2014/01/05

Kafesi genişletmek

Uzunca bir süredir sürekli sağda solda (ekşi sözlük, twitter) akademi, eğitim eleştirisi yapıp, negatif ve eleştirel bir tutum sergilediğim için, kimi arkadaşlarım 'hep sorun hep sorun' lafını söyler oldular. Bu konuda haksız değiller. Çünkü pratik çözümler üretmedikçe sürekli sorun söylemenin amacı muğlak oluyor -- ee ne yapalım yani şimdi tepkisi uyandırıyor. Farkındalık yaratmak da sadece sorunları dillendirmekle -ne yazık ki- çok mümkün değil (ama olmalıydı). Tabii en pratik çözüm, her şeyi olduğu gibi kabullenmek ve 'işine bakmak' olabilir - ki kısmen uyguluyorum zaten. Fakat, bu çözümü tamamen uygulamaktan farklı olarak, problematik şeyleri sürekli aklımın bir köşesine not ediyorum - bu belli bir oranda huzursuzluk yaratsa da. Çünkü bunlara göz kapamanın güzel bir şey olmadığını ve başka insanlara böyle bir sistemi sessizce devretmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Sürekli sorunları görmek, sorunları kabul edip bunları aşacak pratik çözümleri üretmeyi gerektiriyor - çünkü sorunları bilmek başlı başına motivasyon kaybına sebep de olan bir durum. Akademiyi bırakan pek çok meraklı/yetenekli/ilgili kişinin de tam olarak bu sorunu yaşadığını görmek şaşırtıcı değil.

Her neyse, bu yazıda asıl sorunlarımı (ve benim gibi insanların sorunlarını), belli bir çözüme çıkış noktası olabilecek şekilde, birkaç noktada özetleyeceğim. Çünkü bu sorunlar düşünülmezse, üstü kapalı varsayımlar çok ciddi sonuçlara sebebiyet verebiliyor.

Öncelikle mevcut sistemde birçok 'başarılı' insanın, çok başarılı işler yaptığı ortada (iki 'başarılı' kelimesinin anlamı farklı, dikkat). Haliyle, kimileri bunu sistemin başarısının bir kanıtı olarak öne sürüyor ve 'başarısız' olan insanları bununla yargılayabiliyor. Ancak bu buzdağının görünen kısmı ve çok kolaycı bir argüman. Çünkü eğer böyle olsaydı bir makale okuyup bununla ilgili heyecandan gece uyuyamayan bir arkadaşım okulunu 2 yıl uzatmaz (iyi ki hala akademide devam ediyor), içi gayet dolu bir geometri blogu olan ve matematiğe gördüğüm en hakiki ilgilerden birini gösteren bir arkadaşım düşük ve vasat sayılan bir ortalamayla okulunu bitirmez, daha lisedeyken geceleri üniversite fizik kitabı okuyan bir tanıdığım bu işlere ilgisini kaybetmez, ben birinci sınıfta her şeyden soğuyacak kadar bir hayal kırıklığı yaşamazdım. Bunlar gibi ve çok daha kötü birçok örneği gözümle gördüm ve anlatabilirim ama yazının konusu bu değil.

Temel problemler

Bu konuyla ilgili benim önemli gördüğüm problemler şöyle özetlenebilir:

(1) Başarı/performans insanın karakteriyle eş tutuluyor. Bu açıktan yapılmasa dahi, herkesin aklındaki yerleşik durum bu. Dolayısıyla başarısızlık adı verilen durumlar, insanın kendi karakterine ve kişiliğine olan saygısını kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Ki bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şey.

(2) Mevcut eğitim sisteminin sadece insanların bir kısmının etkin çalışmasına olanak verebileceği, diğer insanların ise kişilikleri ve düşünüş biçimleri itibariyle bu eğitim sistemine sığamayacağı gibi bir düşünce hiç dillendirilmiyor. Bu yüzden mesela notları düşük bir öğrenci 'başarısız' diye bir çırpıda yaftalanabiliyor, mülakatlarda 'neden ortalaman düşük' gibi bir soruya maruz kalabiliyor.

If you judge a fish by its ability to climb a tree, it will live its whole life believing that it is stupid.
Geçenlerde denk geldiğim erteleme, ağırdan alma (procrastination) fenomeni (motivasyon kaybının açık bir semptomu) ile ilgili bir yazıda, yazar şöyle bir iddia ortaya sürüyordu: Erteleme, insanın performansı ile kişiliği arasında doğrudan bir ilişki kurmasının bir sonucu. Yani yapacağınız iş sonucundaki performansınızın, karakterinizin değerini etkileyeceğini düşünüyorsanız; bu sıkıntıdan muzdarip olmanız muhtemel. Bu çok da mantıksız bir sav değil. Sistemin böyle bir fikir üzerine kurulu olduğunu düşündüğünüzde, sırf diğerlerini geçmek için sınava girmeye üşenmenin anlamsız bir tarafı yok.

Lisans yıllarından başlarsak, kendimden hatırladığım kadarıyla sınıfta her zaman alt edilemez bir insan olur ve bu insanı sınavda geçmenin hiçbir yolu olmazdı - tastamam ezberden başka. Sadece sınavda birilerini geçmek için çalışmanın çok manasız ve eğitici olmadığını düşündüğüm için de, genelde procrastinate eder ve dersten almam gereken minimum bilgiyi de alamazdım. Ayrıca sınava çalışıp da düşük not alma ihtimalinin bir tür 'aptallık' olarak nitelendirilmesi ve insanın kendi gözünde karakterini, yeteneğini değersizleştirmesi sebebiyle, böyle bir riski almak da istemezdim. Hayat risk almaktır ama neden risk aldığını ve buna değdiğini bilirsen. Bir lisans öğrencisinin gözüyle: neden deneyeyim ki, niye motive olayım? Tüm vaktinizi vermedikçe (ki kendine saygısı olmayan insanların verdiği derslere tüm vaktimi vermek istemiyordum) tamamen bitiremeyeceğiniz kadar çok ders aldığınız bir ortamda, hoca sizi deney faresi gibi kullanarak abuk subuk sorular sorduğunda, vaktiniz yettiğince çalışıp çok da yüksek olmayan notlar almanın ve öğrendiklerini unutmanın motive edici tarafı nedir? Çünkü olay öğrenme eylemiyle ilgili değil, kim daha hınzır gibi bir oyuna dönüşmüş. Bunu oynamayı sevebilir insan - ben çoğu zaman sevenlerden olmadım. Ayrıca 'tüm bunlar geçsin gerçek öğrenme işini okulu bitirince yapacağım' gibi bir kafaya da giremedim hiç - insan okulda öğrenmezse nerede öğrenir? Dediğim gibi bu sistem kimileri için gerektiği gibi çalıştı, buna eminim; ama benim gibi pek çok insan için sadece bir işkenceydi.

Akademik ortama girdiğinizde ise işler görünürde farklı olmakla birlikte, yine çok farklı değil. Bu sefer etrafta veya dünyada rakipleriniz var, sizden iyiler, sizden yetenekliler, temel bilgisi sizden fazla olanlar vs. Dolayısıyla yine bir rekabet hissi, yine yayınlarınız ve kabul aldığınız konferanslar/dergiler oranında 'çok sağlam' bir insan olarak nitelenmeniz. Bunlar yine sizi sıkıntıya sokuyor - ister istemez, yavaş yavaş. Çünkü en yükseği hedefleyip, orayı vuramayabilirsiniz, bu da 'aptallık', tez canlılık, başarısızlık gibi etiketleri birlikte getirir. O yüzden insanlar genelde konfor bölgelerinden çıkmamaya çalışıyor, yüksek not alacakları dersleri alıp, kolay yayın yapabilecekleri alanlara yöneliyorlar. Ki bunun mantıksız ve yanlış olduğunu söylemiyorum: Çok mantıklı. İlgi duyduğunuz ama yabancı olduğunu bir alandansa, daha az ilgi duyduğunuz ama erişiminiz olan bir şeye yönelmek, kendi gözünüzde kişiliğinizi değersizleştirmek istemiyorsanız, rasyonel olandır. Ama rasyonel olan her zaman doğru ve motive edici olan şey değildir. Bu tarz bir hareket belli bir motivasyon kaybına yol açar. Öte yandan sevdiğiniz işlerde bile etraftan ve dünyadan insanlarla birlikte çalıştığınız için, bu rekabet hissinden 'ketum' bir insan olmadıkça kaçmak mümkün değil.

Çözüm benzeri birkaç şey

Peki buna çözüm, her şeyi olduğu gibi kabullenmek mi? Hayır. Bana sürekli itiraz ediyorsun diyen arkadaşlar da kendilerini değersiz hissettiren bu sistemden fena halde muzdaripler. Eleştirelim, ne yapalım, ölelim mi gibi tepkiler bu yüzden.

Benim birinci çözümüm, görülebildiği üzere, hiçbir şeyi içime atmamak. Saçma sapan bir sistem içinde olduğumuzu söylemek, 'başarısızlığa' bir bahane değil. Kimilerinin öyle görmesi bunu değiştirmez, sizin nasıl gördüğünüz, gerçeği nasıl şekillendirdiğiniz en az otorite sahibi insanlar kadar meşrudur. Saçmalıkların 'saçma' olduğunu söylemek, hatta anlamayacak insanları sebepsiz bir gıcıklıkla uyuz etmek başlıca stratejim. Çünkü çevresindeki hiçbir detayı göremeyecek kadar kör insanların yönetici olduğu bir dünyada, insanlar harcanır - başka bir şey olmaz. Ve harcanacağıma, damarıma basıldığı zaman en ağır sonucu bile göze alabilecek bir insanım sanırım, henüz bu özelliğimi tam kapasite ile test etmemiş olsam da. :)

İkincisi, gerçekten yayınlarınız veya derslerden aldığınız notların karakterinizle ve insan olarak değerinizle hiçbir ilgisi olmadığı düşüncesini iyice içselleştirmek. Bu düşünüldüğü gibi bir rahatlama ve performans kaybına değil, tam tersine hizmet ediyor. Çünkü yapacağınız işi karakterinizin değeri artsın diye yaparsanız, o işi 'yapamamanız' durumunda başınıza geleceklerden çekinirsiniz. Haliyle o işe hiç girişmez, dolayısıyla karakterinizi değersizleştirme riskini göze almazsınız. Ama olaya böyle bakmazsanız, ortada kaybedecek büyük bir şey olmaz - dolayısıyla boş boş oturmak bilinçaltınıza daha çekici bir alternatif olarak gelmez. Okuduğunuz okulların isminin, buralarda elde ettiğiniz başarıların sizi belli konularda yetkin kılması, tersinin yetkin olamadığınızı ve olamayacağınızı ima ettiğini söylemez. İnsan ne istiyorsa, isteyebildiği gibi onu başarabilecek potansiyele de sahip (büyük ihtimalle). Bu sadece insanın neyi, neden yapması gerektiğine dair güçlü motivasyonlara sahip olmasıyla ilgili.

Sonuncusu, belli şeyleri gereğinden 'yavaş' anlama olayıyla ilgili. Bu durumun tamamen insanların düşünce ve zihin yapılarıyla farklılaştığını ve insanın aptal hissetmeden ilerlemenin mümkün olmayacağını görebilmek. Dolayısıyla, insanın kendini her aptal hissettiği durumda gerçek bir ilerleme fırsatıyla karşı karşıya kaldığını düşünmek ve bunun daha önceden zaten yapılmış olması gerektiği gibi bir yanılsamayı çöpe atmak. Kısaca aptallıkla barışmak.

Elbette kişisel olarak ürettiğiniz çözümler çevrenizdeki insanların katkısı olmadan bir yere kadar sizi götürecektir. O yüzden insanların büyükçe bir kısmı yalnız ve görece etkileşimsiz çalışmayı seviyor. Çünkü iki insanın etkileşmesi birbirlerine karşı sayısız ima içeriyor. Bu imalar egemen kültürün kodlarını içerdiği için (başarısızlık, aptallık vb.) gayet huzursuz edici olabiliyor. Bu yüzden çoğu insanla konuşmak bile rahatsız edici olabiliyor. Etkileşimle ilgili gerçekçi bir çözüm, çok insanla yapılan çalışmalarda çalışmayı çok net bir şekilde bölmek ve insanların birbirilerine 'yetenekleri' ile üstünlük sağlamaya çalışmasının önüne geçmek. Burada amaç ortaya çıkan çalışma değil, insanların ilerlemeyi ve üretmeyi öğrenmesi bana kalırsa - ortaya çıkacak şey bana göre ikincil. Ama buna karşı önlemini de insanın kendisinin alması şart.

Devam edebilirim belki. Ama şimdilik bu kadarı yetsin.

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder