2013/08/25

İlginç Tipler (3): Şark kurnazları

Her taraf böyle insan dolu. Bunların sahte bir otoriter duruşları var. Her şeyi biliyorlar, her şey kontrolünde havalarında oluyorlar genelde. Sonra sözde çaktırmadan, kendilerini işin içinden sıyırıp, her şeyin sorumluluğunu size yıkmaya çalışıyorlar. Tabii hesapta siz bunu anlamıyorsunuz... Halbuki anlasanız da, çoğu zaman yapabileceğiniz bir şey yok; çünkü bunlar öyle bir davranıyor ki, tek hakettikleri cevap arayı tamamen bozmak. Bunu da kimi zaman, kimi yerlerde yapamıyorsunuz; haliyle diş sıkarak hayata devam ediyorsunuz.

İnsanların çoğu zaman işyerinde oluyor böyle tipler -- benim iyi ki en azından işyerinde böyle bir sorunum yok. Geçenlerde bir arkadaş anlattı: İşyerinde, kimse hiçbir işi umursamıyormuş, herkes rahatından, kolayından birbirine iş yıkmaya çalışıyormuş. Bu arkadaşım da -benim gibi- bu tip hesapların adamı değil ve böyle şeyler için pisleşip, sanki ormandaymışız gibi hırlayacak birisi değil. Vicdanım el vermediğinden işleri tamamlıyorum diyor. Başka bir arkadaşım da aynı durumdaymış. Yine üstüne yıkılan işin altında kalmış.

Düşünün, hem neredeyse katma değerin hepsini bu sorumlu insanlar üretiyor; ama buna karşılık bu tipler de bu sistemden besleniyor.

Türkiye'nin temel sorunlarından birisi de budur diye düşünüyorum. Sadece işyerlerinde değil, her yerde, her ortak yaşam alanında pisleşmeden, ince hesapların adamı olmadan, çirkefleşmeden yaşayamıyorsunuz. Her an birileri size kazık atacak, hem de bilmişlik taslayarak, sizin kafanızın çok da basmadığını varsayarak... Karşıdakini peşinen dürüst kabul edip, ona göre açık davrandığınız anda, karşıdaki tüm iyi niyetinizi suistimal etmeye çalışıyor. "O zaman şu da olur, bu da olur, bu da böyle olsun", kendine göre konuşmaya başlıyor. Her şeye rağmen, ben ve benim gibi pek çok insan, biraz da zorunluluk ve kişilikleri itibariyle pisleşmiyor, sessizce sorumluluğu üstüne alıyor. Halin böyle olduğunu görünce, bu şark kurnazları daha da vahşileşiyorlar: Karşıdaki nasılsa yiyor gibi bir anlayış. Taa ki siz bir noktada ister-istemez hop diyene kadar.

İnsanın bu döngüden kurtulması için, şark kurnazına dönüşmesi şart. Her an bir gerginlik, her an bir ısırabilirim duruşu, ben bunu yemem hâlleri, ince hesapları sezebilme yetisi... Açıkçası böyle anlarda insanlar arası her ilişkinin belli bir hukuk kuralıyla belirleneceği aşırı-deterministik bir sistemin çok daha iyi olacağını düşünmemek elde değil.

2013/08/20

Delirmek [Mahçupyan]

Sevdiğim, eski bir yazı. Geçende aklıma geldi, burada da dursun.

Delirmek, Etyen Mahçupyan.
Delirmek yavaş bir süreçtir...

Bir sabah yatağınızdan delirmiş olarak kalkmazsınız. O noktaya adım adım, sindirerek, kendinizi ikna ederek ve bu değişimden hoşlanarak ulaşırsınız. Dolayısıyla delirmek aynı zamanda kendi haklılığınızı üretmeyi ima eder. Öyle ki deliliğin uç noktalarına vardığınızda, artık haklılığınız ve yaptıklarınızın doğru olduğu konusunda hiçbir kuşkunuz kalmaz. Kendinizi deli olarak algılamadığınız için de, eylemlerinizden ve tavrınızdan kuşkulananları kötü niyetli, hatta düpedüz düşman olarak görmeye başlarsınız. Böylece başkalarına olan güveniniz giderek yıpranır, güveninizi hak edenlerin sayısı azalır ve daralan bir çevrede yalnızlaşırsınız. Zihinsel dünyanızda da benzer bir daralma yaşanır: Sizinkinden farklı fikirlerin tehlikeli ve zararlı olduğunu düşünür, sürekli olarak aynı düşüncelerin ve kanaatlerin içinde dolanıp durursunuz. Ancak delilik zekâyı engellemez... Hatta belki de geliştirir. Bu nedenle düşünce ve kanaatlerinizdeki aynılığı, detaylarda yarattığınız zenginlikle besler, sabit bakışınızın ne denli doğru olduğunu büyük bir yaratıcılıkla delillendirirsiniz.

Delilik bireysel olduğunda görünür bir olgudur. Çünkü esas olarak söz konusu kişinin gerçek dünya ile olan bağının gerçek dışı bir algı üzerine oturduğunu ifade eder ve bu durum da etraftaki insanlar tarafından kolayca tespit edilebilir. Ama ya delilik bir kültürel norm olarak hayatımıza sinmişse? Yani ya delilik, ideolojik bir kılıf altında cemaat oluşturucu ve belki de bazı mesleklerle özdeşleşen bir nitelik arz etmeye başlamışsa? Bu durumda deliliği fark etmek, fark edildiğinde de ona 'delilik' demek son derece zorlaşacaktır. Çünkü şimdi deliliğin kendi kodları, usulleri ve ritüelleri oluşacak, bir anlamda kurumsallaşacaktır. Açıktır ki bu tür delirme süreçlerinin toplumsal destek bulması, insanların zihninde olumlu çağrışımlar yapması çok mümkündür. Çünkü insanlar bu süreçleri aklın soğuk kriterleri ışığında değerlendirmezler. Aklı da yeni ideolojinin ışığı altında yeniden tanımlar, yaşanan ortak deliliği aklın gereği olarak görme eğilimi gösterirler.

Nasıl bireysel algı onu çevreleyen bir toplumsal algının içinde kendine hayat alanı bulur ve anlam kazanırsa, toplumsal algı da daha geniş, zamanın ruhunu yansıtan bir zihni dünyanın içinde barınabilir. Dolayısıyla eğer belirli toplumlarda delirme süreçleri yaşanmaktaysa, biliriz ki o dönemin zihniyetinde de böylesi bir delirmeyi mümkün kılan unsurlar bulunmaktadır. Diğer bir deyişle aslında herkesin biraz delirdiği bir dönemde, bazı toplumlar bunu daha sistematik ve disiplinli yapmayı becerebilmişler, deliliğe aşkın bir anlam katmakta mahir olmuşlardır. Örneğin Almanya'nın Nazi dönemi akut bir toplumsal delirme örneği olarak ele alınabilir. Ama aynı zaman aralığında diğer toplumların da çok farklı olmadıklarını, çünkü olamadıklarını bugün geriye baktığımızda idrak edebiliyoruz.

Delirme süreçlerinin sağladığı siyasî avantajlar, bu 'uca gitme' isteğini açıklayan faktörlerden biridir mutlaka... Delilik, sıradanlığın kabuğunu yırtan, toplumsallaştığı ve kitleselleştiği oranda coşku yaratan, enerji veren, mobilize eden bir ruh hali. Eğer toplum olarak pasifize olduğu duygusu yaygınsa, insanlar kendilerini yenik hissediyorsa, 'ayağa kalkmak' için yeni bir dayanışma seferberliğine ihtiyaç olduğu düşüncesi yerleşmekteyse, delirme sürecini bir toplumsal şahlanış olarak tasavvur etmeniz ve buna herkesi inandırmanız zor olmayabilir. Bu nedenle delirme süreçleri hemen her zaman yeni bir siyasî kadronun ortaya çıkmasıyla birlikte yaşanır ve delilik sistemleştiğinde o kadro da kendisini zamandan bağımsız kılacak biçimde iktidar kılar. Buradaki 'zamandan bağımsızlık' önemlidir, çünkü zaman her deliliği anakronik ve dolayısıyla geçici kılar. Oysa kendi hegemonyalarını kuran kadrolar bu süreç içerisinde cemaatleşir ve neredeyse toplumsal bir sınıf haline gelirler. Diğer bir deyişle deliliğin artık bir sahibi vardır ve üstelik de gücü büyük ölçüde elinde tutmaktadır. Bu durumda siyasî hükümranlığın üzerindeki en büyük tehdit zamanın getireceği bilinmezliklerdir ve onlar da devleti kullanarak ya da devletleşerek bu belirsizliğin önüne geçmeye çalışırlar.

Ne var ki, delirme sürecinin başlarında deliliğin dışında durmaktansa parçası olmayı yeğleyen insanlar, giderek rejim için bir tehdit olmaya başlamışlardır. Bu arada delilik uzun zaman yaşanmaktan ve kurumsallaşmaktan ötürü 'normalleşmiş' ve kendi meşruiyetini oluşturmuştur. Bu nedenle devlet ve hukuk toplumsal itirazları bastırmakta tereddüt etmez. Deliliğin savunulması bir bekâ meselesi olmaya doğru gider...

Geniş bir perspektifle baktığımızda, muhtemelen insanlığın her zaman bir tür deliliğin içinde olduğunu, veya peşinden gittiğini söylemek zorunda kalırız. Öte yandan delilik kelimesini bireyler üzerinden tanımladığımız için, kendi toplumsal durumumuza delilik demek hoş kaçmaz... Biz aslında ideolojilerin peşinden gideriz... Ve eski deliliğimizi de ancak bir sonraki deliliğe geçtiğimizde fark ederiz...

2013/08/05

Site kapanmış

Domain adresinin tarihi geçtiği için site 31 Temmuz'dan beri kapalıymış. Az önce farkettim. Bu süre zarfında kimse bunu farketmemiş.

Ben buradayım ey okur, sen neredesin? :)