2012/01/25

Bizimkilere Düşselerdi...

Bu blogu 2008'in Ağustos ayı gibi açtığımı hatırlıyorum. Elbette o zamandan kalan hiçbir yazı yok. Çünkü blogu ilk olarak garajimdakiejderha.wordpress.com adlı bir adreste yayına sokmuştum. Sonra garajimdakiejderha.com'a taşıdım, hem kendi alanımda, sonraları ise Blogger alanında açarak... Garajımdaki Ejderha analojisinin internette pek çok fikir ayrılığı içinde olduğum bir grup tarafından benimsenmesi üzerine, konsepte aykırı'ya geçmiştim.
Amacım aslında eğitim, bilim vs. gibi çetrefilli konulara girmek değil de, kısa kısa (Twitter) tadında postlar yazacağım bir blog oluşturmaktı. Sonradan aşağıda gördüğünüz yazıyla işler değişti... Yazı tahminimce 2008'in sonunda yayınlandı. Sonra bu blog pek çok taşınma yaşadığından, orjinali kimbilir hangi dosyada, bulmak zor. Fakat 2009 ortalarında bu yazıyı bir forum olduğu gibi kopyalamıştı, şimdi tekrar oradan bir vesileyle görünce aklıma geldi, buraya aktarayım dedim. Söylemeliyim ki bu yazının hem yazılış şekli hem de üslubu bugün bana oldukça çocuksu geliyor aradan 3-4 yıl geçtikten sonra... Ama yine de bu blogun ruhuna uygun bir yazı bence. Dursun.
Albert Einstein hakkında "çocukluğunda konuşamazdı", "matematiği zayıftı" gibi şeyler sıkça söylenir. Araştırılırsa bunların gerçekdışı olduğu görülür. Einstein'in hayatında okullarla hep bir sıkıntısı olduğu doğrudur. Ancak bu sıkıntının büyük kısmı küçükken karşılaştığı matematik ve dil sorunları değil, okulların ödev, sınav ve başka disiplin uygulamalarıdır.

Einstein okuduğu liseyi disiplinine alışamadığı için değiştirmiştir. Bitirdiği üniversite olan Politeknik Enstitüsü'nün sınavlarını da bir kaç kez denedikten sonra kazanabilmiştir. Ancak gençken matematik ve fizik derslerinde bir problemi yoktur.

Üniversite çağına gelelim. Einstein'ın Einstein olabilmesinin en büyük sebebi İTÜ (veya Türkiye'deki herhangi bir üniversite) gibi bir üniversitede okumamış olmasıdır. Peki bu üniversitelerin karakteristik özelliği nedir: Disiplin ve baskı. Burada yerden yere vurduğum profesörlerin en önemli özellikleri budur. Dünyaca ünlü olsalar bile sahip oldukları kısır ve saçma disiplin-not anlayışı. Notun öğrencinin azmini ve disiplinini gösterdiğine dair batıl inançları ve dogmaları.

Einstein'ın okuduğu okulda yoklama diye bir şey yoktu. Sadece sene sonunda tek veya iki sınav olurdu. Bu sınavları da Einstein, her derse gidip not tutan bir arkadaşının yardımlarıyla geçerdi. Sınavlara bir ya da iki ay kalana kadar derse gitmez, evinde 19. yüzyıl fizik teorisyenlerini okurdu. Son bir, iki ay sınavlara arkadaşıyla birlikte çalışırdı. Sınavlara girdikten sonra hissettiği duyguları sonradan şöyle açıklamıştır:
Sınavlar beni o kadar çok sıkıyordu ki, sınavlardan çıktıktan sonra herhangi bir bilimsel problem üzerine düşünmek istemez hale geliyordum. 
Kendisine aynen katılıyorum.

Zaten Einstein çok sonraları yapabildiği tüm işlerin demokrat İsviçre sistemi sayesinde olduğunu ve özellikle okuldaki bu özgür sisteme borçlu olduğunu söylemiştir. Böyle olmuştur ki, Patent bürosunda çalışan bir memurken dünyayı değiştiren dört makalesini aynı sene içerisinde yayınlamıştır.

Türkiye'de açıp bilim tarihi bile okumayan profesörler kurdukları sisteme bakmak yerine suçu öğrenciye atmaktalar. Öğrencinin tembel olduğunu, azmedemediğini söylüyorlar. Öğrencinin azimle çalışmasına bile kasten engel oldukları halde.

Einstein in yine bu blogda daha önce alıntısını yaptığım bir sözünü tekrar ederek bitiriyorum:
Modern eğitim sisteminin bilimsel araştırma merakını öldürmemiş olması neredeyse bir mucizedir. Çünkü narin bir çiçeğe benzeyen araştırma merakı en çok özgürlük duygusuna ihtiyaç duyar. Araştırma merakının ödev ve zorlama duygusundan kaynaklandığına inanmak ciddi bir hatadır.
Önünde saygıyla eğilmek lazım.

Not: Einstein'in bu yazida bahse konu olan diger sozlerini de surada alintilamistim...

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder