2014/11/11

Geçmiş ve gelecek

Gelecekle veya insanlarla ilgili öngörüler yaparken, geçmişe çok fazla bakıyoruz. Geçmişi, bize gelecekle ilgili veri verecek bir veriseti olarak değerlendiriyoruz. Üstelik, geçmişte yaşanan olaylardan kurallar çıkarmaya çalışıp, bunu geleceğe uydurmaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımımızla ilgili iki temel problem var: İlki narrative fallacy, yani geçmişe hikaye uydurma hastalığımız. Buna göre, geçmişe baktığımızda objektif olarak verilerden hikaye çıkarmak yerine, hikayeleri verilere uyduruyoruz, geçmişte olan her şey bize bir hikaye içinde görünüyor. İkinci problem, aslında geçmişin gelecekle ilgili pek de bir şey söylememesi; ve burada açarak işleyeceğim asıl mesele bu.

Şu ana kadar az sayıda insan öldürmüş ama her 20 günde vaka sayısını ikiye katlayan Ebola hastalığını ele alalım. Geçmiş veriye bakıldığında Ebola, grip yanında önemsiz bir hastalık; çünkü gribin aldığı can çok daha fazla. Fakat, her 20 günde vaka sayısının ikiye katlanması çok ciddi bir dinamik. Bu durum, dinamik değişmezse, çok kısa süre içinde inanılmaz büyük sayılara ulaşılacağını haber veriyor. Yani geleceği belirleyen şey, geçmiş veri değil, 'drift'; verili bir andaki durum ve dinamik.

Daha insana yönelik başka bir örnek ise güven kavramı. Hepimiz insanlara güvenmek için, onlarla ilgili hislerimizi değerlendirmek için geçmişe bakarız. Geçmişte o insanın bize veya hayatındaki başka insanlara yaptıklarından, geleceğe o insanla ilgili bir projeksiyon çizmeye çalışırız. Bu açıdan bakıldığında güven, geçmişle ilgili bir kavram gibi görünebilir. Fakat durum aslında tam tersidir: Bir insanın, geçmişte tatsız şeyler yapmış olsa da, gelecekte asla o eylemleri tekrarlamayacağını bilseydik, o zaman güvenirdik... Çünkü güven bir insanın hareketlerini ne kadar öngörebildiğimiz ve o hareketlerin bizim anlayışımıza ne kadar uyduğuyla ilgili bir şey; yani gelecekle ilgili... Biz ise güven duygusunu geçmişe bakarak inşa ediyoruz. Oysa gelecekteki potansiyeli ölçmek için geçmiş veriye bakmak, fena halde sorunları olan bir yaklaşım.

İstatistiksel olarak da geçmiş verinin gelecek üstündeki etkisi çok az. Geçmiş veriden 'öğrenebilen' modellerin, gelecekteki öngörüleri oldukça kısıtlı, çoğu zaman yanlış. Bizim de öyle... Geçmişe fazla takılıp geleceği ihmal ediyoruz. Halbuki geçmiş veriyle öngörme yeteneğine sahip değiliz. Büyük bir belirsizliğin içinde yaşıyoruz ve belirsizlik içindeki hareket olanaklarımız (biz tersi yönde bir ilüzyona sahip olsak da) çok kısıtlı.

Peki bu belirsizlik ve bilinmezlik içinde nasıl hareket edilir? Geçmişi o kadar da ciddiye almazsak, geleceği nasıl öngörebilir, kararlarımızı neye göre alabilir, insanlara neye göre güvenebiliriz? İnsan davranışlarında ve sosyal sistem dinamiklerinde belirleyici olan 'geçmiş' değilse, nedir? Bunların hepsi doktora tezlik konular. Belki sırası geldikçe el atarız.

2014/10/19

Altında

Görülüyor ki ister kişi davranışlarından ister mega anlatılardan gidelim, inançlar ve ideolojiler tutum ve davranışlarımızın sadece ‘kabuğu’, onlara haklılık kazandıracağını düşündüğümüz koruyucu kılıflarıdır. O zaman inanç ve ideolojilerin ‘altında’, onları kuşatarak tanımlayan daha geniş bir zemin var demektir… Öyle ki insanlar, kurumlar, öğretiler, inançlar ya da kültürler ancak bu geniş zeminden beslenerek kendilerini ‘kurabilirler’. 
Bu zemini hesaba katmadığımızda gerçekliği de anlayamayız. Gördüklerimizi ideolojiye veya inanca bağlar, böylece aslında kendi ideolojimizi ya da inancımızı besler, göreceli cehaletimizi sürdürürüz.
Zihniyetin keşfi, EM.

2014/10/12

Asiliğin epistemolojisi

Bir kişinin, sözgelimi, akıllı / ahlaklı / 'insan' olup olmadığını (veya başka bir kişisel özelliğini) anlamak isterseniz, sizi çetrefilli bir süreç bekler. Sadece kendi çıkarımınıza güvenmeyip, insanlara sorsanız, kiminin zeki dediği kişiyi, kimi aptal diye kestirip atar. Diğer yol objektif olduğu söylenen bir takım ölçütlere başvurmaktır: Örneğin zeka meselesi için, okunan okullar, sınav puanları, IQ testlerine bakılabilir... Fakat bunlarla akıl veya zeka arasında bir korelasyon olduğu söylenebilecek olsa da, azımsanamayacak ve bu ölçütleri şüpheye yer bırakmayacak şekilde çürüten çok sayıda kötü örnek gözümüzün önünde dolaşıp dururken, bunları benimsemenin akla yatkın bir tarafı yoktur.

Problemin özü esasında şudur: İnsanlığın bugüne kadar inşa ettiği bilgi dağarcığı ve epistemolojisi kimi doğal fenomenleri oldukça iyi modelleyebilecek noktaya gelmişse de, böylesine 'basit' sosyal problemleri çözebilecek kabiliyette değildir. Yani bir uçağı ölçme-biçme yöntemleriyle uçurabilirsiniz, ama bir insanın 'ne' olduğunu hiçbir ölçüm yöntemiyle anlayamazsınız; hatta insanın ne olduğuna dair objektif tek bir söz dahi söyleyemezsiniz. Epistemolojik durumumuz henüz sosyal fenomenleri tutarlı bir biçimde açıklayabilecek ve bizi aydınlatabilecek bir durumda değil. Bu tarz konularda ölçmek-biçmek, hiçbir zaman sosyal adaleti artırmıyor, tersine hep azaltıyor.

Buradan çıkacak ilk sonuç, bu tür ölçütlerle bir yerlere gelmiş insanların ciddiye alınamayacaklarıdır. Yani iyi bir okulda okumuş veya 'bir takım şeyleri' başarmış diye ayrıcalıklı konumlara yükselmiş insanların, bu konumları de facto hakettikleri söylenemez. Dahası buna hiçbir objektif kriterle karar verilemeyeceğine göre, bu kişiler sizi ikna edene ve doğal bir saygı uyandırana kadar otoritelerini alaya almanın hiçbir mahzuru olmadığı gibi, epistemolojik açıdan da doğru olan budur (başınıza iş açılabilir, orasına karışmam).

İkinci sonuç, birincinin doğal uzantısı olarak, objektif diye bize gösterilen sosyal gerçeklik, sizin subjektif ve çarpıtılmış sosyal gerçeklik algınızdan bir tık daha meşru dahi değildir. Dolayısıyla, kim olursa olsun insanları umursamamanın ve kendi bildiğini takip etmenin hatalı bir davranış olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü insanlığın bilgi dağarcığının, kendi bildiğini takip etmek yerine koyabileceği objektif hiçbir sonuç -henüz- yoktur.

Buradan aptal bir inatçılık ideolojisi savunmuyorum elbette... Kendim böyle bir şeyin takipçisi değilim. Saygı duyduğum hatta taparcasına okuduğum filozoflar, hiç katılmasam bile ettikleri laflar üstüne günlerce düşündüğüm insanlar var. Ama bunların hepsi, beni bir şekilde doğal olarak ikna etmiş, kendilerine saygı duymamı sağlayabilmiş insanlar. Bunu beceremeyenleri dikkate almak gibi bir şeyi, sırf bazı 'objektif' kriterler sağlanıyor diye, asla becerebilmiş de değilim. Bundan sonra da durumun değişik olacağını zannetmiyorum.

Sizin için de olmaz umarım.

2014/10/04

Kendini bilmek

Geçenlerde tutarlılık ve dürüstlük üzerine bir yazı okudum. Hayatımda okuduğum en aydınlatıcı şeylerden birisiydi. Yazıda yazar, tutarlılığın ve dürüstlüğün aynı anda varolamayacağını - tutarlılık arayışının kaçınılmaz olarak dürüstlükten yediğini, dürüstlük arayışının ise kaçınılmaz olarak tutarsızlık ithamını getirdiğini yazıyor. Çünkü tutarlı olmak adına hissettiklerimizi baskılarsak, dürüst olmuyoruz. O anda hissettiklerimizi dürüstçe ifade edersek, tutarlı olmuyoruz. Yazı meramını çok net anlattığı için, özeti geçip kendi düşüncelerimi ifade edeceğim.

Uzun süredir, insanın 'içindeki şey' üzerine düşünüyorum. Bundan kasıt şu: İçimizde kontrol edemediğimiz bir taraf var. Mesela müzik dinlediğinizi düşünün. Müziği sevip sevmeyeceğinize düşünerek karar veremezsiniz, bu oldukça zordur. Müziğin size içkin ve sizin anlamadığınız bir şeye hitap etmesi ve orada kendini 'sevdirmesi' gerekir. Hangi müzikleri seveceğimizi öngörmek ise zordur - örneğin bazen çok sevdiğimiz tarzda bir albümü hiç sevmezken, bazen hiç tarzımız olmayan müzikleri çok severek dinleriz. Buradan çıkacak sonuç şudur: İçimizdeki şeyi tanımıyoruz, manipüle etmenin yolları varsa da, oldukça kısıtlılar. Ne yapınca ne hissedeceğimizi bilmiyoruz, düşünerek de bulamıyoruz; en iyi ihtimalle bir tahmin yapıyoruz ama çoğu zaman bu tahminler boşa çıkıyor. Hayatta yapabileceğimiz en iyi şey içimizdeki şeyi 'bilebilmek', dolayısıyla karar alırken sonradan pişman olup olmayacağınızı, sonuçlarını kaldırıp kaldıramayacağınızı öngörebilmek... Ki yüzyılların bilgeliğinin 'kendini bilmek' (temet nosce) dediği şey bundan başka bir şey olmasa gerek. Yani hepimiz içimizde bu belirsizlik nüvesiyle yaşıyoruz. Hayat belirsiz, çünkü ne hissedeceğimiz belirsiz. Bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bir şeyi elde ettiğimizde kötü hissedebiliyoruz veya baştan kötü hissedip yine de üstüne gittiğimiz şeylerin sonunda çok mutlu olabiliyoruz. Bunu önceden öngörebilmek büyük bir kabiliyet ve kendini bilme erdemi gerektiriyor.


Kendini bilen insan, tutarlılık ve dürüstlük arasındaki boşluğu bir nebze olsun kapatabilir - asla tamamen mümkün olmaz bu - ama bir miktar neden olmasın? Yazıda yazarın dediği gibi bazen 'sıkılıyorum' derken bile sıkıntımız geçebiliyorken, bu tutarlılık vs. dürüstlük boşluğunu kapatmak asla mümkün değil... Ama öte yandan bu boşluğu olduğu gibi kabul etmek ve 'bu böyle' demek de kabul edilebilir değil. İdealde seçimlerimizi, kendimizi bilerek yapabilir ve dolayısıyla sonuçlarıyla çok daha kolay yüzleşebiliriz. Gerçekte ise bunun böyle olmayacağını biliyoruz. Sadece dürüst veya sadece tutarlı olmayı seçmek işin görece kolay tarafı... Sürekli dürüst olabilir, tutarsızlık ithamını umursamayabiliriz; ama bu hem çokça belirsizliğe ve diğer insanların beklentilerinin fazlaca ihlaline (ve tatsız durumlara) yol açar, hem de topluma karşı kendimizi savunma baskısı yaratır. Aynı şekilde sürekli tutarlı davranmak adına dürüstlükten ödün verebiliriz; ama bu kez de dürüst olmamanın getirdiği hislerle mücadele etmemiz gerekir. İkisinin arasını kapatmak içinse, ne hissedeceğimizi bilebilmek, kararlarımızı ona göre baştan ayarlamak ve tutarlı hareketlerin ardından hislerimizi kontrol ettiğimizde sorun olmayacağı bir ortam yaratmamız gerekir. Hiçbir şey olmasa da, en azından kendimizin belirsiz tarafının ne kadar belirsiz olduğunu bilebilsek bile bir şeydir... Ne kadar pişman olabileceğimizi, ne kadar üzülebileceğimizi, nelere dayanıp, neleri kaldıramayacağımızı kestirebilmek ve buna yönelik önlemler alarak hareket etmek de büyük bir kabiliyet. Bunun için elbette doğrudan tecrübe etmek, fazlaca düşünmek, okumak ve insanı öğrenmek gerekiyor.

Hayat sadece bizim seçimlerimize bağlı değil elbette - dolayısıyla kendi seçimlerimizden emin olsak ve kendimizi bilsek bile başkalarına bağımlılıklarımızın bizi mutsuz etmesi kaçınılmaz. Haliyle felsefecilerin yalnızlığa verdiği değerin manasını da görebiliriz. Ama katılmak zorunda değiliz. Bunları bilmek, yine de mücadele etmeye engel değil; hatta böylesi daha güzel.

2014/09/28

Zihniyet ve siyaset

Zihniyet bir gerçeklik durumu karşısında, kendi adaptasyon sürecimizin sonucu olarak sergilediğimiz ‘doğal’ tarzımızda somutlaşır. Siyaset ise başkalarını da ilgilendiren bir konu ile ilgili etkileme çabamızı ifade eder. Her siyaset bir zihniyete gönderme yapar ama aralarında kategorik bir bağ yoktur. Diğer bir deyişle farklı zihniyetlere sahip iki kişi belirli bir somut durumda aynı siyasette buluşabilirler ama bunu meşrulaştırma zeminleri birbirinden farklıdır. Buna karşılık aynı zihniyetteki iki kişi de belirli bir somut durumda farklı siyasetlere kayabilirler. Çünkü zihniyet ille de belirli bir ideolojik konumu veya fikriyatı ima etmez, sadece o ideolojik konum veya fikriyatın nasıl temellendiğini açıklar. Yapılan en yaygın yanlışlardan biri fikir ile zihniyeti bire bir bağlantılı sanmaktır. Sanki demokrat zihniyette olanların hep aynı fikri savundukları düşünülür. O kadar ki ‘demokrat fikir’ diye bir şeyin varlığına inanılır. Oysa fikirler zihniyet açısından nötrdür. Zihniyet sadece sizin o fikri nasıl savunduğunuzla, zihninizde nasıl meşrulaştırdığınızla bağlantılıdır. Dolayısıyla örneğin demokrat zihniyette davranan bir insan belirli bir konuda hiç de insancıl gözükmeyen bir fikri savunabilir. Ama bunu diğer insanların fikirlerine değer vererek, katılımcı ve şeffaf bir tartışmayı destekleyerek, diğerlerini ikna ederek yapmaya çalışır. Buna karşılık örneğin otoriter zihniyette davranan biri de belirli bir konuda son derece özgürlükçü bir fikri savunabilir. Ama bunu kendi tercihini öne çıkararak, diğerlerini bastırarak, elindeki güç imkanlarını kullanarak yapar.

2014/09/18

Kendisiyle çelişmeyen insan ölmüş demektir

Babam fi tarihinde, EMO dergisine İTÜ'deki bir hocasıyla ilgili bir not göndermiş. 2012'de bu hocayı anmak için yapılan etkinlikler için hazırlanan rapora onun gönderdiği notu da koymuşlar. Güzel bir kıssa olduğu için buraya alayım dedim...
"Dilimizi çok iyi bilen, sözcükleri yerli yerinde kullanan, kitaplarında ya da ders notlarında düşünce sistemiyle ilgili hatalara yer vermeyen bir bilim adamıydı... Tüm öğrencilerine düşünmeyi o öğretmişti diyebilirim, terim, tanım, aksiyom, teorem, hüküm, hipotez... Tüm bu kavramları biz ondan öğrendik... Kendine güveni tam, ama aslında, düşünce yönünden eksik yetişmiş bir Anadolu çocuğu idim. Bir tartışma sırasında kendisine 'daha önce anlattıklarınızla çelişiyorsunuz hocam' dedim. 'Kendi kendisiyle çelişmeyen insan ölmüş demektir' diyerek bir anda sesimi kesti. Onun ders anlatma sistemini anlayabilmek için diyalektiği çok iyi bilmek gerekirdi..."

2014/09/06

İnsanlar ve kitaplar

Sohbeti bir kitaptan daha keyifsiz insanlarla dolaşmamak lazım. Ama, bir insanla sohbetten daha keyifsiz kitapları da okumamak lazım.
Genelde entelektüel olarak adlandırılan men of learning zevatı, insanlığın tüm bilgisinin kitaplarda olduğunu söylerler ve insani ilişkileri ikincil kılan bir perspektif çizerler. Onlara göre sohbet gevezelik, okumak ise her daim kategorik olarak üstte olan bir eylemdir. Halbuki bunun ne kadar yanlış olduğunu görebilmek için, psikiyatri denilen bilim dalına bakılması bile yeter... Zor zamanlar yaşayan insanlar, kitaplarda teselli bulabilirler; ama hiçbir kitap bir insan kadar kuşatıcı olamaz. Dolayısıyla psikoterapi denilen şey, aslında binlerce kitabın birlikte veremeyeceği kuşatıcılığı veren bir insanla sohbetten ibarettir. Bu gerçeği kişisel hayatlarımızdan hepimiz biliriz. Haliyle kitaplara değil de, belli bir bilgelik nüvesi taşıyan insanlara ihtiyaç duyarız.

O yüzden bir insanla sohbet ederken en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, belli kitaplardaki bilgilerin tekrarı değildir. Hepimiz böyle insanlarla sohbet ederken ölümüne sıkılırız. Mesela tartışılan bir konuyla ilgili tarihi bilgileri kronolojik sırayla veren insanlarla karşılaşmışızdır. Bu insanlar kuru bilgileri ezbere bir biçimde ortaya döker, tartışılan meseleyi iyice komplike hale getirirler; çünkü şimdi ortada dikkate alınması gereken çok ve kuru bilgi vardır. Ama bu bilgileri asla nedensel yorumlarla dile getirmezler, haliyle hiçbir gerçek düşünme eylemi gerçekleştirmemiş oldukları halde, bilgili görünürler. Bu insanları bilgili olarak niteleyen insanları da ayrıca not etmek gerekir tabii...

Bir insanla sohbet ederken ihtiyaç duyduğumuz şey, onun, tıpkı bizim gibi, maruz kaldığı sıradan hayat rutinleri karşısında, ince bir zekayla düşündükleridir. Çünkü zihnimiz günlük hayat rutinlerimizle fazlaca meşgul olur ve aşkın her şey aslında er ya da geç çevremizdeki ufak şeylerin yansımasıdır. Haliyle özgün düşünen ve düşünce üreten insanlar binlerce kitaptan daha kıymetli olabilirler. Çünkü hiçbir kitap ve yazarı tecrübe ettiğiniz gerçekliği karşınızdaki insan kadar iyi kavrayamaz. Hatta sizinkine benzer deneyimler yaşamışa benzeyen yazarların yazıları, bazen sizin farkedemediğiniz detaylar yüzünden yanıltıcı dahi olabilir.

Tabii ihtiyaç duyduğunuz türden insanları bulmak, gelin görün ki, öyle kolay iş değildir. O yüzden hepimiz kitaplarımıza sarılırız. Haddinden fazla ve dağınık okumanın tek müsebbibi iyi muhabbetin yokluğudur. Konuşamazsak da envai çeşit konuda yazarız, meğer ki iyi bir sohbetin akla getirdiği şeyleri yazmış olalım.

2014/08/31

Melankolikler

[Melankoliklerin] güçlü yanı duyarlılıkları, anlamı ve onun yokluğunu hissetmeleridir; onların topluma armağanları budur. Duyarlılık, hâlâ kurtuluş vaadeden yegâne insan istidadıdır. Talihin karanlık yüzleri, sırf bu yüzden bile anlamsız değildir: Mutsuzlar, bir tehlikeyi, bir yanlışlığı, bir haksızlığı, bir adaletsizliği mutlulardan çok daha çabuk fark ederler. Birçoğu sorun yüklü bir insanı kendi olumlu dünya görüşüne bir engel olarak gören iyimserlerden ziyade, melankolikler duygudaşlığa yatkındır: Mutsuzluğu cesaretlendirirler. 
Mutsuzluk haline bir de infial sebepleri katıldığında, melankolikler harekete geçer. Kendileri için, sözgelimi daha iyi koşullara kavuşarak melankoliden kurtulmak için yapmazlar bunu: onlar melankolilerine can-ı gönülden bağlıdırlar. Ancak başkalarının hayatını iyileştirmenin mümkün olduğu düşüncesi, melankoliklere rahat vermez. İyimserlerden farklı olarak, bununla uğraşırken, insanın kaderinin, sonra tekrar aşağı yuvarlandığını görmek üzere taşı azimle yukarı ittiren Sisyphos'un kaderi olduğu konusunda kafaları nettir. Başka yerlerde işler yine kötüleşe dursun, onlar iyileşme sağlayacak gayretlere girmeye hazırdırlar. O zaman da daima yapacak bir şeyler vardır. İnsanı mutlu eder mi bu? Muhtemelen, tam da mutsuz olmayı insan olmanın bir imkânı olarak kabullenirseniz, evet.
Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme, sf. 91-92 (bitiriş).

2014/08/26

Hayatın İçinden (6): Otobüsü kaçırmak

Genelde okulda yürüyorum. Ama bugünkü gibi yürümediğim zamanlarda şöyle bir şey sıkça oluyor: Durağa giden yoldaki ışıklarda karşıdan karşıya geçmek için beklerken, bineceğim otobüsün, 59R'nin, usulca geçip gittiğini görüyorum. Bu sabah da aynısı oldu. Bir ara bu olayın olduğu günleri kaydetmeye başlamış ve kafamda büyüttüğünden daha az gerçekleştiğini görmüştüm. Fakat bu sabah otobüsü izlerken gene mi diye yorgunca bir nefes vermekten kendimi alamadım.

Sonrasında düşündüğüm şey, ne yapsan boşuna oldu. Çünkü bu belirsizliği yenmek zordu. Otobüsün duraktan geçtiği saatlere baksan internetten, adamlar sanki hiç trafik yokmuş gibi periyodik saatler koymuşlar, alakası yok, sitede yazan saatlerin hiçbir geçerliliği yok. Otobüslerin arasındaki zaman sabit değil. Biri 10 dakika sonra geliyor, öteki 30 dakikayı bulabiliyor. İnanılmaz bir belirsizlik.

Sonrasında belirsizlik kavramıyla, medeniyet kavramının ilişkisini -kimbilir kaçıncı kere- düşündüm. Aslında medeni olmak, belirsizliği azaltabilmekle ilgili... Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bilmek. Hukuka başvurduğunda hakkının korunacağını bilmek. Herşeyin adamına ve yerine göre belirsiz olması değil, bir takım değişmezlere bağlı olması. Algoritmik harekete izin verebilecek kadar iyi tanımlı ve efektif sistemlerin olması.

Ve belirsizlikten ne kadar çok nefret ettiğimi düşündüm tekrar.

Bir insan nefret ettiği bir şeye maruz kalmaktan kaçamazsa ne yapar? Saldırıya geçer. Ben de konu üstüne doktora yapayım dedim zaten. Anormallik yok.

Eğer İETT otobüslerin o duraktan her geçişinin saatlerini bana veri olarak verebilseydi, o zaman otobüsün geçiş zamanlarını parametrik bir modele oturtur, elimde olan veriye koşullayarak yarın beni ilgilendiren otobüsün geçiş saatini, üstündeki olasılık dağılımıyla birlikte - yani belirsizliği de dikkate alarak, başarılı bir şekilde kestirirdim muhtemelen diye düşündüm, 59R'nin arkasından bakarken, seni adam ederim ama şükret daha önemli işlerim var dedim.

2014/08/23

İsimsiz kahramanlar

Bilen biliyor, ben interneti dünyanın en şahane şeyi olarak görüyorum (bilgi çağından o kadar emin değilim ama sanayi çağından ileri gittiğimiz kesin!). Bugüne kadar öğrendiğim neredeyse herşeyi internet sayesinde başardım. Internetten okudum demiyorum ama neyi okuyacağımı, neyi okumaya gerek olmadığını internete bakarak kararlaştırdım. Blogları, ebookları, envai çeşit videoyu vs. hiç saymıyorum. Kesinlikle dünyanın başına gelen en iyi şey.

Bu süreçte pek çok farklı internet sitesinde takıldım diyebilirim. Ve hayatımda en çok etkili olan şeylerden birisi, bu sitelerde karşılaştığım insanlar oldu. Benim bazı insanları bıkana kadar okumak gibi bir huyum vardır (genelde herşeyin b.kunu çıkardığımı söylerler - bazı şeyleri bıkana kadar her gün yemek gibi). Örneğin ekşi sözlük'te bir yazara denk gelirdim. Okuduğum entry'si çok etkileyici gelir, hemen profiline bakardım. Sonra başlardım yazdığı ne varsa okumaya. Bu günlerce sürebilirdi, her boş vaktimde aynı sayfalar açılır, okuma devam ederdi. Eğer bu kişi kendine bir düşünce sistemi inşa etmiş birisiyse, hemen belli olurdu. Ben de onun bakış açısını tam olarak anlayana kadar yazdığı ne var ne yoksa okurdum. Böyle birçok sözlük yazarı, blogger, twitter kullanıcısı vesaire oldu. Bu insanların tavsiye ettiği okumalardan çok faydalandım, hatta misal Schopenhauer'le ilk böyle tanıştım. Diğer sevdiğim yazarların tamamını da internette saygı duyduğum insanların referansları sayesinde buldum. Bunların hiçbiri 'ünlü' insanlar, 'ünlü' yazarlar değillerdi; kafaları çok berrak çalışan sıradan insanlardı. Kimileriyle okumaktan öteye gittim, uzun uzun yazıştık. Spektrum da çok genişti. Sosyalist olanı da vardı, muhafazakar olanı da... Zaten zihni berrak insan bulmak o kadar zor ki, onları siyasi görüşlerine göre tasnif etmek inanılmaz büyük bir lüks.

Bir gün herhalde bir yerlere bir teşekkür yazmam gerekse, bu isimsiz kahramanları da anmam gerekir. Çoğunun ismini de bilmiyorum, anonimdiler. Ama çok etkili olabildiler. En azından bir kişi üzerinde.

