2012/03/20

Klasik Eğitim [Schopenhauer]

Klasik eğitimin mutat sınıflarından geçmiş ve her şeye rağmen cevvaliyetini kaybetmemiş olan herhangi birisi kendini çok sınırlı bir kurtuluş imkânına sahip biri olarak düşünebilir. Okulda parlak çocukların büyüyüp de hayata atıldıklarında aynı başarıların arkasını getiremedikleri hep söylenegelmiştir. Bir çocuğun okulda öğrenmeye gönderildiği ve başarı değerlendirmesinde esas alınan şeyler aslında aklın ne en yüksek ne de en yararlı melekelerinin kullanımını gerektirmez. Hafıza (onun da en aşağı türü) ihtiyaç duyulan temel melekedir; gramer, diller, coğrafya, aritmetik vs. derslerini belleyip ezbere tekrar ederken onun için bu kadarı yeterlidir. O kadar ki, böyle bir teknik hafızaya en yüksek derecede sahip olup da çocuk dikkatinden daha güçlü ve daha doğal bir ilgi talep eden başka şeylere karşı çok daha az yatkın olan bir çocuk okulda en başarılı, en gözde talebe olacaktır. Konuşulan dilin bölümlerinin tariflerini, dört işlem kaidelerini, yahut Grekçe bir fiilin çekimlerini ihtiva eden düsturlar toplamının on yaşındaki bir okul çocuğu için hiçbir cezp edici tarafı yoktur, meğer ki bir vazife olarak bunlar ona başkaları tarafından yükleniyor, yahut başka şeylere karşı yeteri kadar ilgi ya da iştiha duymamasından kaynaklanıyor olsun. Ancak kendisine belletilenleri muhafaza edebilen, ve ne ayırt etme yeteneğine ne de oynayıp eğlenme ruhuna sahip, cevval bir akıldan mahrum, bünyece hastalıklı bir çocuk genellikle okulun tam aradığı çocuktur.

Diğer taraftan okulda tembel, haylaz bir çocuk, sağlığı ve neşesi yerinde, kan dolaşımını ve kalbinin vuruşlarını hisseden, bir nefeste ağlamaya da gülmeye de hazır çocuktur. O küflü imla kitabı üzerinde uyuklamak, öğretmeninin peşi sıra kaba ve incelikten yoksun beyitleri tekrarlamak, yazı masasında saatlerce çakılı oturmak, kayıp zamanının ve çocukça eğlencelerinin ödülünü Noel ve Yaz tatillerinde değersiz mükâfat madalyalarıyla almak yerine, top ve kelebek peşinde koşmayı, yüzünde açık havayı hissetmeyi, engin vadileri yahut gökyüzünü seyretmeyi, bir kır patikasını takip etmeyi, tanıdıkları ve arkadaşlarının küçük kavgalarına karışmayı, peşinde koştukları şeylere katılmayı tercih edecektir. Elbette çocukları mutat dersleri öğrenmekten alıkoyan, yahut bu değersiz takdir payelerine ulaşmalarını engelleyen bir aptallık derecesi vardır. Fakat aptallık addedilen şey çoğu kez ilgi eksikliği, dikkati belli bir nokta üzerinde yoğunlaştıracak yeterli saikten yoksunluk, okul eğitiminin kuru ve anlamsız meşguliyetlerine katlanmayı sağlayacak bir özdisiplin becerisi noksanlığıdır. En yüksek kabiliyetler bu değersiz meşguliyetlerin ne kadar fevkinde ise, en kör ya da küt olanları da o kadar altındadır. Hep biliriz, en büyük deha sahibi insanlarımız, okulda yahut üniversitede elde ettikleri dereceler bakımından en seçkin olanlar değildir.
Arthur Schopenhauer, Okumaya ve Okumuşlara Dair, sf. 12-13.

2012/03/13

Öğretme [Heidegger]

Öğretme öğrenmeden daha da güçtür. Bunu biliyoruz; fakat nadiren bunun üzerine düşünüyoruz. Peki öğretme öğrenmeden niçin daha güçtür? Öğretmenin daha geniş bir bilgi birikimine sahip olması ve onu her zaman hazır tutması gerektiğinden dolayı değil. Öğretme öğrenmeden daha güçtür, çünkü öğretmek demek, öğrenmeye izin vermek demektir. Gerçekten de hakiki öğretmen -öğrenmeden başka hiçbir şeyin öğrenilmesine izin vermez. Dolayısıyla onun tavrı sık sık gerçekte ondan hiçbir şey öğrenmediğimiz izlenimini doğurur, eğer "öğrenme" ile (uzun boylu düşünmeksizin) bir çırpıda, sadece yararlı bilginin elde edilmesini anlıyorsak. Öğretmen sadece şu bakımdan çıraklarının ilerisindedir, onun onlardan çok daha fazla öğreneceği vardır. O, onların öğrenmelerine izin verme(yi öğrenmeli)dir. Öğretmen çıraklardan daha fazla öğretilebilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Öğretmen, malzemesinden, öğrenenlerin kendi malzemesinden olduğundan daha az emindir. Eğer öğretmen ile öğrenenler arasındaki ilişki gerçekten hakiki (bir ilişki) ise, onda çok bilmişliğin otoritesine ya da resmi görevlinin buyurgan hâkimiyetine asla yer yoktur.
Martin Heidegger, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 64-65.

2012/03/11

Kağıttan Kule [Schopenhauer]

[D]üşünürleri kendileri için ve başkaları için düşünenler diye ayırabiliriz; sonuncular kural, öncekiler istisnadır. Dolayısıyla öncekiler çifte anlamda özgün ve bağımsız düşünürler ve sözcüğün en soylu anlamında bencildirler. Dünyanın kendilerinden bir şeyler öğrenebileceği düşünürler sadece bunlardır. Çünkü daha sonra başkalarını aydınlatan sadece bir insanın kendisi için yaktığı ışıktır [...]. 
Fakat bu kesinlikle herhangi bir resmi kararla ya da iyi niyetle zorla kabul ettirilemeyecek nadir rastlanır bir sıradışılıktır, ama yine de felsefede onsuz hiçbir gerçek ilerleme mümkün değildir. Diğerleri ya da genel olarak dolaylı hedefler için bir kimse bu amacın gerekli kıldığı, benliğin ve bütün hedeflerin unutulmasını talep eden en büyük zihinsel çaba içerisinde asla olmaz; tersine o şeylerin salt görüntüsü ve taklidiyle yetinir, daha ileri gitmez. Muhtemelen birkaç kavram bulunur ve birkaç farklı şekilde bir araya getirilip bir terkip oluşturulur, sonunda deyiş yerindeyse kağıttan bir kule kurulur; fakat bu şekilde dünyaya yeni ve hakiki hiçbir şey gelmiş olmaz.
Arthur Schopenhauer, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 39-40.

Schopenhauer görünüşe göre sonradan bilimsel bilgi üretimi adı verilecek süreci epey bir süre önce çok güzel özetlemiş.