2012/10/28

Karamsarlık

Hayatı tamamen laylaylom modunda yaşamayan fakat öte yandan gereken önemi de vermeyen insanlar genelde karamsarlaşıyorlar. Çünkü kestirmeden varsayımlar ve kendinden emin olma hali, dünyayı fırsatlara açık bir şekilde görmeyi imkansızlaştırıyor. Bu durum da pasif bir karamsarlık haline yol açıyor, yılların sürüncemede ve inaktif geçmesine sebep oluyor. Genel olarak karamsarlık üstüne pek çok şey söylenebilecek olsa da, ben önemli bulduğum iki temel şeye değineceğim.

İnsanların karamsarlık haline yol açan şeylerden birincisi, genç yaşta belirlenen bir hayat görüşüne (siyasi ideoloji, insanlara dair varsayımlar vb.) sıkı sıkıya bağlı olmaktan kaynaklanıyor. İnsan bir kere bir şeyi benimsediğinde, her şeyi onun penceresi içinden görmeye başlıyor. O arkaplanda anlamlı olan şeyleri dikkate alan insan, bu arkaplanın dışında kalan herşeyi doğrudan reddediyor. Eğer dünyada anlamlı veya önemli bulduğunuz şeylerin sayısı baktığınız pencereden çok az görünüyorsa, karamsarlık hali de kaçınılmaz oluyor. Öncelikle dünyada hiçbir dört başı mamur yol haritasının veya takip edilecek derli toplu kuralların olmadığını not düşelim. Buradan hareketle, herhangi bir gözlüğün içinden bakarak karamsar olmak oldukça anlamsız görünüyor. Çünkü dünyada her zaman gördüğümüzden fazlası var ve biz gerçekliğin gördüğümüz kadarını (yani epey küçük bir miktarını) deneyimleyebiliyoruz. Dolayısıyla bu kadar küçük bir deneyim sahibi olunduğu halde, bir ideale sıkı sıkıya bağlanmak haliyle birçok probleme yol açıyor. Gerçekliğin bu ideal içinden anlamlandırabildiğimiz kısmını hafızamıza atıyor, geri kalan kısmını siliyoruz. Bu durum da pek çok zihniyet değişimi fırsatını yok ediyor.

İkinci temel durum, insanın öyle veya böyle 'doğruluğundan' bir noktaya kadar emin olduğu ideallere çok uzak olduğunu görüp karamsarlığa kapılması. Ancak bu da bir noktaya kadar yeterince savunulamayacak bir şey. Örneğin, insan kişisel hayatı için plan yaparken dahi, bir hedefe göre hareket ettiği halde, kendisini bambaşka bir yerde buluyor. Çünkü insan sınırlı aklıyla sistemin dinamiklerini mükemmel bir şekilde tahmin edebilecek kapasiteden yoksun; daha önemlisi elinde yeterince gözlem de yok. Haliyle insan planlarına göre hareket etse bile nadiren tam istediği noktaya ulaşıyor. Hedefine ulaşan çoğu kişi kimi yerlerde şans faktörünün yardımı olmasa o noktaya gelemeyeceğini kabul ediyor... Bu durum insanın daha 'yüce' bulduğu idealler için de genellenebilir. Yani, ortada insanları mutlu edecek 'evrensel' doğrular olduğuna inanıyorsanız bile, bu doğruların veya kuralların gerçekleşmeye başlamasından itibaren muhtemelen onlar bambaşka şeylere evrilecek. Her zaman olduğu gibi 'çok ileri' bakmakla hata yapmış olacağız, çünkü sistem bizim öngördüğümüz noktaya gitmeyecek. Bu da insanı 'ileri' yerine, kendisine en yakın noktaya bakmaya mecbur ediyor. Çünkü o nokta 'gözlenmedikçe', zincirin ilerisi için tahminde bulunmak her bir adım için çok zorlaşıyor...

Bu iki temel şey, karamsar olmayı bir 'kötü tercih' veya bir hormon meselesi değil, bir 'mantık hatası' haline getiriyor. İnsanın bu illete karşı yapması gereken, daha zengin deneyimler yaşamak ve hep zincirin en yakın noktasını göz önünde tutarak onu hedefleyerek ilerlemek bence. Öteki türlüsü bir kere yaşadığımız hayatı ziyan etmekten başka bir şey değil.

2012/10/24

İyimserlik

Bir soruna dair görüş bildirmek veya tespit yapmak o sorunla ilgili sosyal algının inşasına katkıda bulunur. Yani yaptığımız her tespit, sahip olduğumuz medya gücü oranında (Twitter'da takipçi sayısı, bir gazete köşesi vb.) ortadaki sorunun gerçeklik algısını çarpıtır. Birçok kişinin katıldığı bu süreçlerin sonunda, sorunun kendisine dair genel algılar oluşur: Bu algılar tüm bu paylaşımların ve tartışmaların ortaya çıkardığı ortalama bir algıdan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla bir sorunun çözümüne yönelik tartışırken, sürekli samimiyetsizliklere, zorluklara, kötü taraflara vurgu yapmak -haklı olarak dahi olsa- çözümsüzlüğe bir katkıdır. Çünkü hiçbir insan, kişi, kuruluş tümden samimiyetsiz veya şeytan değildir; aksine herkes (evet herkes) diyaloga açıktır ve her zaman her şey için umut vardır - sadece gerekli arkaplanın oluşması gerekir. Sürekli negatif şeyleri öne çıkarmak, samimiyet testi yapmak, bir sorunun neden çözülemeyeceğini durmadan anlatmak; tarihsel arkaplanı ve verili olan her bilgiyi bu yönde veri olarak kullanmak olası bir çözüme verilebilecek en büyük zarardır.

Fakat herkes genelde böyle yapmaz. Her zaman bir sorunun çözümü tartışılırken, bir grup insan 'iyimserlik' ile itham edilir. Bu insanlar, genelde, sorunun çözümündeki zorlukları görmemekle itham edilirler, oysa gerçek bununla yakından uzaktan ilişkili değildir. Aksine, bu 'iyimserler' de bahsedilen zorlukları ve problemleri herkes kadar iyi görürler. Fakat, bu insanların aldıkları tutum, her ne koşulda olursa olsun çözüme giden yolu açık tutmaya çalışmaktır. Örneğin çözüm için bir muhatabınız varsa ve siz ona bir şekilde muhtaç iseniz, yapabileceğiniz en iyi şey, bu muhatabınızın tüm 'kötü' taraflarına rağmen onunla diyalog yolunu açık tutabilecek bir tutum izlemenizdir. Bu tutum da açıktır ki bir nefret dili kullanmaktan çok başka bir şeydir. Bu insanlar bir duvarın yıkılması için uğraşan ve zorla bir çatlak yaratıp, daha sonra var güçleriyle o çatlağı büyütmeye çalışan insanlara benzetilebilirler. Diğerlerinin yaptığı şey ise duvarın nasıl yıkılmayacağını anlatmaktan ibarettir. Bu durumda saflıkla suçlanan insanlar genelde tabuları en çok yıkıp, karşıdakine en cesur şekilde elini uzatmaya çalışan insanlardır denilebilir. Elleri boş dahi kalsa, çözüme 'karamsarlardan' daha çok uğraş vermiş oldukları kesindir.

Elbette ki bu muhatabınızın her özelliğini kabul edip, göz yumacağınız veya 'hoş göreceğiniz' anlamına gelmez. Problem olan şeylerin açıksözlülükle tartışılması gerekir. Buradaki temel fark, bu sorunların nasıl tartışılacağıdır. Aslında insanlar içkin olarak nasıl tartışmak gerektiğinin farkındadırlar: Mesela insanlar ergenlik yaşına gelmiş çocuklarıyla sorunlar yaşadıklarında genelde onlara bunu pozitif bir yolla anlatmayı denerler. Çünkü çocuğa nasıl bir aptal olduğunu söylemek veya ne kadar berbat bir insan olduğunu söyleyerek hakaret etmek sorunu çözmeyeceği gibi, çocuğun herhangi bir çözüme aklının yatmasını ve uyum sağlamasını da imkansızlaştırır. Üstelik, çocuğun karakteri hakkında konuşmak da saçmadır, özünde -mesela- karaktersizlik olarak adlandırılan şey, yanlış bilgiler, cehalet veya farkındasızlıktan ibaret olabilir - ki bu durum çocuklar için geçerli olduğu kadar tüm insanlar için de geçerlidir.

İşte bir sorunun çözümü hakkında yorum veya tespit yaparken böyle bir perspektif benimseyen insanlar, sorunun çözümüne katkı yapan insanlardır; o sorun da muhtemelen böyle insanlar sayesinde çözülür. Ötekiler kendi köşelerinden herkese nasıl samimiyetsiz olduklarını bildiren şeyler söylerler veya sorunun çözümüne nasıl 'inançları' kalmadığını anlatırlar. Genelde böyle insanlar sorunun çözümünden veya çözülmemesinden doğrudan etkilenmeyen insanlar olurlar. Çünkü sorunun çözümsüz kalmasının ne büyük bir kabus olduğunu genelde yalnızca sorunun doğrudan muhatapları bilir...

Siyaset dünyamıza ve medyaya baktığınızda, baskın tipler birbirlerini suçlayan, nefret dilini kullanan insanlar. İyimserler oldukça küçük bir azınlık durumunda. Bu durum ülkenin sorunlarının çözülmesini imkansızlaştırıyor. Bu durum, bir insanın çözümleri veya insan haklarını ne kadar savunduğunu önemsizleştirip, onu nasıl bir üslupla yaptığını önemli kılıyor. Ve açık ki, en demokratlarımız dahi nasıl bir üslupla konuşacakları hakkında hiçbir fikre sahip değil.

The Future of Learning

İsmail Arı'dan gördüm.

2012/10/21

The World We Explore - Sir Ken Robinson

2012/10/05

Matematiği 'Görmek'

Friendfeed'de rastladığım bir feedde, matematiksel formülleri şekillere çevirebilen bir sinestezi hastasının incelendiği bir makaleye rastladım (Ulaşamayanlar için logoped sağolsun Friendfeed'e de ekledi). Çalışma epey ilginç tespitler içeriyor. Okumanızı öneririm.

Makalenin bir noktasında, aslında 'herkesin' öyle veya böyle sinestetik eğilimlere sahip olduğuna, fakat bunun 'anormallik' sayılan dereceye ulaşmasını genelde beyin hasarı gibi olayların sağladığına dair bir teoriden de söz ediliyor (Referansları okumadım, fakat niyetim var). Buradaki matematiksel sinestezi durumundan ayrıca, sinestetiklerin harflerin karakteri varmış gibi düşünmek, sayıları renkli görmek veya müzik dinlerken renkler görmek gibi semptomlara sahip oldukları söylenir. Aslında (bence de) bunların benzerlerini günlük hayatta çok sınırlı da olsa hepimiz deneyimleyebiliyoruz.

Belki ilerde bu tip yeteneklerin nasıl kazanılacağına dair standart yollar bile geliştirilebilir, kimbilir...