2014/08/21

İtiraz etmek

Daha ateşli olduğum zamanlarda, çevremdeki şeyleri doğrudan eleştirme gücünü daha çok bulurdum kendimde. Özellikle etrafımdaki insanlara, hepimizin etrafındaki düzensizlikleri, başıbozuklukları anlatır dururdum. Çünkü benim için tek gerçek olan etrafımızdaki ortamdı. Sonuçta ortamın bize dayattığı kurallar ve düzen, yaşayış şeklimizi; o ise gidebileceğimiz ve gidemeyeceğimiz yerleri belirliyor. Çevremizdeki kuralların bizi kuşattığı bir dünyada yaşıyoruz. Kafesten çıkmanın tek yolu kuralları esnetmek.

Haliyle Türkiye gibi bir ülkede, itiraz etmek bana kalırsa standart olmalıydı. Çünkü o kadar başıbozukluk ve dolap beygiri insan mevcut ki, akıllı bir insanın bunlara dayanabilmesi pek mümkün değil.

Her neyse, ben böyle çok konuşunca, çevremdeki insanlar önce bir dinler, sonra ilginç bakışlar atar, ondan sonra ağızlarından baklayı çıkarırlardı: "Vallahi senin kadar söylenenini görmedik!" İşin ilginci, bu insanlar itirazlarımı haksız bulmazlar (ya da bulacak kadar umursamazlar) - fakat yine de rahatsız edici bulurlardı.

Fakat aynı insanlar, ilginç bir biçimde, sosyal medyada veya günlük hayatta oldukça muhalif bir politik duruş sergileyebiliyorlardı. Hem de tamamen boş laf salatasına, son kullanma tarihi çoktan geçmiş ideolojilere, lisede öğretilmiş tarihsel safsatalara yaslanarak. Daha ilginci, benim çevreme itiraz ederken sarfettiğim enerjinin çok daha büyüğünü bu hiçbir işe yaramaz politik tartışmalara yatırarak.

Burada şu ayrımı yapmak lazım. Mikro ölçekte itiraz etmek cesaret isteyen bir iş. Yan odandaki insana, senden daha yukarıdaki konumdaki insanlara, kötü yöneten insanlara itiraz etmek bedelleri olan bir şey. Yaşamadım da diyemem bu tutumun sonuçlarını. Makro ölçekte politik saçmalıklarla uğraşmaksa neredeyse bedelsiz. Hem de kendini çok steril hissettiriyor insanlara. Bak! Ben de vicdanlıyım. O kadar da boş bir adam değilim yani. Hatta arkalarına yaslanıp 'iyi insan olmak ne kolaymış' diye bile düşünüyor olabilirler.

Mikro ölçekte bir şeyleri değiştirmeyen, hatta değiştirmek isteyene statükoculuk yapan her insan, benim için, makro ölçekte hangi tutumu alıyor olursa olsun pek de farklı değil. İstiyorsanız antimilitarist, ister anarşist, istiyorsanız milliyetçi, istiyorsanız da AKPli olun. Fakat mikro ölçekte değişim yaratıyor ve insanların hayatını düzeltiyorsanız, hemen önünüzde olan bir haksızlığa, insan ayırt etmeden, bir tarafınızı düşünmeden ses yükseltiyorsanız, size kimseye duymayacağım kadar saygı duyabilirim. Öteki türlüsü laf salatasından ibaret maalesef.

Ortak gelecek

Gelecek, gitmekte olduğumuz bir yer değil, şu an zihnimizde olan bir düşüncedir. Onu biz yaratıyoruzdur, karşılığında o da bizi yaratır. Gelecek, şimdiki zamanımızı şekillendiren bir fantezidir.
İncelenen hayatlar, sf. 144. 
Yabancı bir insana gösterdiğimiz ihtimamı ve hassasiyeti aslında o insanla olan ortak gelecek algımız belirliyor. Birisiyle ne kadar çok gelecek tahayyül edebiliyorsak, o insanı o denli ilginç ve değerli buluyoruz. Çünkü geleceğe dönük yaratıklarız ve tek ilgilendiğimiz şey verili durumu gelecekte istediğimiz yöne gitmek için kullanabilmek. Tam da bu yüzden -şu yazıda da dediğim gibi- kurt politikacılar topluma en çok 'ortak gelecek' mesajı veriyorlar. En başarılı politikacıları izlediğimizde, toplumun geleceğini kendi geleceğiyle birleştirebilen insanları görüyoruz.

Bağlam politik sahneden daha geniş - her zamanki gibi.

Öncelikle burada bahsettiğimiz şey, bir çıkar ilişkisi değil. Çıkar ilişkisi sebebiyle bir insana hassasiyet gösteriyor olabiliriz -- bu da 'ortak gelecek' kapsamında değerlendirilebilir. Ancak, burada ele almak istediğim şey, bir takım hayallerin ortaklaşması. Bu durum daha değer verdiğimiz ilişki tiplerinde, çıkara dayalı olmayan her türlü arkadaşlıkta ortaya çıkıyor.

En temelde şu var: Bir insanla samimi olmayı istemek, onunla ilgili bir anlamda ne kadar çok 'plan' yapabildiğimizle ilgili... Yani bir insanla iyi vakit geçireceğimizi, ortak amaçlara kilitlenebileceğimizi, birlikte bir şeyler yapabileceğimizi düşünüyorsak ve bu bize eğlenceli / heyecanlı geliyorsa, o insana ısınıyor ve samimiyet kuruyoruz. Birlikte bir şey inşa edemeyeceğimiz insanlar bize o kadar da ilginç gelmiyor. Çünkü bir insanın o anki kişiliği ve karakterini, gelecekte ve kritik durumlarda yapabileceklerini değerli bulduğumuz oranda önemsiyoruz. Dolayısıyla arkadaşlarını 'seçebilecek' kadar bilinç kazanabilmiş olanlar, sadece ve sadece ortak bir geleceğin varlığına ve bu ortak geleceğin potansiyeline yatırım yapmış oluyorlar.

Politikacı örneği ilk bakışta ilgisiz görünse de, aslında aynı fenomenin bir yansıması. En başarılı ve yenilmez politikacılar, halkla aralarında bir ortak gelecek ilişkisi inşa ediyorlar. Yani kendi geleceklerini, halkın geleceğine geri dönüşü olmayacak şekilde bağlıyor; vaatlerini ve yol haritalarını bununla ilan ediyorlar. Dolayısıyla sırf bazı şeylerin yarım kalmaması için dahi seçilmeleri, en kritik zamanlarda halkın büyük desteğini almaları hiç de zor olmuyor. Çünkü insanlar aslında politikacıya değil, kendi geleceklerine sahip çıktıklarını düşünüyorlar (doğru veya yanlış orası başka bir tartışma elbette).

Bu durum tespiti bize sadece bir tespit değil, aynı zamanda bir yol haritası da sunuyor. Kalıcı şeylerin, büyük motivasyonların, bir araya gelip diyaloga girmenin, değişmenin ve birlikte yürümenin yolu ortak bir gelecekten ve hatta ortak bir hedef yaratmaktan geçiyor. Ancak bir misyonu taşıyabildiğiniz oranda insanlara samimi geliyor, insanlarla samimileşme fırsatı buluyorsunuz. Ve ancak bir misyonu ortak dert edindiğiniz bir insanla en ciddi şeyleri paylaşayabiliyorsunuz. Elbette tek kriter bu değil; fakat bu olduğu zaman herşeyi kritik ölçüde değiştirebilen bir değişken.

2014/08/20

Yalnızlık

Geçen yazıda varoluşsal yalıtılmışlıktan ve yalnızlıktan bahsetmiştim. Tekrarla:
Hepimiz yalnızız. Ve ötekilerden yalıtılmış haldeyiz. Bilişsel ve sosyal duvarlar herşeyi sınırlıyor ve limitliyor. Karşımızdakinin bilinç süreçlerine karşı tamamen pasifiz. Hepimiz kendi gemimizdeyiz ve en zor sorunlardaki cevaplarımız çevremizdekilerde değil. İnsanlarla bazı yerlerde buluşuruz, bazı kritik alışverişlerimizi yaparız, iyileşiriz, iyileştiririz, bu bir ömür de sürebilir; fakat bu kadar. Eninde sonunda yan yana dahi olsak, yalnızlık ebedi ve değişmez olandır.
demiştim. Devamında bu yalnızlığın kabulünün kötüye değil, iyiye işaret olabileceğini yazmıştım.

Yalnız olduğumuzu kabul etmediğimizi, insan yalnızdır diyenlere burun kıvırdığımızı ve dünyanın bu kadar 'acımasız' olmadığına inandığımızı varsayalım. Bizi 'anlayanlar' olacağını düşünürüz. Ailemiz, sevgilimiz, eşimiz, arkadaşlarımız... Fakat insanların ezici çoğunluğunun başına gelen şey, gün gelip de bizim de başımıza gelecektir: Kimsenin bizi anlamadığı, yardım eli uzatamadığı ve uzatamayacağı bir duruma düşeriz. Çevremize umut bağlarsak daha diplere gideriz. Çünkü aslında kendi yolumuzu bulmak bile değil, yaratmak zorundayızdır ve çevremizdeki insanların ezici çoğunluğu bu noktada yol gösterebilecek yeterlilikte değildir.

Yukardaki gibi yalnız olmadığımızı düşünmek insanın çaba sarfetme isteğini azaltıp, edilgenliğe iter. Çünkü dünyanın ne kadar zorlu bir yer olduğuna eğer en baştan hazır değilsek, o zaman yol kazalarını çok büyütürüz. Yol kazaları geçici ve normal olan şeyler değil de, dünyanın 'acımasızlığını' simgeleyen, gereksiz ölçüde dramatik öğeler halini alırlar. Haliyle karamsarlığa sürükleniriz. Çünkü herşey iyi olmalıymıştı halbuki. Ama değil. Ne olacak?

Ama yalnızız. Kendi kendimize ayağa kalktığımız gibi, derdimizi de anlatacağız. Çünkü insanlar anlamaz. Hadi diyelim ki, belli bir noktaya kadar anlamazlar. Bu yüzden insanların anlamasını bekleyerek yarım ağız birkaç kelime etmek yerine, sofistike yollardan kendimizi anlamak ve anlatmak zorundayız. Elbette bu tek taraflı bir şey değil, anlaşılabilmek için insanların da sizi anlamak için sofistike yolları kullanması gerekir, şurada anlattım: [1], [2]. Kallavi insanlar bunlara dikkat ediyorlar, kendi sorumluluklarını alıyorlar, kararlarını veriyorlar, yalnızlıklarını kabul ediyorlar ve kuştüyü gibi hissettiriyorlar. Bu tarz kişilerle 'yalıtılmışlık' ciddi şekilde aşılabiliyor. Ötekiler ise geçen yazıda bahsettiğim şekilde, ağır bir yük olarak hissediliyorlar. Bu insanlar içinse kim olduklarına bağlı olarak daha anlaşılır olmaya çalışmak, yaranıza tuz basmak, sıkıntı çekmek veya karşıdaki ne olduğunu anlamadan manipüle etmek gibi opsiyonlar mevcut.

İnsanın yalnız olduğunu kabul etmesi daha temelde de insanın dünyaya bakışını ve eylemlerini ciddi ölçüde değiştiriyor. İnsan eğer yalnızsa ve çevresindeki insanlar hakkında limitli bir anlayışa sahipse, bu iki temel düşünceye yer açar. İlki, insanın diğer insanlara karşı daha mütevazı hale gelmesi ve haddini bilmesidir. Çünkü karşıdakini anlamıyoruz, onun zihin ve düşünce dünyasına yabancıyız. Sadece yabancı da değil, ne kadar anlatsa da her zaman ciddi bir şekilde anlayamayacağımız kısımlar kalacak... Haliyle amaçlı olmadığı sürece kibirli ve ukala olmamak gerek. İkincisi, insan kendini yalnızca insanda tanır düsturunca, yalnızlığın farkındalığı sebebiyle daha çok sosyalleşmesi gerektiğidir. Çünkü cevapları bilmiyoruz, kendimizinkiler sadece bizim için geçerli, çünkü yalnız yaratıklarız. Haliyle daha stabil ve mutlu yaşamak istiyorsak, diğer insanları olabildiğinde araştırmak zorundayız, bizi ciddi şeylere hazırlayacak tek şey bu. Bunlar Etyen'in sık sık Kant ve Hume'a referansla kavramsallaştırdığı siyaset felsefesiyle paralel olarak da düşünülebilir. İnsanın limitli bir anlayışının olduğunun kabulü, hayatı insanın kendisini ancak diğer insanlarda bulabileceği bir serüven haline getirir. Sosyalleşmenin 'iyi hissetme'ye pek çok çalışmayla linklenmiş olması boşuna olmasa gerek. Bu sadece bir hormon meselesi değil, mantıklı da.

Baştan 'kötü' gibi gelen şeylerin üstüne giderek daha 'sağlam' olmak gerekiyor. Sağlam olmak lazım ki dünyada hedeflediğimiz pek çok şeyi başarabilelim. Mesela haketmedikleri şekilde haketmedikleri konumlara gelenleri inmeye mecbur etmek gibi. Gereksiz gibi görünen kavgalar çıkarıp, onları kimsenin anlamadığı şekilde küçük krallıkları sarsan şeylere dönüştürmek gibi... Hayaller çeşit çeşit tabii.

2014/08/19

Sorumluluklar

Hepimizin hayat olduğu gibi aktığı için sahip olduğu bazı sorumluluklar var. Bunlar ailevi olabileceği gibi, sonradan da kazanılabilecek ciddi sorumluluklar olabilir. Örneğin hali vakti iyi bir ailenin tek çocuğu isek ailemizin yapısına bağlı olarak hayatta çok zorlanmamış ve sorumluluğu az, rahat bir insan olabiliriz. Yahut çocuk yaşta ebeveynlerini kaybetmiş ve bizden küçük kardeşlerimize bakmak için okumayı bırakıp çalışan, hayatı boyunca dev bir sorumluluk altında koşuşturmuş insanlardan birisi de olabiliriz. Kaç kişinin fiziksel veya ruhsal sağlığından sorumlu hissedeceğimizi böyle pratik şartlar kadar, bizim seçimlerimiz de belirler. Fakat ennihayetinde bir grup insanın bize doğrudan bağlı olduğu bir durum içine düşeriz. Yapacağımız şeyler kadar, yapmayacağımız şeylerin de yakıcı olabileceğini biliriz. Yardım isteyenler veya yardıma ihtiyaç duyduğunu hissettiklerimiz aklımıza takılıp durur. Bizden zamanında şifreli mesajlarla yardım istenmiştir, çok da etmemişizdir, bir şey olmuştur -- ikincisi olsun istemeyiz. Bazı şeyler ötekileri hatırlatır, kaygılanırız. Herkesin zihin yapısını kavramak, onları olabildiğince dikensiz yollardan götürmek zorunda hissederiz. Ama yapabileceklerimiz sınırlıdır. Kardeşinizle öyle bir ilişkiniz olmamıştır, o arkadaşınızla konuşmalarınızda bu konular açılmaz, bazıları tartışmaya yanaşmaz ama sizi başka yollardan zorlar, anlattığınız laf boşa gider; çeşitli nontrivial durumlar içine düşülür ve çıkış bulunamaz.

Bize yakınlaşacak ve dolayısıyla belirli bir yük oluşturabilecek insanların sayısını azaltabiliriz ama sıfıra indiremeyiz. Örneğin ennihayetinde sorumlu bir kişi konumundaysanız, aileniz her daim size bilişsel yüktür. Bir arkadaşım, ailesi dışında yakınına 'yük' olabilecek kimseyi almama kararı almış. İlk duyduğumda niye olduğunu anlamıştım. Süreç aşağı yukarı şöyleydi muhtemelen: Her yakınlaştığı insan tüm yüküyle, olduğu gibi üstüne çöküyordu. O da 'sorumlu' bir insan olarak, tüm bunları kafasına enine boyuna takıyor, 'uğraşmak' zorunda kalıyordu. Sonuçta bir kişinin ötekini bilebilmesi hiçbir yolla mümkün olmadığı için (varoluşsal yalıtım) - içine düştüğü çukurlardan çıkmaya çalışır durumda kalıyordu. Bunu romantik bir ilişki olarak da, dost olduğunuz bir insanın dengesizliği olarak da görebilirsiniz. Örneğin ben 14 yaşındayken, yazlıkta bir arkadaşımın aşık olduğu bir kız yüzünden önce bolca içki içip denize atlaması sonra da zorla götürdüğüm evinde intihar etmeye kalkması, benim yakın arkadaşım olması sebebiyle, günlerce beni peşinde koşturması gibi... İlişkimi hızlıca kesmiştim. Çünkü her ne sebeple olursa olsun, dengesizlik sevmem.

Bir insanın ötekini kaldırması, ne olursa olsun, mümkün değildir. Tamamen hareketsiz bir kişinin, ikinci bir kişi tarafından harekete geçirilmesi mümkün değildir. Tıpkı bir takım tatsız işlere bulaşan kardeşlere tonla laf anlatmanın sadece eğer iyi bir nüve varsa işe yaraması gibi, bir insanın tüm sorunların çaresi olması, sorunlara çare olacak herşeyi söylemesi mümkün değildir. Hepimiz yalnızız. Ve ötekilerden yalıtılmış haldeyiz. Bilişsel ve sosyal duvarlar herşeyi sınırlıyor ve limitliyor. Karşımızdakinin bilinç süreçlerine karşı tamamen pasifiz. Hepimiz kendi gemimizdeyiz ve en zor sorunlardaki cevaplarımız çevremizdekilerde değil. İnsanlarla bazı yerlerde buluşuruz, bazı kritik alışverişlerimizi yaparız, iyileşiriz, iyileştiririz, bu bir ömür de sürebilir; fakat bu kadar. Eninde sonunda yan yana dahi olsak, yalnızlık ebedi ve değişmez olandır. Tüm bu yalnızlığın (1) enine boyuna kabul edilmesi, (2) içselleştirilerek pozitif duygularla ilişkilendirilmesi, (3) bunun sonucu olarak insanlarla iletişime daha açık olunmakla birlikte, temel 'anlaşmazlığın' hep orada duracağının farkedilmesi, (4) bu yolla bazı tatsızlıkların, tatsızlıklar değil 'normal olan' olarak görülmesi, (5) bu 'yalıtılmışlığın' ancak daha fazla iletişimle kapatılabileceği fakat ne olursa olsun yine de yalnız olacağımızı, bunun da iyi bir şey olabileceğinin bilinmesi gerekiyor. Ancak bu tarz düşünce zincirleri (algoritmalar!) içselleştirildiğinde, çoğu insanda umutsuzluk olarak yankılanan yalnızlık ve yalıtılmışlığın, aslında 'güzel' de olabildiğini farketmek mümkün olabiliyor. Neticede, evet: "insandan insana şükür ki fark var".

Mevzu çok daha geniş, yazdıkça devam edesim geldi. Bir yere bağlamadan bitirsem daha iyi. Belki sonra artık.

2014/08/14

Algoritmalar

Bugün yolda yürürken, kaldırım bitince durdum. Yere bakarak 'bitmesini' bekledim. 
- Niye durdun? 
+ Çünkü şu an bir şey düşünüyorum. Bir şey düşünürken, o düşünce bitene kadar kaldırımdan inmiyorum. Etrafıma bakabilecek hale geldiğimde bakıp, yoldan geçiyorum ki başıma bir şey gelmesin.
Eskiden beri sistematize etmeye büyük bir merakım var. Yani öğrenilenleri belli bir çerçeve içine oturtmaya, daha öncekilerle bağını kurmaya, böylece bir düşünce sistemi denilen şeye doğru ilerlemeye... Tutarlılık aramayı ve bunu kovalamayı kendimi bildim bileli bir uğraş haline getirmiştim. Çünkü düşünce sistemim olunca rahat olacaktım. Sözgelimi karşılaştığım bir adaletsizliği ait olduğu yere anında istifleyecek, buna karşılık yapılması gereken aksiyonları hızlıca ifa edecektim. Aynı yolda yürürken sahip olduğum 'algoritmalar' gibi, çeşitli giriftlikler başıma çok bela olmayacak, zihnimdeki düşünce sistemi bana anında istediğim cevabı verecek, böylece 'dünyayla' çok uğraşmadan, sevdiğim işlerle uğraşarak mutlu olabilecektim. Bu yüzden Schopenhauer'in "A system of thoughts..." diye başlayan satırlarını okuyunca bayılmıştım. Çünkü benim yapmaya çalıştığımın ismini koymuştu.

İşe yaramadı diyemem. Epey bir şeyi hızlı ve etkin düzenlememe, belli konularda ayağımın sağlam basmasına, çoğu badireyi atlatmama yardımı oldu bu stratejinin. Hâlâ da geliştirmeyi, ilerletmeyi ve daha da mükemmelleştirmeyi düşünüyorum pek çok açıdan.

Bugüne kadar çevremdekileri kırmamak veya 'doğru' olan şekilde davranmak adına hep bu algoritmik prosedürleri işlettim. En acımasız şeyleri gerektirdiği zamanlar bile tereddüt etmedim, kalp kırmaya sebep olsa bile doğru olanı tereddüt etmeden yürürlüğe koymaya çalıştım. Ta liseden buna tepkiler almaya da alışığım. Hayat denklemler ve mantıksal kuralların arka arkaya koyulmasıyla işlemez! demişti lisede bir arkadaşım, bizim evin sokağının köşesinde. (Hoş, öyle takıntılı, iyi bir matematikçi, mantıkçı falan da değilim; çevremle, sosyal olanla çok meşgul olduğum, kafamı doğru dürüst gömemediğim için doğru dürüst hiçbir şey bildiğim de söylenemez. Ama neticede böyle bir huyum var.)

Bunun sıkıntılarının da farkındayım. Mantıksal kuralların, kolayca bilişsel yanılgılar yardımıyla 'mantık taklaları' haline geldiğini biliyorum. Tüm bu bilişsel bilim ve sosyal psikoloji malûmatına ilgim bu yüzden. Düşünce sistemine mihenk taşı yapılan ahlâki kuralların gerçeklikle epey problemli olduğunu, neredeyse çoğu zaman ahlâki olanı takip etmenin gerçeklik karşısında had bilmeyle sonuçlandığını; dolayısıyla algoritmik prosedürleri uygulamanın imkânsızlığını da biliyorum. Adaletin en çok bahsedildiği yerde büyük adaletsizlikler, büyük ahlâki cephelerin arkasında büyük ahlâksızlık kalabalıkları ("cephe büyükse arkası kalabalıktır") görmeye de hep alıştık. İlla böyle kötüye kullanım olması gerekmiyor, insan iyi niyetiyle bir şey yapıyorsa bile daha büyük kesiklere sebep olabiliyor.

Kesin olan şey şu ki, belirsizliği azaltmak adına uygulamaya konulan çoğu algoritma işe yaramıyor, yeri geliyor herşeyi içinden çıkılmaz hale getiriyor; çünkü dünya o algoritmanın inşa edildiği mantıksal atmosferde çalışmıyor, dolayısıyla tüm algoritmaların bir noktada başarısızlığa mahkûm olduğu da bir gerçek. Ama herşeye rağmen çalışacağına inanıp, denemekten başka bir yol da yok...

2014/08/08

Özgür irade

Bizim millette felsefecilerin tartıştığı konuları aşağılama eğilimi yaygındır. Hani pratiğe ne tip bir etkisi olacak mantığı. Halbuki tartışılmaya başlanan bazı konular geleceğimizde o kadar önemli yer tutuyor ki, bunların bizim de düşünce evrenimize girmesi gerekiyor. Fakat biz tabii siyasi bir istikrar tutturamadığımız için, bu tip konulara el atamıyoruz henüz.

Felsefecilerin özgür irade başlığı altında tartıştığı konu mesela, bizim burun kıvırdığımız ama aslında artık biraz üstüne düşünmemiz gereken bir şey.

Örneğin dünyada insanların biyolojik verilerinden, gelecekte ne yapacaklarını öngörüp göremeyeceğimiz tartışılıyor. Soru şu: Buna göre sosyal bir politika belirlemek etik midir?

Konu çalışması olarak suçluların salıverilmesini ele alalım. The New Yorker'da okuduğum makalenin son paragrafı konuya güzel bir açılış sunuyor:
Raine suggests that L.R.H.R. (Low resting heart rate - düşük hızda kalp atımı -d.) might be used to help predict future risk among criminals. Information about heart rate might help when deciding whether a prisoner should be released early, or which sort of prison best fits a particular offender. If this idea, in which the fate of a prisoner would be determined in part by biological data, evokes thoughts of eugenics, Raine, whose research on so-called “neurocriminology” has been controversial for decades, acknowledges that the proposal does, in fact, bring up difficult issues about science, probability, and social control. He agrees that L.R.H.R. is far from the sole determinant of criminality; his review of the research indicates that the trait accounts for about five per cent of all antisocial behavior (and that the rest can be explained by social and biological factors such as upbringing, neighborhood, education, income level, brain chemistry and structure, and so on). L.R.H.R. should be seen, Raine says, as a potential warning sign rather than a definitive mark of inevitable criminality. “Low heart rate is one piece of the jigsaw puzzle,” he says. “It’s not the whole story, but it’s not trivial either.”
Paragraf özetle, düşük kalp atımını suç işleme eğilimine bağlayan çalışmalardan hareketle, salıverilmesi düşünülen suçluların kalp atımlarına bakılıp bakılmamasını tartışıyor. Yani bir suçluyu salacaksanız, hukuki gerekliliklerin tamamlanmış olmasına mı bakmalısınız, yoksa suç ile korelasyon gösteren bir takım biyolojik özellikler size geleceğe dair bir şey söyler mi?

Hoş, korelasyon da lâf salatası. Hem de geçen kanal tedavisi yazısındaki gibi dikkatli bir istatistiksel analiz gerektiriyor. Örneğin tüm suçluların belli bir beyin bölgesinin daha aktif olduğunun gözleniyor olması, o beyin bölgesinin aktifliğinin suça sebep olduğunu söyler mi? Tabii ki hayır. Ama diyelim elimizde daha güçlü araçlar var. O zaman tartışma ilginç olur.

Bu da biyolojimizin esiri miyiz, yoksa özgür irademiz mevcut mu tartışmasına getirir bizi.

Geçenlerde okuduğum bir makaleden, ilgili bir paragraf:
"When adults are discouraged from believing in free will—for instance, when they are told that deterministic neurological processes, rather than mental states, control behavior—there is a weakening of neural signals associated with action planning (15), and they exhibit more antisocial cheating and aggressive behavior (16).”
Bu paragraftan görülüyor ki, neye inandığınız nöral yapınızın çalışmasında farklılık yaratabiliyor. Özgür iradeye inanıyorsanız var, inanmıyorsanız yok gibi bir durum var. Haliyle mesela bu son paragraf ışığında, suçluları nörobiyolojilerine göre ayırt etmek absürd, çünkü o insana şans vermeden o insanın nörobiyolojisinin nasıl değişeceğini de bilmiyorsunuz.

Mevzular ilginç. Bilimsel metodolojiye bağlı olarak, bu konudaki yasal düzenlemeler ve pratikler hepimizin hayatına kritik derecede etki edecek gün geldiğinde. Fakat biz daha bir anayasa yapmaktan dahi aciziz. Bu tartışmalar birkaç gömlek üstte kalıyor bizlere. 

2014/08/03

Rastgele Anılar (6): Sürgün

2011 şubatında elimize üç kuruş fazladan para geçince biraz dış dünyayı görelim diye İtalya'ya gitmiştik. Aslında gittiğimiz günün ertesi günü Barcelona'ya gidecek ve iki-üç gün orada kaldıktan sonra İtalya'ya dönecektik (bileti bu şekilde almamızın sebebiyse Ryanair faktörüyle ucuza gelmiş olmasıydı). Her neyse, Milan'a indiğimiz gün işçilerin greve çıkacağı tutmuş. Dolayısıyla kalacağımız arkadaşın olduğu yere ulaşmak için buz gibi havada akşama kadar istasyonda süründük. Sonunda nereye gittiğini tam da bilmediğimiz bir trene atlayıp, durağı kaçırmamak için kulak kesildik. Neyse geç bir saatte ulaşabildik. Haliyle ertesi sabah zamanında uyanamadık ve Milan merkezine olan trenleri kaçırdık. Milan merkezine ulaştığımızda ise Barcelona uçağına gidecek vakti çoktan geçirmiştik.

Bari kahvaltı yapalım dedik. Fakat ne kesemize ne de damağımıza uygun bir yer bulamadık. Sonunda Türklerin işlettiği bir yer bulduk ve çorba içeriz diye girdik. Çorba henüz hazır değildi ve biz çorbayı beklerken içeriye orta yaşı geçkin birisi daha girdi. Kısaca selamlaştık. Neyse, derken muhabbet ilerledi ve bu amcayla aynı masaya oturduk. Kısa süre içerisinde öğrendik ki kendisi 12 Eylül döneminde ülkeden kaçan bir sosyalistmiş. O zamandan beri sürgün hayatı yaşamış. Tabii biz de Türkiye'deki insan haklarının durumundan ve kendisine yaşatılan şeyin vahşiliğinden yakınınca kayıp evlatlarını bulmuş gibi oldu. Belli ki ne zamandır siyaset üstüne konuşacak (hele ki Türkiye'den) birilerini bulmakta zorlanıyordu. Güncel siyasetle ilgili pek çok düşüncesini ve fikrini anlatmaya başladı. Elinde Hürriyet vardı. Benim illa ki katılmadığım yerler oldu - fakat karşımdakinin düşünceleri adına ödediği bedeli düşününce - hoşlanmadığım suratımdan belli olabilecek olsa da hiç itiraz etmedim. O da anlamadı galiba. Zaman zaman kendisine yaşatılanları anlatırken duygulandı, gözleri doldu.

Tek hayalinin köyüne dönmek olduğunu söyledi. Türkiye çok değişti, kimbilir belki yakın zamanda gelebilirsin dedik. İnşallah dedi. Gelmezsen vatandaşlıktan atacağız diye mektup yollamışlar. O da Alın başınıza çalın diye cevap atmış. Nasıl bir yol izleyeceğini bilmiyordu.

Çorbacıdan sonra bize kahve ısmarladı. Internet kafe gibi bir yer arıyorduk, gösterdi sağolsun, yine paramızı ödedi. Ayrılırken de hiç bırakmak istemediğini ama işi olduğunu söyleyerek gitti.

2014/08/02

İnşa etmek

Gadamer diyaloğun anlamak (verstehen), lâkin "farklı olarak anlamak" (andersverstehen) olduğunu ifade eder. Diyalog kendimizi ve karşımızdakini beraberce sorgulamayı, farklılıklarımızın ayırdına varmayı, önyargılarımızı dönüştürmeyi ve müzakereyi mümkün kılar. Ama hiçbir zaman "bir münakaşayı kazanmak" anlamına da gelmez. Dolayısıyla diyaloğa girenler başlangıçtaki halleriyle değil mutlaka karşısındakiyle temas etmiş yeni halleriyle o diyalogdan çıkar ve yola devam ederler. 
-- Bir Demokratın Gündemi, Önsözden, M. Ferda Balancar
Hepimiz dünyayla ilgili bazı dertlere sahibiz. Bazı şeylerin değişmesini istiyor, bazı şeylerin ilerlemesini istiyoruz. Bu yoldaki yardımcılarımız veya engellerimiz de diğer insanlar. Dolayısıyla 'dertli' olanlarımız asıl olarak insanlarla uğraşıyor. Fakat bize engel çıkaran ve 'umudu kestiğimiz' insanlarla mücadele etmek işin kolay kısmı. Daha zoru ise, umut ettiğimiz, bizimle aynı yolda yürüyebileceğini düşündüğümüz insanlarla diyaloga girmek, ikna etmek ve bir şey inşa etmek oluyor. Fakat anlaşılan bu o kadar kolay bir iş değil - hele bu konuda hassasiyete sahip olmayan insanlarla hiç değil.

Birlikte bir çalışma yapmak isteyen veya bunu deneyen iki akademisyen düşünün. Genelde birisi ötekine kendi notasyonu ve anlayışıyla bir şeyler anlatıyor. Beriki dinliyor fakat kalemi eline aldığında ötekinden hiçbir şey öğrenmemiş gibi o da kendi notasyonuyla bir şeyler yazıyor. Öteki kalemi alıyor, herşeyi baştan alıyor. Sonuç: fiyasko.

Bu sadece iki iş arkadaşının birbiriyle anlaşması için geçerli değil, meseleyi bu örnekten çok daha genel şekilde ele almak mümkün. En yakın arkadaşlık ve ilişkilerinizde karşıdakine karşı her an uyanık olmak zorunda olunduğunu, çeşitli hassasiyetlerin daha söylenmeden anlaşılabilmesi gerektiğini, bazı şeylerde laf söylenmeden ilerlenmek zorunda olunduğunu insanlar pek kestiremiyor. Bazı şeyleri akıllarına gelen ilk halleriyle ortaya döküyor ve en hafif tabirle sinir bozucu oluyorlar.

Girişteki şahane alıntının dediği gibi: Her diyalog aynı zamanda bir değişimin kapısı demek. Laf anlatan bir insan kendinden bihaber bir zavallı değilse, ya kendinde ya da başkasında değişim umudu için laf anlatır. Bir insanı konuştuklarının hep boşa gittiğini görmek kadar hayattan soğutan ikinci bir şey yoktur. Bunu öğrencilerin anlattıklarından hiçbir şey anlamadığını gören bir hocada da, bir arkadaşına saatlerce laf anlatıp en başa dönülecek bir cümle duyan bir insanda da gözleyebilirsiniz. Dolayısıyla diyalogun inşa etmeye yol açmadığı her ortam duyarlı bir insan için cehennemden pek de farklı değildir.

Dolayısıyla genel anlamda dünya da cehennemden pek farklı değil.

İnşa etmek için sadece değişime açık olmak da yetmez. Değişimin bir yönü, bir hedefi olması gerekir. Daha net bir tabirle 'ortak bir gelecek' algınız yoksa, bir diyalogu da canlı tutmanız mümkün değildir. Bu sebeple örneğin en başarılı politikacılar halkı bir şeye ikna etmek ve büyük değişimler yaratmak için ortak bir gelecek algısı oluştururlar. Kişisel ölçekte de bu geçerlidir: Ortak bir gelecek algınız olduğunda ilerlemek çok kolaydır.

Ama ortak gelecek konusunu başka bir yazıda irdeleyelim.

2014/07/27

Hikayeciler

Dostoyevski, İnsancıklar'ın ilk satırları:
Ah, şu hikayeciler yok mu!.. Faydalı, hoş, ruh okşayan yazılar yazmazlar da, şunu bunu karıştırıp ortaya dökerler. Elimden gelse, topunun yazı yazmasına engel olurdum. Nedir bu; okursun okursun... Alır seni bir düşünce... Aklına saçma sapan şeyler gelir. Vallahi, yazdırtmazdım bunları, hepsini yasak ederdim. 
Prens V. F. Odoyevski

2014/07/17

Kanal tedavisi olmak ve kanser olmak

Geçenlerde Friendfeed'de şöyle bir haber gördüm: Haberde terminal kanser hastalarının %97'sinin daha önce kanal tedavisi olduğu söyleniyordu. Dümdüz bakıldığında bu korkutucu bir rakam. Son zamanlarda dişimle ilgili sorunlar yaşayınca (kimse kanal tedavisi ol dememesine rağmen edit: olmam gerekiyormuş) tekrar bu haber aklıma düştü. Bu yüzden de bu sabah uyanırken Bayes kuralı kullanarak bu haberin aslında pek de bir şey ifade etmediğini çözdüm.

Olay şöyle. P() ile olasılığı ifade edelim çok basit olarak. Bu haber şunu söylüyor: P(kanal tedavisi olmuş olmak | kanser olmak) = 0.97. Halbuki kanal tedavisinin kansere sebebiyet verip vermediğini şu olasılıkla açıklamamız gerekir: P(kanser olmak | kanal tedavisi olmuş olmak). Bu olasılığı ise Bayes kuralı ile hesaplayabiliyoruz, o da şöyle:

P(kanser olmak | kanal tedavisi olmuş olmak) = P(kanal tedavisi olmuş olmak | kanser olmak) x P(kanser olmak) / P(kanal tedavisi olmuş olmak).

Toplumda kanser olanların kanal tedavisi olanlardan çok daha az olacağını söyleyebiliriz. O yuzden P(kanser olmak) / P(kanal tedavisi olmuş olmak) sayısı epey küçük çıkacaktır. Bu da 0.97'nin bu rakama göre ölçekleneceği manasına geliyor. Atıyorum eğer kanser olanların oranı kanal tedavisi olanlara 1/10 ise, gerçek oranımız 0.097 çıkar. Ki muhtemelen daha düşüktür. Yanisi şu: Kanal tedavisi olup kanser olma olasılığınız muhtemelen çok düşük, rahat olun. Böyle haberler görünce Bayes kuralını da çakmadan geçmeyin.

2014/07/16

Temizlik

Not defterime almisim, eskiden. Yine Mahcupyan.
Yaşamak kirlenmektir... Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor...

Hiçbir insan kendi gözünde gayrı insani olmayı kaldıramaz. Bu nedenle ‘temizlik’ kaygısı taşıyan komünlerde, bizatihi temizliğin yeniden insani bir nitelik olarak tanımlanması gerekiyor. İdeolojilerin entelektüel dünyadaki temel işlevlerinden biri bu... İdeolojiler dünyanın nasıl olması gerektiğini söyleyen öğretiler olduğu ölçüde, adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları ve bu arada ‘insanı’ da kendilerine göre tanımlarlar. Başlangıçta hiçbir ideoloji temiz kalmayı önermez. Aksine hayatın içine girmeyi, onu bir biçimde değiştirmeyi teşvik eder. Diğer bir deyişle ideolojilerin varlık nedeni hangi tür kirliliğin peşinden gideceğimiz konusunda bizi aydınlatmalarıdır. Yaşananları etkileyebilen ideolojilerin kendileri de yaşarlar ve doğal olarak kirlenirler. Örneğin tutarsızlıkları bilerek taşırlar, ahlaksızlıkla aralarına koydukları mesafeyi kaybederler, adaletsizliklerin bir bölümünü görmezden gelirler ve çoğu zaman mağduriyetleri kendi anlayışları doğrultusunda bir hiyerarşiye oturturlar.

Yaşananları etkileme gücünü kaybeden ideolojilerin takipçileri ise kendilerini yenik hissederler. Sanki başkaları gibi kirlenmek isteyip de kimsenin onun kirine önem vermediği bir çocuk gibi, evlerine kapanma eğilimi gösterirler. O andan itibaren kirlilik reddedilir, ideoloji artık sadece ‘temizliği’, temiz kalmayı önermeye başlar. Böylece doğanın kanunları bu ideolojik cemaati bir ‘entelektüel ölüm’ sürecine sokar. Hayattan dışlanmışlık ve yenilgi hissi, ‘temizlik’ teması etrafında yapay bir dünyada teselli aranmasına neden olur.

İşin ilginç yanı bazen bu hastalanma hali egemen sınıfın da başına gelebilir. Hatta büyük dönüşüm dönemlerinde küresel bir nitelik de alabilir. Bu durumun bariz tezahürlerinden biri insanlığı ideolojik olarak ikiye ayırmak ve kirlileri bir biçimde insandan saymamaktır. Gücü halen elinde tutuyor olmak bunu mümkün kılar... Böylece sadece temizlerden oluşan bir dünya varsayıp, kirliliği de onun ‘içinde’ yeniden tanımlar ve kendinizi kendi gözünüzde yeniden hayatın doğal parçası kılarsınız. Dışlanan kirliler ise insanlık dışı oldukları ölçüde meşru düşmanlara dönüşürler.

Ama hayatı yapay çerçevelere uzun süre hapsetmek mümkün değildir... Gerçek kirlilere dokunmayan, onları görmeyenler eninde sonunda kendilerinin hayatın dışında kalmış olduklarını, birer zombiye dönüştüklerini idrak etmek durumunda kalırlar.

2014/07/12

Anlamak ve değiştirmek

Geçenlerde bir arkadaşımla siyaset konuşurken niye siyasetle ilgilendiğini ve insanlarla tartıştığını sordum. Buna cevap olarak arkadaşım kendi görüşlerini insanlara aktarmak ve onları o görüşe çekmek için siyaset tartıştığını söyledi. Bunun üzerine tartışmamız başka bir yere kaydı. Ben başkalarını değiştirmenin tartışmanın tek amacı olamayacağını çünkü herkesin böyle yapması durumunda tartışmanın bir anlamı olmayacağını söyledim. Fakat niyeyse geri adım atmadı. Bence 'değiştirmek' için tartışmakta biraz problem var. Tartışmanın ana amaçlarından biri de anlamak ve değişmek olmalı -- çünkü dünyayı kendi olduğun yere çekmek nasıl bir ihtiyaçsa, 'gitmen gereken' bir yere gitmek de en az o kadar önemli bir ihtiyaç ve bunun için de insanlara ihtiyacımız var.

Bu mesele siyasetten daha genel olsa da, siyaset güzel bir örneklem zemini sunuyor. Örneğin siyaset tartışacağınız zaman amacınız sadece 'değiştirmek' ise amacınız değiştirmek üzere siyaset yapmaktır. 'Değiştirmek üzere' siyaset yapıyorsanız da soracağınız sorular ve söyleyeceğiniz sözler, 'anlamak' eyleminden daha farklıdır. Siyaset yapmak veya genel manada 'değiştirmek' manipülatif bir tutum almayı gerektirir. Bu ise karşıdakini peşinen aşağı ve yanlış yere koymayı, karşıdakinin 'yanlış' olduğunu başlangıç noktası olarak seçmeyi ve ona göre değiştirme stratejisi uygulamayı gerektirir. Buna paralel olarak şöyle bir tutum görürüz: "Sen çok akıllı bir insansın ama buna niye inanıyorsun anlamadım." Bu tutum bu lafın söylendiği insanda bir çeşit hakaret olarak yankılanır - eğer bu laftan etkilenecek kadar kolay lokma değilse... Halbuki soruları anlamak için soruyor ve değişmeye açık bir tutum alıyorsanız, o zaman soracağınız sorular ve üslubunuz epey farklı olacaktır. Mesela şöyle dersiniz: "Sen çok akıllı bir insansın, bunda ne görebildiğini ve benim ne göremediğimi merak ediyorum." Böylece tartışma kapanmak yerine açılır. Bu süreç sonunda ikna olabilir veya olmayabilir - veya 'anlayıp', ikna olmayabilir, şerhlerinizi koymaya devam edebilirsiniz. Ama ennihayetinde 'anlamak' tutumuyla karşınızdaki insandan alacağınız muhteviyat, 'değiştirmek' tutumuyla alacağınızdan çok daha farklı ve zengindir.

Anlamak ve değiştirmek ikileminin farkı geleceği öngörmekte de ortaya çıkar. Eğer siyasete anlamaktan çok değiştirmek güdüsüyle bakıyorsak, seçimlerde büyük hezimetler yaşayabiliriz (veya şanslıysak yaşamayabiliriz de). Çünkü değiştirme güdüsüyle siyasete bakmak algıları kapatır, söylenen sözleri değiştirir ve görülen gerçekleri çarpıtır. Dolayısıyla 'öngörü' yeteneği sıfıra iner. Her tartıştığınız insanı bir şeye ikna etmeye çalışır ve edemediğinizi bile farketmezsiniz. Tıpkı Türkiye'de son dönemde epey büyük bir grup insanın içinde düştüğü durum gibi... Buna karşılık siyasi görüşümüzden bağımsız olarak 'anlamak' gibi bir derdimiz varsa, sonucun ne olacağını çok rahat öngörebiliriz. Sadece kendi dünyamızdan bakmadığımızda insanların eğilimlerini ve sebeplerini kavrayabilir ve 'gerçeği' olduğu gibi kabul edebiliriz. Dolayısıyla dünyada genellikle 'anlamak' temelli bir zihinsel atmosferde kalmak, değiştirmekten çok daha güvenli ve sağlıklıdır.

Peki o zaman anlamak ile değiştirmek arasındaki ilişki nedir? Ya da dünyayı hiç değiştirmeyecek miyiz? Sadece sorunların sebeplerini tahlil edip duracak mıyız, beklentilerimizi düşürüp elimizi kolumuzu bağlayacak mıyız? Elbette hayır. Ama ne yazık ki anlamak ile değiştirmek arasındaki ilişki o kadar da 'düz' değildir. Yani her anladığınız şeyi değiştiremezsiniz. Burada insan Marx'ın ünlü "Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir" sözünü anımsamadan edemiyor. Fakat bu söz bana her zaman çelişkili gelmiştir. Çünkü iyice anlamadığınız şeyi değiştiremezsiniz ve anlamak dört köşesi belli, çizgileri kesin bir mefhum da değildir. Anladığınızı zannettiğiniz fakat anlayamadığınız şeyleri (mesela toplumu) değiştirmeye kalkmanın, nelere sebep olabileceğini toplum mühendisliği denemelerinin sonuçları çok açık söylüyor. Dolayısıyla anlama çabasının nerede biteceği ve değişimin nerede başlaması gerektiğine dair bir yol haritası da tesis etmek mümkün değildir ve bu yüzden mümkün olacağını iddia edenleri de alay konusu ederiz.

Elbette ki dünyayı değiştirmek önemlidir. Hatta aslolandır. Ama 'nasıl' olacağı mevzusuna gelince şimdilik söyleyecek fazla bir şeyim yok.

PS: Yazıyı bitirdikten sonra Büşra şöyle bir makale yolladı. İçeriğinden değil ama başlığından aklıma başka bir şey geldi. Machine learning'de de, exploration vs. exploitation diye bir problemler kümesi mevcut. Hepsi paralel gibi görünüyor.

2014/07/07

Kararlarımız

2014/07/04

Değişime doğru

Toplum tarihindeki dönüm noktalarını tekil insanların basiretlerinde aramak gibi, kişisel tarihimizin dönüm noktalarını da tekil şanssızlıklarda aramak çekici gelir. Tıpkı bir toplumun tarihinin bir liderin 5 yıl önce ölüp ölmemesiyle değişeceğini speküle etmek gibi, bir insanın da bir noktada 5 dakika önce bulunup bulunmamasına göre kişisel süreçleri speküle etmek epey cazibelidir. Çünkü bu şekilde analiz yapmak çok kolaydır. Tarihsel süreci, arkaplanı veya insanın kendi zihniyetini bir kenara koyar, tekil olayların şöyle veya böyle gelişmemesinin her şeye sebep olduğunu söyleyerek zihnimizi rahatlatırız. Böylece zihniyetimizle ilgili bir problem olmadığına inanır, kişiliğimizi ve karakterimizi epey zorlayacak seçimlerden kaçınmış oluruz.

Oysa yıllar içerisinde zihniyetimiz bizi bir yerden bir yere götürmekte büyük rol oynar. İrili ufaklı pek çok seçimi, tanıştığımız insanlara söylediğimiz lafları, yarattığımız veya yok ettiğimiz fırsatları zihniyetimiz belirler. Çünkü dünyaya zihniyetimiz ve onun uzantıları olan pek çok varsayımımızın oluşturduğu bir prizmadan bakarız. Haliyle yolda şunu veya bunu seçer, şununla veya bununla arkadaş olur, şunu veya bunu söyler, şuna veya buna başvururuz. Dolayısıyla ince ince bir yerlere doğru ilerleriz. En sonunda kendimizi ‘şanssızlık’ denebilecek ama ‘ağır’ bir durum içerisinde bulduğumuzdaysa, yukarıda dediğim gibi dünyayı suçlamak kolay gelir. Resim buyken ‘her şeyi doğru yapan’ bir insan olarak isyan etmek isteriz. Kişisel tarihimizdeki bu noktanın anlık bir şanssızlık olduğunu düşünerek yola devam etmeye çalışırız. Halbuki bizi o kafese sokan kendi seçimlerimizdir, kapının kapanma anı ise er ya da geç gerçekleşecek bir ‘şanssızlık’tır.

Dolayısıyla bu ‘şanssızlık’lara belli bir sürecin sonucu olarak bakmak daha sağlıklıdır. Resme böyle bakıldığındaysa yapılacak şey bir ‘isyan’dan çok daha farklıdır. Bu halde, bizi bu noktaya getiren zihniyetin sıkıntılı veya yanlış yanları üzerinde durmaya başlamak gerekir. Kime neyi-nasıl söylediğimizi, neyi-neden yaptığımızı, kiminle niye konuştuğumuzu, nerede yaşadığımızı, ne iş yaptığımızı, hangi filozofu niye okuduğumuzu, hangi yazarı niye sevdiğimizi… Kısacası her şeyi sorgulamaya başlarız. Bu sorgulamanın sonucu açıktır. Bir şeyler değişecektir.

Bugüne kadar kişisel şanssızlık teorisine fazla ağırlık verdiğimi farkettim. Fakat bazı şeylerin belli bir zihniyetin sonucu olduğu artık su götürmüyor. Dolayısıyla değişmek lazım. Hem de epey köklü bir şekilde.

Değişimi kucaklamak

Genelde mantık ve duygularımızı ayrı ayrı kategorize ediyoruz. Öyle ki kimi zaman mantığımızın söylediği ile duygularımızın söylediğinin çakıştığını iddia ediyor ve kararsız kalıyoruz. Ve mantığın söylediğinin ‘mantıklı' olmasından hareketle, duygularının istediğini yapanları ‘zayıf’ olarak etiketliyoruz.

Halbuki ‘gerçek’ olanın bununla yakından uzaktan alakası yok.

Mantık ve duygular arasında kesin ayrımlar olduğu düşüncesi zayıf temellere dayanıyor. Bana kalırsa, bizim duygular dediğimiz şeyler, hayatımızın erken veya geç dönemlerinde benimsediğimiz mantıksal önermelerin bir dışavurumu. Yani duygularımız daha önce belirlediğimiz önkabullere göre ortaya çıkıyor. Bu önkabuller -eğer mevcutsa- hayatınız boyunca çalışan, ayıklayan, düşünen zihninizden veya aile içinde şahit olunan bir olaydan veya ilkokulda yaşadığınız bir şeyden veya daha geçen hafta ders aldığınız bir şeyden çıkarılmış olabiliyor. Yani Hume’un nedenselliği bir alışkanlığa indirgeyen argümanına benzer şekilde, aslında duygularımız sadece çevremizde gördüklerimizin zihnimize mantıksal önermeler olarak izdüşümü sonucunda oluşuyor. Zaten buradan hareketle kimi duyguları neden hissettiğimizi çözebiliyor (yani arkasındaki mantık örüntüsünü bulabiliyor), kimilerini ise niye hissettiğimizi anlamıyoruz. Yani sonuç olarak, kendisi üzerine yeterince düşünen insan duygularının mantıksal temellerine ulaşabiliyor. Kendi kendine bunu yapamayanlar içinse envai çeşit terapi mevcut.

Değişim bazen bir ‘hissiyat’ olarak geliyor. Değişim… Geldiğinde ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Değişeceğiz. Eskisi gibi de olmayacağız. Şu veya bu yapılacak. Peki niye? Bilmiyoruz. Böyle hissediyoruz ve buna ‘duygular’ adını yapıştırıverip geçiyoruz. Böylece değişim fazla ‘hızlı’ ve genelgeçer ‘mantığa’ aykırı ise durdurulmaya çalışılıyoruz. Çünkü hislerle bir şey yapılmaz… Halbuki his denilen şey, insanın hayatı boyunca topladığı, irdelediği, ayıkladığı, üstüne düşündüğü mantıksal dünyanın doğrudan bir sonucu. Eğer insan kendi zihnine güveniyor ve eleştirel kabiliyetine inanıyorsa, kendi inşa ettiği şeyden emin demektir. O ‘inşa ettiği’ şeyden dışarı fırlayıveren değişim iradesine karşı durmasıysa kendini reddetmesi demek olur. Dolayısıyla bir takım yoğun hislerin getirdiği değişim zorunluluğu karşısında frenlemek demek, kendinden emin olmamak, kendi zihnine güvenmemek demektir.

Sizi bilmem ama değişim geldiğinde, ben hep kendime güveniyorum. Asla karşısında durmam. Bırakırım ben onu değil, o beni sürsün. Geçmiş zamanı boşa geçirmedim. Getireceklerinden de bir korkum olmaz.

2014/06/25

Ne oldu, ne bitti?

Şimdi blogu yeniden açınca, nedir bu dengesizlik diyenlere de bir cevap yazmak lazım.

İlginç ve zor zamanlar geçirdim. Böyle zamanlarda insan hayatındaki tüm değerlerden ve ürettiği her şeyden şüphe ediyor - nefret ediyor. Bu blog da bana zaman zaman kendimi dışarı çok açtığım için yok edilmesi gereken bir şey olarak geldi. O yüzden, kapattım. Şimdi bir restorasyonla açık tutmayı düşünüyorum. Restorasyonsa fazlaca 'açık' yazıları yayından çıkarmak. Onun dışında çevremdekilerle matematik vs. dışında yaptığım her muhabbette buraya referans verdiğimi farkettim. O zaman burası neden kapalı bir yer olsun ki? Fazla günlük gibi kullanmazsam yeterli şimdilik.

