden yola çıkarak, kendimizi bir anlamda demotive ediyor ve 'gerçek öğrenme' işini sonraya bırakıyoruz. Bu sonraya bırakma kararı da yapılan işe hakiki bir ilgi göstermeyi engellediğinden bir ertelemeyi getiriyor. Buna alternatif bakış açısı, önünde ne varsa onu olduğu gibi kabul edip, herhangi bir seviye ve ideal belirlemeden onu atlatmak. Çoğumuz 'idealist' olsak bile, örneğin sınav veya proje teslim tarihi öncesi idealistliğimizi bir kenara bırakıyor, ezberlenmesi gereken şeyleri ezberliyor, yarım-yamalak yapılması elzem olmuş şeyleri yamalayarak bitiriyor ve teslim ediyoruz. Öteki türlü hayatta kalamazdık. İronik ama, tam olarak bu şekilde iş yapmak içine sinmediği için akademiyi bırakan çok sayıda insan da mevcut.

Ben bu 'bakış açılarından' hangisini benimsemek lazım emin değilim. Kimileri idealist olmamayı ve önünde ne varsa onunla ilgilenmeyi öneriyor. Bu kısa vadede -ve belki uzun vadede- başarıyı garantileyen bir yaklaşım. Ama biliyoruz ki, insanın içine sinmeyen bir şeyi sürdürmesi imkansız. Öte yandan, insan idealist ve mükemmelliyetçi olmazsa, yaptığı işte bir kaliteyi ve hedefi tutturamıyor - genel bir resim çizmeye de uğraşmıyor. Böyle insanlara örnek tonla etrafta. 'Çok iyi' akademisyen olmuş, epsilon kadar bir alanda tonla yayın çıkarmış ama öte taraftan genel bir kalite anlayışı olmayan, çok teknik detaylar dışında çalıştığı şeyi dahi genel olarak bilmeyen insanlar bolca var etrafta. Bunlardan olmanın bir çeşit karınca olmaktan çok farkı var mıdır emin değilim açıkçası. İdealist olmanın vakit kaybı getirdiği çoğu yer olsa da, bir şekilde iyi yönetildiğinde ortalamada her zaman daha iyi bir yere çıkması gerekir gibi bir kanım var.

Son olarak, buradan pratik bir ders çıkarmak gerekirse, bir proje yöneticisinin veya ders veren bir öğretmenin iyi yapması gereken şey, sorumlu olduğu insanlara yönelik öğrenme sürecini 'doğal' hale getirmek olmalı. Bunun en iyi yolunun ufak dokunuşlar dışında hiçbir şey dikte etmemek olduğu bilinse de, gerçek dünya şartlarında mümkün olmayan bu ideale olabildiğince yaklaşılmalı. Belki akademide bunu göz önüne almayan yöneticilerin zararı çok görülmüyordur -- neticede öğrenci demotive oluyorsa bundan sorumlu tutulan kimse olmuyor, bir başarısızlık kriteri yok. Ama gerçek dünyada bu tarz yaklaşım farkı gösteren yöneticilerin bir fark yarattığı durumlar olmalı diye düşünüyorum. Tabii bu konuda elini kirletmişler ne düşünür bilmem.

2014/01/07

İstanbul'da yolda yürümekle ilgili tüyolar

Bildiğiniz gibi İstanbul'da büyük bir kaosun ortasında yaşıyoruz. Özellikle benim gibi Gayrettepe, Mecidiyeköy taraflarında oturanlar bunu gayet iyi anlayacaklardır. Dolayısıyla yolda yürümek 'trivial' bir iş değil. Sizlere bu yazıda dev hizmet yaparak yolda yürürken ve gitmeniz gereken yerlere giderken başınıza kötü bir iş gelme riskini azaltmak için birkaç tüyo vereceğim. Hadi yine iyisiniz.

Yaya geçitlerinden ve kavşaklardan karşıya geçmeyin. Komik veya şaka gibi görünüyor ama değil. Çünkü Türkiye'de kavşaklarda hiçbir zaman ışıklara uyulmuyor. Örneğin Boğaziçi Kuzey Kampüs'ün önündeki kavşakta yaşananları anlatayım. Dört yolun birleştiği bu kavşakta, her zaman için yaya geçidinden geçerken bir ezilme tehlikesi yaşayabiliyorsunuz. Çünkü yayaya yeşil yandıysa da, kendini zeki zanneden bir arkadaş son anda kırmızı ışıkta geçiyor ve sizi riske sokuyor. Durum öyle ki, yayaya yeşil yandığı halde iki yoldan çıkan arabalar bile birbirlerine risk oluşturabiliyorlar. Yaya ışığı 5 saniye yandığı için risk büsbütün fazla, daha yolun ortasındayken diğer şeritteki arabalar hafifçe harekete başlamış oluyorlar. Dolayısıyla o kavşaktan geçmek için her yolu kontrol etmeniz gerekiyor fakat siz dördüncü yolu kontrol ederken, ilkinden hızla gelen bir araçla burun buruna gelebiliyorsunuz. Kavşaklardan değil de, caddelerin ortasından geçerseniz her seferinde sadece ilgili yöne (veya her ihtimale karşı iki yöne) bakarak işi kolayca halledebiliyorsunuz. Gereken hesap gücü çok daha azalıyor. İlla kavşaktan geçeceğim derseniz şöyle bir oyunla bilişsel antrenman yapmanızda fayda var.

Sokaklardan geçerken dikkat edin. Diyelim ki bir sokak başına geldiniz, düz gideceksiniz ve karşıya geçmeniz lazım. Şöyle bir etrafa bakıp yola atlamayın. Çünkü muhtemelen sizin göremeyeceğiniz bir yerden bir araba yüksek hızla bu virajı almaya çalışacaktır. Mümkünse geçilecek yolların tümünü görerek yola doğru adım atın. Hoş etrafa baksanız da ışık hızıyla bir kurye dibinizde bitebilir, ona yapacak çok bir şey yok galiba.

Mevcut durumunuzu bozmadan önce durup etrafınıza bakın. Örneğin tipik olarak kaldırımı olmayan bir sokakta veya caddede yürüyorsunuz. Sağa doğru bir adım atmanız gerekti diyelim, mesela karşıdan gelen bir yayayla karşılaştınız vesaire. Olduğunuz doğrultudan hiç sapma göstermeden iyice etrafınıza bakın, mümkünse durarak. Çünkü muhtemelen sizin düz yürüyeceğinizi hesaplamış bir kurye motorsikleti, size teğet geçmek üzere gazı almış geliyordur. Bugün bu düşünce aklıma geldiğinde, sokağın karşısına geçmek için arkamı dönüp baktığımda aynen bu dediğim gerçekleşti. Kurye arkadaş beni sıyırıp geçti.

Kaldırımlarda 'kafa rahat' dolaşmayın. Diyelim ki yürüdüğünüz yolda şans eseri kaldırım var. Bu büyük nimete çok sevinerek özgürce yürümeye kalkışmayın. Çünkü yine kurye motorsikletleri kaldırımlarda sürmeyi çok seviyorlar, trafik tıkalıyken özellikle. Ayrıca insanlar karşıya geçsin diye yapılmış yaya yollarını da kavşak olarak kullanıyorlar genelde. Dolayısıyla, bu konuda uyanık olun.

Tıkanmış trafikte arabaların arasına girerken dikkat. Yoldan geçeceksiniz ve yol tıkanmış diyelim. Nasılsa yol tıkalı diye arabaların arasına girmeyin çünkü yine motorsikletler bu durumda da oldukça hızlı bir şekilde sizin dibinizde bitebilirler.

Bunun dışında başkaca tüyolar bulmuş arkadaşlar varsa, yorum olarak alabilirsek çok iyi olur. Daha güvenli bir yaşam için elele.

2014/01/05

Kafesi genişletmek

Uzunca bir süredir sürekli sağda solda (ekşi sözlük, twitter) akademi, eğitim eleştirisi yapıp, negatif ve eleştirel bir tutum sergilediğim için, kimi arkadaşlarım 'hep sorun hep sorun' lafını söyler oldular. Bu konuda haksız değiller. Çünkü pratik çözümler üretmedikçe sürekli sorun söylemenin amacı muğlak oluyor -- ee ne yapalım yani şimdi tepkisi uyandırıyor. Farkındalık yaratmak da sadece sorunları dillendirmekle -ne yazık ki- çok mümkün değil (ama olmalıydı). Tabii en pratik çözüm, her şeyi olduğu gibi kabullenmek ve 'işine bakmak' olabilir - ki kısmen uyguluyorum zaten. Fakat, bu çözümü tamamen uygulamaktan farklı olarak, problematik şeyleri sürekli aklımın bir köşesine not ediyorum - bu belli bir oranda huzursuzluk yaratsa da. Çünkü bunlara göz kapamanın güzel bir şey olmadığını ve başka insanlara böyle bir sistemi sessizce devretmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Sürekli sorunları görmek, sorunları kabul edip bunları aşacak pratik çözümleri üretmeyi gerektiriyor - çünkü sorunları bilmek başlı başına motivasyon kaybına sebep de olan bir durum. Akademiyi bırakan pek çok meraklı/yetenekli/ilgili kişinin de tam olarak bu sorunu yaşadığını görmek şaşırtıcı değil.

Her neyse, bu yazıda asıl sorunlarımı (ve benim gibi insanların sorunlarını), belli bir çözüme çıkış noktası olabilecek şekilde, birkaç noktada özetleyeceğim. Çünkü bu sorunlar düşünülmezse, üstü kapalı varsayımlar çok ciddi sonuçlara sebebiyet verebiliyor.

Öncelikle mevcut sistemde birçok 'başarılı' insanın, çok başarılı işler yaptığı ortada (iki 'başarılı' kelimesinin anlamı farklı, dikkat). Haliyle, kimileri bunu sistemin başarısının bir kanıtı olarak öne sürüyor ve 'başarısız' olan insanları bununla yargılayabiliyor. Ancak bu buzdağının görünen kısmı ve çok kolaycı bir argüman. Çünkü eğer böyle olsaydı bir makale okuyup bununla ilgili heyecandan gece uyuyamayan bir arkadaşım okulunu 2 yıl uzatmaz (iyi ki hala akademide devam ediyor), içi gayet dolu bir geometri blogu olan ve matematiğe gördüğüm en hakiki ilgilerden birini gösteren bir arkadaşım düşük ve vasat sayılan bir ortalamayla okulunu bitirmez, daha lisedeyken geceleri üniversite fizik kitabı okuyan bir tanıdığım bu işlere ilgisini kaybetmez, ben birinci sınıfta her şeyden soğuyacak kadar bir hayal kırıklığı yaşamazdım. Bunlar gibi ve çok daha kötü birçok örneği gözümle gördüm ve anlatabilirim ama yazının konusu bu değil.

Temel problemler

Bu konuyla ilgili benim önemli gördüğüm problemler şöyle özetlenebilir:

(1) Başarı/performans insanın karakteriyle eş tutuluyor. Bu açıktan yapılmasa dahi, herkesin aklındaki yerleşik durum bu. Dolayısıyla başarısızlık adı verilen durumlar, insanın kendi karakterine ve kişiliğine olan saygısını kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Ki bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şey.

(2) Mevcut eğitim sisteminin sadece insanların bir kısmının etkin çalışmasına olanak verebileceği, diğer insanların ise kişilikleri ve düşünüş biçimleri itibariyle bu eğitim sistemine sığamayacağı gibi bir düşünce hiç dillendirilmiyor. Bu yüzden mesela notları düşük bir öğrenci 'başarısız' diye bir çırpıda yaftalanabiliyor, mülakatlarda 'neden ortalaman düşük' gibi bir soruya maruz kalabiliyor.

If you judge a fish by its ability to climb a tree, it will live its whole life believing that it is stupid.
Geçenlerde denk geldiğim erteleme, ağırdan alma (procrastination) fenomeni (motivasyon kaybının açık bir semptomu) ile ilgili bir yazıda, yazar şöyle bir iddia ortaya sürüyordu: Erteleme, insanın performansı ile kişiliği arasında doğrudan bir ilişki kurmasının bir sonucu. Yani yapacağınız iş sonucundaki performansınızın, karakterinizin değerini etkileyeceğini düşünüyorsanız; bu sıkıntıdan muzdarip olmanız muhtemel. Bu çok da mantıksız bir sav değil. Sistemin böyle bir fikir üzerine kurulu olduğunu düşündüğünüzde, sırf diğerlerini geçmek için sınava girmeye üşenmenin anlamsız bir tarafı yok.

Lisans yıllarından başlarsak, kendimden hatırladığım kadarıyla sınıfta her zaman alt edilemez bir insan olur ve bu insanı sınavda geçmenin hiçbir yolu olmazdı - tastamam ezberden başka. Sadece sınavda birilerini geçmek için çalışmanın çok manasız ve eğitici olmadığını düşündüğüm için de, genelde procrastinate eder ve dersten almam gereken minimum bilgiyi de alamazdım. Ayrıca sınava çalışıp da düşük not alma ihtimalinin bir tür 'aptallık' olarak nitelendirilmesi ve insanın kendi gözünde karakterini, yeteneğini değersizleştirmesi sebebiyle, böyle bir riski almak da istemezdim. Hayat risk almaktır ama neden risk aldığını ve buna değdiğini bilirsen. Bir lisans öğrencisinin gözüyle: neden deneyeyim ki, niye motive olayım? Tüm vaktinizi vermedikçe (ki kendine saygısı olmayan insanların verdiği derslere tüm vaktimi vermek istemiyordum) tamamen bitiremeyeceğiniz kadar çok ders aldığınız bir ortamda, hoca sizi deney faresi gibi kullanarak abuk subuk sorular sorduğunda, vaktiniz yettiğince çalışıp çok da yüksek olmayan notlar almanın ve öğrendiklerini unutmanın motive edici tarafı nedir? Çünkü olay öğrenme eylemiyle ilgili değil, kim daha hınzır gibi bir oyuna dönüşmüş. Bunu oynamayı sevebilir insan - ben çoğu zaman sevenlerden olmadım. Ayrıca 'tüm bunlar geçsin gerçek öğrenme işini okulu bitirince yapacağım' gibi bir kafaya da giremedim hiç - insan okulda öğrenmezse nerede öğrenir? Dediğim gibi bu sistem kimileri için gerektiği gibi çalıştı, buna eminim; ama benim gibi pek çok insan için sadece bir işkenceydi.

Akademik ortama girdiğinizde ise işler görünürde farklı olmakla birlikte, yine çok farklı değil. Bu sefer etrafta veya dünyada rakipleriniz var, sizden iyiler, sizden yetenekliler, temel bilgisi sizden fazla olanlar vs. Dolayısıyla yine bir rekabet hissi, yine yayınlarınız ve kabul aldığınız konferanslar/dergiler oranında 'çok sağlam' bir insan olarak nitelenmeniz. Bunlar yine sizi sıkıntıya sokuyor - ister istemez, yavaş yavaş. Çünkü en yükseği hedefleyip, orayı vuramayabilirsiniz, bu da 'aptallık', tez canlılık, başarısızlık gibi etiketleri birlikte getirir. O yüzden insanlar genelde konfor bölgelerinden çıkmamaya çalışıyor, yüksek not alacakları dersleri alıp, kolay yayın yapabilecekleri alanlara yöneliyorlar. Ki bunun mantıksız ve yanlış olduğunu söylemiyorum: Çok mantıklı. İlgi duyduğunuz ama yabancı olduğunu bir alandansa, daha az ilgi duyduğunuz ama erişiminiz olan bir şeye yönelmek, kendi gözünüzde kişiliğinizi değersizleştirmek istemiyorsanız, rasyonel olandır. Ama rasyonel olan her zaman doğru ve motive edici olan şey değildir. Bu tarz bir hareket belli bir motivasyon kaybına yol açar. Öte yandan sevdiğiniz işlerde bile etraftan ve dünyadan insanlarla birlikte çalıştığınız için, bu rekabet hissinden 'ketum' bir insan olmadıkça kaçmak mümkün değil.

Çözüm benzeri birkaç şey

Peki buna çözüm, her şeyi olduğu gibi kabullenmek mi? Hayır. Bana sürekli itiraz ediyorsun diyen arkadaşlar da kendilerini değersiz hissettiren bu sistemden fena halde muzdaripler. Eleştirelim, ne yapalım, ölelim mi gibi tepkiler bu yüzden.

Benim birinci çözümüm, görülebildiği üzere, hiçbir şeyi içime atmamak. Saçma sapan bir sistem içinde olduğumuzu söylemek, 'başarısızlığa' bir bahane değil. Kimilerinin öyle görmesi bunu değiştirmez, sizin nasıl gördüğünüz, gerçeği nasıl şekillendirdiğiniz en az otorite sahibi insanlar kadar meşrudur. Saçmalıkların 'saçma' olduğunu söylemek, hatta anlamayacak insanları sebepsiz bir gıcıklıkla uyuz etmek başlıca stratejim. Çünkü çevresindeki hiçbir detayı göremeyecek kadar kör insanların yönetici olduğu bir dünyada, insanlar harcanır - başka bir şey olmaz. Ve harcanacağıma, damarıma basıldığı zaman en ağır sonucu bile göze alabilecek bir insanım sanırım, henüz bu özelliğimi tam kapasite ile test etmemiş olsam da. :)

İkincisi, gerçekten yayınlarınız veya derslerden aldığınız notların karakterinizle ve insan olarak değerinizle hiçbir ilgisi olmadığı düşüncesini iyice içselleştirmek. Bu düşünüldüğü gibi bir rahatlama ve performans kaybına değil, tam tersine hizmet ediyor. Çünkü yapacağınız işi karakterinizin değeri artsın diye yaparsanız, o işi 'yapamamanız' durumunda başınıza geleceklerden çekinirsiniz. Haliyle o işe hiç girişmez, dolayısıyla karakterinizi değersizleştirme riskini göze almazsınız. Ama olaya böyle bakmazsanız, ortada kaybedecek büyük bir şey olmaz - dolayısıyla boş boş oturmak bilinçaltınıza daha çekici bir alternatif olarak gelmez. Okuduğunuz okulların isminin, buralarda elde ettiğiniz başarıların sizi belli konularda yetkin kılması, tersinin yetkin olamadığınızı ve olamayacağınızı ima ettiğini söylemez. İnsan ne istiyorsa, isteyebildiği gibi onu başarabilecek potansiyele de sahip (büyük ihtimalle). Bu sadece insanın neyi, neden yapması gerektiğine dair güçlü motivasyonlara sahip olmasıyla ilgili.

Sonuncusu, belli şeyleri gereğinden 'yavaş' anlama olayıyla ilgili. Bu durumun tamamen insanların düşünce ve zihin yapılarıyla farklılaştığını ve insanın aptal hissetmeden ilerlemenin mümkün olmayacağını görebilmek. Dolayısıyla, insanın kendini her aptal hissettiği durumda gerçek bir ilerleme fırsatıyla karşı karşıya kaldığını düşünmek ve bunun daha önceden zaten yapılmış olması gerektiği gibi bir yanılsamayı çöpe atmak. Kısaca aptallıkla barışmak.

Elbette kişisel olarak ürettiğiniz çözümler çevrenizdeki insanların katkısı olmadan bir yere kadar sizi götürecektir. O yüzden insanların büyükçe bir kısmı yalnız ve görece etkileşimsiz çalışmayı seviyor. Çünkü iki insanın etkileşmesi birbirlerine karşı sayısız ima içeriyor. Bu imalar egemen kültürün kodlarını içerdiği için (başarısızlık, aptallık vb.) gayet huzursuz edici olabiliyor. Bu yüzden çoğu insanla konuşmak bile rahatsız edici olabiliyor. Etkileşimle ilgili gerçekçi bir çözüm, çok insanla yapılan çalışmalarda çalışmayı çok net bir şekilde bölmek ve insanların birbirilerine 'yetenekleri' ile üstünlük sağlamaya çalışmasının önüne geçmek. Burada amaç ortaya çıkan çalışma değil, insanların ilerlemeyi ve üretmeyi öğrenmesi bana kalırsa - ortaya çıkacak şey bana göre ikincil. Ama buna karşı önlemini de insanın kendisinin alması şart.

Devam edebilirim belki. Ama şimdilik bu kadarı yetsin.