2014/07/04

Değişimi kucaklamak

Genelde mantık ve duygularımızı ayrı ayrı kategorize ediyoruz. Öyle ki kimi zaman mantığımızın söylediği ile duygularımızın söylediğinin çakıştığını iddia ediyor ve kararsız kalıyoruz. Ve mantığın söylediğinin ‘mantıklı' olmasından hareketle, duygularının istediğini yapanları ‘zayıf’ olarak etiketliyoruz.

Halbuki ‘gerçek’ olanın bununla yakından uzaktan alakası yok.

Mantık ve duygular arasında kesin ayrımlar olduğu düşüncesi zayıf temellere dayanıyor. Bana kalırsa, bizim duygular dediğimiz şeyler, hayatımızın erken veya geç dönemlerinde benimsediğimiz mantıksal önermelerin bir dışavurumu. Yani duygularımız daha önce belirlediğimiz önkabullere göre ortaya çıkıyor. Bu önkabuller -eğer mevcutsa- hayatınız boyunca çalışan, ayıklayan, düşünen zihninizden veya aile içinde şahit olunan bir olaydan veya ilkokulda yaşadığınız bir şeyden veya daha geçen hafta ders aldığınız bir şeyden çıkarılmış olabiliyor. Yani Hume’un nedenselliği bir alışkanlığa indirgeyen argümanına benzer şekilde, aslında duygularımız sadece çevremizde gördüklerimizin zihnimize mantıksal önermeler olarak izdüşümü sonucunda oluşuyor. Zaten buradan hareketle kimi duyguları neden hissettiğimizi çözebiliyor (yani arkasındaki mantık örüntüsünü bulabiliyor), kimilerini ise niye hissettiğimizi anlamıyoruz. Yani sonuç olarak, kendisi üzerine yeterince düşünen insan duygularının mantıksal temellerine ulaşabiliyor. Kendi kendine bunu yapamayanlar içinse envai çeşit terapi mevcut.

Değişim bazen bir ‘hissiyat’ olarak geliyor. Değişim… Geldiğinde ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Değişeceğiz. Eskisi gibi de olmayacağız. Şu veya bu yapılacak. Peki niye? Bilmiyoruz. Böyle hissediyoruz ve buna ‘duygular’ adını yapıştırıverip geçiyoruz. Böylece değişim fazla ‘hızlı’ ve genelgeçer ‘mantığa’ aykırı ise durdurulmaya çalışılıyoruz. Çünkü hislerle bir şey yapılmaz… Halbuki his denilen şey, insanın hayatı boyunca topladığı, irdelediği, ayıkladığı, üstüne düşündüğü mantıksal dünyanın doğrudan bir sonucu. Eğer insan kendi zihnine güveniyor ve eleştirel kabiliyetine inanıyorsa, kendi inşa ettiği şeyden emin demektir. O ‘inşa ettiği’ şeyden dışarı fırlayıveren değişim iradesine karşı durmasıysa kendini reddetmesi demek olur. Dolayısıyla bir takım yoğun hislerin getirdiği değişim zorunluluğu karşısında frenlemek demek, kendinden emin olmamak, kendi zihnine güvenmemek demektir.

Sizi bilmem ama değişim geldiğinde, ben hep kendime güveniyorum. Asla karşısında durmam. Bırakırım ben onu değil, o beni sürsün. Geçmiş zamanı boşa geçirmedim. Getireceklerinden de bir korkum olmaz.

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder