2013/12/27

Korna çalanlara dayak atma timi

Bu sabah böyle bir şey üzerine düşündüm. Neden olmasın diye. Sonra yemekte de arkadaşlarla konuştuk. Bu Avrupa’da cipleri haşat eden çevreci örgütler vardı. Bizimki o kadar ciddi değil tabii - ama gereksiz kornaya iyi bir tepki olabilir.

Şöyle olabilir:

Mesela okulun önündeki kavşakta en az iki kişi olmak üzere, bu öküz insanlar için nöbet tutulur. Örneğin, yayaya yeşil yandığı halde, yoldan geçenleri kornayla taciz edenlerin derhal önü kesilir, araba içindeki daha ne olduğunu dahi anlayamadan arabadan indirilir ve eşşek sudan gelinceye kadar dövülür. Aynı şey, yayalara gerektiği gibi yol verenlere arkadan korna çalan sürücülere de yapılır. Döverken ‘ne b.k var da korna çalıyorsun’ yollu küfürler edilir, en az 20-30 kere. Böylece dayak yiyen ne için dayak yediğini iyice anlar. Zihninde ‘korna’ kavramı, dayakla eşleşir.

Yalnız mühim olan şey, burada bir ‘uyarı’ falan söz konusu değil. Hata işler işlenmez indirip dövüyorsunuz. Laf dalaşı yok, onlar hep boşa uğraş. Bir kavşakta 10 kişi dayak yerse, o kavşaktaki olayların azalacağını öngörebiliriz. Bir süre sonra korkuluklarımızı da yerleştirebiliriz. Bence iş görür.

Yine Ken Robinson

Bu konuşma Mayıs'ta yayınlanmış. Yeni denk geldim. Yine Ken Robinson, yine enfes.

2013/12/22

Makineler işleri elimizden alacak

Yapay öğrenme (machine learning) ile ilgili konuşulduğu zaman, klasik bir itiraz geliyor: Makineler insanların elinden işleri alacak, işsizlik artacak vesaire.

Bunu genişçe bir ekonomik argümanla tartışmak lazım herhalde. Ciddi bir insan öyle yapar. Ben ciddi değilim, dolayısıyla çok kısa bir örnekle bu konudaki düşüncemi yazmak istiyorum.

Şöyle bir örnek üzerinden gideyim. Bu aralar Thinking Fast and Slow adlı kitabı okuyorum. Kitapta salıverme hakimleri ile ilgili dehşete düşüren bir örnek var. Araştırma, görevleri sadece bir mahkumun tahliye olup olmamasına karar vermek olan hakimleri konu alıyor. Ortalamada salıverilme oranı %35. Fakat ilginç olan şey şu: Öğle yemeğini takip eden iki saat boyunca bu oran %65. Akşama doğru, mesai bitişinden hemen önce ise kitap bu oranın sıfıra doğru yakınlaştığını söylüyor. Yani hakimin kan şekerine göre salıverilebiliyor veya bilmemkaç ay/yıl daha hapis yatabiliyorsunuz.

Her tarafı bias olan insanı, bir kararı öncekiyle çelişmeyecek olan bir makineyle değiştirmek iyi midir, kötü müdür? Peki bunlardan hangisi daha adildir?

Ben iyi tasarlanmış bir makineye herkesten daha çok güvenebilirim. Çünkü makine istatistik tutar. Bilişsel yanılsamalardan muaftır. Veri ne söylerse ona göre davranır. İnsan sezgisinin istatistiksel veriyi nasıl göz önüne alamadığını ise yine Thinking Fast and Slow'dan okuyabilirsiniz.

Elbette makinelerin ele alamayacağı durumlar var. Şu anda çok fazla var, neredeyse her şey. Bu şimdi olamayacak bir şey ama... Bir gün neden olmasın?

2013/11/25

"Çok" okumak

Recai Güllapdan'ı severek okurdum eskiden (şu an artık yazmıyor galiba). Her neyse, güzel bir alıntısına denk geldim bugün Twitter'da (orjinali şurada):
Evvelemirde ey kaari, fazlaca okumak zihnin selâmeti bakımından sıhhate mugayirdir. Nasıl çok yemek mideye fesatlık verir ise, çok okuyandan da hayır gelmez. Netekim bu necib milletin başına ne gelmiş ise, fazlaca okuyan takımından neş’et etmemiş midir? Câhilin mazarattı cirmincedir fekat okumakta mübalağaya sapanların verdiği ziyân kerrât ile artar. Siz belki bilmezsiniz fekat ben bilürüm; kitaplar, kısm–ı küllisi itibariyle birbirini nakzeden tuhaf fikirlerle doludur. Hangisinin isâbet kaydettiğini çözebilene değin insanın beli bükülür, beyni sulanır ve iş işden geçmiş olur. Öyle ise okumamak daha efdaldir bilâder.

2013/09/22

Katılım mevzusu

Geçenlerde bir merdiven boyama tartışması aldı başını gitti biliyorsunuz. Olay, Fındıklı'da yaşlı bir beyefendinin merdivenleri gökkuşağı renklerine boyamasıyla başladı.


Bu 'güzel' hareketi hepimiz sevmişken, merdivenler bir gecede tekrar griye döndü. Öne sürülen ilk argüman, herkesin buna onay verip vermediğinin bilinmemesiydi. 'Mahalleli onaylasın' dendi. Bu grileştirme neticesinde, olay büyüyüp protestolar başlayınca, Belediye hızlı bir kamuoyu yoklamasıyla çoğunluğun buna sıcak baktığı kanaatine varıp, merdivenleri tekrar boyadı (Ama ilk yapılan her zaman en güzeli olarak kaldı). Konu üstüne çok şey yazılıp çizildi. Burada benim dikkatimi çeken özel bir iki şeyi irdelemek istiyorum.

Konuyla ilgili, Atilla Yayla 10 Eylül 2013 tarihli yazısında bu olayı ve akabindeki gelişmeleri liberal bir bakış açısından ele alan bir yazı yazdı. Atilla Yayla da genel tartışmalara uygun biçimde, yazısında 'sayı problemine' işaret ediyor. Yani, tekrarla, mahalledeki bir kişinin yaptığı bu eylemi, mahallede onaylamayanlar bulunabilir, hatta kaçınılmaz olarak bulunacaktır. Bunların sayısı azınlıkta kalsa da kayda değer olabilir. Yayla, böyle bir durumda, ne yapılacağı konusunda sorular sormuş. Ve konuyu şöyle bağlamış:
Demokratik siyasetin temel ilkelerinden biri, kamusal kararların en yakın birimde alınması. Ama bu ilke problemi bütünüyle çözmeye yetmiyor. Çünkü buradaki 'en yakın birim' genellikle aralarında ihtilâflar olması muhtemel birçok insandan müteşekkil bir heyeti ifade ediyor. Heyette tam bir mutakabat varsa problem çıkmaz, fakat çoğu zaman bu gayet zayıf bir ihtimaldir. Sonuçta, karar almak şartsa, sandığa gitmek ve çoğunluğun dediğine uymak gerekir. Ne var ki bu her seferinde ideal bir durumun ortaya çıkmasını sağlamaz.
Bu kendi çapında mantıklı bir bakış açısı. Ancak bence 'ihtilaf'tan, 'sandık'a hızlı bir geçiş var. İhtilaflar her zaman oluşacaktır ve büyük ihtimalle bu çözülemeyecektir, dolayısıyla sandık tek çözümdür gibi bir mantık. Bunun doğruluk payı olabilir ama ben sandığı hızlı ve meşru bir çözüm olarak görmenin biraz problemli olduğunu düşünüyorum. Daha ufku açık bir siyaset felsefesi böyle meselelerde sandık çözümünü tek meşru yol olarak değil, bir başarısızlık olarak da görebilir. Zira, sandık sözün bittiği, empatinin ve anlama çabasının işe yaramadığı noktada devreye girecek son çözümdür. Çünkü bu noktada konuşulacak şeyler tükenmiş ve salt oyların sayılması noktasına gidilmiştir (*).

