2012/11/09

Can Sıkıntısı ve Okumak

Canımın sebepsiz yere çok sıkkın olduğu günler kütüphaneye uğrarım, İTÜ'de edindiğim bir alışkanlık, Boğaziçi'nde de sürdürüyorum. Bugün de böyle yaptım. Kitaplar arasında (elbette tüm raflarda değil, bellediğim birkaç rafta) gezinir, gözüme rastgele çarpan kitapları inceler, o andaki ruh halime iyi gelebilecek bir şeyler olup olmadığına bakarım.

Genelde böyle günlerde felsefe kitapları hiç ilgimi çekmez. Çünkü bu kitaplar bana nadiren felsefi metinlerin hayata doğrudan pratik etki ettiğini hissettirir. Genelde felsefi metinler oldukça soyut senaryoları konu alan veya pratik uygulamaları oldukça az olan şeylerden ibaret. Bunda da felsefi (ve kimi zaman bilimsel) yazım tarzının büyük etkisi var. Filozofların çoğunun amacı çevremizi algılama şeklimizi değiştirmek olsa da, ortaya çıkan metinde insani olan her şeyi ikinci plana atıp bir resmiyet duvarının arkasına geçtiklerinden, ortaya çıkan metinler çevremize bakışımızı nadiren değiştirebiliyor. Çünkü aslında bizim varlığımızı belirleyen şey, her an çevremize verdiğimiz tepkiler, eylemlerimiz ve ürettiklerimiz. Ancak filozoflar, bu değişkenleri etkileyebilecek örnekler verip, her şeyi somut hale getirmek konusunda oldukça cimri oluyorlar. Okuduğumuz bir metinle, çevremizdeki dünya arasında dağlar kadar fark olduğundaysa okunan metin sadece soyut bir denemeden ibaret kalıyor. Dahası, gerçek dünyadaki dinamikleri belirleyen şey zaten bir soyut prensipler takımına sığdırılabilecek gibi de değil: Çünkü hemen hemen her şeyi daha temel (benim insani olan dediğim) dürtüler belirliyor. Bu noktayı dikkate almayan çoğu metin, insana anlaşılmaz gelen safsatalar bütününe dönüşüveriyor... Bu yüzden (sadece çok iyi gözlemler sonucu oluşan) kapsamlı edebiyat kitapları, bir felsefi eserden çok daha fazla pratik bilgi verebiliyor insana.

Bir süredir bunları düşündüğümden, otobiyografi okumak mantıklı gelmeye başladı. Çünkü, bir düşünürün ürettiği bir eser, ancak onu ürettiği arkaplanda anlam kazanır. Hiçbir düşünce, oluşturulduğu zamanki zamanın ruhundan ve çevresel etkenlerden bağımsız değildir: Hatta tam tersine, yazılan şeyler bu faktörlere kritik ölçüde bağımlıdır. Dolayısıyla, bu faktörleri bir şekilde içine almayan ve tespitleri bir şekilde örneklerle yeterince ifade etmeyen metinler, her zaman gerçeğe dokunamamak gibi büyük bir risk taşırlar - her ne kadar filozofun kafasında tam olarak aynı şey olsalar bile... Otobiyografiler ise bu arkaplanı kapatabilecek yegane şey: Üstelik sıradan (akıllı, düşünmesini bilen) bir insanın otobiyografisi dahi oldukça fazla şey öğretebiliyor insana; illa okunması gereken kitabın büyük bir filozofun, edebiyatçının vesaire otobiyografisi olmasına gerek yok.

Elbette Türk Aynştaynı tarzı kitaplardan bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Şimdilik Feyerabend'in Vakit Öldürmek isimli kitabıyla seriye başladım. Bakalım bu yolculuktan neler çıkacak.

PS: Bu arada benle bu konuda şiddetli olarak fikir ayrılığı yaşayanlar varsa, kitap önerilerini büyük bir merakla beklediğimi not düşüyorum.

2 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

s. dedi ki...

Öne atılan bir düşüncenin, bir ideolojinin ya da adına her ne deniyorsa, yaşanmışlığın getirdiği gerçekliğin, yakınlığın, samimiyetin yerini tutamaz diye düşünüyorum ben de. Her ne kadar düşünceler dizisinde de insan kendi düşüncesine denk gelen şeylerle bir süre idare etse de, ya da idare ettiğini düşünse de sadece o düşünce okyanusunda sanki boşa kulaç sallar gibidir. Diğer yönde ise "insani" olan faktör, capcanlı elinde durur. Edebiyat benim için de tercihtir. ;)

Deniz dedi ki...

Schopenhauer bu yuzden guzel yaziyor bence :)

Yorum Gönder