2012/03/25

Akademi İşletmesi [Murat Belge]

Murat Belge, 25/03/2012, Taraf, Link
Akademik hayatta “nicelikler” konuşmaya başlayalı beri (çok daha fazla sayıda üniversite, kampus vb, çok daha fazla sayıda öğrenci, çok daha fazla sayıda hoca), “mass society” hükümleri burada da işlemeye başladı. “İşleme” belki durumu anlatmak için doğru fiildir. Çünkü şimdilerde üniversiteler “işletme” olmuş durumda.
Büyük nicelikleri ancak genel kurallar ve yasalarla “sevk ve idare” edebilirsiniz. Genel kurallar ve yasalar, mecburdur, başka türlüsü olmaz, “ortalama”ya, “standart” olana meylederler. “Ortalama”, “nitelik” için en ölümcül şeydir. Ancak çeşitli “ortalama”ların arasında plan-dışı oluşmuş yarık ve çatlaklardan yeşerir nitelik. Kötülükten, yoksunluktan çıkabilir; “ortalama”dan çıkamaz.
Niceliklerin belirleyici olduğu yüksek öğretim kurumlarına “işletme” girdikçe, sakat bir dünya görüşünün taşıyıcısı olan terminolojisiyle (“performans”, “rantabilite”, “rasyonalite” –tabii kendi özel tanımlarıyla) buralara egemen oldukça, akademik hayatın olmazsa olmazı “nitelik” kendine kaçacak delik arıyor. Aramak zorunda çünkü bu yeni hegemon, işletme, onu görürse kılığını beğenmeyebilir, havasından hoşlanmayabilir, örneğin bir “Rotary Club”a bir “talk” vermeye giderse “performance”ının parlak olmayacağından endişelenebilir. Kısacası, nitelik, İşletme’nin gözüne ilişmemeye dikkat etmelidir.
Bu yeni gidişat başlayalı beri, akademik hayatta, İşletme’nin dışında, bir yeni karakter daha zuhur etmiştir; Performans. Bu, kendi başına bir “şahsiyet” olmakla birlikte, aynı zamanda üniversitede çalışan herkese gidip onunla “yekvücut” olabilmektedir: “Profesör X’in performansı”, “Doçent Y’nin performansı” ve “Asistan Z’nin performansı” olabilmektedir. “Performans”ın ortaya çıkmasından bu yana, bu X, Y ve Z’nin yazı ve yayınları, verdikleri dersler, çeşitli entelektüel etkinlikleri, yazı yazmak, ders vermek, belirli bir amaçla bir etkinliğe katılmak biçiminde görülmez olmuşlar ve onun “performans”ları haline gelmişlerdir. Hani birisiyle (tercihan ünlü) birlikte, yan yana, fotoğraf çektirmekten hoşlanan insanlar vardır. Bugünlerde akademik dünyada yeri olan pek çok kişi “Performans”la fotoğraf çektirmek peşindedir.
Tabii “Performans” öyle önüne gelenle ve her durumda fotoğraf çektirmek zorunda değil. Ölçütleri o koyuyor. Örneğin, “haftada en az 12 saat ders” diyor. O böyle deyince, bu da bir “nicelik” ya, son analizde, “12 saat” ön plana çıkıyor. “Ders” ne, nasıl? O, çok önemli olmaktan çıkıyor. Çünkü o “nitelik” dediğimiz saçma şeye özgü, ölçmesi zor bir modalite. “Nitemetre” falan diye bir şey henüz icat olunmamış. Ama “saat” sayması kolay. Kolay olduğu gibi üstelik “nesnel”, “olgusal” ve “istatistiği yapılır” bir şey.
“Yayın” demiştik. Akademik dünyada, burada bulunan insanların hep düşüncelerini yazmaları beklenmiş ve istenmiştir. Niye? Çünkü burada bulunan insanlar, genellikle ve tanım gereği, çok bilen ve oldukça iyi düşünen insanlardır; o halde bilgi ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaları iyi olacaktır. Bunlar böyle giderken işin içine Performans girince gene mahiyet değişir. Bir kere, “yayın” dedik de, nerede yayın? Öyle önüne gelen yerde yayın olur mu? Olmaz, olmamalı. “Bilgisini insanlarla paylaşması iyi olur” demiştik ama bu iş o kadar basit bir iş değil. Bir kere bilgisinin “bilgi” olduğu kesinleşmeli. Şöyle olur, böyle olur derken, olayın sırrı çözülmüş, formül bulunmuş: Citation Index!
“Bir yazım yayımlandı.” “Ya, nerede?” “Dergide.” “Dergi Citation Index’e giriyor mu?” “Ne bileyim ben? Herhalde girmiyor.” “O halde herhangi bir şey yayımlamadın.”
Performans, ciddi bir karakter. Onun yanından öyle çaktırmadan süzülüp geçmek yok. Kırtıpil görünüşü birini hemen tesbit ediyor: “Adınız ne?” “Adım Ahmet Hamdi Tanpınar, efendim.” “A, evet, hatırladım. Haftada kaç saat ders veriyorsunuz?” “Üç, efendim!” “Çok az, olmaz. Üstelik, öğrencilerden işitiyorum, İlyada’dan giriyormuşsunuz, mahur makamından çıkıyormuşsunuz. Öyle olmaz. Tek konu, tek amaç, iki hedefiniz olabilir, o kadar. Peki, yayın?” “Nasıl yayın?” “Yani bu yıl ne yayımladınız?” “Evet, bir roman yayımlamıştım, adı Saatleri Ayarlama Enstitüsü.” "Güzel. Citation Index’te yeri var mı?” “Ne buyurdunuz, efendim? Orası neresi?”
Mükâleme böyle gider.
Tanpınar’ın “performans”ı memnuniyet verici olmaktan uzaktır.

2012/03/20

Klasik Eğitim [Schopenhauer]

Klasik eğitimin mutat sınıflarından geçmiş ve her şeye rağmen cevvaliyetini kaybetmemiş olan herhangi birisi kendini çok sınırlı bir kurtuluş imkânına sahip biri olarak düşünebilir. Okulda parlak çocukların büyüyüp de hayata atıldıklarında aynı başarıların arkasını getiremedikleri hep söylenegelmiştir. Bir çocuğun okulda öğrenmeye gönderildiği ve başarı değerlendirmesinde esas alınan şeyler aslında aklın ne en yüksek ne de en yararlı melekelerinin kullanımını gerektirmez. Hafıza (onun da en aşağı türü) ihtiyaç duyulan temel melekedir; gramer, diller, coğrafya, aritmetik vs. derslerini belleyip ezbere tekrar ederken onun için bu kadarı yeterlidir. O kadar ki, böyle bir teknik hafızaya en yüksek derecede sahip olup da çocuk dikkatinden daha güçlü ve daha doğal bir ilgi talep eden başka şeylere karşı çok daha az yatkın olan bir çocuk okulda en başarılı, en gözde talebe olacaktır. Konuşulan dilin bölümlerinin tariflerini, dört işlem kaidelerini, yahut Grekçe bir fiilin çekimlerini ihtiva eden düsturlar toplamının on yaşındaki bir okul çocuğu için hiçbir cezp edici tarafı yoktur, meğer ki bir vazife olarak bunlar ona başkaları tarafından yükleniyor, yahut başka şeylere karşı yeteri kadar ilgi ya da iştiha duymamasından kaynaklanıyor olsun. Ancak kendisine belletilenleri muhafaza edebilen, ve ne ayırt etme yeteneğine ne de oynayıp eğlenme ruhuna sahip, cevval bir akıldan mahrum, bünyece hastalıklı bir çocuk genellikle okulun tam aradığı çocuktur.

Diğer taraftan okulda tembel, haylaz bir çocuk, sağlığı ve neşesi yerinde, kan dolaşımını ve kalbinin vuruşlarını hisseden, bir nefeste ağlamaya da gülmeye de hazır çocuktur. O küflü imla kitabı üzerinde uyuklamak, öğretmeninin peşi sıra kaba ve incelikten yoksun beyitleri tekrarlamak, yazı masasında saatlerce çakılı oturmak, kayıp zamanının ve çocukça eğlencelerinin ödülünü Noel ve Yaz tatillerinde değersiz mükâfat madalyalarıyla almak yerine, top ve kelebek peşinde koşmayı, yüzünde açık havayı hissetmeyi, engin vadileri yahut gökyüzünü seyretmeyi, bir kır patikasını takip etmeyi, tanıdıkları ve arkadaşlarının küçük kavgalarına karışmayı, peşinde koştukları şeylere katılmayı tercih edecektir. Elbette çocukları mutat dersleri öğrenmekten alıkoyan, yahut bu değersiz takdir payelerine ulaşmalarını engelleyen bir aptallık derecesi vardır. Fakat aptallık addedilen şey çoğu kez ilgi eksikliği, dikkati belli bir nokta üzerinde yoğunlaştıracak yeterli saikten yoksunluk, okul eğitiminin kuru ve anlamsız meşguliyetlerine katlanmayı sağlayacak bir özdisiplin becerisi noksanlığıdır. En yüksek kabiliyetler bu değersiz meşguliyetlerin ne kadar fevkinde ise, en kör ya da küt olanları da o kadar altındadır. Hep biliriz, en büyük deha sahibi insanlarımız, okulda yahut üniversitede elde ettikleri dereceler bakımından en seçkin olanlar değildir.
Arthur Schopenhauer, Okumaya ve Okumuşlara Dair, sf. 12-13.

Swing in a Round

Hep sıkıcı ve uzun şeyler yazacak değilim ya... Benim bir-iki gündür eğlendiğim şu şarkıyla, konsepte aykırı okurları neden eğlenmesin?

2012/03/18

Yargıçlar

Daha önce yazdığım "Doğrulamada Taraflılık" olarak adlandırdığım, insanların kendi düşüncelerini, inançlarını, şablonlarını doğrulama eğiliminde oldukları savı, bilişsel psikolojide confirmation bias olarak adlandırılıyor. Tekrarla, insanlar inandıkları şeyleri (diğer bir deyişle zihinsel şablonlarını) taraflı bir şekilde doğrulama eğilimindedirler. Yani bir şey hakkında, özel bir inanca sahip birisi, dış dünyadaki gözlemlerini objektif değil, inançlarını doğrulayacak şekilde yapar; zihinsel şablonlarına ters şeyleri ise görmeme eğiliminde olur...

Benim gözlemlediğim kadarıyla, bu yatkınlığın doğrudan bir sonucu, insanların büyük bir çoğunluğunun kendilerince yetişkin olduklarında, kendilerinden "çok emin" kişiler haline gelmeleri... Bu insanlar, yargıçlığa soyunuyor ve sizi yargılamaya kalkışıyorlar. Böyle kişilikler oluştukça da insanlar arasındaki iletişimin iyice tatsızlaşması, neredeyse her konuşmanın işkence haline gelmesi, kendini karşıdakine her açmanın büyük bir tıkanmışlıkla sonuçlanması kaçınılmaz hâle geliyor. Çünkü insanlar, kendilerinden böyle emin olduklarında, karşıdakinin düşüncelerini/planlarını aşağılamaktan çekinmiyorlar, ellerinde hiçbir doğru dürüst veri olmasa bile... Ünlü bir profesörün de, alelade bir kıraathanede günlerini geçiren bir sokak kabadayısının da aynı yargıçlık yanılsamasından ve bunun getirdiği çürümüşlükten nasibini alıyor olması, bu durumun ne denli ciddi boyutta olduğunu da gösteriyor. İnsanlar en ufak bir şüphe hissetmeden peşin hüküm kesiyor, iyilik görüntüsü altında şablonlarını dayatıyorlar. Bu da insanın iyi ve kötü kavramını iyice kaybetmesine sebep oluyor.

Diğer bir gözlem ise, bu kişiler eğer hayatlarında kayda değer başarılar elde ettilerse (ki kayda değerlik tartışma konusudur ama geçelim), bu başarıları doğrudan kendi zihinsel şablonlarına bağlıyorlar. Bu doğrulamada taraflılıktan daha başka bir duruma karşılık düşüyor. Dolayısıyla, bir kişi, elde ettiği başarıdan tamamen bağımsız bir alanda dahi söz söyleme ehliyetine sahip olabiliyor. Bu da hayatı tam anlamıyla ıskalamaktan başka bir şey değil.

Dahası, insanların kişilikleri büyük bir değişim gösterdiği için, insanların aynı hedefe ulaşmasının yolları dahi birbirinden inanılmaz farklılaşabiliyor. Fakat, bir hedefe bir kez ulaşmış bir insanlar, bulunduğu konumdan diğerleri hakkında ahkâm kesebiliyor, onları "işe yaramaz" ilan edebiliyor; bu işin yapılmasının "tek yolunun" kendi yolları olduğunu ciddi ciddi düşünebiliyorlar. Bunlar, öyle aptal insanların huyları ve hezeyanları değil, toplumun en zeki diye adlandırdığı kesimin neredeyse hepsi hastalık derecesindeki bu zihinsel yanılsamalarla yaşıyor...

Bunca saçmalığın arasında içinize kaldıramadığınız bir sıkıntı oturuyorsa, bilin ki bu boşuna değil... Dahası, muhtemelen siz de pek farkında olmadan yaptığınız hareketlerle, başkasının aynı sıkıntıyı çekmesine sebep oluyor olabilirsiniz. Biz hayatı ciddiye almasak da, bilinçli olarak ince düşünmesek de, bunların hepsi gün geliyor, bizi buluyor; kendimizi bizi neyin rahatsız ettiği üstüne uzun uzun düşünürken buluyoruz. Bunlarla savaşmanın yolları farklı farklı, herkes kendince bir yol bulabilir. Ama en önemli şeyin, bunları fark edip, başkasına da yapmamak olduğu su götürmez bir gerçek bence. Ezilmişlik konumundan bir adım yükseldiği anda, normatif yargıçlar haline gelen kişilerden biri olmanın hiçbir götürüsü yok elbet; bir kere başarıyı elde ettikten sonra yargıçlık "meşru" hale bile geliyor neredeyse...

Fakat, yanlışın nerede olduğuna kafaya takan biriyseniz, belki bunları da göz önüne almak biraz işe yarayabilir.

2012/03/13

Öğretme [Heidegger]

Öğretme öğrenmeden daha da güçtür. Bunu biliyoruz; fakat nadiren bunun üzerine düşünüyoruz. Peki öğretme öğrenmeden niçin daha güçtür? Öğretmenin daha geniş bir bilgi birikimine sahip olması ve onu her zaman hazır tutması gerektiğinden dolayı değil. Öğretme öğrenmeden daha güçtür, çünkü öğretmek demek, öğrenmeye izin vermek demektir. Gerçekten de hakiki öğretmen -öğrenmeden başka hiçbir şeyin öğrenilmesine izin vermez. Dolayısıyla onun tavrı sık sık gerçekte ondan hiçbir şey öğrenmediğimiz izlenimini doğurur, eğer "öğrenme" ile (uzun boylu düşünmeksizin) bir çırpıda, sadece yararlı bilginin elde edilmesini anlıyorsak. Öğretmen sadece şu bakımdan çıraklarının ilerisindedir, onun onlardan çok daha fazla öğreneceği vardır. O, onların öğrenmelerine izin verme(yi öğrenmeli)dir. Öğretmen çıraklardan daha fazla öğretilebilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Öğretmen, malzemesinden, öğrenenlerin kendi malzemesinden olduğundan daha az emindir. Eğer öğretmen ile öğrenenler arasındaki ilişki gerçekten hakiki (bir ilişki) ise, onda çok bilmişliğin otoritesine ya da resmi görevlinin buyurgan hâkimiyetine asla yer yoktur.
Martin Heidegger, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 64-65.

2012/03/11

Kağıttan Kule [Schopenhauer]

[D]üşünürleri kendileri için ve başkaları için düşünenler diye ayırabiliriz; sonuncular kural, öncekiler istisnadır. Dolayısıyla öncekiler çifte anlamda özgün ve bağımsız düşünürler ve sözcüğün en soylu anlamında bencildirler. Dünyanın kendilerinden bir şeyler öğrenebileceği düşünürler sadece bunlardır. Çünkü daha sonra başkalarını aydınlatan sadece bir insanın kendisi için yaktığı ışıktır [...]. 
Fakat bu kesinlikle herhangi bir resmi kararla ya da iyi niyetle zorla kabul ettirilemeyecek nadir rastlanır bir sıradışılıktır, ama yine de felsefede onsuz hiçbir gerçek ilerleme mümkün değildir. Diğerleri ya da genel olarak dolaylı hedefler için bir kimse bu amacın gerekli kıldığı, benliğin ve bütün hedeflerin unutulmasını talep eden en büyük zihinsel çaba içerisinde asla olmaz; tersine o şeylerin salt görüntüsü ve taklidiyle yetinir, daha ileri gitmez. Muhtemelen birkaç kavram bulunur ve birkaç farklı şekilde bir araya getirilip bir terkip oluşturulur, sonunda deyiş yerindeyse kağıttan bir kule kurulur; fakat bu şekilde dünyaya yeni ve hakiki hiçbir şey gelmiş olmaz.
Arthur Schopenhauer, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 39-40.

Schopenhauer görünüşe göre sonradan bilimsel bilgi üretimi adı verilecek süreci epey bir süre önce çok güzel özetlemiş.