Yayla'nın bakışı, toplumsal gruplar arasındaki iletişim, anlama ve empati çabasını bir ahlaki görev olarak görmüyor. Zaten çoğu liberal, herhangi bir Kantvari ahlaki görev nosyonuna karşı olduğu için liberal olmuş; yani bu aslında çok doğal. Fakat yine de, empati ve anlama çabasının yüceltildiği veya en azından 'teşvik edildiği' bir siyasal bakışın, toplumsal problemleri çözme gücü, daha ileri düzeyde olacaktır diye düşünüyorum. Bu, elbette, ucu açık bir önerme... İkna etmek veya anlamaya çalışmak ne demek? Anlama çabası nerede bitiyor? Veya birinin karşıdakini anlamak için yeterli çabayı gösterdiği ama yine de ihtilaf oluştuğu, dolayısıyla sandığa gidilmesi gerektiği yönündeki tespitleri kim yapacak? Bunlar da aslında aynı bakış açısının içinden sorular. Çünkü bu tip bir siyaset felsefesi, aslında ütopyavari şekilde, herkes aynı zihniyet içinden bakmadıkça mümkün değil.

Çok uzatmadan, merdiven olayına dönersek, bir kişinin çevresini güzelleştirmek adına yaptığı eylem için mahalleli bu amcayla konuşmak ve iletişime geçmek yerine, merdivenleri oylayıp -gayet demokratik bir şekilde- griye çeviriyorsa, orada işlerin pek iyi olduğu söylenemez demek istiyorum.

Mustafa Akyol da aynı konuda bir yazı yazdı. Olaya Yayla gibi liberal bir bakışla bakan Akyol da yazısında şöyle bir cümle kullanıyor:
Ortak yaşam alanları, demokratik süreçlerle düzenlenmelidir.
Evet, bakıldığında bu da makul bir önerme. Fakat, ortak yaşam alanlarında, söz konusu merdiven örneğinde olduğu gibi, yapılan sıradışı şeyler hiçbir zaman toplumun bir iradesi olarak ortaya çıkmazlar. Öyle olsa, sanatçı dediğimiz nosyonun pek bir anlamı olmazdı. Bu konuda Barcelona'daki Gaudi örneğini ele alabiliriz. Gaudi Barcelona'nın herbir köşesine eserlerini yaparken halka mı sormuş? Sanat anlayışını onaylatmış mı? Öyle olsaydı, ortaya ortalamanın nobranlığından başka ne çıkabilirdi? Çevresine bu şekilde güzellik katmaya çalışan insanların işlerini 'oylamadan' geçirmek, onlara kısaca 'yapma' demekle eşdeğer değil midir? Mekanizmaları bu şekilde işleyen bir toplumun sağlıklı olduğu söylenebilir mi?

Elbette, Belediye yol yapacaksa seçmenlerine danışabilir. Çünkü Belediye meşruiyetini bizatihi seçmenlerden alır. Ama aynı şey merdiven boyayan amca için veya Kayamezarı yapan birisi için de geçerli olur mu?

Önümüzdeki dönem, hem Türkiye'de hem de dünyada ideal katılım ve karar alma süreçlerinin nasıl olabileceğinin gittikçe ateşli bir şekilde tartışılacağı bir dönem olacak. Merdiven mevzusuna bir de bu gözlükle bakmak gerek.

(*) Bu elbette sadece mikro ölçekte ileri sürülebilecek bir önerme. Buradan yola çıkıp genel seçimleri de sorgulamak çok anlamlı değil, zira o ölçekte bir iletişim kurulabilmesi şu anda imkânsız...

2013/08/25

İlginç Tipler (3): Şark kurnazları

Her taraf böyle insan dolu. Bunların sahte bir otoriter duruşları var. Her şeyi biliyorlar, her şey kontrolünde havalarında oluyorlar genelde. Sonra sözde çaktırmadan, kendilerini işin içinden sıyırıp, her şeyin sorumluluğunu size yıkmaya çalışıyorlar. Tabii hesapta siz bunu anlamıyorsunuz... Halbuki anlasanız da, çoğu zaman yapabileceğiniz bir şey yok; çünkü bunlar öyle bir davranıyor ki, tek hakettikleri cevap arayı tamamen bozmak. Bunu da kimi zaman, kimi yerlerde yapamıyorsunuz; haliyle diş sıkarak hayata devam ediyorsunuz.

İnsanların çoğu zaman işyerinde oluyor böyle tipler -- benim iyi ki en azından işyerinde böyle bir sorunum yok. Geçenlerde bir arkadaş anlattı: İşyerinde, kimse hiçbir işi umursamıyormuş, herkes rahatından, kolayından birbirine iş yıkmaya çalışıyormuş. Bu arkadaşım da -benim gibi- bu tip hesapların adamı değil ve böyle şeyler için pisleşip, sanki ormandaymışız gibi hırlayacak birisi değil. Vicdanım el vermediğinden işleri tamamlıyorum diyor. Başka bir arkadaşım da aynı durumdaymış. Yine üstüne yıkılan işin altında kalmış.

Düşünün, hem neredeyse katma değerin hepsini bu sorumlu insanlar üretiyor; ama buna karşılık bu tipler de bu sistemden besleniyor.

Türkiye'nin temel sorunlarından birisi de budur diye düşünüyorum. Sadece işyerlerinde değil, her yerde, her ortak yaşam alanında pisleşmeden, ince hesapların adamı olmadan, çirkefleşmeden yaşayamıyorsunuz. Her an birileri size kazık atacak, hem de bilmişlik taslayarak, sizin kafanızın çok da basmadığını varsayarak... Karşıdakini peşinen dürüst kabul edip, ona göre açık davrandığınız anda, karşıdaki tüm iyi niyetinizi suistimal etmeye çalışıyor. "O zaman şu da olur, bu da olur, bu da böyle olsun", kendine göre konuşmaya başlıyor. Her şeye rağmen, ben ve benim gibi pek çok insan, biraz da zorunluluk ve kişilikleri itibariyle pisleşmiyor, sessizce sorumluluğu üstüne alıyor. Halin böyle olduğunu görünce, bu şark kurnazları daha da vahşileşiyorlar: Karşıdaki nasılsa yiyor gibi bir anlayış. Taa ki siz bir noktada ister-istemez hop diyene kadar.

İnsanın bu döngüden kurtulması için, şark kurnazına dönüşmesi şart. Her an bir gerginlik, her an bir ısırabilirim duruşu, ben bunu yemem hâlleri, ince hesapları sezebilme yetisi... Açıkçası böyle anlarda insanlar arası her ilişkinin belli bir hukuk kuralıyla belirleneceği aşırı-deterministik bir sistemin çok daha iyi olacağını düşünmemek elde değil.

2013/08/20

Delirmek [Mahçupyan]

Sevdiğim, eski bir yazı. Geçende aklıma geldi, burada da dursun.

Delirmek, Etyen Mahçupyan.
Delirmek yavaş bir süreçtir...

Bir sabah yatağınızdan delirmiş olarak kalkmazsınız. O noktaya adım adım, sindirerek, kendinizi ikna ederek ve bu değişimden hoşlanarak ulaşırsınız. Dolayısıyla delirmek aynı zamanda kendi haklılığınızı üretmeyi ima eder. Öyle ki deliliğin uç noktalarına vardığınızda, artık haklılığınız ve yaptıklarınızın doğru olduğu konusunda hiçbir kuşkunuz kalmaz. Kendinizi deli olarak algılamadığınız için de, eylemlerinizden ve tavrınızdan kuşkulananları kötü niyetli, hatta düpedüz düşman olarak görmeye başlarsınız. Böylece başkalarına olan güveniniz giderek yıpranır, güveninizi hak edenlerin sayısı azalır ve daralan bir çevrede yalnızlaşırsınız. Zihinsel dünyanızda da benzer bir daralma yaşanır: Sizinkinden farklı fikirlerin tehlikeli ve zararlı olduğunu düşünür, sürekli olarak aynı düşüncelerin ve kanaatlerin içinde dolanıp durursunuz. Ancak delilik zekâyı engellemez... Hatta belki de geliştirir. Bu nedenle düşünce ve kanaatlerinizdeki aynılığı, detaylarda yarattığınız zenginlikle besler, sabit bakışınızın ne denli doğru olduğunu büyük bir yaratıcılıkla delillendirirsiniz.

Delilik bireysel olduğunda görünür bir olgudur. Çünkü esas olarak söz konusu kişinin gerçek dünya ile olan bağının gerçek dışı bir algı üzerine oturduğunu ifade eder ve bu durum da etraftaki insanlar tarafından kolayca tespit edilebilir. Ama ya delilik bir kültürel norm olarak hayatımıza sinmişse? Yani ya delilik, ideolojik bir kılıf altında cemaat oluşturucu ve belki de bazı mesleklerle özdeşleşen bir nitelik arz etmeye başlamışsa? Bu durumda deliliği fark etmek, fark edildiğinde de ona 'delilik' demek son derece zorlaşacaktır. Çünkü şimdi deliliğin kendi kodları, usulleri ve ritüelleri oluşacak, bir anlamda kurumsallaşacaktır. Açıktır ki bu tür delirme süreçlerinin toplumsal destek bulması, insanların zihninde olumlu çağrışımlar yapması çok mümkündür. Çünkü insanlar bu süreçleri aklın soğuk kriterleri ışığında değerlendirmezler. Aklı da yeni ideolojinin ışığı altında yeniden tanımlar, yaşanan ortak deliliği aklın gereği olarak görme eğilimi gösterirler.

Nasıl bireysel algı onu çevreleyen bir toplumsal algının içinde kendine hayat alanı bulur ve anlam kazanırsa, toplumsal algı da daha geniş, zamanın ruhunu yansıtan bir zihni dünyanın içinde barınabilir. Dolayısıyla eğer belirli toplumlarda delirme süreçleri yaşanmaktaysa, biliriz ki o dönemin zihniyetinde de böylesi bir delirmeyi mümkün kılan unsurlar bulunmaktadır. Diğer bir deyişle aslında herkesin biraz delirdiği bir dönemde, bazı toplumlar bunu daha sistematik ve disiplinli yapmayı becerebilmişler, deliliğe aşkın bir anlam katmakta mahir olmuşlardır. Örneğin Almanya'nın Nazi dönemi akut bir toplumsal delirme örneği olarak ele alınabilir. Ama aynı zaman aralığında diğer toplumların da çok farklı olmadıklarını, çünkü olamadıklarını bugün geriye baktığımızda idrak edebiliyoruz.

Delirme süreçlerinin sağladığı siyasî avantajlar, bu 'uca gitme' isteğini açıklayan faktörlerden biridir mutlaka... Delilik, sıradanlığın kabuğunu yırtan, toplumsallaştığı ve kitleselleştiği oranda coşku yaratan, enerji veren, mobilize eden bir ruh hali. Eğer toplum olarak pasifize olduğu duygusu yaygınsa, insanlar kendilerini yenik hissediyorsa, 'ayağa kalkmak' için yeni bir dayanışma seferberliğine ihtiyaç olduğu düşüncesi yerleşmekteyse, delirme sürecini bir toplumsal şahlanış olarak tasavvur etmeniz ve buna herkesi inandırmanız zor olmayabilir. Bu nedenle delirme süreçleri hemen her zaman yeni bir siyasî kadronun ortaya çıkmasıyla birlikte yaşanır ve delilik sistemleştiğinde o kadro da kendisini zamandan bağımsız kılacak biçimde iktidar kılar. Buradaki 'zamandan bağımsızlık' önemlidir, çünkü zaman her deliliği anakronik ve dolayısıyla geçici kılar. Oysa kendi hegemonyalarını kuran kadrolar bu süreç içerisinde cemaatleşir ve neredeyse toplumsal bir sınıf haline gelirler. Diğer bir deyişle deliliğin artık bir sahibi vardır ve üstelik de gücü büyük ölçüde elinde tutmaktadır. Bu durumda siyasî hükümranlığın üzerindeki en büyük tehdit zamanın getireceği bilinmezliklerdir ve onlar da devleti kullanarak ya da devletleşerek bu belirsizliğin önüne geçmeye çalışırlar.

Ne var ki, delirme sürecinin başlarında deliliğin dışında durmaktansa parçası olmayı yeğleyen insanlar, giderek rejim için bir tehdit olmaya başlamışlardır. Bu arada delilik uzun zaman yaşanmaktan ve kurumsallaşmaktan ötürü 'normalleşmiş' ve kendi meşruiyetini oluşturmuştur. Bu nedenle devlet ve hukuk toplumsal itirazları bastırmakta tereddüt etmez. Deliliğin savunulması bir bekâ meselesi olmaya doğru gider...

Geniş bir perspektifle baktığımızda, muhtemelen insanlığın her zaman bir tür deliliğin içinde olduğunu, veya peşinden gittiğini söylemek zorunda kalırız. Öte yandan delilik kelimesini bireyler üzerinden tanımladığımız için, kendi toplumsal durumumuza delilik demek hoş kaçmaz... Biz aslında ideolojilerin peşinden gideriz... Ve eski deliliğimizi de ancak bir sonraki deliliğe geçtiğimizde fark ederiz...

2013/08/05

Site kapanmış

Domain adresinin tarihi geçtiği için site 31 Temmuz'dan beri kapalıymış. Az önce farkettim. Bu süre zarfında kimse bunu farketmemiş.

Ben buradayım ey okur, sen neredesin? :)

2013/07/24

Teori Okumak

Schopenhauer bir kitabının girişinde kitaplarla ilgili -aklımda kaldığı kadarıyla- mealen şu düşüncelerini işliyordu: Bir fikirler sistemi taşlardan yapılma bir kemer gibidir. Aynı bir kemer gibi, herhangi bir parçası olmadıkça, o fikrin tastamam anlaşılmasının bir yolu yoktur. Fakat kitaplar fikirleri sıralı bir şekilde verirler. Halbuki kemerin taşlarının biri eksik olduğu sürece diğerlerinin varolmasının bir anlamı yoktur. Ama kitaplar fikirlerin bir bütün olarak aktarılmasına izin vermezler. (Hatırladığım kadarı buydu, bitişe ise gerçek alıntıyı koydum.)

Bu fikir daha çok teorik (benim için matematik) kitapları okurken aklıma sürekli geliyor. Bu tarz daha teknik kitaplar okunurken, bir yerde takılı kalmak ve ilerleyememek çok sık karşılaşılan bir şey. Özellikle teorik çalışmalar zor okunuyor ve özellikle insanın 'her şeyi tam anlayarak' ilerleme şeklinde bir takıntısı varsa, bu her zaman bu okumaların bitmemesiyle sonuçlanıyor (geçmişte bolca yaşadığım bir dram).

Halbuki muhtemelen tüm teorik çalışmalarda, kitaptaki ana fikirler, diğer bölümlerde ve hatta başka kitaplarda yer alan fikirleri bir bütün olarak birleştirmedikçe tam anlaşılabilecek şeyler değil. Bu yüzden de, bir şeyi günlerce uğraşıp da tam kafaya oturtamadan, anlayamadan geçmek zorunda kalmak da mümkün olabiliyor.

Peki verili bu durumda pratik bir strateji ne olabilir? Ben şöyle bir strateji deniyorum: Kitabı birkaç geçişte okumak. Bu fikir bana ait değil, math.SE'de gördüm (Aynısı makaleler için de önerilmişti, İsmail şurada güzel bir Türkçe çevirisini yaptı). Ama bu fikirler Schopenhauer alıntısıyla daha manalı hale geldi benim için. Bu yol bir kez okumaktan daha çok vakit alacak gibi görünebilir ama aslen okumaya başlayıp, takılınca kırılan motivasyonla birlikte aylarca ellenmeyen kitapları düşünürseniz, daha çok değil, daha az süreceğini ve hem de ÇOK daha fazla verimli olacağını görebilirsiniz.

Nedir birkaç geçiş: Değişik şekillerde uygulayanlar olabilir. Ama en iyi ihtimalle, bazı teoremleri veya teknik, anlaşılması güç noktaları, tam anlaşılmasa bile en azından cümle olarak ne söylendiğini akılda tutmaya çalışarak ilerlemek mümkün. Daha sonraki bölümlerde, bu kısımları öğrenmek için gerçek bir motivasyon gerektiren durumlarla karşılaşıldığında dönmek bir alternatif olabilir. Ya da kitabı ilk geçişte, çok derinlere inmeden, temel tanımları ve konsepti anlayıp, ikinci geçişte, ilk geçişte zor gelen detay teoremleri ve zor egzersizleri yapmak, kolayları da tekrar ederek ilerlemek de bir ihtimal olabilir. Bunlar üçüncü geçişe de bırakılabilir. Kuşkusuz bu stratejiyi uygulayacak her insan, kendine göre değişik pratikler geliştirecektir. Ama eninde sonunda 'fikri bir bütün' olarak anlamak çok daha kolay olacaktır.

Ardışıl (sequential) şekilde bu fikirlerin anlaşılması ise, neredeyse imkansız gibi. Bir kitabı 'çok rahat' okuyan insanlar, her zaman yeterli arkaplana sahip insanlar olurlar. Eğer size tamamen yabancı bir teknik alana kafa göz dalmaya niyetleniyorsanız, enerjinizi verimli kullanmakta, bezmeden kitabı bir bütün olarak ele almakta, 'adım adım' gitmekten çok daha büyük yarar var...

Schopenhauer alıntısı: The World as Will and Representation, sf. 5-6.
A system of thoughts must always have an architectonic coherence, i.e. a coherence in which one part always supports another without the second supporting the first, so the foundation stone will ultimately support all the parts without itself being supported by any of them, and the summit will be supported without itself supporting anything. A single thought, on the other hand, however comprehensive it might be, must preserve the most perfect unity. If it is divided up in order to be communicated, the various parts must still be organically coherent, i.e. each part containing the whole just as much as it is contained by the whole, with no part first and no part last, the whole thought rendered more distinct through each part, and even the smallest part incapable of being fully understood without a prior understanding of the whole. – But a book must have a first line and a last, and to this extent will always be very different from an organism, however similar they might be in content: as a result, form and matter are in contradiction here.

2013/07/22

Sadece bir teori

Evrim teorisinin 'sadece bir teori' olduğu, 'tartışmalı' olduğu argümanıyla ilgili, şu kitapta yazan aşağıdaki satırlar aydınlatıcı (çeviri bana ait):
Yaradılışçılar, Darwin'in teorisinin 'sadece bir teori' olduğunu ve ispatlanmış bir gerçek olmadığını söylemekte son derece haklılar. Bölüm 2'de de gördüğümüz gibi, bir bilimsel teorinin doğru olduğunu çok kesin bir biçimde ispatlamak imkansızdır. Çünkü veriden teoriye olan çıkarım her zaman non-dedüktiftir (yani inductive, tümevarımsaldır - D). Fakat bu genel bir durumdur, evrim teorisine özel hiçbir şey yoktur. Aynı sebeple, dünyanın güneş etrafında döndüğünün veya suyun H2O'dan yapıldığının veya desteklenmeyen cisimlerin düşeceğinin 'sadece bir teori' olduğu tartışılabilir; okullarda öğrencilere bu konulardaki alternatif teorilere dair eğitim verilebilir (burada yazar ABD'de 'yaradılış bilimi' ile evrimin eşit vakit ayrılarak, birlikte okutulmasına referans veriyor. - D).

2013/07/14

Anti-Realizm

Okuduğum kitaptan ilginç bir alıntı:


Bu tip tartışmalar genelde soyut bulunur. Fakat bana bu tartışmaların tam soyut olmadığını hissettiren bir şey var. Tam çözemedim ama çözersem bir yazı yazarım.

Her şey bir tarafa, bilim felsefesi en azından bilimle uğraşan bir insan için, neyi niye yaptığını anlamak için çok faydalı ve güzel bir şey. Hiçbir şey olmasa bile, giriş seviyesinde bir okumayı herkese tavsiye ediyorum.

2013/07/01

Anlamak

Bugünlerdeki gibi kutuplaşma yaşandığı zamanlarda, sosyal medyada iki genel tavırdan bahsetmek mümkün: İnsanlar (1) sevmediği / hoşlanmadığı şeyleri yazan kişileri takip etmeyi bırakıyor, (2) eğer buna rağmen bir şekilde hala hoşlanmadığı fikirler gözüne çarpıyorsa, 'AMA X de Y idi' tarzı kısa bir düşünce zinciriyle bu fikirleri mahkum ederek hayatına düşünsel evrenini hiç değiştirmeden, aynı fikirsel çapta devam ediyor.

İlk tavır, ikincisi gibi, elbette ki sorunlu bir tavır. Çünkü insanın bir yanlışını düzeltebilmesinin tek yolu kendisi gibi düşünmeyen, hatta bunu provokatif bir üslupla ve temiz bir açıksözlülükle yapan başka bir insandır. Bu sayede insan 'karşı cenahı' da anlama fırsatı bulabilir. Görebildiğim kadarıyla bizim toplumun gerçek manada bir 'toplum' olamamasının sebebi, bu tarz bir demokrat eğilimin yokluğu. Örneğin sosyal medyada takip etmek için herkes belli başlı kişileri buluyor, tam zıt fikirleri özellikle arayıp, bulup, kafa konforunu kaçıracak şekilde davranan pek yok. Oysa, sizinle aynı veya yakın fikirdeki insanların, sizinle farklı fikirde olan insanlara neler hissettirdiğini anlamak her insan için çok önemlidir. Yahut bir gözlemci olarak tartışan büyük toplumsal grupları anlamaya çalışmak da çok önemlidir. Çünkü kişisel olarak siz de, fikrinizi savunuş tarzınızla veya 'fikir' zannetiğiniz 'şeyin' bizatihi kendisiyle, bir şekilde insan haklarını ihlal ediyor olabilir, başka insanların canlarını yakıyor, midesini bulandırıyor, onarılmaz yaralar açıyor olabilirsiniz. Bu da ennihayetinde toplumun daha da gerilmesi, saçma sapan ayrışmaların olması ve sonunda herkesin zararına olacak gelişmelerin olmasıyla sonuçlanır. Sonuç odaklı olmak pragmatik bir tavırdır - daha önemlisi başka insanları kırıp döküyorken, siyasi tavırlar aldığını zannetmenin manasızlığıdır. Yani bu tip bir duruş ahlaki olmadığı gibi, pratikte bir fayda da getirmez.

İkinci hareket tarzı, yani hüküm kesme aceleciliği, altında biraz bilmişlik yatan bir tavır. Acele hüküm kesen bir insan, yani okuduğu bir şeyi iki saniye içerisinde çöpe atan/kabul eden bir insan aslında ezberlediği şeyleri reddediyordur veya kabul ediyordur. Dolayısıyla aslında sadece vakit kaybediyordur. Böyle insanların hayatı boyunca kitap okusa bile bir şeyler öğrenmediğine çok şahit oluyoruz, olduk. Saçma sapan tonla sosyal bilimci, köşe yazarı böyle ürüyor. Böyle durumlarda biraz mütereddit durmak, ihtimamla fikirleri analiz etmek lazım. Özellikle karşıdaki iyi niyetle ve belli bir özenle bir şeyler yazmışsa, bu kişinin motivasyonlarını ve fikir dünyasını anlamaya çalışmak çoğu zaman inanılmaz faydalı.

Daha derinde, böyle tavırlar 'iyi niyet' ekseninde bir bakışı gerektiriyor. Yani fikirlerini ifade etmeye çalışan ve bunda görece ölçülü bir tavır alan her insanı iyi niyetle anlamaya çalışmak gerekiyor. Zaten herkesin kendince iyi olan şeyi yaptığı (bazı ahlak yoksunlarını saymazsak) o kadar ortada ki, bu kadar kötü niyet varsayımı -bir zihin hastalığı değilse- nereden geliyor merak etmemek mümkün değil.

Tüm bu sebeplerden, ben açıkçası son Gezi olaylarında 'polis şiddeti' konusu dışında net bir taraf tutmadığımı açıklıkla söyleyebilirim. Hem benim de yazdığım demokrasi tartışmaları; hem barış sürecine etkisi; hem (haklı bir tepki olarak ilk gün dışında) hareketin bir komploya dönüştüğü hem de tersi yöndeki fikirler konusunda 'mantıklı' birçok yazı okudum. Henüz büyük resmi kafamda oluşturabilmiş değilim- acelesi de yok. Ayrıca iktidarın aldığı tavırların (kızsam da kızmasam da) neden öyle olduğunu da sakinleşip soğukkanlılıkla anlamaya çalıştım. Çünkü iktidar ben değilim, ben sade bir insan olarak onlardan çok farklı bir düşünce dünyasındayım. Tahammül edemediğim, anlamaya çalışmadığım ve beni çileden çıkaran tek şey polis şiddeti ve her türlü taciz oldu -- ki bunların anlanacak, tahammül edilecek bir tarafı yok!

Ama bu tip tavırların aksine, son süreçte hitap ettiği insanları mide bulandıran bir ayrımcılıkla aşağılayan çok fazla insan gördüm. 'Siyaset nasıl yapılmaz' konusunda ibretlik örneklerle dolu sosyal medya. Hala da örnekler yağmaya devam ediyor. İyi niyetle 'karşıdakine' hitap eden çok az sayıdaki yazının dahi, karşıdakini zerre anlamadığını belli eden gizli aşağılamalarla, üstü örtülü itham yağmuruyla dolu olması, bu ufak alanda dahi bir iletişim ortamının oluşmasını engellemiş durumda. Şunu not etmek lazım ki, kim daha çok 'gaza geldiyse', bu yanlışlıkları da en çok o kişiler yaptı. Neticede başta olduğumuzdan daha kötü bir yere geldik.

Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da tek sorunumuz 'efektif' bir iletişimin, iyi niyetli ve saygılı bir diyalogun yokluğu olacak. Bu tarz bir iletişimsizliğin de iyi bir sonuç vermesini beklemek zor. 

2013/06/29

Sorun

Bilimsel bilginin güvenilirliği, bilimsel metodun zayıflıkları gibi noktalarda pek çok tartışma var; ama her şeye rağmen elimizde bilgi edinmek için en güvenilir araçlardan birisi bilimsel yöntem. Bilimin epistemolojisindeki sorunlar benim açımdan bunu gölgelemiş değil. Kısaca eksik veya gedik de olsa, bir konuya akademik bir ilgi göstermenin o konuyu etraflıca anlamanın başlıca yollarından birisi olduğunu düşünüyorum.

Elimizdeki güvenilir araçlar kaliteli, tarafsız ve geniş açılı akademik çalışmalarken ve bilimin metodolojisi aşağı yukarı belliyken, bu perspektiften bakıldığında aslında insanların büyük çoğunluğu, vakitlerinin büyük çoğunluğunu ziyan ediyor. Çünkü günlük hayatta ve mesela medyada tartışılan pek çok şey, siyaset, sosyoloji, psikoloji, dilbilim gibi konularla ilgili ve bu akademik alanların gündelik hayatla ilgili söylediği çok fazla şey var. Ama nedense sağda solda tartışanların çok azının bu gibi akademik dallardan haberdar olduğunu görüyoruz. Çoğu, hayatlarını boş laf etmekten kazanmaya alışmış insanlar oluyor. Zaten bir ülkede ana akım medyanın neredeyse bütün köşe yazarları, hikayeden ve temelsiz gözlemlerden ibaret yazılar kurguluyorlarsa orada sorun olduğunu anlamak için fazla analiz yapmaya gerek yok.

Durumun benim için daha enteresan tarafı şu: Çevrede de bu yaratılan "sözde" gündemlere ilgi duyan pek çok insan var. Bunlar genelde boşboğazlıkla binlerce lira kazanan "gazeteci" adı altındaki kişilerin yazılarını paylaşıp, beraberinde inanılmaz ateşli veya nefret dolu yorumlar yapıyorlar. Önceleri bu insanların en azından bu konulara bir şekilde "ilgili" olduğunu düşünüp, yeterince iyi tartışıldığında ilerlenebileceği gibi bir düşünceye sahiptim. Çünkü bir konuyu tartışmak için ilgilisinden daha iyisi yoktur. Ama çok zaman geçmeden gördüm ki bu insanlar da, paylaştıkları yazarlar gibi, analizin boyu biraz derinleştikçe kaçan kişilerden ibaret. Oysa bir insan siyaset hakkında çok söz söylüyor ama hiç siyaset bilimiyle ilgilenmiyorsa, toplum hakkında eveleyip gevelerken sosyolojinin tanımını ve kapsamını dahi bilmiyor ve öğrenmek de istemiyorsa, benim için açıkça 'cahil' bir insandan fazlası etmiyor. Bu yaşam tarzına sonuna dek saygı gösteririm hatta konuşma hakkını da savunurum --fakat bu onları "ciddiye almak" zorunda olduğum manasına da gelmiyor. Çünkü tartışma metodları önce karşısındakini kendi seviyesine indirip, ondan sonra o seviyede yenmek olan bu insan tipiyle kaybedecek vaktim olduğuna inanmıyorum.

Kısaca toparlarsak: (1) Sorunlar hiçbir zaman 'uzmanları' tarafından değil, kendine "entelektüel" sıfatı biçmiş cahiller tarafından tartışılıyor, (2) Ülkedeki sorunların çözümünde -hesapta- "bilimsel bakış"ın uygulanmasını isteyen güruh dahil herkes farklı saflardaki bu cahillerin arkasında duruyor, (3) Kimse durduğu pozisyonla ilgili akademik çalışmaları okumuyor, (4) Günün birinde birisi bu insanlara bu akademik alanları işaret etse dahi, bu insanlar bir şey okumadığı gibi, bu durum temelsiz safsatalarını savunurken herhangi bir özgüven kaybına da sebep vermiyor.

Böyleyken böyle. Daha gidecek çok yolumuz olabilir (Fakat olmayabilir de).

2013/06/13

Demokrasi vs. Demokratlık

Son Gezi eylemleri ve referandum tartışması ile ayyuka çıkan sandık demokrasi değildir veya çoğunluk tahakkümü demokrasi değildir gibi tartışmalar demokrasinin ne olup, ne olmadığı ve fazlasının nasıl mümkün olabileceğine dair bir analizi gerektiriyor.

Demokrasiyi kendimce çok informal bir şekilde şöyle tanımlayabilirim: Demokrasi insanların kağıt üstünde belli başlı bir takım haklara sahip olduğu rejimin adıdır. Bu haklar, ülkeden ülkeye değişse de, temel insan hakları, seçme-seçilme ve her türlü siyasi fikri savunma özgürlüğü gibi birçok temel insan hakkını içerir. Bu haliyle demokrasi, hukukun insanlararası alanı parsellediği bir sistemdir. Bu parselleme herkese kendi haklarını ve sınırlarını bildirmeyi amaçlar. Dolayısıyla demokrasi bir insanın kendini bir toplumda rahat hissetmesi için gerek koşuldur.

Fakat insanların bir toplumda haklarının olması, o hakların kullanılabileceği manasına gelmez. Bu hakların kullanımına imkan verecek şey o ülkenin insanları ve insanlararası iletişimin yapısıdır. Yukarıda verili tanımıyla demokrasi bu alanı parsellemiş ve teoride bir takım özgürlükler sağlamış olsa da, pratikte her zaman birçok gri alan kalır. Görünürde yasaların bu ilişkileri tanımladığı düşünülse de, bu gri alanlar o denli büyüktür ki, yasalar çoğu zaman hükümsüzdür, varlıkları vazgeçilmezdir ama pratikte pek bir şey ifade etmeyebilir. Özetle çok ideal yasaların olduğu bir toplumda dahi, insanların zihniyetleri elverdiğinde, son derece antidemokratik durumlar yaşanabilir. Örneğin böyle bir toplumda sırf belli bir etnik gruba ait olduğu için bir insanla hiçbir ırkçı söylemde bulunmadan veya ayrımcılık yapmadan arkadaşlık kurmayı kesmeniz yasalarda suç olmaz. Fakat bu aslında gayet insanlık dışı bir tavırdır. Bu konuda, işlem yaptıkları Araplara karşı son derece nazik ve insancıl olan Fransız nüfus memurlarının, Araplarla tokalaştıktan sonra "pis ve hayvan oldukları" gerekçesiyle ellerini yıkamaları gibi ibretlik örnekler mevcuttur. Dolayısıyla nefret suçlarının uluorta işlenmesini cezalandıracak kadar ileri yasalara sahip toplumlarda dahi bu tip bir ırkçılık gayet mümkün olabilir. Yani demokrasinin olması o ülkedeki demokratlık seviyesine dair hiçbir şey söylemeyebilir...

Buna karşı sigorta olabilecek tek şey farklı toplumsal kesimler arasında yoğun bir fikir alışverişidir - ki demokratlık bunu gerektirir. Bu fikir alışverişi herkesin birbirinin en temel haklarına saygı gösterdiği ve birbirini iyi niyetle dinleyebildiği ortamlarda olabilir. Bu şekilde insanlar birbirlerinin reflekslerine ve düşünce dünyalarına hakim olabilir. Bu da karşıdakini de ilgilendiren ortak bir karar alınması gerektiğinde, talep edilecek ve herkesin mutluluğunu sağlayacak adımların toplum tarafından kendiliğinden inşa edilebilmesinin önünü açar. Böyle bir iletişim, aslında yönetimi de bir anlamda gereksiz hale getirir; sadece yapılması gereken işleri ifa edecek memurlardan ibaret kılar.

Türkiye'de okullarda verilen şovenist eğitim, medyanın yıllarca insanlara benimsettiği siyaset tarzı ve en önemlisi geçmişte yaşananların hafızalarda bıraktığı anılar böyle bir iletişimin kurulmasına hiç müsait değil. Toplumun zihninin böylesine felç edildiği bir ülkede, Gezi parkı eylemleri gibi insan hakları alanında duyarlı insanların başlattığı bir eylemin bile, tabanı genişleyip belli bir kesimi de içine alınca, nasıl tipik şovenist reflekslere savrulduğunu, bayrak tartışmalarına boğulduğunu hep birlikte gördük. Buna paralel olarak, süregelen tartışmanın tarafları olan toplumsal kesimlerin iletişim ve empati konusunda hiç de iyi bir sınav verdikleri söylenemez... Örneğin Twitter'dan takip edebildiğim kadarıyla eylemlere katılmayanlar kolluk kuvvetlerinin akıl almaz ve insanlık dışı şiddetini veya barışçıl eylemcilerin dikkate alınmak yerine nefret söylemine maruz kalıp hedef gösterilmesini büyük oranda görmezden gelmişken; eylemlere katılan kesim bu eylemler süresince başörtüsü takan insanlara yapılan utanç verici (ve insanlık dışı) tacizleri veya meydandaki sayıca büyük bazı grupların diğerlerini hazmedememesini yeterince yüksek sesle eleştirmiyor. Haliyle bir diyalog ortamı kurulmadığı için ve herkes birbirini görmedikleriyle yargılıyor. Dahası, insanlar yanlarındaki veya karşılarındaki insanların geçmişte yaşadıkları insan hakları ihlallerini kabul etme aşamasına gelecek kadar dahi demokrat olmadıkları için, daha en baştan (eylemciler içinde dahi) bir güvensizlik ortamı var. Oysa karşıt noktalara konumlanan kesimlerin birbirinin mağduriyetlerini anlaması ve ortak bir dilden konuşmaya başlaması o kadar da zor değil. Ama şimdilik abuk subuk ezberlerden dolayı bir hayal.

Özetle evet demokrasi seçimden ibaret değildir. Fakat kağıt üstünde demokrasinin daha gelişmiş bir aracı da yoktur - daha gelişmiş olan şey toplumsal kurumlarda gerçekleşecek olan iletişim ve müzakeredir. Fakat demokrasi sandık değildir argümanını savunmak, bugün bu argümanı savunanların sahip olduğundan çok daha fazla hazmetme, tahammül etme, empati yapma ve anlama çabasını gerektiriyor. Bu faziletlerin -argümanı savunanlar kadar karşıtlarında da- olmadığı ise aşikar. Geçmişten gelen ve en başından beri nereden geldiklerini merak ettiğim bazı sevimsiz pratiklerin bu eylemde tekrarlanması, eylemlere katılmayan kesimin hiç de hoş olmayan anılarını canlandırdığı için, artık bir diyalog şansı da yok.

Böyle bir ortamda demokrasinin en ilkel aygıtına, yani saymaya, yani referanduma başvurmak tüm kesimler açısından olabilecek en makul yol gibi görünüyor. Çünkü, o taraftan veya bu taraftan, demokrat olmayan insanlara demokrasi denilen aygıtın sunabileceği başka bir çözüm yok.

2013/05/27

Türkiye'de Teknoloji Üssü

Söz verdiğim yazı dizisini yazmaya başladıkça sakız gibi yazılar ortaya çıkmaya başladı. Bir de tesadüf müdür bilinmez, bu konular aklımdan hızlıca çıktı ve başka işlere konsantre oldum. Sizi fazla bekletmemek adına bu yazıyı yayınlıyorum şimdilik (ara sıra yazıp taslağa kaydettiğim şeylerden güncel bir tanesi).

Haberlerden bilebileceğiniz gibi, Başbakan şu sıralar Silikon Vadisi'ni gezdi. Tam bu sıralarda Türkiye'de Gebze'de bir Silikon Vadisi kurulacağını açıkladı. Epey geç bir adım olsa da, elbette ki bu ennihayetinde olumlu bir adım. Hiçbir şey olmasa bile, mış gibi yapmamız bile bir kazanç böyle şeylerde. 100 şirket mış gibi yapsa ama 1 tanesi arge yapmaya niyetlense dahi ilerlemiş olacağız.

Bilindiği gibi Türkiye'nin özellikle 2023 etrafında iddialı hedefleri var. Bu hedeflerden bazıları ekonomide ilk 10'a girmek gibi epey ciddi şeyler. Bu hedefler gerçekleşebilir elbette. Fakat her halükarda gün geçtikçe yaşanmaz hale gelen Türkiye'nin nasıl böyle teknolojik çekim merkezi ve ekonomi devi haline geleceğini aklım almıyor. Sebeplerimi aşağıda sıraladım. Lütfen okurken, sadece teknolojik bir atılıma yönelik yazdığımı unutmayın. Burada ele almadığım çok daha önemli şeyleri görmüyor veya es geçiyor değilim kısacası.

(1) İnsanlarımızda birlikte çalışma kültürü yok. İnsanlar niyet okuyor, dedikodu yapıyor, birbirinin fikrine saygı duymuyor. Ara sıra bu blogda da rastladığınız gibi, birisiyle bir şeyi düzgünce tartışmak çok güç. Karşısındakine saygı duyan, heves kırmayan, birlikte çalışılabilecek insan sayısı çok az. Amirler, müdürler, hocalar fırça/azar gibi kavramları yöneticilik zannediyor. İnsanları motive etme yetenekleri sıfır. Haliyle herkes yaptığı işi gününü kurtarabilmek için yapıyor. Böyle bir durumda yaratıcı, yenilikçi bir şeyin çıkması olanaksız.

Bu durumun eğitim sistemimizde derin kökleri var. Çocuklara ilkokullarda verilen eğitim bu sonucu doğuruyor. En başta alakasız gibi görünse de, sabrım yeter de bir eğitim yazısı yazarsam bu konuyu açacağım. Görünüşte ciddi bir eğitim reformu olmadığı için (olsa da öğretmenlerimizin hepsini değiştiremeyeceğimiz veya eğitim fakültelerini sil baştan kuramayacağımız için) gelecek adına bu konuda oldukça umutsuzum.

(2) Türkiye yaşanacak yer değil. Belki ufak bir nokta gibi görünebilir ama değil. Bir teknoloji üssü kurduğunuzda, dışarıdaki yetenekli mühendislere çekici bir ortamınız olması lazım. İnsanlar öncelikle taşınacakları yerleri incelerler, yapacakları işleri değil. Bizim şehirlerimiz oldukça verimsiz, kirli. Evler şekilsiz, çirkin, zevksiz; yeşil yok, olanlar yok ediliyor; buna rağmen kiralar bile yüksek. Birlikte yaşayacağınız insanlar kaba, gürültücü, araba kornaları yüzünden düzgünce uyanmak bile mümkün değil. Neredeyse şehrin tümünde sokaklar güvenli değil. Evinize gelirken çoğu yerde garip tipler yüzünden tedirgin olmanız çok mümkün. 'Ferah' yerlerde bile böyle şeylere sıkça rastlanıyor. Kimse Türkiye'ye çok daha kötü bir yerden gelmedikçe -ki tecrübeli bir insanın oralardan gelme ihtimalinin daha düşük olduğunu varsayabiliriz-, gelmek istemez. Buradaki şehirlerde mutlu-mesut yaşayacak insan sayısı çok az.  Bana mesela 50bin liralık bir maaş teklifi gelse fakat İstanbul'da kalmam istense ve alternatifi insan gibi yaşanabilecek bir şehirde asgari yaşam masrafları olsa, ikinci seçeneği tereddütsüz seçerim. İnsan adam akıllı yürüme imkanı bile bulamayacaksa, parayı ne yapsın? Maharetli bir mühendisin bakış açısından baktığımızda, İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e, Kocaeli'ne adam/kadın niye gelsin? Bu şehirleri çekici kılan ne var?

(3) Hukuk çok büyük bir problem. Türkiye'deki mahkemelerin facia kararlarını her gün görüyoruz. Gerek insan hakları, gerekse insanların fikri haklarını koruma konusunda hukuk ülkenin kuruluşundan beri iflas etmiş vaziyette. Böyle bir hukuk sisteminin olduğu yerde ne kimse bir fikrini açıklamak ister, ne yenilikçi (o anki hukuk sisteminde yeri net olmayan) sistemler tartışılabilir ne de insanlar yaşamak ister. Yenilikçi bir işin hukuksal boyutunun çözümsüz kalacağı neredeyse garanti. Herkesin bilindik yolları takip edip, yapılmışları yapması biraz da bu yüzden (başımıza ne geleceği belli olmaz). Bunları geçelim, insan haklarının bu durumda olduğu bir ülkeye -ben olsam- yerleşmek istemem.

(4) Üniversite. Üniversiteler yüksek lise. En iyi üniversitelerin durumu bile böyle. Her şeyin bel kemiği temel bilimler neredeyse yok olmuş durumda. Şu anki politikalar da bu gidişi hızlandırıyor. Vizeler, finaller, projeler neredeyse sıfır (hatta negatif) etki yaratıyor. Çünkü çoğu hoca işini yapmış görünmek için ders verip, sınav yapıyor, çoğu öğrenci de öğrenciliklerinin gereği (mezun olup alakasız bir iş yapmak için) o dersleri ezberleyip, unutuyorlar. Ders dışı aktiviteler çok sınırlı. İki üç öğrencinin bir araya gelip meraktan bir proje üstünde çalıştığını görmeniz çok zor (çünkü vakit de bırakılmıyor). Eğitim öyle bir yolla veriliyor ki, en merak edilesi konu bile tiksinti yaratıyor. Çoğu üniversitede kütüphaneler 9-10 gibi açılıp yine 9-10 gibi kapanıyor.

İntihal ve sahtecilik gibi devasa bir problem bir tarafa, ironik ama, ödüller toplayan ve dışarıdan çok parlak görünen biliminsanlarının bile çok temel şeyleri bilmediği, hayatını öğrenciler üzerinden idame ettirip puan topladığı ve yurtdışında birlikte yayın yaptığı ünlü insanlar sayesinde kendini nitelikli çalışmalar yapmış gibi göstermesine oldukça sık rastlanıyor (Türkiye'de olmama rağmen iyi ki bu tip insanlardan kurtulmuş durumdayım. Çok şanslı olduğum söylenebilir.)

Bu haldeki okullardan gerçekten arge yapacak şirketleri kuracak çok az insan çıkar.

(5) Genel Eğitim. Facia bir durumda. Öğretmenlerin geneli bilgisiz. "Karenin alanını hesaplarken kenarları çarpıyor muyduk, topluyor muyduk" diye soran ortaokul öğretmenleri genel durumu çok güzel özetliyor. Belki devletin ortaokullarında, liselerinde okumamışlara çok garip geliyor olabilir: Ama lise hocalarının da durumu bu. Ayrıca müfredatlar standart. Farklı eğitim uygulayabilen okullar yok. ABD'deki gibi Montessori okullarının bir benzerinin bizde olması için çok çaba sarfedilse de, devletin katı kurallarını aşabilen insan sayısı çok az. Adam parasıyla okul kuruyor, yine müfredatı devlet dayatıyor.

Böyle bir sistemle California gibi bir eyalette kurulmuş olan bir teknoloji alanının benzerinin Türkiye'de kurulabileceğini düşünmek zor. Google'ı kuran iki kişi Montessori okulunda okumuş insanlar. Araştırsak eminim ABD'de bilişimde devrim yapan birçok insanın eğitim geçmişlerinde ilginç detaylar buluruz. Türkiye'de eğitim almış bir insanın 'normal' bir hale gelebilmesi için, o insanın mezun olduktan sonra öğrendiği tüm şeyleri büyük bir çabayla unutması gerek.

Tüm bunlar atlanarak geleceğe dair büyük bir umutla konuşuluyor -- umut olması her şeye rağmen güzel bir şey elbette. 20 yıl öncesine nazaran Türkiye çok ileride olsa da, genel durumda hala devasa problemlere sahip. Bu alanlara el atmak ise, toplumdaki insan profilini değiştirmek mümkün olmadığı için, imkansıza yakın.

Yani aslında bu yolda büyük bir problemimiz var ve sanırım çözümü yok. Çözümü olacağına dair bir umudum olsa, Türkiye'de yaşama fikrine sıcak bakabilirdim. Ama şimdilik (ilk etapta) aklımda kurtulmaktan başka bir şey olmadığını söyleyebilirim.

2013/05/15

Deniz Feneri Bekçisi

Geçenlerde Gökgünce'de (başka bir yerden alıntılanarak) bir paragraf yayınlanmıştı. Bugün bezmişlikten dolayı bu paragraf aklıma geldi - bu bloga yakışır diye düşündüm. Aşağıdaki paragraf Albert Einstein'ın bir konuşmasından,
...bu sözlerimle ilgili olarak, geçenlerde aklıma gelen bir düşünceyi dile getirmek isterim: Şehirden uzak, yalnız yaşıyor ve rahat, düzenli bir hayatın yaratıcı düşünceyi geliştirmeye ne kadar elverişli olduğunu görüyordum. Toplumumuzda yalnızhğı gerektiren ve beden ya da akıldan yana büyük bir çaba gerektirmeyen bazı görevler vardır: örneğin deniz feneri ve yüzen fener bekçiliği. Bu görevleri bilim, özellikle, bazı matematik ya da felsefe sorunlarını derinliğine incelemeyi amaç edinen gençlere vermek mümkün değil mi? Pek az genç hayatının asıl verimli çağında bilimsel sorunların üstüne eğilmek fırsatını bulur. Bir genç belli bir süre için bir burs bulabilse bile, en kısa zamanda sonuç elde etmek zorundadır. Bu durum salt bilime ulaşmak için hiç de elverişli değildir. Ekmeğini kazanmak için gelişigüzel pratik bir görev alan genç bilim adamı bu bakımdan daha elverişli koşullar içindedir - yeter ki asıl çalışmasına ayırabilecek zaman ve enerjiyi bulabilsin. Bu dediğim gerçekleştirilirse, belki yaratıcı kafalara şimdi olduğundan daha geniş ölçüde gelişmek olanağı verilmiş olur. Ekonomik yoksulluğun ve politik karışıklığın ağır bastığı çağımızda bu çeşit düşüncelerin üstünde durmaya değer.
Kaynaklar: Gökgünce ve Bilim ve Uygarlık başlıklı konuşmanın tamamı.

2013/03/05

Kavrayış

Kavrayıştaki her adım bir önceki aşamaya yeniden dönmeyi zorunlu kılar. Tamamen anladığımızı düşündüğümüz şey daha önce dikkatimizden kaçan yeni soru işaretleri demektir. Bu süreç hiçbir zaman sona ermez ama süreç içinde çok şey kazanabiliriz.
sosyolojik düşünmek, zygmunt bauman, sf. 28.

2013/03/01

Hak Etmek

Hepimiz kendimize dair bir algıya, dolayısıyla neyi hak edip hak etmediğimize dair görüşlere sahibiz. Bu çeşitli şekillerde olabilir. Bazı insanlar ellerinde olan şeyleri hak etmediklerini düşünüp bir tür vicdan azabı yaşarken, bazı insanlarsa ellerinde olmayan şeylere uzaktan bakıp aslında onları hak edenlerin kendileri olduğunu düşünürler. Genele bakıldığında ikincisinin daha yaygın olduğu söylenebilir.

Fakat böyle bir kavramı düşünebilmek için çok iyi tanımlanmış kurallar olması gerekir. Oysa dünyada böyle kurallar yok. Yani kimin neyi hak ettiği konusu insandan insana değişebilen, subjektif bir konu. Dolayısıyla, otoriteye sahip, güçlü olan insanların bu konudaki görüşleri toplumda normlara dönüşüyor. Çünkü bir şeyi (konum, ödül vs.) hak etmeniz için yapmanız gereken bir dizi eylem sonucunda, bu otoriteler tarafından bir şeye layık olup olmadığınız belirleniyor. Bunun sonucunda da bir şeyi 'hak etmek' için yapılacak en rasyonel hareket, bu otoritelerin görüşlerine uygun hareket etmek haline geliyor. Bu durum çok çirkin davranışlara sebep verebilse dahi toplumda 'pek yapacak bir şey yok' sloganıyla normalleştiriliyor.

Öte yandan pek çok insan ahlaki bağlamda bir şeyi hak etmek kavramını irdelemiyor. Mesela, tamamen soyut bir örnek olarak şunu verebiliriz: Bir bilim ödülü almak için belli başlı evrensel kriterler vardır. Bu kriterlerden bazıları yüksek kalitede bilimsel çalışma yapmak veya iyi öğrenciler yetiştirmek gibi şeyler olabilir. Fakat bir bilim insanı, bir takım otoritelerin bir ödülü neye göre verdiğini izleyip, o hareketleri yaparak ödülü alabilir. Haliyle, bu otoriteler eğer yüksek kriterlere göre değerlendirme yapmıyorsa, ortada bir tutarsızlık olduğu düşünülür. Fakat temel sorun bu paragrafın ilk cümlesindeki durum: İnsanlar otoritelerin normlarından bağımsız değer yargıları geliştirmediğinde, otoritelerin görüşleri, hak etmek kavramının yerine geçiyor. Dolayısıyla, bize ahlaksızlık olarak görünen durumlarda dahi o aslında hak etmemişti diyecek insan sayısı çok az sayıda oluyor.

Bu sebepten dolayı, insanın, hem kendisi hem de başkasının hak ettiği şeyler hakkında düşünürken, otoritelerin veya başkalarının ne düşündüğünden olabildiğince bağımsızlaşması gerek.

Bu yukarıda örneğini verdiğim haksızlıkların yanı sıra, aynı zamanda insanın kendine dair bir şey. Birisi, bir şeyi elde etmeniz için bir dizi eylem yapmanız gerektiğini düşünüyorsa, fakat siz tam tersine bu eylemlerin elde edeceğiniz şeyin ruhuna ters olduğunu düşünüyorsanız, kendinizi dinleyin. Bedeli ne olursa olsun. Sizin kendinizi neye layık gördüğünüz önemlidir, başkasının (hatta sizden çok daha güçlü, prestijli başkalarının) sizi neye layık gördüğü değil. Aynı şekilde birisinin bir şeyi hak edip hak etmediğine karar vermeniz gerektiğinde, A veya B kurumunun, kişisinin ne dediği değil; sizin kendi ahlaki kriterlerinize göre ne görebildiğiniz önemli olmalı.

Böyle yapmadıkça ruhumuza uymayan durumların içine düşmemiz veya esasında düşüncelerimiz ile hiç ilgisi olmayan şeylere sebebiyet vermemiz çok yüksek olasılık. Ki zaten öyle yapıyoruz, sonra aslında kendi sebep olduğumuz karmaşayı protesto ediyoruz. Pek çok akıllı ve hatta ahlaklı insan bir araya gelse de, bu insanlar yeterince kafa yormadığı için saçmalıklarla dolu düzen aynen devam ediyor; herkes şikayetçi olduğu halde. Çünkü şikayet etmenin gereğini yapıp düşünceleri yeterince inceltmiyoruz.

Bu işler epey zor bence.

2013/01/10

Hausdorff'un Hazin Hikayesi

Dün Matematik Köyü Facebook sayfasında şöyle bir şey paylaştı:
Tosun Terzioğlu'nun Nesin Yayınevi'nden çıkacak "Bir Analizcinin Defterinden Seçtikleri" adlı kitabından: "Topoloji alanının kurucularından olan Alman matematikçi Felix Hausdorff (1868-1942) kümeler kuramı ve ölçüm kuramına da önemli katkılar yapmıştır. 1891 yılında Leipzig Üniversitesi'nden doktorasını aldıktan sonra 1910 yılına kadar aynı üniversitede çalışmış, daha sonra Bonn Üniversitesi'nde profesör olmuştur. Naziler iktidara gelince Yahudi olmasına rağmen, dünyaca tanınmış bir matematikçi ve akademik çevrelerde saygın yeri olan yaşlıca bir profesör olarak Hausdorff kendisini güvende hissetmiştir. Ama 1935 yılında üniversiteden atılmış ve makalelerinin Alman dergilerinde yayınlanması yasaklanmıştır. Araştırmalarını Polonya dergilerinde yayınlamayı sürdürmüştür. Giderek Alman akademik çevrelerince yalnız bırakılmış; ABD'de iş aramış ama bulamamıştır. 1942 yılının Ocak ayında toplama kampına gönderileceğini haber alınca eşi ve baldızı ile birlikte intihar etmiştir."
Hausdorff bu dönem okuduğumuz kitapta sık sık ismini gördüğüm birisiydi ve hikayesinden haberdar değildim.

Bakınca, insanların ne zor şartlar altında çalıştıkları konusunda çok şey öğrenilebilir bu örnekten. Dünyada pozisyon aramasına rağmen yurtdışına çıkamamasıysa akademi dünyasının ayıbı olarak görülmeli bence. Sonuçta ABD'de Hausdorff'un durumundan haberdar olan herhangi birinin var gücüyle onu Almanya'dan çıkarmak için uğraşması gerekirdi (ki Wikipedia'nın söylediği kadarıyla Polya haberdardı).

Hausdorff'un Wikipedia sayfasında bir referans ayrıca dikkatimi çekti: Siegmund-Schultze, Reinhard (2009). Mathematicians fleeing from Nazi Germany: individual fates and global impact. Princeton University Press.

Bu kaynak totaliter rejimlerin bir ülkenin bilim camiasına nasıl etkisi olduğunu gösteren çok iyi bir çalışmadır muhtemelen. Alıp bakmak lazım.

Almanya yüzyılın başında neredeyse tüm bilimsel devrimlerin ve felsefenin de merkezi iken, Nazilerin iktidara gelmesiyle neredeyse tüm akademisini kaybetti. Öyle ki, David Hilbert (en ünlü matematikçilerden birisidir) Yahudiler akademiden çıkarıldıktan sonra kendisine Göttingen'deki 'Yahudi etkisinden kurtulmuş' matematik çalışmalarının nasıl gittiğini soran Nazi eğitim bakanına 'Göttingen'de matematik mi? Geriye pek bir şey kalmadı' dahi diyebilmiştir (*).

Bu konu bu şekilde ele alınabileceğinden çok daha derin elbette. Belki başka zamana daha detaylı konuşuruz.

(*) Kaynak: Hilbert attended a banquet and was seated next to the new Minister of Education, Bernhard Rust. Rust asked, "How is mathematics in Göttingen now that it has been freed of the Jewish influence?" Hilbert replied, "Mathematics in Göttingen? There is really none any more."