2013/09/22

Katılım mevzusu

Geçenlerde bir merdiven boyama tartışması aldı başını gitti biliyorsunuz. Olay, Fındıklı'da yaşlı bir beyefendinin merdivenleri gökkuşağı renklerine boyamasıyla başladı.


Bu 'güzel' hareketi hepimiz sevmişken, merdivenler bir gecede tekrar griye döndü. Öne sürülen ilk argüman, herkesin buna onay verip vermediğinin bilinmemesiydi. 'Mahalleli onaylasın' dendi. Bu grileştirme neticesinde, olay büyüyüp protestolar başlayınca, Belediye hızlı bir kamuoyu yoklamasıyla çoğunluğun buna sıcak baktığı kanaatine varıp, merdivenleri tekrar boyadı (Ama ilk yapılan her zaman en güzeli olarak kaldı). Konu üstüne çok şey yazılıp çizildi. Burada benim dikkatimi çeken özel bir iki şeyi irdelemek istiyorum.

Konuyla ilgili, Atilla Yayla 10 Eylül 2013 tarihli yazısında bu olayı ve akabindeki gelişmeleri liberal bir bakış açısından ele alan bir yazı yazdı. Atilla Yayla da genel tartışmalara uygun biçimde, yazısında 'sayı problemine' işaret ediyor. Yani, tekrarla, mahalledeki bir kişinin yaptığı bu eylemi, mahallede onaylamayanlar bulunabilir, hatta kaçınılmaz olarak bulunacaktır. Bunların sayısı azınlıkta kalsa da kayda değer olabilir. Yayla, böyle bir durumda, ne yapılacağı konusunda sorular sormuş. Ve konuyu şöyle bağlamış:
Demokratik siyasetin temel ilkelerinden biri, kamusal kararların en yakın birimde alınması. Ama bu ilke problemi bütünüyle çözmeye yetmiyor. Çünkü buradaki 'en yakın birim' genellikle aralarında ihtilâflar olması muhtemel birçok insandan müteşekkil bir heyeti ifade ediyor. Heyette tam bir mutakabat varsa problem çıkmaz, fakat çoğu zaman bu gayet zayıf bir ihtimaldir. Sonuçta, karar almak şartsa, sandığa gitmek ve çoğunluğun dediğine uymak gerekir. Ne var ki bu her seferinde ideal bir durumun ortaya çıkmasını sağlamaz.
Bu kendi çapında mantıklı bir bakış açısı. Ancak bence 'ihtilaf'tan, 'sandık'a hızlı bir geçiş var. İhtilaflar her zaman oluşacaktır ve büyük ihtimalle bu çözülemeyecektir, dolayısıyla sandık tek çözümdür gibi bir mantık. Bunun doğruluk payı olabilir ama ben sandığı hızlı ve meşru bir çözüm olarak görmenin biraz problemli olduğunu düşünüyorum. Daha ufku açık bir siyaset felsefesi böyle meselelerde sandık çözümünü tek meşru yol olarak değil, bir başarısızlık olarak da görebilir. Zira, sandık sözün bittiği, empatinin ve anlama çabasının işe yaramadığı noktada devreye girecek son çözümdür. Çünkü bu noktada konuşulacak şeyler tükenmiş ve salt oyların sayılması noktasına gidilmiştir (*).

Yayla'nın bakışı, toplumsal gruplar arasındaki iletişim, anlama ve empati çabasını bir ahlaki görev olarak görmüyor. Zaten çoğu liberal, herhangi bir Kantvari ahlaki görev nosyonuna karşı olduğu için liberal olmuş; yani bu aslında çok doğal. Fakat yine de, empati ve anlama çabasının yüceltildiği veya en azından 'teşvik edildiği' bir siyasal bakışın, toplumsal problemleri çözme gücü, daha ileri düzeyde olacaktır diye düşünüyorum. Bu, elbette, ucu açık bir önerme... İkna etmek veya anlamaya çalışmak ne demek? Anlama çabası nerede bitiyor? Veya birinin karşıdakini anlamak için yeterli çabayı gösterdiği ama yine de ihtilaf oluştuğu, dolayısıyla sandığa gidilmesi gerektiği yönündeki tespitleri kim yapacak? Bunlar da aslında aynı bakış açısının içinden sorular. Çünkü bu tip bir siyaset felsefesi, aslında ütopyavari şekilde, herkes aynı zihniyet içinden bakmadıkça mümkün değil.

Çok uzatmadan, merdiven olayına dönersek, bir kişinin çevresini güzelleştirmek adına yaptığı eylem için mahalleli bu amcayla konuşmak ve iletişime geçmek yerine, merdivenleri oylayıp -gayet demokratik bir şekilde- griye çeviriyorsa, orada işlerin pek iyi olduğu söylenemez demek istiyorum.

Mustafa Akyol da aynı konuda bir yazı yazdı. Olaya Yayla gibi liberal bir bakışla bakan Akyol da yazısında şöyle bir cümle kullanıyor:
Ortak yaşam alanları, demokratik süreçlerle düzenlenmelidir.
Evet, bakıldığında bu da makul bir önerme. Fakat, ortak yaşam alanlarında, söz konusu merdiven örneğinde olduğu gibi, yapılan sıradışı şeyler hiçbir zaman toplumun bir iradesi olarak ortaya çıkmazlar. Öyle olsa, sanatçı dediğimiz nosyonun pek bir anlamı olmazdı. Bu konuda Barcelona'daki Gaudi örneğini ele alabiliriz. Gaudi Barcelona'nın herbir köşesine eserlerini yaparken halka mı sormuş? Sanat anlayışını onaylatmış mı? Öyle olsaydı, ortaya ortalamanın nobranlığından başka ne çıkabilirdi? Çevresine bu şekilde güzellik katmaya çalışan insanların işlerini 'oylamadan' geçirmek, onlara kısaca 'yapma' demekle eşdeğer değil midir? Mekanizmaları bu şekilde işleyen bir toplumun sağlıklı olduğu söylenebilir mi?

Elbette, Belediye yol yapacaksa seçmenlerine danışabilir. Çünkü Belediye meşruiyetini bizatihi seçmenlerden alır. Ama aynı şey merdiven boyayan amca için veya Kayamezarı yapan birisi için de geçerli olur mu?

Önümüzdeki dönem, hem Türkiye'de hem de dünyada ideal katılım ve karar alma süreçlerinin nasıl olabileceğinin gittikçe ateşli bir şekilde tartışılacağı bir dönem olacak. Merdiven mevzusuna bir de bu gözlükle bakmak gerek.

(*) Bu elbette sadece mikro ölçekte ileri sürülebilecek bir önerme. Buradan yola çıkıp genel seçimleri de sorgulamak çok anlamlı değil, zira o ölçekte bir iletişim kurulabilmesi şu anda imkânsız...