2012/02/29

Bencillik Üzerine

Gönüllü insanların uğraşlarının aslında yüce bir şeyi göstermediği, bu insanların gönüllülükten tatmin olduğu ve tatmin oldukları işi yaptıkları için de bencil oldukları oldukça sık karşılaşılan, dünyayı çözdüğünü zanneden herkesten duyulabilecek bir argümandır. Bu argüman, mesela, açlığa karşı mücadele eden insanlara yönelik kullanılır. Söz konusu argümana göre, açlığa karşı mücadele eden insanlar, açlığa karşı mücadele etmekten haz alıyorlardır, dolayısıyla evde yatağına uzanıp, çayını içerek dizisini seyreden insandan daha az bencil değillerdir...

Derek Parfit, On What Matters adlı kitabında bu argümanı ele alırken, bir olay kurguluyor. Bir A kişisinin, bir B kişisine şöyle dediğini varsayalım: "Bugün benim istediğimi değil, senin istediğini yapalım." Burada A kişisinin bir isteği var, bu istek mesela kahve içmek olabilir. Fakat bu A kişisi bu cümleyi sarf ederek gösteriyor ki, asıl istediği şey karşıdakinin istediği şeyi yapmak... Dolayısıyla, istemenin burada iki anlamı var. Birincisi cümle içindeki dar anlamı, diğer bir deyişle kahve içmek... İkincisi ise, geniş anlamı, yani karşıdakinin isteğini gerçekleştirmek. Bu dar anlam ile geniş anlam arasındaki farkı vurgulamadan, bu bencillik argümanını bumerang haline getirmek zor...

Daha değişik bir örneği şöyle verebiliriz: Felaket bir Ziraat veya Vakıflar Bankası kuyruğu düşünün. Sıra acayip yavaş ilerliyordur. Bu durumda sıra bekleyen herkes, diğerlerini beklemeden işini halletmeyi isteyecektir. Fakat herkes diğerlerinin haklarına saygı göstererek beklemeye devam eder; aslında bu daha baskın bir isteğin tezahürüdür ve insanlar orada birbirlerini bekliyorlar diye bencil varsayılamazlar...

Aynı şey gönüllülük esasına dayalı işler yapan kişiler için genişletilebilir. Kimi gönüllülük işleri çok ağır bedeller gerektirir, çok fazla acı yüklü hikayeyle karşılaşmak, kimi zaman trajediler yaşamak gibi... Bu kişilerin, bu acıları çektikleri anda zevk aldıklarını iddia etmek epey çirkin bir zihniyeti ima eder. Bu insanlar elbette ki bu şeylere şahit olmayı istemezlerdi; eminim evlerinde keyif yapmayı onlar da dünyadaki herhangi bir kişi kadar isterlerdi. Fakat olan şey, başkalarının isteklerini kendi isteklerinin önüne koyma şeklindeki iradenin gerçekleşmesidir; diğer bir deyişle bu insanlar dar anlamdaki istekleri yerine, geniş anlamdaki isteklerinin peşine düşerler...

Belli şeyleri doğrulamak isterken çok sık kullanılan, karşılaştırılan şeyleri eşitleme şeklindeki mantık hatası çeşidi, burada da kendini gösteriyor. Elbette ki pasta yerken alınan haz ile, bir iyilikten alınan haz eşitlenemez. Hele ki ikisi için ödenen bedeller göz önüne alındığında... Birincisi o anki dar anlamdaki isteğini gerçekleştiriyor ve gerçekten sadece kendisi için bir hareket yapıyorken, ikinci kişi geniş anlamdaki isteğini gerçekleştiriyor ve kendi isteklerinin bir kısmını iptal etmek zorunda kalıyor. Bu iki isteği birbirine eşitlemek ise, tam bizim eğitim sistemi işi, detayı her daim ihmal eden bir mantık silsilesinin ürünü bir argümantasyon olmaktan öteye gitmiyor...

Gerçi dünyayı çözdüğünü zannedenlere, aslında bir şeyi çözemediklerini anlatmak her zaman zordur. O yüzden, bu kafalarla uğraşmak için daha çok argüman üretmek gerek...

2012/02/25

Evde Eğitim

"Evde eğitim" başlığına bakıp, bütün dünyada tek tip bir sisteminin olduğu zannedilmesin. Şu anda onlarca ülkede uygulanan bu model, uygulandığı her ülkede (hatta eyalet sistemi söz konusu ise her eyalette) kendine özgü farklılıklar taşıyor. Örneğin bazı ülkelerde devlet velinin çocuğuna belli bir müfredat uygulamasını zorunlu kılıyor. Bazı ülkelerde ise veliler müfredat konusunda tamamen serbest bırakılıyor. 
Bazı yerlerde (mesela Fransa'da) bakanlık evde eğitilen çocukları yılda bir kere denetliyor. Çocukların gelişim grafiğine, özellikle de bir yıl önceki durumuna göre gösterdiği gelişmenin yeterli olup olmadığına bakılıyor. Eğer çocuğun yeterli gelişimi gösteremediği görülürse tedbirler alınması gündeme geliyor. Rusya'da (ki 1994'ten beri evde eğitilen çocukların sayısı üçe katlanmış durumda ve şu anda yaklaşık bir milyon evde eğitilen çocuk var) devletin evde eğitimle ilgilenen özel bir kurumu var. Aileler bu kurumdan her türlü eğitim materyali ve öğretmen desteği talep edebiliyorlar. Ayrıca devlet bu ailelere, kendi okullarındaki öğrencilere yaptığı ortalama yıllık harcama kadar miktarda para ödemesi yapıyor. 
Evde eğitimi okulla birleştiren sistemler olduğu gibi okuldan tamamen koparan sistemler de var. ABD'nin birçok eyaletinde, devlet okulları bütün imkânlarını evde eğitim yapan çocuklara açmak zorunda. Çocuk evde eğitim gördüğü halde, bölgesinde bulunan devlet okulunun istediği her faaliyetine katılabiliyor. Okul korosuna girebiliyor, okul takımında oynayabiliyor, sanat dersleri alabiliyor, çeşitli atölyelerinden yararlanabiliyor. 
Evde eğitim yapılırken benimsenen eğitim felsefesi, kullanılan yöntemler, teknikler ve kullanılan eğitim malzemesi de ailenin seçimine bağlı olarak birbirinden çok farklılık gösteriyor. Birden fazla yöntemi bir arada kullananlar oldukça yaygın. Bazen aile, çocuk için en iyi yöntemi buluncaya kadar birkaçını bir arada kullanıyor. 
Yapılan araştırmalar ABD'de evde eğitim gören çocukların yaklaşık yarısının, bir home schooling kurumu tarafından geliştirilmiş eğitim malzemelerini ve müfredat paketlerini kullandığını ortaya koyuyor. Önemli bir kesim bölgelerindeki okulların müfredatını izliyor. Uzaktan eğitim alanlar, internetten yararlananlar da az değil. Evde eğitimi seçen aileler oldukça örgütlenmiş durumda. Aynı çevrede yaşayan aileler aralarında birleşip dernek tipi kuruluşlar oluşturuyorlar. Genellikle haftada bir çocukları bir araya getirip ancak grup halinde yapılabilecek çalışmaları yapıyorlar. (Çeşitli sanat projeleri, tartışmalar, bilimsel deneyler vb.) 
ABD'de yapılan bir araştırmada ailelere neden evde eğitimi tercih ettikleri sorulmuş. 
Cevaplar tasnif edildiğinde, en önde gelen sebebin "çocuğa daha iyi bir eğitim verme isteği" olduğu görülüyor. Bunu, dini sebepler, okulları yeteri kadar güvenli bulmama, uyuşturucu ve şiddet korkusu, çocuğa daha iyi bir kişilik kazandırma, okula ulaşım zorluğu (kırsal bölgede yaşayanlar için) çocuğun özel ilgiye ihtiyaç göstermesi, işi nedeniyle ailenin sürekli yer değiştirmesi gibi nedenler takip ediyor. 
Gallup'un yaptığı bir araştırmaya göre son yirmi yılda Amerikan halkının evde eğitim meselesine bakışında ciddi değişiklik olmuş. 1980'li yıllarda Amerikalılar'ın yüzde 73'ü homeschooling'e olumsuz bakarken 2001'de bu oran yüzde 54'e düşmüş durumda. 
Peki bu çocuklar üniversite yaşına gelince ne oluyor? 
Tıpkı diğer çocuklar gibi onlar da üniversite giriş sınavına (ABD'de SAT denilen sınav) giriyor ve kabul edildikleri okula yerleşiyorlar. Evde eğitim gören gençler bu testlerde genel başarı ortalamasının altında kalmıyorlar. Hatta son bulgular evde eğitilenlerin ACT ve SAT testlerinde ulusal ortalamanın üstüne çıktığını ortaya koyuyor. 
Ve son bir nokta: ABD Ulusal Evde Eğitim Araştırma Enstitüsü'nün evde eğitim görmüş ve şu anda yetişkin olan 7300 kişi üzerinde yaptığı araştırma, evde eğitim görenlerin sosyalleşme becerileri konusunda toplumun genel ortalamasından iyi durumda olduklarını ortaya koyuyor. Söz konusu 7300 kişinin yüzde 58.9'u kendisini "çok mutlu" olarak tanımlıyor. Ülke genelinde aynı soruyu "çok mutluyum" diye cevaplayanların oranı ise yüzde 27.6.

2012/02/19

Einstein'ın Saatleri

[Einstein'ın] Makalelerinde hareket halindeki trenleri ve birbirinden uzak saatleri içeren düşünce deneylerini defalarca kullandığı göz önünde bulundurulursa, düşüncelerini zihninde canlandırırken ve ifade ederken, Bern saat kulesinin ve istasyondaki platformda sıralanan eşzamanlı saatlerin yanından gelip geçen trenlerin de yararını gördüğü tahmin edilebilir. Aslında, yeni teorisini arkadaşlarıyla tartışırken, Bern'deki eşzamanlı saatleri ve yakınlardaki Muni köyünün çan kulesindeki eşzamanlı olmayan saati işaret ettiğine (ya da en azından bunlardan söz ettiğine) dair bir öykü de vardır. 
Peter Galison, Einstein'ın Saatleri, Poincare'in Haritaları adlı kitabında, teknolojik sistem hakkında düşüncelerini harekete geçiren bir çalışma sunar. O tarihte, saatlerin eşzamanlılığı meselesi henüz çözüme kavuşturulamamıştı. Bern, 1890 yılında, elektrik gücüyle senkronize edilmiş bir kentsel zaman ağı uygulaması başlatmıştı ve on yıl sonra Einstein geldiğinde, bunları diğer kentlerdeki saatlerle daha kesin ve koordineli kılmanın yollarını bulmak, İsviçre'de adeta bir tutkuya dönüşmüştü. 
Einstein'ın patent ofisindeki başlıca görevi, Besso'yla birlikte elektromekanik cihazları değerlendirmekti. Bu, elektrik sinyallerini kullanarak saatleri eşzamanlı kılmaya yönelik birçok başvuruyu kapsıyordu. Galison'un belirttiği gibi Bern'de, 1901'den 1904'e kadar, bu türden yirmi sekiz patent başvurusu kabul edildi. 
Örneğin bunlardan biri "Birbirinden Ayrı Yerlerde Zamanı Eşzamanlı Olarak Gösterecek Bir Merkezi Saatin Kurulumu" adını taşıyordu. Einstein'ın Besso ile gerçekleştirdiği çığır açıcı konuşmasından sadece üç hafta önce, 25 Nisan tarihinde, benzer bir başvuru gelmişti. Söz konusu başvuruda, elektromanyetik olarak kontrol edilen sarkacı olan bir saat, elektrik sinyali aracılığıyla kendisi gibi olan saatlerle koordine edilebiliyordu. Bu uygulamaların ortak noktası, ışık hızında seyahat eden sinyaller kullanmalarıydı. 
Patent ofisinin sunduğu teknolojik fona aşırı vurgu yapmamaya özen göstermeliyiz. Einstein'ın teorisinde saatler yer alsa da, esas amacı birbirilerine göre hareket halinde olan gözlemcileri senkronize etmekte ışık sinyalleri kullanımının güçlüğüyle ilgiliydi ve bu konu patent başvurularında geçen bir konu değildi. 
Yine de görelilik makalesinin ilk iki bölümünün neredeyse tamamının, gerçek dünyaya ait en çok bildiği iki teknolojik fenomene ilişkin doğrudan ve canlı pratik ayrıntılara girmesi (örneğin Lorentz ve Maxwell'in yazılarından tamamen farklı bir biçimde) dikkate değerdir. Makalesinde, sarımlar ve mıknatısların 'göreli hareketinin eşitliği' nedeniyle 'aynı büyüklükte elektrik akımı' üretilmesinden ve 'iki saati eşzamanlı kılmayı' garanti etmek için 'ışık sinyalinin' kullanılmasından söz etmiştir. 
Einstein'ın kendisinin de ifade ettiği gibi, patent ofisinde geçirdiği vakitler, onu "teorik kavramların fiziksel sonuçlarını görmeye" yönlendirmişti. Einstein ile yaptığı sohbetlerden yola çıkarak 1912 yılında bir kitap derleyen Alexander Moszkowski'ye göre de, Einstein "patent ofisinde edindiği bilgilerle teorik sonuçlar arasında kesin bir bağlantı" olduğuna inanıyordu. 
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 126-127.

2012/02/12

Eşitsizlikler

Joan Birman adında bir matematikçinin (41 yaşında doktora tezini savunmuş olması ve buna rağmen epey başarılı olmasıyla da dikkat çeken birisi) röportajında güzel bir anektodla karşılaştım:
I went to speak to Nirenberg. He was very helpful to me. I read the Notices interview with him, and he had told you that he loved inequalities. That’s funny, because I remember he asked me, “Do you like inequalities?” And I said, “No, I don’t like inequalities!” He said, “Then you don’t want to study applied math.” And he was right!
Türkçesi şöyle:
Nirenberg'le konuşmaya gittim. Bana çok yardımcı oldu. Onun Notices'de yayınlanmış bir röportajını okumuştum, orada eşitsizlikleri sevdiğini söylemişti. Bana "Eşitsizlikleri sever misin?" diye sorduğunu hatırlıyorum. Ben de "Hayır, eşitsizlikleri sevmem" dedim. O da "O hâlde uygulamalı matematik çalışmak istemiyorsun" demişti. Ve haklıydı!