2013/05/27

Türkiye'de Teknoloji Üssü

Söz verdiğim yazı dizisini yazmaya başladıkça sakız gibi yazılar ortaya çıkmaya başladı. Bir de tesadüf müdür bilinmez, bu konular aklımdan hızlıca çıktı ve başka işlere konsantre oldum. Sizi fazla bekletmemek adına bu yazıyı yayınlıyorum şimdilik (ara sıra yazıp taslağa kaydettiğim şeylerden güncel bir tanesi).

Haberlerden bilebileceğiniz gibi, Başbakan şu sıralar Silikon Vadisi'ni gezdi. Tam bu sıralarda Türkiye'de Gebze'de bir Silikon Vadisi kurulacağını açıkladı. Epey geç bir adım olsa da, elbette ki bu ennihayetinde olumlu bir adım. Hiçbir şey olmasa bile, mış gibi yapmamız bile bir kazanç böyle şeylerde. 100 şirket mış gibi yapsa ama 1 tanesi arge yapmaya niyetlense dahi ilerlemiş olacağız.

Bilindiği gibi Türkiye'nin özellikle 2023 etrafında iddialı hedefleri var. Bu hedeflerden bazıları ekonomide ilk 10'a girmek gibi epey ciddi şeyler. Bu hedefler gerçekleşebilir elbette. Fakat her halükarda gün geçtikçe yaşanmaz hale gelen Türkiye'nin nasıl böyle teknolojik çekim merkezi ve ekonomi devi haline geleceğini aklım almıyor. Sebeplerimi aşağıda sıraladım. Lütfen okurken, sadece teknolojik bir atılıma yönelik yazdığımı unutmayın. Burada ele almadığım çok daha önemli şeyleri görmüyor veya es geçiyor değilim kısacası.

(1) İnsanlarımızda birlikte çalışma kültürü yok. İnsanlar niyet okuyor, dedikodu yapıyor, birbirinin fikrine saygı duymuyor. Ara sıra bu blogda da rastladığınız gibi, birisiyle bir şeyi düzgünce tartışmak çok güç. Karşısındakine saygı duyan, heves kırmayan, birlikte çalışılabilecek insan sayısı çok az. Amirler, müdürler, hocalar fırça/azar gibi kavramları yöneticilik zannediyor. İnsanları motive etme yetenekleri sıfır. Haliyle herkes yaptığı işi gününü kurtarabilmek için yapıyor. Böyle bir durumda yaratıcı, yenilikçi bir şeyin çıkması olanaksız.

Bu durumun eğitim sistemimizde derin kökleri var. Çocuklara ilkokullarda verilen eğitim bu sonucu doğuruyor. En başta alakasız gibi görünse de, sabrım yeter de bir eğitim yazısı yazarsam bu konuyu açacağım. Görünüşte ciddi bir eğitim reformu olmadığı için (olsa da öğretmenlerimizin hepsini değiştiremeyeceğimiz veya eğitim fakültelerini sil baştan kuramayacağımız için) gelecek adına bu konuda oldukça umutsuzum.

(2) Türkiye yaşanacak yer değil. Belki ufak bir nokta gibi görünebilir ama değil. Bir teknoloji üssü kurduğunuzda, dışarıdaki yetenekli mühendislere çekici bir ortamınız olması lazım. İnsanlar öncelikle taşınacakları yerleri incelerler, yapacakları işleri değil. Bizim şehirlerimiz oldukça verimsiz, kirli. Evler şekilsiz, çirkin, zevksiz; yeşil yok, olanlar yok ediliyor; buna rağmen kiralar bile yüksek. Birlikte yaşayacağınız insanlar kaba, gürültücü, araba kornaları yüzünden düzgünce uyanmak bile mümkün değil. Neredeyse şehrin tümünde sokaklar güvenli değil. Evinize gelirken çoğu yerde garip tipler yüzünden tedirgin olmanız çok mümkün. 'Ferah' yerlerde bile böyle şeylere sıkça rastlanıyor. Kimse Türkiye'ye çok daha kötü bir yerden gelmedikçe -ki tecrübeli bir insanın oralardan gelme ihtimalinin daha düşük olduğunu varsayabiliriz-, gelmek istemez. Buradaki şehirlerde mutlu-mesut yaşayacak insan sayısı çok az.  Bana mesela 50bin liralık bir maaş teklifi gelse fakat İstanbul'da kalmam istense ve alternatifi insan gibi yaşanabilecek bir şehirde asgari yaşam masrafları olsa, ikinci seçeneği tereddütsüz seçerim. İnsan adam akıllı yürüme imkanı bile bulamayacaksa, parayı ne yapsın? Maharetli bir mühendisin bakış açısından baktığımızda, İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e, Kocaeli'ne adam/kadın niye gelsin? Bu şehirleri çekici kılan ne var?

(3) Hukuk çok büyük bir problem. Türkiye'deki mahkemelerin facia kararlarını her gün görüyoruz. Gerek insan hakları, gerekse insanların fikri haklarını koruma konusunda hukuk ülkenin kuruluşundan beri iflas etmiş vaziyette. Böyle bir hukuk sisteminin olduğu yerde ne kimse bir fikrini açıklamak ister, ne yenilikçi (o anki hukuk sisteminde yeri net olmayan) sistemler tartışılabilir ne de insanlar yaşamak ister. Yenilikçi bir işin hukuksal boyutunun çözümsüz kalacağı neredeyse garanti. Herkesin bilindik yolları takip edip, yapılmışları yapması biraz da bu yüzden (başımıza ne geleceği belli olmaz). Bunları geçelim, insan haklarının bu durumda olduğu bir ülkeye -ben olsam- yerleşmek istemem.

(4) Üniversite. Üniversiteler yüksek lise. En iyi üniversitelerin durumu bile böyle. Her şeyin bel kemiği temel bilimler neredeyse yok olmuş durumda. Şu anki politikalar da bu gidişi hızlandırıyor. Vizeler, finaller, projeler neredeyse sıfır (hatta negatif) etki yaratıyor. Çünkü çoğu hoca işini yapmış görünmek için ders verip, sınav yapıyor, çoğu öğrenci de öğrenciliklerinin gereği (mezun olup alakasız bir iş yapmak için) o dersleri ezberleyip, unutuyorlar. Ders dışı aktiviteler çok sınırlı. İki üç öğrencinin bir araya gelip meraktan bir proje üstünde çalıştığını görmeniz çok zor (çünkü vakit de bırakılmıyor). Eğitim öyle bir yolla veriliyor ki, en merak edilesi konu bile tiksinti yaratıyor. Çoğu üniversitede kütüphaneler 9-10 gibi açılıp yine 9-10 gibi kapanıyor.

İntihal ve sahtecilik gibi devasa bir problem bir tarafa, ironik ama, ödüller toplayan ve dışarıdan çok parlak görünen biliminsanlarının bile çok temel şeyleri bilmediği, hayatını öğrenciler üzerinden idame ettirip puan topladığı ve yurtdışında birlikte yayın yaptığı ünlü insanlar sayesinde kendini nitelikli çalışmalar yapmış gibi göstermesine oldukça sık rastlanıyor (Türkiye'de olmama rağmen iyi ki bu tip insanlardan kurtulmuş durumdayım. Çok şanslı olduğum söylenebilir.)

Bu haldeki okullardan gerçekten arge yapacak şirketleri kuracak çok az insan çıkar.

(5) Genel Eğitim. Facia bir durumda. Öğretmenlerin geneli bilgisiz. "Karenin alanını hesaplarken kenarları çarpıyor muyduk, topluyor muyduk" diye soran ortaokul öğretmenleri genel durumu çok güzel özetliyor. Belki devletin ortaokullarında, liselerinde okumamışlara çok garip geliyor olabilir: Ama lise hocalarının da durumu bu. Ayrıca müfredatlar standart. Farklı eğitim uygulayabilen okullar yok. ABD'deki gibi Montessori okullarının bir benzerinin bizde olması için çok çaba sarfedilse de, devletin katı kurallarını aşabilen insan sayısı çok az. Adam parasıyla okul kuruyor, yine müfredatı devlet dayatıyor.

Böyle bir sistemle California gibi bir eyalette kurulmuş olan bir teknoloji alanının benzerinin Türkiye'de kurulabileceğini düşünmek zor. Google'ı kuran iki kişi Montessori okulunda okumuş insanlar. Araştırsak eminim ABD'de bilişimde devrim yapan birçok insanın eğitim geçmişlerinde ilginç detaylar buluruz. Türkiye'de eğitim almış bir insanın 'normal' bir hale gelebilmesi için, o insanın mezun olduktan sonra öğrendiği tüm şeyleri büyük bir çabayla unutması gerek.

Tüm bunlar atlanarak geleceğe dair büyük bir umutla konuşuluyor -- umut olması her şeye rağmen güzel bir şey elbette. 20 yıl öncesine nazaran Türkiye çok ileride olsa da, genel durumda hala devasa problemlere sahip. Bu alanlara el atmak ise, toplumdaki insan profilini değiştirmek mümkün olmadığı için, imkansıza yakın.

Yani aslında bu yolda büyük bir problemimiz var ve sanırım çözümü yok. Çözümü olacağına dair bir umudum olsa, Türkiye'de yaşama fikrine sıcak bakabilirdim. Ama şimdilik (ilk etapta) aklımda kurtulmaktan başka bir şey olmadığını söyleyebilirim.

2013/05/15

Deniz Feneri Bekçisi

Geçenlerde Gökgünce'de (başka bir yerden alıntılanarak) bir paragraf yayınlanmıştı. Bugün bezmişlikten dolayı bu paragraf aklıma geldi - bu bloga yakışır diye düşündüm. Aşağıdaki paragraf Albert Einstein'ın bir konuşmasından,
...bu sözlerimle ilgili olarak, geçenlerde aklıma gelen bir düşünceyi dile getirmek isterim: Şehirden uzak, yalnız yaşıyor ve rahat, düzenli bir hayatın yaratıcı düşünceyi geliştirmeye ne kadar elverişli olduğunu görüyordum. Toplumumuzda yalnızhğı gerektiren ve beden ya da akıldan yana büyük bir çaba gerektirmeyen bazı görevler vardır: örneğin deniz feneri ve yüzen fener bekçiliği. Bu görevleri bilim, özellikle, bazı matematik ya da felsefe sorunlarını derinliğine incelemeyi amaç edinen gençlere vermek mümkün değil mi? Pek az genç hayatının asıl verimli çağında bilimsel sorunların üstüne eğilmek fırsatını bulur. Bir genç belli bir süre için bir burs bulabilse bile, en kısa zamanda sonuç elde etmek zorundadır. Bu durum salt bilime ulaşmak için hiç de elverişli değildir. Ekmeğini kazanmak için gelişigüzel pratik bir görev alan genç bilim adamı bu bakımdan daha elverişli koşullar içindedir - yeter ki asıl çalışmasına ayırabilecek zaman ve enerjiyi bulabilsin. Bu dediğim gerçekleştirilirse, belki yaratıcı kafalara şimdi olduğundan daha geniş ölçüde gelişmek olanağı verilmiş olur. Ekonomik yoksulluğun ve politik karışıklığın ağır bastığı çağımızda bu çeşit düşüncelerin üstünde durmaya değer.
Kaynaklar: Gökgünce ve Bilim ve Uygarlık başlıklı konuşmanın tamamı.