Yeniden yazmaya başlarım elbet. Görüşmek üzere.

2014/06/18

hakikilik

dünyada en büyük erdem nedir? ahlaklı yaşamak mı? dürüst olmak mı? kurallara uymak mı? bir tutumu ve eylemi en çok hangi yönüyle değerlendirmek gerekir? şu veya bu ahlak koduna uymasına göre mi?

bir süre önce etrafı ateşe verip hapisten çıkarmak istediğim sevgili sevan nişanyan’ın bir konuşmasına gitmiştim. o konuşmada sevan ‘hak’ ve ‘hakikat’ kavramlarının ne kadar güçlü olduğundan bahsetmişti. o zaman çok bir şey anlamadığımı hatırlıyorum. fakat o zaman attığı bumerang yeni yeni geri dönüyor (böyle insanlar ne kadar lazım işte!).

ahlak örneğinden yola çıkalım. bir insanın verili bir ahlak kuralına göre yanlış davrandığı bir duruma şahit oluyoruz diyelim. bu durumda metafizik bir tekele inanmayan bir insanın yapacağı ne vardır? ilki, verili ahlak kuralının kendi ‘basit prensiplerinden’ yola çıkarak elde ettiği referans ahlak çerçevesi ile ne kadar örtüştüğünü sorgulamak… yani hepimizin yaptığı gibi mantık kaldıracıyla ahlaki doğruları sarsmak, sallamak ve gerekirse devirmek - yani ahlaksızca olduğu söylenen eylemi başka bir referans çerçevesi içinde ahlaki kılmak…

fakat gerçek dünyanın gerçek koşulları -buna ister rastgele ekonomik süreçler, ister hormon seviyenizdeki dalgalanmalar diyin- sizi mutlaka sizin basit prensiplerinizden çıkardığınız ahlaki doğruları da ihlal etmeye itecektir - hatta bu kaçınılmazdır. peki böyle bir durum karşısında ne düşünmek gerekir? insanın ahlaksız olduğunu mu? ‘suçlu’ olduğunu mu?

işte hak ve hakikat ve hakikilik kavramı burada devreye giriyor. bir insan bir eylemi gerçekten hakiki sebepler için yapmışsa, bana karşı da olsa, inanılmaz yanlış buluyor da olsam - farkettim ki benim için bu o kadar da önemli değil. yeter ki bu insanın hakiki olduğunu düşünebileyim. çünkü ahlaki doğrularla insan doğramaya kalkarsanız, bir süre sonra doğramak istediğinizi doğradığınızı ötekilere ise müsamaha gösterdiğinizi, aslında kendinizle dalga geçtiğinizi farkedersiniz… halbuki esas pusulanız hakikilik ise, bunların hiçbiri olmaz. çünkü hakiki olandan daha hakiki bir şey yoktur.

Zaman

kendisini "düşünen" biri olarak algılamak insanoğluna her zaman cazip gelmiştir. ölümlü olduğunu bilmenin yarattığı derin varoluş kaygısı altında, kendi varlığını ve hayatı anlamlandırmak, entelektüel hayatın da belki en önemli dürtüsünü oluşturur. bu ise dış gerçekliğe ilişkin gözlemleri belirli bir zihniyet çerçevesi içinde düşüncenin malzemeyi yapmayı gerektirir. diğer bir deyişle kişi hangi zihniyete yakın olursa olsun, düşünme faaliyeti doğrudan zihniyetle bağlantılı olarak şekillenir. ancak zihniyetten bağımsız olarak insanoğlunun karşısında temel bir algı meselesi de bulunur: düşünmenin malzemesi olacak olan gözlemlerin tanınması... 
doğal olarak bu tanımlama işleminin de sahip olunan zihniyete göre farklı şekiller alacağını öngörebiliriz. ama tanımlama gereksinimi zihniyeti aşan varoluşsal bir durumdur. bir ilk adım olarak "ayırt etme" kapasitesinde sahip olmamız gerekir. bu noktada duyularımız epeyce lehimize olan bir dünya sunarlar. dış gerçekliğin içindeki farklılıkların tam da bizim gördüğümüz gibi olduklarını veya söz konusu farklılıkların sadece bizim gördüklerimizden ibaret olduğunu öne süremesek de, en azından algıladığımız farklılıkların gerçekliğe tekabül ettiğini, onun parçası olduğunu biliriz. 
ne yazık ki dışımızdaki nesne ve olguları ayırt etmemiz, düşünme faaliyeti için yeterli malzemeyi sağlama açısından sadece bir çıkış noktası sağlar. zihnimiz farklı 'şey'ler arasındaki etkileşimi, nedensellikleri 'anladığı' oranda düşünmeye yaklaşır. bu ise ister istemez o 'şey'lerin değişiminin takibini ima eder. nesne ve olguların her birinin kendi içindeki farklılaşmasını belirlemek ve bunları çevredeki değişim dinamiğinin içine oturtarak anlamlandırmak, 'anlama' denilen faaliyetin de esasıdır. 
ancak burada temel bir felsefi sorunla karşı karşıyayız... bizler her an için sadece yaşanan anı gördüğümüze ve gözlemlediğimize göre, 'değişim' o anın geçmiş bir anla mukayesesini ifade edecektir. diğer bir deyişle gözlem ve anlama faaliyeti bizim geçmişi anlamamıza muhtaçtır. karşımızdaki soru ise bundan nasıl emin olduğumuzdur. laboratuvarda deney yapan bir biyolog için bir gün önceki gözlemlerini felsefi olarak sorgulamak gerçekten de pek mantıklı sayılmaz. çünkü zamanın geçmiş olması onun bakma ve anlama koşullarını muhtemelen etkilemiş değildir. ama söz konusu biyologun bir gece önce bir kitap okuduğunu ve sürdürdüğü deneyle ilgili daha önce hiç fark etmediği bir bakış açısının etkisi altına girdiğini varsayalım. acaba o biyolog bir sonraki gözlemlerine atfettiği 'anlamın' etkilenmediğini söyleyebilir mi? gözlemler aynı tutarlılık ve disiplin içinde yapılmış olsa bile, biyolog için ima ettiği anlam belki de artık farklılaşacak ve bu da bilimsel açıdan 'farklı' bir gözlemin yapılmasını ifade edecektir. 
kısacası zamana yayılan gözlemlerimizin bilimsel iç tutarlılığı, bu zaman aralığı içinde zihinsel bakışımızın 'değişmediğini' varsaymamızı gerektirir. diğer bir deyişle değişimi izlemek ve anlamak ancak değişmeyen bir referansla mümkündür. öte yandan zihniyet, bizim farkında olmadan 'içinde yüzdüğümüz' bir anlama ve düşünme paradigmasıdır. dolayısıyla söz konusu zihniyetteki değişimi fark etmemiz de neredeyse olanaksızdır ve ancak o değişim belirli bir düzeye eriştikten ve çevremizdeki değişimle ilişkilendikten sonra, kendimizin 'artık' farklı düşündüğünü anlarız. 
bu durumda, şu anla herhangi bir geçmiş anı yan yana getiren 'değişim' gözlemlerimizin güvenilir olduğunu nasıl iddia edebiliriz? bu süre zarfında zihniyetlerimizin bizlerin farkına varamayacağı bir biçimde değişmiş olma ihtimalinin bulunmadığını nasıl söyleriz? hele toplumsal değişimi izlemekteysek ve tarihsel geçmişin ışığında güne bakmak zorundaysak mesele daha da girift hale gelir... çünkü açıktır ki, geçmişe doğru atılan her zihinsel adım, bugün sahip olduğumuz zihniyetten farklı bir zihinsel atmosferin varlığını çok daha olası kılar. böylece kendi zihniyetimizdeki değişim eğilimleri bir yana, baktığımız nesne ve olguların anlam bulduğu geçmiş zihniyeti de 'anladığımızı' öne sürmek zorunda kalırız. bu durumda kendi zihniyetimizin içinden bakıldığında farklı bir zihniyetin 'ürünlerinin' nasıl olup da anlaşılabildiği sorusuna da yanıt vermemiz gerekir... 
sonuç olarak geçmişi nasıl anlayabildiğimiz sorusu, nesnelere ve olgulara ilişkin anlama çabasını her açıdan önceler. o soruyla hesaplaşmadan toplumsal değişime ilişkin söz etmenin fazla bir meşruiyeti olmayabilir. bu nedenle toplumsal dinamiğe yönelik her anlama faaliyeti, işe tarih felsefesiyle, geçmişi nasıl algıladığına ilişkin bir iç soruyla başlamak zorundadır.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak: Zihniyet, değişim ve kriz, sf. 60-62

2014/06/17

Bulut

2014/06/09

Kapanış

Bu blogu kapatmaya karar verdim. Yani birkaç güne, yazıları alıp gitmiş olacağım. Eğer burada tekrar tekrar okumaya doyamadığınız bir yazı varsa kopyalayabilirsiniz. :)

Twitter hesabımdan takipte kalırsanız, ilerde tekrar bir blog projesi sevimli gelirse haberiniz olmuş olur. O hesabı kapatacağımı sanmıyorum çünkü. Tumblr ile ilgili karar almadım. Belki içini temizleyip, geyik yapmak için kullanırım, olabilir.

Tüm okurlara teşekkürler.

2014/06/08

ukalalık hayat kurtarır

Ara sıra azıcık anarşist, ukala vs. olduğum için epey kalay yiyorum yakın arkadaşlarımdan. Daha uslu olmaya karar vermiş olsam da, umarsız ukalalığın hayatımı kurtardığı bir anımı anlatmadan olmaz. Böylece benim de durduk yere böyle olmadığım anlaşılmış olur. :) (bunu buralarda daha önce anlatmıştım galiba ama sonra blog mlog değişirken uçmuş gitmiş olmalı).

2010 senesinde basit bir alerji rahatsızlığıyla doktora gittiğimde, doktorun bilgisayarlı tomografi (BT) istemesi sonucu ciddi bir rahatsızlığım olduğu ortaya çıktı. Öyle ki, beyin duvarımın önünde, alın kemiğimin arkasındaki sinüslerimde kemik tümörü vardı. O zamanlar liseden tanıdığım, İstanbul’daki en yüksek puanlı (adını vermeden) tıp fakültesinde okuyan bir arkadaşımla bağlantıya geçtim. Onun aracılığıyla, bölümün ‘en iyi’ doktoruna gidip filmimi gösterdim. O da bana ameliyat önerdi ve tarih verdi. O tarihten bir hafta önce gittiğimde ise, şöyle şeyler söyledi:

"Alın kemiğini kıracağız, sonra metal plakalarla geri oluşturacağız, elbette onlar sabit kalmaz, yüzünde deformasyon olacak, sonra ilerde de çökme yapabilir."

Bunları söylerken hiçbir şey hissetmediğimi hatırlıyorum. Sadece adamı derinlemesine süzüyor, ‘arka tarafı’ görmeye çalışıyor, işinin ehli olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra pek güvenilemeyeceğinden emin olmuştum. 50 küsür yıllık, en iyi hastanenin en iyi profesörü, bilmemkaçyüz tane makalesi var… Fakat gözüm tutmamıştı işte. Dededen kalma pratikleri icra eden biri gibi geldi bana.

Benim aklıma yatmadığı sürece de hiçbir şeyin önemi yoktu. En çok uyuz olunan özelliğim!

Herkes bana patladı tabii. Daha lisanstan mezun olmamış bir mühendislik öğrencisi, bilmemkaçyıllık profesörü yargılıyor. Sağlığın için gerekliyse ol dediler, olman lazım dediler. “Yok" diye kestirip attım. "Olmaz”. Fakat boş durmadım ama ikinci doktora gitmedim. Benim neyim eksik diyerek ilgili tıp literatürünü enine boyuna taradım. Pek çok şeyi öğrendim. Kendi aklıma güvenebileceğim noktaya gelince, benim hastalığımla ilgili titizce yazılmış bir makalede ismini gördüğüm, İstanbul’da bir hastanede çalışan bir doktora email yazdım. Onunla görüştük. Bambaşka bir ameliyat tekniği anlattı. Neredeyse dokuya hiçbir zarar vermeyen ve üstelik fiziksel hiçbir iz bırakmayan (en azından saç altında bırakan) bir teknik. İçime sindi. Başka bir ünlü doktora da gidip, bu tekniği onaylatınca ‘tamam’ dedim. Oldukça zorlu bir süreçten sonra, sağ sağlim bu pislikten kurtulmayı başardım (Daha pek çok detayı var da, sıkıcı olur).

Neymiş o zaman: Umarsız ukalalık, bilgiçlik, sadece kendi aklını ve yargılarını takip etmek ve ona güvenmek o kadar da kötü değilmiş. Çünkü ben bu kadar şüpheci, huysuz, tartışılmaz otoriteler karşısında dahi kendi aklından başkasına güvenmeyen, ukala, arıza bir insan olmasaydım, şimdi her şey bambaşka olacaktı. Kurtardığım şeyin büyüklüğüne bakılınca, bu saatten sonra değişik bir insan olmam zor gibi geliyor. Daha uslu numarası yaparım ama, ona diyecek bir şey yok…

2014/05/05

Bir not

Bu bloga artık pek yazmayı düşünmüyorum. Kapatmayacağım ancak yazmam sanırım -- eğer bu bloga çok uygun bir konu olmazsa. Zaten son zamanlardaki yazıların sıklığını da görüyorsunuz, epey az.

Sebebi şurada. Burayı okuyan kaldıysa artık orayı takip edebilir. Oraya daha sık yazarım sanırım. Görüşmek üzere.

2014/04/23

Vaziyet

Su siralar yapmak istedigim bazi seyler var. Mesela: Iki aydir goremedigim sevgilimi gormek, kosmak-kosabilmek, yorgunluktan sizana kadar dans etmek, yoldan gecerken bir kavgaya karismak - dayak yemek, nereye gidecegi belli olmayan bir kir patikasini takip etmek, daglara cikmak, suya dalmak, yemek yapmak, sarki soylemek, en cok da bagirmak. “Her sey sacmalik” diye bagirmak.

Istemedigim tek sey ise okulda doktora yaptigim bolum istiyor diye sevmedigim, arastirmamda lazim olsa 3 gunde cok daha iyi ogrenebilecegim fakat simdi “yeterli” sayilmam icin yazili ve sozlu sinavlarda ezberlememi istedikleri seylere calismak, defalarca fotokopisi cekildigi icin artik silinmis bir cikmis sorular kagidindan ne istendigini anlamaya calismak. Tek istemedigim sey yeterli anlayisi boyle olan bir yerde yeterli sayilmak. Calismak icin masaya oturduktan 5 dakika sonra meslek degistirme hayalleri kurmak. Hevesle calistigim, calisacagim kitaplara mesafe alip, onume gokten dusmus, su an niye calismak zorunda oldugumu bilmedigim kitaplara calismak.

Birinciler yok, ikinci var. Vaziyet bu.

2014/04/17

Yitang Zhang'ın hikayesi

Geçen yıl bu zamanlar sayı teorisinde epey önemli bir makale çıktı, daha önce matematik camiasında hiç tanınmayan yazarı da epey ünlü oldu. Açıkçası ben sayı teorisinden anlamam (matematiğin çoğundan anlamadığım gibi) -- fakat burada problemi anlayabildim. Problem, aralarında 2 fark olan asal sayıların (ikiz asallar) sonsuz tane olup olmadığıyla ilgili. Makalenin yazarı Zhang, bu aralarında 2 fark olan sayıların sonsuz tane olduğunu gösteremese de, aralarında N tane fark olan asal sayıların sonsuz tane olduğunu gösterdi ve N < 70 milyon dedi. Sonra matematikçiler kolektif bir çabayla Zhang'ın makalesi üstüne çalışarak bu üst sınırı azaltmaya giriştiler, bilinen en son üst sınır bu yazının yazıldığı gün itibariyle 246 galiba. Hedef elbette 2'ye eşit olduğunu göstermek... Bu problem anlaşılan ilgili alanda çalışılan matematikçiler için çok büyük bir problem ve çocuk dahi olarak adlandırılan tonla matematikçi bu problemi çözememiş. Dahası, mevcut yöntemlerle bu problemin çözülemeyeceğine dair bir kanı oluşmuş olduğu da yazıyor sağda solda.

Bu yazıyı yazma sebebim ise, bu keşifi yapıp ardından en prestijli matematik ödüllerini toplayan Yitang Zhang'ın hikayesi. Bu mevzuda benim için keşfin kendisinden daha ilginç olduğu kesin. Zhang Çin'de aldığı eğitimden sonra, ABD'de Purdue Üniversitesi'nde doktora yapmış. Doktorasını lisans mezuniyetinden 9 yıl sonra almış. Daha sonra bir daha danışmanının yanına uğramamış. Akademide iş bulamamış. Yazılanlara göre 8 yıl boyunca muhasebeci, kurye, otel görevlisi olarak çalışmış, Subway'de sandviç satmış... 8 yıl sonra akademiye (99 yılında) bugün Türkiye'de "öğretim görevlisi" denilen kadroya benzeyen, tek amacı ders vermek olan bir kadroyla dönmüş. Aradan geçen 15 yılda da boş durmamış. Elbette makaleyi yazdığı alanda kendisini kimse tanımıyor çünkü neredeyse o alanda hiç makalesi yok. Üstünde en 'afilli' dahilerin çalıştığı bu problemi, hiç tanınmayan ve 50 yaşını geçmiş (çoğu insan için 'bitmiş olmaya' yeterli bir profil) Zhang çözmüş.

Hikayeyi 'motive edici' olsun diye anlatmıyorum. Bu hikaye motive edici değil. Zhang, anlaşılan hayatını bu işe adamış ve sandviç satarken de geceleri matematik çalışmış. Bu hepimizin güzel görebileceği bir hayat tarzı değil - kendisi de geçen yıllardan pişman mıdır bilinmez, ama ben bu konuları düşündüğünü pek sanmıyorum. Bu hikayeyi anlatma amacım, insanların istediği şeyler yönünde ilerlerken, sürekli sağdan soldan demotive edici lafları sallamaması gerektiğini göstermek. İnsan çoğu koşulda imkansız görünen şeyi başarabiliyor. Neticede Mecidiyeköy'de sizi ezmesine ramak kalan bir kuryenin, dünyanın en kallavi matematikçilerinin çözemediği bir problemi çözeceğini düşünmek zor... Ama olan aşağı yukarı bu (Zhang kimseyi ezmeye çalıştı mı bilmiyoruz tabii). Fakat hayat herkesi eşit noktalardan başlatmadığı için, herkes farklı bedeller ödeyebiliyor. Dolayısıyla, bir hedeften 'yapılamayacağı' için vazgeçmek mantıklı değil -- insanın kendine dürüst olup, gerektirdiği bedelleri sırtlanamayacağını itiraf etmesi daha mantıklı. Elbette herkes aynı yerden başlamadığı için, herkesin ödediği bedeller farklı olacak, ama gerçekçi olunduğunda bu konuda yapılacak fazla bir şey yok. En azından her şeyin bir 'tercih' olduğu anlaşıldığında, yaşanan pişmanlık çok daha az olur.

Dikkatimi çeken diğer bir şey, Zhang'ın akademinin sıkıntısını bariz bir şekilde çekmiş olmasına rağmen, bu konuda hiç konuşmamış olması. Oysa mesela Perelman, kendi çalışmasının bir kısmının 'üstüne konmaya' çalışanlara sert çıkmıştı. Zhang'dan da böyle bir çıkış beklenebilirdi ama adamın hakkaten umursamıyor olması çok muhtemel.

2014/03/26

Elimizden ne yapmak gelir?

Aşağıdaki alıntılar bir kitaptan ve kitabın anahikayesiyle hiçbir ilgileri yok (spoiler yok yani). Satır aralarındaki genelgeçer tespitler. Daha nicesi vardı da uğraşmaya halim yoktu.
Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç!.. Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında... Bu bile biraz palavralı bir rakam. Geçen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt yemeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatın bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları şeklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak edebi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor. 
[...] 
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?
[...] 
Göreceksin, birkaç sene içinde emellerin ne kadar daralıverecek... Bu ateşli halinden eser kalmayacak... Baremde bir derece yükselmene mâni olacak kahramanlıklardan şiddetle kaçınacaksın... Her âmirin karşısında bir tek düşüncen olacak: Ne pahasına olursa olsun, kendini beğendirmek! Onun için isyankâr ruhunu şimdiden boşalt... Tam fırsattır... Talebeyken istediğin profesörü cahil, istediğin hocayı aptal bulabilirsin... İstediğin gibi tenkitler yaparsın... Hiçbir zararı olmaz, bilakis arkadaşların arasında merteben yükselir... Sana açıkça cevap veremeyeceğini bildiğin kimselere küfürlerle hücum et, hain ve alçak diye yaz!.. Gençlik ateşlidir. Hareket ve heyecan ister. İstikbalini tehlikeye koymamak şartıyla coş bakalım!..
[...] 
Görüyorsun ki hepsi hayata birer miktar kin borçlu. Hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. Hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkânsızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler... şimdi öyle bir nazariye yapıyorlar ki, anası aciz ve mahrumiyet... Bu gibi fikirleri doğuranlar, daima, ezilmeye, yok olmaya mahkûm olduklarını hisseden zümrelerdir. Bağırırlar, çağırırlar, ellerine fırsat geçerse suni olarak sahip oldukları bu iktidarı en vahşi bir şekilde kullanmaya kalkarlar; fakat nihayet hayatın ebedi kanunlarının pençesi altında çiğnenir ve mahvolurlar...
İçimizdeki şeytan, Sabahattin Ali.

2014/03/11

İnsan ve çevresi - 2

Son yazıyı biraz karamsar bitirmişim:
Bu problemle başka nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Çünkü insanlara bunları anlatmayı denemenin -karşıdaki insan bu konuda düşünmeye hazır olmadıkça- manası yok. Bu da insanı çevresindekileri değiştirmekten çok, bu konuda hal-i hazırda düşünen insanlarla iletişim kurmaya, ötekileri değersiz görmeye itiyor. Bunun insanlara sağlıklı bir bakış açısı olup olmadığından emin değilim. Ama şimdilik elimden daha iyisi gelmiyor...
Son zamanlarda en azından yazıda anlattığım sıkıntıyı gidermek için değişik düşünceler oluştu kafamda. 

Öncelikle, insanların bilişsel yanılgılara tabi olduğunu görmek ve bunların bir çoğunun büyük bir çaba olmadan değişemeyeceğinin farkında olmak ilk başta cesaret kırıcı bir şey. Çünkü bu insanlararası iletişimin çoğu zaman ciddi ölçüde sınırlı kalacağını ima ediyor. Klasik nokta: İnsan yalnızdır. Yalnızlığı aşmak mümkünse eğer ancak bilinçli ve sürekli bir çabayla mümkün - ama o da belki en yakın dostlar arasında ve bilinçli bir çabayla olabilecek bir şey (kendiliğinden değil!). Onun dışında, hepimiz başkalarına karşı kendimizi çok önemli ölçüde manipüle ediyoruz ve kısaca herkes kendinin haklı olduğunu düşünüyor.

Buna karşı bir 'mücadele' vermenin oldukça naif, hatta gereksiz bir uğraş olduğunu anlatmaya gerek yok. Kimsenin değişeceği falan yok çünkü, kimseyi ciddiye almayalım akşam akşam. Tartışmanın ortasında konuyla ilgisiz, 'bak bu senin yaptığın confirmation bias' diyecek halimiz de yok hem, kimse anlamaz. Hem diyebilsen bile bir şeye çare olur mu bilinmez. Her şey bunlardan da ibaret değil.

Ben şöyle bir mantalite benimsemeye başladım: Artık insanların kendi bilişsel yanılgılarının farkında olmasını beklememek lazım. Yapacağın ve yaptığın her hareketi, insanların nasıl göreceğini bilerek, onların bakış açılarını ve kendi bilişsel yanılabilirliklerine göre süzecekleri filtreleri tahmin ederek ifa etmek lazım. Bu tahminler de çok zor değil, çevredeki insanların fazlasıyla 'standart' olduğu göz önüne alınırsa. Dolayısıyla, birilerine bir şeyleri açıklayarak yürek tüketmek yerine, bu 'açık'lardan faydalanmak veya en azından bazı şeyleri 'benim derdimi anlarlar' mantığı güderek yapmamak lazım. Çünkü kimse -ben de dahil herhalde- hiçbir şeyi anlamaz. Çünkü dünya bir insanın diğeri hakkında 5 dakikadan uzun düşünmesi için çok hızlı.

Bu en başta 'karamsar' bir tablo gibi görünebilir. Çünkü bu bakışla, her insanın yalnız olduğunu - yani bizzat kendinizin de yalnız olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz. Başkaları sizi asla anlamayacak, belki size kredinizi vermeyecek, belki sizin içinde bulunduğunuz koşulları göz ardı edecek ama ona rağmen sizi suçlu hissettirmeye çalışacak, her türlü pisliği yapacak ama kendinin içten bir insan olduğuna büyük bir şevkle inanmaya devam edecek... Pek pembe bir tablo değil. Ama daha gerçekçi bir bakışa geçtiğinizde, en baştan şunu kabul ediyorsunuz: Başkalarının sizi rahatsız eden taraflarını kendi bilişsel yanılgılarından süzüp görmesi zor. O halde, herkes her zaman kendi zihninin esiri oluyorsa, insanlardan fazlasını beklemek daha çok karamsarlık yaratmaz mı? Geçen yazıda yazdığım gibi, birisi 'bilişsel yanılgılarının' farkında olmaya çalışıp ötekilere olabildiğince anlayışlı olmaya çalışırsa ve karşılığında bodoslama yaklaşımlar görürse kendini daha berbat hissetmez mi?

Eğer yola çıkış varsayımınız tüm insanların bilişsel olarak ne yaptığını bilmeyen yaratıklar olduğu ise (bunu ben değil, Kahneman söylüyor) ve buna karşı mücadele etmeyi aklınızın ucundan bile geçirmezseniz, o zaman insanların sizin durduğunuz noktaya nasıl baktığını çok iyi ve soğukkanlılıkla anlayacaksınız. O zaman, insanların tabir-i caizse dingillikleri size büyük haksızlıklar gibi gelmeyecek, siz de tiksinti uyandırmayacak. Hissiz olacaksınız çünkü bekliyorsunuz. Bu size yalnızlık vereceği kadar güç de verecektir - çünkü şimdi sizin içinde bulunduğunuz durumu sizden daha iyi anlayacak kimse olmadığından eminsiniz. Bu yüzden de tek sıkıntınız kendi bilişsel yanılgılarınız. Onu da artık hallediverin de kendini kandıran zombilerden olmayın.