2014/08/08

Özgür irade

Bizim millette felsefecilerin tartıştığı konuları aşağılama eğilimi yaygındır. Hani pratiğe ne tip bir etkisi olacak mantığı. Halbuki tartışılmaya başlanan bazı konular geleceğimizde o kadar önemli yer tutuyor ki, bunların bizim de düşünce evrenimize girmesi gerekiyor. Fakat biz tabii siyasi bir istikrar tutturamadığımız için, bu tip konulara el atamıyoruz henüz.

Felsefecilerin özgür irade başlığı altında tartıştığı konu mesela, bizim burun kıvırdığımız ama aslında artık biraz üstüne düşünmemiz gereken bir şey.

Örneğin dünyada insanların biyolojik verilerinden, gelecekte ne yapacaklarını öngörüp göremeyeceğimiz tartışılıyor. Soru şu: Buna göre sosyal bir politika belirlemek etik midir?

Konu çalışması olarak suçluların salıverilmesini ele alalım. The New Yorker'da okuduğum makalenin son paragrafı konuya güzel bir açılış sunuyor:
Raine suggests that L.R.H.R. (Low resting heart rate - düşük hızda kalp atımı -d.) might be used to help predict future risk among criminals. Information about heart rate might help when deciding whether a prisoner should be released early, or which sort of prison best fits a particular offender. If this idea, in which the fate of a prisoner would be determined in part by biological data, evokes thoughts of eugenics, Raine, whose research on so-called “neurocriminology” has been controversial for decades, acknowledges that the proposal does, in fact, bring up difficult issues about science, probability, and social control. He agrees that L.R.H.R. is far from the sole determinant of criminality; his review of the research indicates that the trait accounts for about five per cent of all antisocial behavior (and that the rest can be explained by social and biological factors such as upbringing, neighborhood, education, income level, brain chemistry and structure, and so on). L.R.H.R. should be seen, Raine says, as a potential warning sign rather than a definitive mark of inevitable criminality. “Low heart rate is one piece of the jigsaw puzzle,” he says. “It’s not the whole story, but it’s not trivial either.”
Paragraf özetle, düşük kalp atımını suç işleme eğilimine bağlayan çalışmalardan hareketle, salıverilmesi düşünülen suçluların kalp atımlarına bakılıp bakılmamasını tartışıyor. Yani bir suçluyu salacaksanız, hukuki gerekliliklerin tamamlanmış olmasına mı bakmalısınız, yoksa suç ile korelasyon gösteren bir takım biyolojik özellikler size geleceğe dair bir şey söyler mi?

Hoş, korelasyon da lâf salatası. Hem de geçen kanal tedavisi yazısındaki gibi dikkatli bir istatistiksel analiz gerektiriyor. Örneğin tüm suçluların belli bir beyin bölgesinin daha aktif olduğunun gözleniyor olması, o beyin bölgesinin aktifliğinin suça sebep olduğunu söyler mi? Tabii ki hayır. Ama diyelim elimizde daha güçlü araçlar var. O zaman tartışma ilginç olur.

Bu da biyolojimizin esiri miyiz, yoksa özgür irademiz mevcut mu tartışmasına getirir bizi.

Geçenlerde okuduğum bir makaleden, ilgili bir paragraf:
"When adults are discouraged from believing in free will—for instance, when they are told that deterministic neurological processes, rather than mental states, control behavior—there is a weakening of neural signals associated with action planning (15), and they exhibit more antisocial cheating and aggressive behavior (16).”
Bu paragraftan görülüyor ki, neye inandığınız nöral yapınızın çalışmasında farklılık yaratabiliyor. Özgür iradeye inanıyorsanız var, inanmıyorsanız yok gibi bir durum var. Haliyle mesela bu son paragraf ışığında, suçluları nörobiyolojilerine göre ayırt etmek absürd, çünkü o insana şans vermeden o insanın nörobiyolojisinin nasıl değişeceğini de bilmiyorsunuz.

Mevzular ilginç. Bilimsel metodolojiye bağlı olarak, bu konudaki yasal düzenlemeler ve pratikler hepimizin hayatına kritik derecede etki edecek gün geldiğinde. Fakat biz daha bir anayasa yapmaktan dahi aciziz. Bu tartışmalar birkaç gömlek üstte kalıyor bizlere. 

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder