2014/06/18

Zaman

kendisini "düşünen" biri olarak algılamak insanoğluna her zaman cazip gelmiştir. ölümlü olduğunu bilmenin yarattığı derin varoluş kaygısı altında, kendi varlığını ve hayatı anlamlandırmak, entelektüel hayatın da belki en önemli dürtüsünü oluşturur. bu ise dış gerçekliğe ilişkin gözlemleri belirli bir zihniyet çerçevesi içinde düşüncenin malzemeyi yapmayı gerektirir. diğer bir deyişle kişi hangi zihniyete yakın olursa olsun, düşünme faaliyeti doğrudan zihniyetle bağlantılı olarak şekillenir. ancak zihniyetten bağımsız olarak insanoğlunun karşısında temel bir algı meselesi de bulunur: düşünmenin malzemesi olacak olan gözlemlerin tanınması... 
doğal olarak bu tanımlama işleminin de sahip olunan zihniyete göre farklı şekiller alacağını öngörebiliriz. ama tanımlama gereksinimi zihniyeti aşan varoluşsal bir durumdur. bir ilk adım olarak "ayırt etme" kapasitesinde sahip olmamız gerekir. bu noktada duyularımız epeyce lehimize olan bir dünya sunarlar. dış gerçekliğin içindeki farklılıkların tam da bizim gördüğümüz gibi olduklarını veya söz konusu farklılıkların sadece bizim gördüklerimizden ibaret olduğunu öne süremesek de, en azından algıladığımız farklılıkların gerçekliğe tekabül ettiğini, onun parçası olduğunu biliriz. 
ne yazık ki dışımızdaki nesne ve olguları ayırt etmemiz, düşünme faaliyeti için yeterli malzemeyi sağlama açısından sadece bir çıkış noktası sağlar. zihnimiz farklı 'şey'ler arasındaki etkileşimi, nedensellikleri 'anladığı' oranda düşünmeye yaklaşır. bu ise ister istemez o 'şey'lerin değişiminin takibini ima eder. nesne ve olguların her birinin kendi içindeki farklılaşmasını belirlemek ve bunları çevredeki değişim dinamiğinin içine oturtarak anlamlandırmak, 'anlama' denilen faaliyetin de esasıdır. 
ancak burada temel bir felsefi sorunla karşı karşıyayız... bizler her an için sadece yaşanan anı gördüğümüze ve gözlemlediğimize göre, 'değişim' o anın geçmiş bir anla mukayesesini ifade edecektir. diğer bir deyişle gözlem ve anlama faaliyeti bizim geçmişi anlamamıza muhtaçtır. karşımızdaki soru ise bundan nasıl emin olduğumuzdur. laboratuvarda deney yapan bir biyolog için bir gün önceki gözlemlerini felsefi olarak sorgulamak gerçekten de pek mantıklı sayılmaz. çünkü zamanın geçmiş olması onun bakma ve anlama koşullarını muhtemelen etkilemiş değildir. ama söz konusu biyologun bir gece önce bir kitap okuduğunu ve sürdürdüğü deneyle ilgili daha önce hiç fark etmediği bir bakış açısının etkisi altına girdiğini varsayalım. acaba o biyolog bir sonraki gözlemlerine atfettiği 'anlamın' etkilenmediğini söyleyebilir mi? gözlemler aynı tutarlılık ve disiplin içinde yapılmış olsa bile, biyolog için ima ettiği anlam belki de artık farklılaşacak ve bu da bilimsel açıdan 'farklı' bir gözlemin yapılmasını ifade edecektir. 
kısacası zamana yayılan gözlemlerimizin bilimsel iç tutarlılığı, bu zaman aralığı içinde zihinsel bakışımızın 'değişmediğini' varsaymamızı gerektirir. diğer bir deyişle değişimi izlemek ve anlamak ancak değişmeyen bir referansla mümkündür. öte yandan zihniyet, bizim farkında olmadan 'içinde yüzdüğümüz' bir anlama ve düşünme paradigmasıdır. dolayısıyla söz konusu zihniyetteki değişimi fark etmemiz de neredeyse olanaksızdır ve ancak o değişim belirli bir düzeye eriştikten ve çevremizdeki değişimle ilişkilendikten sonra, kendimizin 'artık' farklı düşündüğünü anlarız. 
bu durumda, şu anla herhangi bir geçmiş anı yan yana getiren 'değişim' gözlemlerimizin güvenilir olduğunu nasıl iddia edebiliriz? bu süre zarfında zihniyetlerimizin bizlerin farkına varamayacağı bir biçimde değişmiş olma ihtimalinin bulunmadığını nasıl söyleriz? hele toplumsal değişimi izlemekteysek ve tarihsel geçmişin ışığında güne bakmak zorundaysak mesele daha da girift hale gelir... çünkü açıktır ki, geçmişe doğru atılan her zihinsel adım, bugün sahip olduğumuz zihniyetten farklı bir zihinsel atmosferin varlığını çok daha olası kılar. böylece kendi zihniyetimizdeki değişim eğilimleri bir yana, baktığımız nesne ve olguların anlam bulduğu geçmiş zihniyeti de 'anladığımızı' öne sürmek zorunda kalırız. bu durumda kendi zihniyetimizin içinden bakıldığında farklı bir zihniyetin 'ürünlerinin' nasıl olup da anlaşılabildiği sorusuna da yanıt vermemiz gerekir... 
sonuç olarak geçmişi nasıl anlayabildiğimiz sorusu, nesnelere ve olgulara ilişkin anlama çabasını her açıdan önceler. o soruyla hesaplaşmadan toplumsal değişime ilişkin söz etmenin fazla bir meşruiyeti olmayabilir. bu nedenle toplumsal dinamiğe yönelik her anlama faaliyeti, işe tarih felsefesiyle, geçmişi nasıl algıladığına ilişkin bir iç soruyla başlamak zorundadır.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak: Zihniyet, değişim ve kriz, sf. 60-62

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder