2012/12/28

Kategoriler

Tanıştığımız her insanı gözlüyor ve kafamızda belli kategorilere yerleştiriyoruz. Bize sadece kendimize bakmamızı söyleyen binlerce şahane özlü söz olsa da, bu huydan vazgeçmiyoruz. Doğru veya yanlış böyle yapıyoruz. Bu kategoriler kaskatı bir şekilde sabit kalmasalar da ana hatları her zaman sabit kalıyor. İnsanlarla ilgili gözlemlerimiz arttıkça bazı şeyleri doğruluyor, bazı şeyleri yanlışlıyoruz. Fakat benim sık sık değindiğim doğrulamada taraflılık olgusu uyarınca, ilk izlenimde edindiğimiz yanlış gözlemleri de doğrulamakta epey seçici davranabiliyoruz. Ayrıca, ilk izlenimi de büyük ölçüde yaratan kendi önyargılarımız. Yani önyargılar dolayısıyla inandığımız şeyleri de epey seçiçi bir şekilde doğrulayarak, aslında tanıştığımız insana dair edindiğimiz izlenimi gözlemlerden çok, kurgusal şeylere dayanarak oluşturuyoruz.

Bunun böyle olmasında problemler var kuşkusuz. Fakat her insanın düşünme şekline nizam vermek ve bunun doğrusunun ne olması gerektiğini söyleyebilmek de mümkün değil. Dört başı mamur bir düşünme sistemi yok. Her insanın kendi yargılarına dair bir miktar şüpheye sahip olması da sorunu çok fazla çözebilecek bir şey değil. Neticede her zaman yanlış yargılar ve çıkarımlar mevcut olacak. Bunlarla yaşamayı öğrenmek lazım.

Fakat kritik bir nokta var: Bu alelacele elde edilen çıkarımları muhatabına aktarmak en hafif tabirle saçmalık. Bence en büyük sorun bu. Birisi sizin hakkınızda elde ettiği rastgele gözlemlerle saçma sapan bir çıkarımda bulunuyor ve bunu söylemekte saniye tereddüt etmeyebiliyor. Bu tabii zaman zaman epey motivasyon kırıcı da olabiliyor. Çünkü insan ennihayetinde statik bir varlık değil, başkalarının insan hakkında ne düşündüğü, insanın kendi hakkındaki düşüncesini de epey etkileyebiliyor. Çünkü hepimize dışarıdan bize söylenenlerin kendi yargılarımızdan daha güvenilir olduğu, çünkü kendimizi kandırmaya çok teşne olduğumuz söyleniyor. Bunun doğruluk payı olsa da, bence son kertede bu da safsatadan ibaret: İnsanın kendisini, kendisinden iyi kimse bilemez.

Dolayısıyla yalan yanlış ve dikkatli gözleme dayanmayan yargılarını ve çıkarımlarını bir çırpıda söylemekten çekinmeyen saçma sapan insanlarla muhatap dahi olmamak lazım. Böyle şeyler sadece vakit kaybı değil: moral çöküntüsü, motivasyon kaybı. Bir kere yaşıyoruz. Bunlarla uğraşacak zaman yok.

2012/12/22

Sigorta ve Sosyal Devlet

Bilindiği gibi devlet hepimizi sigortalamak adına Genel sağlık sigortası (GSS) diye bir şey icat etti. Detaylarını bilmiyorum ama ben bundan şöyle etkilendim: Eğer 25 yaşından büyüksem ve sigortasızsam devlet beni otomatik olarak sigortalıyor ve adını 'isteğe bağlı GSS' koyuyor. Bu sigortanın primi gördüğüm artışa göre ayda 110-120 TL. Bu kadar ödeyecek durumum yokmuşsa, adını ilk kez duyduğum saçma sapan bir yardımlaşma derneğine gidip gelir tespiti yaptırıyormuşum. Yani 'yapmayın etmeyin ağalar' diyip, onları fakir olduğuma inandırmaya çalışıyormuşum. Hatta inanmayıp eve gelip eşyalara falan bakıyorlarmış, zengin miyiz, fakir miyiz anlamaya çalışıyorlarmış. Üstelik ailemizin gelirine de bakılıyormuş, ailemizin çok geliri varsa yine fazla prim ödüyormuşuz.

Ben hayatımda bu kadar rezil az şey gördüm. Böyle bir şeyi de ancak devlet denilen kurumlar topluluğu icat edebilir zaten.

Bir süre sonra sigortalı çalışmaya başlayınca mantık olarak her ay 120 TL artan paranın artmaması gerekiyordu. Ama devlet bilgisayar altyapısını muhtemelen emmioğlu mantığıyla adı sanı belli olmayan kişilere yaptırdığı için sistem elbette ki olayı belleyemedi. Üstelik para artmaya devam ederken sistemde gördüğümüz şey tek bir rakam. Hangi ayın primini ödememişiz, o paranın ne kadarı neye dayanıyor gibi detayları da göremiyoruz. Geçenlerde de devlet bu parayı icrayla alacak diye bir haber çıktı. Kısaca tamamen soyut olarak icat edilen bir miktar üstünden haciz kağıdı gelirse yakında kapımıza hiç şaşırmamamız gerekiyormuş.

Bilindiği gibi devlet ortalama bir çalışanın maaşının gayet önemli bir miktarını sigorta sebebiyle cebe atıyor. Bu kadar büyük bir miktarı devlet hüplettiği halde aldığımız sağlık hizmeti içler acısı. Mesela benim 3500 TL brüt ile işe giren bir arkadaşım, 2600 TL civarı bir para alıyor (Biz de böyle işlere burun kıvırıp üç kuruşa üniversitede çalışıyoruz). Yani devlet 900 TL'yi sigorta adına alıyor. Herhangi bir özel sağlık sigortasına ayda 500-1000 TL ödeseniz, krallara layık bir sigortanız oluyordur herhalde. Ama bunda seçim şansınız yok: Çalışansanız mecburen sigortalısınız. Ben brüt maaşımı istiyorum ve sigorta istemiyorum deme şansınız da yok.

Sosyal devlet denilen yapının özeti işte budur. Size bedava sağlık hizmeti sunduğunu iddia ediyorken, sizi gizliden soyup soğana çeviriyordur. Buna layık olduğunu düşünen insanları anlamakta zorlanıyorum.

2012/12/03

"It is not knowledge, but the act of learning"

Önce Gauss'a atfedilen şu sözle başlayalım:
“It is not knowledge, but the act of learning, not possession but the act of getting there, which grants the greatest enjoyment. When I have clarified and exhausted a subject, then I turn away from it, in order to go into darkness again. The never-satisfied man is so strange; if he has completed a structure, then it is not in order to dwell in it peacefully, but in order to begin another.” 
Carl Friedrich Gauss
Sonra şu videoyla devam edelim:

2012/11/29

Hayatın İçinden (5): Doughnut ve Jung

Geçenlerde bizim laboratuarda kız arkadaşım (kendisine şirin diyelim) ve ben saat 10 gibi geç bir saate kalmış, işlerimizi yetiştirmeye çalışıyorduk. şirin o gün birkaç kez canının doughnut çektiğini söylemiş fakat kampüsteki Dunkin's saat 5 gibi kapandığı için almak mümkün olmamıştı. Biz çalışmaya devam ediyorken kapı açıldı ve yan laboratuardan bir arkadaş bize gelip fazladan iki tane doughnut olduğunu söyledi ve bize ikram etti.

Okulda bulunduğum kısa süre içerisinde laba başkasının gelip bir şey ikram ettiğine hiç şahit olmadım. Olsaydım bile saat 10 gibi bir saatte birilerinin bir şey ikram etmesi ve bunun doughnut olması ve 'tesadüfen' şirinin canının da doughnut çekiyor olması bir anda konsantre bir şekilde birleşmişlerdi.

Bu durum nedenselliğe iman etmiş benim gibi bir zihin için bile Jung'un eşzamanlılık (synchronicity) teorisinin hanesine epey bir puan yazdırmış oldu. Daha önce yüklü bir puanı da yine şirinin canı paçanga böreği çekerken, oturduğumuz yerdeki garsonun tamamen bağımsız olarak bize paçanga böreği ikram etmesiyle kazanmıştı zaten.

Gelecek maçlara bakalım.

2012/11/09

Can Sıkıntısı ve Okumak

Canımın sebepsiz yere çok sıkkın olduğu günler kütüphaneye uğrarım, İTÜ'de edindiğim bir alışkanlık, Boğaziçi'nde de sürdürüyorum. Bugün de böyle yaptım. Kitaplar arasında (elbette tüm raflarda değil, bellediğim birkaç rafta) gezinir, gözüme rastgele çarpan kitapları inceler, o andaki ruh halime iyi gelebilecek bir şeyler olup olmadığına bakarım.

Genelde böyle günlerde felsefe kitapları hiç ilgimi çekmez. Çünkü bu kitaplar bana nadiren felsefi metinlerin hayata doğrudan pratik etki ettiğini hissettirir. Genelde felsefi metinler oldukça soyut senaryoları konu alan veya pratik uygulamaları oldukça az olan şeylerden ibaret. Bunda da felsefi (ve kimi zaman bilimsel) yazım tarzının büyük etkisi var. Filozofların çoğunun amacı çevremizi algılama şeklimizi değiştirmek olsa da, ortaya çıkan metinde insani olan her şeyi ikinci plana atıp bir resmiyet duvarının arkasına geçtiklerinden, ortaya çıkan metinler çevremize bakışımızı nadiren değiştirebiliyor. Çünkü aslında bizim varlığımızı belirleyen şey, her an çevremize verdiğimiz tepkiler, eylemlerimiz ve ürettiklerimiz. Ancak filozoflar, bu değişkenleri etkileyebilecek örnekler verip, her şeyi somut hale getirmek konusunda oldukça cimri oluyorlar. Okuduğumuz bir metinle, çevremizdeki dünya arasında dağlar kadar fark olduğundaysa okunan metin sadece soyut bir denemeden ibaret kalıyor. Dahası, gerçek dünyadaki dinamikleri belirleyen şey zaten bir soyut prensipler takımına sığdırılabilecek gibi de değil: Çünkü hemen hemen her şeyi daha temel (benim insani olan dediğim) dürtüler belirliyor. Bu noktayı dikkate almayan çoğu metin, insana anlaşılmaz gelen safsatalar bütününe dönüşüveriyor... Bu yüzden (sadece çok iyi gözlemler sonucu oluşan) kapsamlı edebiyat kitapları, bir felsefi eserden çok daha fazla pratik bilgi verebiliyor insana.

Bir süredir bunları düşündüğümden, otobiyografi okumak mantıklı gelmeye başladı. Çünkü, bir düşünürün ürettiği bir eser, ancak onu ürettiği arkaplanda anlam kazanır. Hiçbir düşünce, oluşturulduğu zamanki zamanın ruhundan ve çevresel etkenlerden bağımsız değildir: Hatta tam tersine, yazılan şeyler bu faktörlere kritik ölçüde bağımlıdır. Dolayısıyla, bu faktörleri bir şekilde içine almayan ve tespitleri bir şekilde örneklerle yeterince ifade etmeyen metinler, her zaman gerçeğe dokunamamak gibi büyük bir risk taşırlar - her ne kadar filozofun kafasında tam olarak aynı şey olsalar bile... Otobiyografiler ise bu arkaplanı kapatabilecek yegane şey: Üstelik sıradan (akıllı, düşünmesini bilen) bir insanın otobiyografisi dahi oldukça fazla şey öğretebiliyor insana; illa okunması gereken kitabın büyük bir filozofun, edebiyatçının vesaire otobiyografisi olmasına gerek yok.

Elbette Türk Aynştaynı tarzı kitaplardan bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Şimdilik Feyerabend'in Vakit Öldürmek isimli kitabıyla seriye başladım. Bakalım bu yolculuktan neler çıkacak.

PS: Bu arada benle bu konuda şiddetli olarak fikir ayrılığı yaşayanlar varsa, kitap önerilerini büyük bir merakla beklediğimi not düşüyorum.

2012/10/28

Karamsarlık

Hayatı tamamen laylaylom modunda yaşamayan fakat öte yandan gereken önemi de vermeyen insanlar genelde karamsarlaşıyorlar. Çünkü kestirmeden varsayımlar ve kendinden emin olma hali, dünyayı fırsatlara açık bir şekilde görmeyi imkansızlaştırıyor. Bu durum da pasif bir karamsarlık haline yol açıyor, yılların sürüncemede ve inaktif geçmesine sebep oluyor. Genel olarak karamsarlık üstüne pek çok şey söylenebilecek olsa da, ben önemli bulduğum iki temel şeye değineceğim.

İnsanların karamsarlık haline yol açan şeylerden birincisi, genç yaşta belirlenen bir hayat görüşüne (siyasi ideoloji, insanlara dair varsayımlar vb.) sıkı sıkıya bağlı olmaktan kaynaklanıyor. İnsan bir kere bir şeyi benimsediğinde, her şeyi onun penceresi içinden görmeye başlıyor. O arkaplanda anlamlı olan şeyleri dikkate alan insan, bu arkaplanın dışında kalan herşeyi doğrudan reddediyor. Eğer dünyada anlamlı veya önemli bulduğunuz şeylerin sayısı baktığınız pencereden çok az görünüyorsa, karamsarlık hali de kaçınılmaz oluyor. Öncelikle dünyada hiçbir dört başı mamur yol haritasının veya takip edilecek derli toplu kuralların olmadığını not düşelim. Buradan hareketle, herhangi bir gözlüğün içinden bakarak karamsar olmak oldukça anlamsız görünüyor. Çünkü dünyada her zaman gördüğümüzden fazlası var ve biz gerçekliğin gördüğümüz kadarını (yani epey küçük bir miktarını) deneyimleyebiliyoruz. Dolayısıyla bu kadar küçük bir deneyim sahibi olunduğu halde, bir ideale sıkı sıkıya bağlanmak haliyle birçok probleme yol açıyor. Gerçekliğin bu ideal içinden anlamlandırabildiğimiz kısmını hafızamıza atıyor, geri kalan kısmını siliyoruz. Bu durum da pek çok zihniyet değişimi fırsatını yok ediyor.

İkinci temel durum, insanın öyle veya böyle 'doğruluğundan' bir noktaya kadar emin olduğu ideallere çok uzak olduğunu görüp karamsarlığa kapılması. Ancak bu da bir noktaya kadar yeterince savunulamayacak bir şey. Örneğin, insan kişisel hayatı için plan yaparken dahi, bir hedefe göre hareket ettiği halde, kendisini bambaşka bir yerde buluyor. Çünkü insan sınırlı aklıyla sistemin dinamiklerini mükemmel bir şekilde tahmin edebilecek kapasiteden yoksun; daha önemlisi elinde yeterince gözlem de yok. Haliyle insan planlarına göre hareket etse bile nadiren tam istediği noktaya ulaşıyor. Hedefine ulaşan çoğu kişi kimi yerlerde şans faktörünün yardımı olmasa o noktaya gelemeyeceğini kabul ediyor... Bu durum insanın daha 'yüce' bulduğu idealler için de genellenebilir. Yani, ortada insanları mutlu edecek 'evrensel' doğrular olduğuna inanıyorsanız bile, bu doğruların veya kuralların gerçekleşmeye başlamasından itibaren muhtemelen onlar bambaşka şeylere evrilecek. Her zaman olduğu gibi 'çok ileri' bakmakla hata yapmış olacağız, çünkü sistem bizim öngördüğümüz noktaya gitmeyecek. Bu da insanı 'ileri' yerine, kendisine en yakın noktaya bakmaya mecbur ediyor. Çünkü o nokta 'gözlenmedikçe', zincirin ilerisi için tahminde bulunmak her bir adım için çok zorlaşıyor...

Bu iki temel şey, karamsar olmayı bir 'kötü tercih' veya bir hormon meselesi değil, bir 'mantık hatası' haline getiriyor. İnsanın bu illete karşı yapması gereken, daha zengin deneyimler yaşamak ve hep zincirin en yakın noktasını göz önünde tutarak onu hedefleyerek ilerlemek bence. Öteki türlüsü bir kere yaşadığımız hayatı ziyan etmekten başka bir şey değil.

2012/10/24

İyimserlik

Bir soruna dair görüş bildirmek veya tespit yapmak o sorunla ilgili sosyal algının inşasına katkıda bulunur. Yani yaptığımız her tespit, sahip olduğumuz medya gücü oranında (Twitter'da takipçi sayısı, bir gazete köşesi vb.) ortadaki sorunun gerçeklik algısını çarpıtır. Birçok kişinin katıldığı bu süreçlerin sonunda, sorunun kendisine dair genel algılar oluşur: Bu algılar tüm bu paylaşımların ve tartışmaların ortaya çıkardığı ortalama bir algıdan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla bir sorunun çözümüne yönelik tartışırken, sürekli samimiyetsizliklere, zorluklara, kötü taraflara vurgu yapmak -haklı olarak dahi olsa- çözümsüzlüğe bir katkıdır. Çünkü hiçbir insan, kişi, kuruluş tümden samimiyetsiz veya şeytan değildir; aksine herkes (evet herkes) diyaloga açıktır ve her zaman her şey için umut vardır - sadece gerekli arkaplanın oluşması gerekir. Sürekli negatif şeyleri öne çıkarmak, samimiyet testi yapmak, bir sorunun neden çözülemeyeceğini durmadan anlatmak; tarihsel arkaplanı ve verili olan her bilgiyi bu yönde veri olarak kullanmak olası bir çözüme verilebilecek en büyük zarardır.

Fakat herkes genelde böyle yapmaz. Her zaman bir sorunun çözümü tartışılırken, bir grup insan 'iyimserlik' ile itham edilir. Bu insanlar, genelde, sorunun çözümündeki zorlukları görmemekle itham edilirler, oysa gerçek bununla yakından uzaktan ilişkili değildir. Aksine, bu 'iyimserler' de bahsedilen zorlukları ve problemleri herkes kadar iyi görürler. Fakat, bu insanların aldıkları tutum, her ne koşulda olursa olsun çözüme giden yolu açık tutmaya çalışmaktır. Örneğin çözüm için bir muhatabınız varsa ve siz ona bir şekilde muhtaç iseniz, yapabileceğiniz en iyi şey, bu muhatabınızın tüm 'kötü' taraflarına rağmen onunla diyalog yolunu açık tutabilecek bir tutum izlemenizdir. Bu tutum da açıktır ki bir nefret dili kullanmaktan çok başka bir şeydir. Bu insanlar bir duvarın yıkılması için uğraşan ve zorla bir çatlak yaratıp, daha sonra var güçleriyle o çatlağı büyütmeye çalışan insanlara benzetilebilirler. Diğerlerinin yaptığı şey ise duvarın nasıl yıkılmayacağını anlatmaktan ibarettir. Bu durumda saflıkla suçlanan insanlar genelde tabuları en çok yıkıp, karşıdakine en cesur şekilde elini uzatmaya çalışan insanlardır denilebilir. Elleri boş dahi kalsa, çözüme 'karamsarlardan' daha çok uğraş vermiş oldukları kesindir.

Elbette ki bu muhatabınızın her özelliğini kabul edip, göz yumacağınız veya 'hoş göreceğiniz' anlamına gelmez. Problem olan şeylerin açıksözlülükle tartışılması gerekir. Buradaki temel fark, bu sorunların nasıl tartışılacağıdır. Aslında insanlar içkin olarak nasıl tartışmak gerektiğinin farkındadırlar: Mesela insanlar ergenlik yaşına gelmiş çocuklarıyla sorunlar yaşadıklarında genelde onlara bunu pozitif bir yolla anlatmayı denerler. Çünkü çocuğa nasıl bir aptal olduğunu söylemek veya ne kadar berbat bir insan olduğunu söyleyerek hakaret etmek sorunu çözmeyeceği gibi, çocuğun herhangi bir çözüme aklının yatmasını ve uyum sağlamasını da imkansızlaştırır. Üstelik, çocuğun karakteri hakkında konuşmak da saçmadır, özünde -mesela- karaktersizlik olarak adlandırılan şey, yanlış bilgiler, cehalet veya farkındasızlıktan ibaret olabilir - ki bu durum çocuklar için geçerli olduğu kadar tüm insanlar için de geçerlidir.

İşte bir sorunun çözümü hakkında yorum veya tespit yaparken böyle bir perspektif benimseyen insanlar, sorunun çözümüne katkı yapan insanlardır; o sorun da muhtemelen böyle insanlar sayesinde çözülür. Ötekiler kendi köşelerinden herkese nasıl samimiyetsiz olduklarını bildiren şeyler söylerler veya sorunun çözümüne nasıl 'inançları' kalmadığını anlatırlar. Genelde böyle insanlar sorunun çözümünden veya çözülmemesinden doğrudan etkilenmeyen insanlar olurlar. Çünkü sorunun çözümsüz kalmasının ne büyük bir kabus olduğunu genelde yalnızca sorunun doğrudan muhatapları bilir...

Siyaset dünyamıza ve medyaya baktığınızda, baskın tipler birbirlerini suçlayan, nefret dilini kullanan insanlar. İyimserler oldukça küçük bir azınlık durumunda. Bu durum ülkenin sorunlarının çözülmesini imkansızlaştırıyor. Bu durum, bir insanın çözümleri veya insan haklarını ne kadar savunduğunu önemsizleştirip, onu nasıl bir üslupla yaptığını önemli kılıyor. Ve açık ki, en demokratlarımız dahi nasıl bir üslupla konuşacakları hakkında hiçbir fikre sahip değil.

The Future of Learning

İsmail Arı'dan gördüm.

2012/10/21

The World We Explore - Sir Ken Robinson

2012/10/05

Matematiği 'Görmek'

Friendfeed'de rastladığım bir feedde, matematiksel formülleri şekillere çevirebilen bir sinestezi hastasının incelendiği bir makaleye rastladım (Ulaşamayanlar için logoped sağolsun Friendfeed'e de ekledi). Çalışma epey ilginç tespitler içeriyor. Okumanızı öneririm.

Makalenin bir noktasında, aslında 'herkesin' öyle veya böyle sinestetik eğilimlere sahip olduğuna, fakat bunun 'anormallik' sayılan dereceye ulaşmasını genelde beyin hasarı gibi olayların sağladığına dair bir teoriden de söz ediliyor (Referansları okumadım, fakat niyetim var). Buradaki matematiksel sinestezi durumundan ayrıca, sinestetiklerin harflerin karakteri varmış gibi düşünmek, sayıları renkli görmek veya müzik dinlerken renkler görmek gibi semptomlara sahip oldukları söylenir. Aslında (bence de) bunların benzerlerini günlük hayatta çok sınırlı da olsa hepimiz deneyimleyebiliyoruz.

Belki ilerde bu tip yeteneklerin nasıl kazanılacağına dair standart yollar bile geliştirilebilir, kimbilir...

2012/09/22

Demokratlık

Demokrat zihniyetin dış gerçeklik karşısındaki duruşu, Kant'ın epistemolojik varsayımını çağrıştırır. Hume'un nedenselliği bir alışkanlığa indirgeyen güçlü argümanı karşısında insan zihninin işlevselliğini korumak isteyen Kant, insan zihninin kendine has içsel kategorilere sahip olduğunu ve bunlar üzerinden/sayesinde dış gerçekliği 'anladığını' savundu. Buna göre nedensellik, gereklilik, sınırlılık, karşıtlık gibi kategoriler bizim zihnimizde varlar ama dış gerçeklikte var olup olmadıklarını bilmiyoruz. Ama zihnimizin kategorilerini kullanarak dış gerçekliğe tekabül eden bir düzenek hayali yaratabiliyoruz. Dolayısıyla insan zihninin olası namütenahi zihinlerden sadece biri olduğunu ve dış gerçekliği bu zihnin içinden algılamaya mahkûm olduğumuzu kabul etmek durumundayız. Zihnimiz dış gerçekliği ancak kendince anlayabilir ve bu da dış gerçekliğin çarpıtılmasını zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle zihin, aksi halde anlayamayacağımız gerçekliği çarpıtarak kendi kategorilerine uyumlu kılar ve 'bizim için' anlaşılır hale getirir... Ancak bunu yaparken gerçekliği hangi yönde ve ne kadar çarpıttığını bilemeyiz. 
Bu çıkış noktası bize iki temel önerme sunar: Birincisi, dış gerçekliğin gerçek doğasını hiçbir zaman 'dışımızda var olduğu şekliyle' anlayamayacağız. Dolayısıyla madde/ruh ikilemi insan için tümüyle spekülatif olup bir inanma meselesidir. İkincisi, zihnimiz gerçekliği çarpıtarak anlaşılır kıldığına göre, gerçekliğin az veya çok bizim anladığımız haliyle var olduğunu da iddia edemeyiz. Üstelik ne kadar iyi anladığımıza dair nesnel bir araca da sahip değiliz ve hiçbir zaman da sahip olamayacağız. Öte yandan yapılan icatlar, çalışan makineler, çeşitli öngörülerimizin tutması, dışımızdaki gerçekliği bir biçimde 'doğru' anladığımızı da kanıtlar. Demek ki gerçekliğin bizatihi kendisini anlama olanağımızın olmamasına karşın, zihnimiz o gerçekliği anlaşılır kılan bir mekanizmaya sahiptir. Sonuç, gerçeklikle zihnimizdeki kurgu arasında bir mütekabiliyet ilişkisinin olduğudur. Ancak bu, zihnimizdeki her kurgunun dış gerçekliğe tekabül ettiğini göstermez... Dahası aynı durum karşısında farklı kişiler farklı 'doğrular' öne sürebilmektedir. Soru, böyle bir durumda doğru tutumun ne olduğudur... 
Demokratlık, kimsenin doğruyu güvenilir biçimde bilemeyeceği bir dünyada, 'doğru' toplumsal kararların nasıl alınabileceğine ilişkin bir cevaptır. Bir toplumun bütün üyeleri aynı kanaatte olsalar bile, bu üzerinde anlaştıkları sonucun 'doğru' olduğunu kanıtlamaz. Çünkü hepsi de aynı yanılgının içinde düşünüyor olabilirler. Dolayısıyla azınlık görüşleri son derece kıymetlidir ve olası bir çoğunlukçu yanlışı düzeltebilmenin tek referansıdır. Öte yandan herhangi bir doğruda anlaşıldığı takdirde, bunun hükmü ancak geçici olabilir, çünkü hem kişiler fikir değiştirebilirler, hem de o topluma yeni gelenlerin farklı fikirleri olabilir. Sonuç olarak demokratlık, kendi toplumsal yapımızı da içeren bir biçimde, dış gerçekliğe ilişkin olarak ancak öznel ve geçici 'doğrular' üretebileceğimizin bilincine varılmasıdır. Diğer bir deyişle gerçeklik karşısında haddini bilmenin içselleştirilmesini ifade eder...

2012/09/07

İyilik ve Kötülük

Sosyal psikolojinin onde gelen isimlerinden Philip Zimbardo'dan cok guzel bir konusma.

2012/08/18

Adaletsizlik [Vassaf]

Toplumdaki adaletsizliklerin çözümleri de bizim toplumsallaşma deneyimimiz tarafından belirlenir ve sınırlanır. Nicelleştirip kıyaslama alışkanlığımız yüzünden, demokratik bir çözüm olarak eşitleme çabasına girişiriz. Eşitlik sağlama amacı, tüm farklılıkları iptal etmeye götürür insanı; bir başka totalitarizm biçimi ve insanın standartlaşmasıyla sonuçlanır. 
[...] 
Seçme kavramının bizatihi kendisi, kendi içinde totaliterdir. Zekâ, güzellik, adalet, sevgi, özgürlük gibi şeyler ölçülemez ve kıyaslanamaz. Onlar ancak, tanımlanmadıkları ve standartlaştırılmadıkları ölçüde var olabilirler. Bunların tanımını yapma girişimi bile, kavramın ihlal edilmesi demektir. Bir kez tanımlandıktan sonra, zekâ donuklaşır, güzellik esinleyici olmaktan çıkar, sevgi tüketilmiş olur, adaletin doğrulanması gerekir, özgürlük ise tanımlanmış biçiminin dışında var olmaktan çıkıverir.
Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, Gündüz Vassaf, sf. 123-124.

2012/07/25

RSS Takipçilerine

Bu blog girdisini, RSS okuyucularına ve siteye hala garajimdakiejderha.com domainini kullanarak ulaşanlar için yazıyorum. Yakın bir zamanda (muhtemelen bugün içerisinde), garajimdakiejderha.com domaininin buraya, konsepte aykırı'ya yönlendirmesi son bulacak. Çünkü gördüğüm kadarıyla hala beni internetteki diğer ejderhalarla karıştıranlar var...

RSS reader'in bana verdiği bilgiye bakılırsa 23 kişi hala garajimdakiejderha.com üzerinden bu siteyi izliyor. O kişilerin konsepteaykiri.org'a girip, yeni RSS bağlantısına abone olması gerekiyor.

2012/06/27

İyi İnsan

İnsanlar genelde bir takım değerler sistemi üzerinden düşüncelerini temellendirirler. Herkes böyle bir sistem inşa etmez bilinçli olarak - fakat genel olarak böyledir. Yani herkese bir konudaki fikri sorulduğunda, genelde kendi içinde (bilgi yanlışlarından vs. ayrı olarak) "tutarlı" bir cevap almamız olasıdır. Elbette açıkça "yanlışlar" da bu düşünce sistemi içerisinde barınabilir. Yanlış bilgilerden sorumlu olan insanın kendisidir - ve aslında temel olan şey de olabildiğince bunlardan kurtulmaktır.

Beklenti, kendi düşünceleri üstünde çalışan, netleştiren ve "ayıklayan" insanların daha tutarlı davranmasıdır. Elbette tutarlılık tanımları üzerine konuşulabilir fakat bazı şeylerin sonuçları "herkesin malumu" olacak kadar nettir. Sözgelimi, insan hakları konusunda duyarlı olan - olduğunu söyleyen - ve bu konuda açıkça tavır almaktan çekinmeyen birisinin, kişisel hayatında veya otorite sahibi olduğu alanlarda da empatik davranması ve insanları olabildiğince dikkate alması beklenir. Fakat böyle insanların kişisel ilişkilerde saçma sapan şeyler yapması, karşıdakini hiç dikkate almadan (veya aldığını zannederek ama almayarak) hareket etmesi - işine geldiği gibi karşısındakine suçlama yöneltmesi ve kendi "ideal" dünyasında karşısındaki insana acımasızca hüküm kesmesi hiç de az karşılaşılan bir durum değildir. Bu durumda, bu insanın hangi kritere göre "iyi" bir insan varsayılacağı oldukça şüphelidir. Duruş olarak insan haklarından yana bir insan olsa da, otorite sahibi olduğu küçük alanda pek çok insan hakkını ihlal ettiği söylenebilecek bu insanlar -işin kötüsü- kendilerini hümanist olarak görerek hayatlarına devam ederler. Bu durumda kendilerini içine soktukları kalıp aslında tamamen safsatadan ibarettir - fakat gelin görün ki bunu küçük bir insan grubu dışında kimse farkedemez.

Dolayısıyla, "iyi bir insan" olmak, aslında insanın ne tip ideallere sahip olduğundan tamamen bağımsız bir konu haline gelebilir - hatta çoğu zaman gelmektedir de... İyi insan, büyük idealler ve süslü lafların arkasına sığınıp, bir yandan da terör estirmek yerine, kendi yanılabilirliği üstüne giden ve bu yolla daha mütevazı (ve dolayısıyla daha empatik) bir insan olmaya çabalayan insandır denilebilir. Yani çıkarımlarından hiçbir zaman emin olmayan, şüpheci, her şeyi yanlış algıladığını (veya en baştan yanlış algılayabileceği bir düşünce sistemine sahip olduğunu) kabul eden birisi, karşısındakine "her zaman" ve neredeyse "her koşulda" baştan bir şans verecek bir ruh halinde olur. Bu da, bir kez ihmal edilen veya kendini küçük düşmüş hisseden bir insanın, kısa süre içinde geri kazanılacağı manasına gelir. Bu durumda, yani otorite sahibi bir insanın bu mütevazılığa sahip olduğu bir durumda, insanların hayatları kararmaz - çünkü insanlar araya giren aptalca çıkarımların ördüğü duvarların arkasında boğulmazlar.

"Dünyadaki sorunlar nelerdir" sorsanız, size anlayışsızlıktan, empati yoksunluğundan, sistemden, açlıktan, ırkçılıktan, bilimsel ahlaksızlıktan, öğrencilerin tembelliğinden, dolandırıcılıktan, rüşvetten, otoriteden, silahlardan veya envai çeşit "sorundan" bahsetmeye hazır insanların çoğu aslında yukarıda kısaca anlattığım şekilde davranıyor. Kalıp sabit: Sözde hümanist, ilgili, bilgili, mütevazı - fakat insanlara davranışlarında tam anlamıyla bir fiyasko. Bu da -açıkçası- herkesi bir parça samimiyetsiz ve yalan kavramlar üstüne kurulu kişilikler haline getiriyor. Çünkü tek gerçek olan şey, birbirimize hissettirdiklerimiz - bundan ötesi sadece soyutlama. Ve karşısındakine kendini sinek gibi hissettiren veya onun zayıflıklarının üstüne gidip aciz duruma düşmesini izleyen veya en basitinden sadece sohbet etmesi bile sıkıntı yaratan insanların, dünyanın en yüce ideallerinin peşinden gitseler de, "iyi" birer insan sayılamayacakları gerçeği değişmiyor...

2012/06/19

TÜBA Tartışmaları

TÜBA'ya yeni atanan isimler bir süredir kamuoyunda tartışılıyor. Bu isimlerin bilimsel yayın sayılarının azlığı veya kalitesi sorgulanıyor. Naçizane fikrimi hemen söyleyeyim: TÜBA ne daha önce, ne daha sonra önemli bir kurum olmadı benim için. Hatta, iddia edildiği gibi 'yanlı' atamalar olmasaydı da önemi olmayacaktı. Hatta olay TÜBA ile ilgili bile değil gözümde.

Diyelim ki eski TÜBA 'hizipçi' değildi veya hükümet atamalarda 'objektif' bir kriter uyguladı. Türkiye'de bilimsel yayın kalitesi açısından dünyaya kıyasla hiç de fena olmayan, kaliteli, kafası çalışan pek çok akademisyen var. Diyelim ki bunlar gayet adil, eşit bir şekilde TÜBA'ya seçildiler, onore edildiler. İstenen ve beklenen bu. Bu olursa, arkadaşlar itiraz etmeyecek, isyanlar çıkmayacak.

Fakat benim açımdan bu saçmalıkların hiçbir önemi yok. Türkiye'de en kaliteli akademisyenlerin dahi gayet derin bir zihniyet sorununa sahip olduklarını düşünüyorum. Karşılarına çıkan lisans/yüksek lisans öğrencilerini bilgileriyle, o yoksa salt otoriteleriyle ezme merakları gerçekten göz kamaştırıcı. Gerçekten 'öğretmenliği' umursayan, bir ekol oluşturmaya çalışan ve insan yetiştirmeye çalışanını tek elin parmaklarının yarısını geçmeyecek şekilde gördüm desem yeridir. İlgimi çeken pek çok derse dinleyici olarak katılıp, 'ünlü' hocalarla tanışmaya uğraştım ve sonuç olarak hemen hemen hepsinde aynı profili gördüm: Ketum, kibirli, aşağılayıcı, tepeden bakan insan tipolojisi.

Türkiye'nin -evet- ünlü ve kaliteli akademisyenleri var. Fakat aynı zamanda bunların ezici çoğunluğu kopkoyu bir otoriter zihniyet taşıyan kişilikler. Ne öğrencilerine ne de sosyal çevreye herhangi bir faydaları yok, olacağı da yok. YÖK'e veya TÜBA'ya o seçilmiş veya bu seçilmiş ne farkeder? Gerçekten ne farkeder? Bunlar yeni gelen yardımcı doçentleri seçecekler mesela... Gören de karşısına aldığı insanı zevk için ezmek yerine, gerçekten bilimsel kalitelerine bakacaklar zanneder. Hayır, "kaliteli" addedileni de, intihalcisi de aynı ahlaksızlıkla malul. Bunun istisnası -neredeyse- yok. Dikkat ederseniz intihale bulaşmadan kaliteli yayın yapanların çoğunluğunun zaten intihalcilerle bir meselesi dahi yok...

Benim için bu tip isyanların zerre kadar anlamı olamaz - benden ötede gerçek bir anlamı da yok zaten. Bu isyanlar işe yarasa ve TÜBİTAK, YÖK ve TÜBA sadece öğretim üyelerinin bilimsel kalitelerine göre yapılandırılsa, bu durumda bir şeylerin değişeceğine inananlar ancak kendilerini naif bir hayale inandırmışlar ve Türkiye adına çok fazla iyimserler demektir. Türkiye hiçbir zaman hemen hemen her insanda görülen bu otoriter zihniyetten kurtulamadı. Kurtulamadıkça da, X adlı Amerikan hocasının desteğiyle Nobel kazanan bir Türkiyeli ortaya çıksa da, onun öğrencisinin herhangi bir intihalcinin öğrencisinden çok da farkının olması pek mümkün değil.

2012/05/29

Montessori

2012/04/29

Muhafaza [Schopenhauer]

Bir insanın okuduğu her şeyi muhafaza etmesini istemek, yediği her şeyi midesinde muhafaza etmesini istemekten farksızdır. Yediği şey onu bedenen, okuduğu şey de zihnen beslemiştir ve o bunlarla ne ise o olmuştur. Nasıl ki beden kendisiyle türdeş olanı hazmederse, bir insan da kendisini ilgilendiren-dikkatini çeken şeyi muhafaza edecektir; bir başka deyişle onun düşünce sistemiyle örtüşen yahut amaçlarına denk gelen şeyi bünyesinde alıkoyacaktır. Tabiatiyle herkesin hedefleri vardır, fakat çok azı bir düşünce sistemine benzer bir şeye yaklaşır. Bu sebepten ötürüdür ki bu insanlar hiçbir şeye nesnel bir alaka göstermezler ve okuduklarından hiçbir şey öğrenmezler; okuduklarından hiçbir şey hatırlamazlar.
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 68-69.

2012/04/28

Bir Online Ders ve Öğrettikleri

Bu dönem Stanford'un online olarak açtığı Probabilistic Graphical Models dersini dinliyorum. Tez yazmanın yanı sıra, başka bir sürü iş olduğu için, ödevlerin genellikle yarısını son 2 gecede zar zor yetiştirebiliyorum, bazılarını tam yapıyorum, bazılarını ise pas geçiyorum. PGM benim bugüne kadar aldığım ve aşağı yukarı 15 kişiye yüzyüze verilen TÜM klasik derslerden çok daha ağır. Onlarca ödev verip, hepsini notlandıracak otomatik bir sistem kurmuşlar. İçine kod yazılması gereken programcıklar hazır indiriliyor ve ödevleri bitirmek bazen 2 veya 3 geceyi de aşıyor. Tek kelime etmek gerekirse, bence enfes. Dersin şartlarını sağlayamasam da, bir daha açıldığında kesinlikle tekrar kayıt olmayı düşünüyorum.

Bu durum, bizim lisansüstü derslerinin ne denli işe yaramaz olduğunu da gösteriyor. Dünyanın öteki ucundaki bir üniversitede bir hoca ve bir grup asistan, onbinlerce kişiyi değerlendirecek sistemleri hazırlıyor ve ödevleri hazırlıyorlar. Üstelik ders, bugüne kadar aldığım derslerin çoğundan da daha öğretici bir içeriğe sahip. Burada bir veya iki neye yaradığı belli olmayan vizeyle ölçülen derslerin sonucunda hiçbir şey öğrenilmiyor. Bazı hocalar ödevleri yığmaya çalışıyorlar fakat onlar da genelde bir şekilde değerlendirmeye yeterince vakit ayıramıyorlar. Çünkü derslerine yardım edecek yeterli araştırma görevlileri yok. Sorun çok sistemik.

Aksaklıkların sebeplerini geçtiğimizde, benim görüşüm, bu derslerin yaygınlaşmasıyla, klasik bir lisansüstü programında -en azından dersler- tamamen anlamsız olacak (Gerçi hali hazırda zaten anlamsızlar, ama anlamlı diye savunanların savunacak hiçbir şeyi kalmamış olacak). Araştırma konusunda bir şey söylemek için hala erken. Ama gün geldiğinde en yakın üniversiteye gidip yüzyüze araştırma yapmak da anlamsızlaşmış olacak.

2012/04/24

Okumak Üzerine [Schopenhauer]

Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir. Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. Fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir; ve sonunda onlar bizden ayrılır, geriye kalan nedir? Dolayısıyla öyle olur ki çok fazla - yani neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder, tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni, mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir, zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar. Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlığı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekliğini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir, keskinliğini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider.

Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 61-63.

2012/04/08

Enfes Bir Konuşma - Ken Robinson

Daha önceleri iki videosunu paylaştığım [1, 2] Ken Robinson'dan müthiş bir konuşma daha buldum. Fakat bunun videosu yok, ama enfes bir animasyon hazırlanmış. Harika olmuş.

2012/04/04

Okumak [Schopenhauer]

[O]kumak söz konusu olduğunda geri durabilmek (nerede duracağını bilmek) çok önemli bir şeydir. Geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası, zaman zaman neredeyse salgın halinde yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı, sırf bu yüzden okumaktan ısrarla uzak durmaktır denebilir, sözgelimi sebepsiz gürültü, şamata koparan, hatta yayın hayatına çıktıklarının ilk ve son yılında birkaç baskıya ulaşabilen, sonra da unutulup giden siyasi veya dini risaleler, romanlar, şiirler ve benzeri böyledir. Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak icin ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafaların eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetiyle tanıtır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insani eğitir...
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine

2012/03/25

Akademi İşletmesi [Murat Belge]

Murat Belge, 25/03/2012, Taraf, Link
Akademik hayatta “nicelikler” konuşmaya başlayalı beri (çok daha fazla sayıda üniversite, kampus vb, çok daha fazla sayıda öğrenci, çok daha fazla sayıda hoca), “mass society” hükümleri burada da işlemeye başladı. “İşleme” belki durumu anlatmak için doğru fiildir. Çünkü şimdilerde üniversiteler “işletme” olmuş durumda.
Büyük nicelikleri ancak genel kurallar ve yasalarla “sevk ve idare” edebilirsiniz. Genel kurallar ve yasalar, mecburdur, başka türlüsü olmaz, “ortalama”ya, “standart” olana meylederler. “Ortalama”, “nitelik” için en ölümcül şeydir. Ancak çeşitli “ortalama”ların arasında plan-dışı oluşmuş yarık ve çatlaklardan yeşerir nitelik. Kötülükten, yoksunluktan çıkabilir; “ortalama”dan çıkamaz.
Niceliklerin belirleyici olduğu yüksek öğretim kurumlarına “işletme” girdikçe, sakat bir dünya görüşünün taşıyıcısı olan terminolojisiyle (“performans”, “rantabilite”, “rasyonalite” –tabii kendi özel tanımlarıyla) buralara egemen oldukça, akademik hayatın olmazsa olmazı “nitelik” kendine kaçacak delik arıyor. Aramak zorunda çünkü bu yeni hegemon, işletme, onu görürse kılığını beğenmeyebilir, havasından hoşlanmayabilir, örneğin bir “Rotary Club”a bir “talk” vermeye giderse “performance”ının parlak olmayacağından endişelenebilir. Kısacası, nitelik, İşletme’nin gözüne ilişmemeye dikkat etmelidir.
Bu yeni gidişat başlayalı beri, akademik hayatta, İşletme’nin dışında, bir yeni karakter daha zuhur etmiştir; Performans. Bu, kendi başına bir “şahsiyet” olmakla birlikte, aynı zamanda üniversitede çalışan herkese gidip onunla “yekvücut” olabilmektedir: “Profesör X’in performansı”, “Doçent Y’nin performansı” ve “Asistan Z’nin performansı” olabilmektedir. “Performans”ın ortaya çıkmasından bu yana, bu X, Y ve Z’nin yazı ve yayınları, verdikleri dersler, çeşitli entelektüel etkinlikleri, yazı yazmak, ders vermek, belirli bir amaçla bir etkinliğe katılmak biçiminde görülmez olmuşlar ve onun “performans”ları haline gelmişlerdir. Hani birisiyle (tercihan ünlü) birlikte, yan yana, fotoğraf çektirmekten hoşlanan insanlar vardır. Bugünlerde akademik dünyada yeri olan pek çok kişi “Performans”la fotoğraf çektirmek peşindedir.
Tabii “Performans” öyle önüne gelenle ve her durumda fotoğraf çektirmek zorunda değil. Ölçütleri o koyuyor. Örneğin, “haftada en az 12 saat ders” diyor. O böyle deyince, bu da bir “nicelik” ya, son analizde, “12 saat” ön plana çıkıyor. “Ders” ne, nasıl? O, çok önemli olmaktan çıkıyor. Çünkü o “nitelik” dediğimiz saçma şeye özgü, ölçmesi zor bir modalite. “Nitemetre” falan diye bir şey henüz icat olunmamış. Ama “saat” sayması kolay. Kolay olduğu gibi üstelik “nesnel”, “olgusal” ve “istatistiği yapılır” bir şey.
“Yayın” demiştik. Akademik dünyada, burada bulunan insanların hep düşüncelerini yazmaları beklenmiş ve istenmiştir. Niye? Çünkü burada bulunan insanlar, genellikle ve tanım gereği, çok bilen ve oldukça iyi düşünen insanlardır; o halde bilgi ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaları iyi olacaktır. Bunlar böyle giderken işin içine Performans girince gene mahiyet değişir. Bir kere, “yayın” dedik de, nerede yayın? Öyle önüne gelen yerde yayın olur mu? Olmaz, olmamalı. “Bilgisini insanlarla paylaşması iyi olur” demiştik ama bu iş o kadar basit bir iş değil. Bir kere bilgisinin “bilgi” olduğu kesinleşmeli. Şöyle olur, böyle olur derken, olayın sırrı çözülmüş, formül bulunmuş: Citation Index!
“Bir yazım yayımlandı.” “Ya, nerede?” “Dergide.” “Dergi Citation Index’e giriyor mu?” “Ne bileyim ben? Herhalde girmiyor.” “O halde herhangi bir şey yayımlamadın.”
Performans, ciddi bir karakter. Onun yanından öyle çaktırmadan süzülüp geçmek yok. Kırtıpil görünüşü birini hemen tesbit ediyor: “Adınız ne?” “Adım Ahmet Hamdi Tanpınar, efendim.” “A, evet, hatırladım. Haftada kaç saat ders veriyorsunuz?” “Üç, efendim!” “Çok az, olmaz. Üstelik, öğrencilerden işitiyorum, İlyada’dan giriyormuşsunuz, mahur makamından çıkıyormuşsunuz. Öyle olmaz. Tek konu, tek amaç, iki hedefiniz olabilir, o kadar. Peki, yayın?” “Nasıl yayın?” “Yani bu yıl ne yayımladınız?” “Evet, bir roman yayımlamıştım, adı Saatleri Ayarlama Enstitüsü.” "Güzel. Citation Index’te yeri var mı?” “Ne buyurdunuz, efendim? Orası neresi?”
Mükâleme böyle gider.
Tanpınar’ın “performans”ı memnuniyet verici olmaktan uzaktır.

2012/03/20

Klasik Eğitim [Schopenhauer]

Klasik eğitimin mutat sınıflarından geçmiş ve her şeye rağmen cevvaliyetini kaybetmemiş olan herhangi birisi kendini çok sınırlı bir kurtuluş imkânına sahip biri olarak düşünebilir. Okulda parlak çocukların büyüyüp de hayata atıldıklarında aynı başarıların arkasını getiremedikleri hep söylenegelmiştir. Bir çocuğun okulda öğrenmeye gönderildiği ve başarı değerlendirmesinde esas alınan şeyler aslında aklın ne en yüksek ne de en yararlı melekelerinin kullanımını gerektirmez. Hafıza (onun da en aşağı türü) ihtiyaç duyulan temel melekedir; gramer, diller, coğrafya, aritmetik vs. derslerini belleyip ezbere tekrar ederken onun için bu kadarı yeterlidir. O kadar ki, böyle bir teknik hafızaya en yüksek derecede sahip olup da çocuk dikkatinden daha güçlü ve daha doğal bir ilgi talep eden başka şeylere karşı çok daha az yatkın olan bir çocuk okulda en başarılı, en gözde talebe olacaktır. Konuşulan dilin bölümlerinin tariflerini, dört işlem kaidelerini, yahut Grekçe bir fiilin çekimlerini ihtiva eden düsturlar toplamının on yaşındaki bir okul çocuğu için hiçbir cezp edici tarafı yoktur, meğer ki bir vazife olarak bunlar ona başkaları tarafından yükleniyor, yahut başka şeylere karşı yeteri kadar ilgi ya da iştiha duymamasından kaynaklanıyor olsun. Ancak kendisine belletilenleri muhafaza edebilen, ve ne ayırt etme yeteneğine ne de oynayıp eğlenme ruhuna sahip, cevval bir akıldan mahrum, bünyece hastalıklı bir çocuk genellikle okulun tam aradığı çocuktur.

Diğer taraftan okulda tembel, haylaz bir çocuk, sağlığı ve neşesi yerinde, kan dolaşımını ve kalbinin vuruşlarını hisseden, bir nefeste ağlamaya da gülmeye de hazır çocuktur. O küflü imla kitabı üzerinde uyuklamak, öğretmeninin peşi sıra kaba ve incelikten yoksun beyitleri tekrarlamak, yazı masasında saatlerce çakılı oturmak, kayıp zamanının ve çocukça eğlencelerinin ödülünü Noel ve Yaz tatillerinde değersiz mükâfat madalyalarıyla almak yerine, top ve kelebek peşinde koşmayı, yüzünde açık havayı hissetmeyi, engin vadileri yahut gökyüzünü seyretmeyi, bir kır patikasını takip etmeyi, tanıdıkları ve arkadaşlarının küçük kavgalarına karışmayı, peşinde koştukları şeylere katılmayı tercih edecektir. Elbette çocukları mutat dersleri öğrenmekten alıkoyan, yahut bu değersiz takdir payelerine ulaşmalarını engelleyen bir aptallık derecesi vardır. Fakat aptallık addedilen şey çoğu kez ilgi eksikliği, dikkati belli bir nokta üzerinde yoğunlaştıracak yeterli saikten yoksunluk, okul eğitiminin kuru ve anlamsız meşguliyetlerine katlanmayı sağlayacak bir özdisiplin becerisi noksanlığıdır. En yüksek kabiliyetler bu değersiz meşguliyetlerin ne kadar fevkinde ise, en kör ya da küt olanları da o kadar altındadır. Hep biliriz, en büyük deha sahibi insanlarımız, okulda yahut üniversitede elde ettikleri dereceler bakımından en seçkin olanlar değildir.
Arthur Schopenhauer, Okumaya ve Okumuşlara Dair, sf. 12-13.

Swing in a Round

Hep sıkıcı ve uzun şeyler yazacak değilim ya... Benim bir-iki gündür eğlendiğim şu şarkıyla, konsepte aykırı okurları neden eğlenmesin?

2012/03/18

Yargıçlar

Daha önce yazdığım "Doğrulamada Taraflılık" olarak adlandırdığım, insanların kendi düşüncelerini, inançlarını, şablonlarını doğrulama eğiliminde oldukları savı, bilişsel psikolojide confirmation bias olarak adlandırılıyor. Tekrarla, insanlar inandıkları şeyleri (diğer bir deyişle zihinsel şablonlarını) taraflı bir şekilde doğrulama eğilimindedirler. Yani bir şey hakkında, özel bir inanca sahip birisi, dış dünyadaki gözlemlerini objektif değil, inançlarını doğrulayacak şekilde yapar; zihinsel şablonlarına ters şeyleri ise görmeme eğiliminde olur...

Benim gözlemlediğim kadarıyla, bu yatkınlığın doğrudan bir sonucu, insanların büyük bir çoğunluğunun kendilerince yetişkin olduklarında, kendilerinden "çok emin" kişiler haline gelmeleri... Bu insanlar, yargıçlığa soyunuyor ve sizi yargılamaya kalkışıyorlar. Böyle kişilikler oluştukça da insanlar arasındaki iletişimin iyice tatsızlaşması, neredeyse her konuşmanın işkence haline gelmesi, kendini karşıdakine her açmanın büyük bir tıkanmışlıkla sonuçlanması kaçınılmaz hâle geliyor. Çünkü insanlar, kendilerinden böyle emin olduklarında, karşıdakinin düşüncelerini/planlarını aşağılamaktan çekinmiyorlar, ellerinde hiçbir doğru dürüst veri olmasa bile... Ünlü bir profesörün de, alelade bir kıraathanede günlerini geçiren bir sokak kabadayısının da aynı yargıçlık yanılsamasından ve bunun getirdiği çürümüşlükten nasibini alıyor olması, bu durumun ne denli ciddi boyutta olduğunu da gösteriyor. İnsanlar en ufak bir şüphe hissetmeden peşin hüküm kesiyor, iyilik görüntüsü altında şablonlarını dayatıyorlar. Bu da insanın iyi ve kötü kavramını iyice kaybetmesine sebep oluyor.

Diğer bir gözlem ise, bu kişiler eğer hayatlarında kayda değer başarılar elde ettilerse (ki kayda değerlik tartışma konusudur ama geçelim), bu başarıları doğrudan kendi zihinsel şablonlarına bağlıyorlar. Bu doğrulamada taraflılıktan daha başka bir duruma karşılık düşüyor. Dolayısıyla, bir kişi, elde ettiği başarıdan tamamen bağımsız bir alanda dahi söz söyleme ehliyetine sahip olabiliyor. Bu da hayatı tam anlamıyla ıskalamaktan başka bir şey değil.

Dahası, insanların kişilikleri büyük bir değişim gösterdiği için, insanların aynı hedefe ulaşmasının yolları dahi birbirinden inanılmaz farklılaşabiliyor. Fakat, bir hedefe bir kez ulaşmış bir insanlar, bulunduğu konumdan diğerleri hakkında ahkâm kesebiliyor, onları "işe yaramaz" ilan edebiliyor; bu işin yapılmasının "tek yolunun" kendi yolları olduğunu ciddi ciddi düşünebiliyorlar. Bunlar, öyle aptal insanların huyları ve hezeyanları değil, toplumun en zeki diye adlandırdığı kesimin neredeyse hepsi hastalık derecesindeki bu zihinsel yanılsamalarla yaşıyor...

Bunca saçmalığın arasında içinize kaldıramadığınız bir sıkıntı oturuyorsa, bilin ki bu boşuna değil... Dahası, muhtemelen siz de pek farkında olmadan yaptığınız hareketlerle, başkasının aynı sıkıntıyı çekmesine sebep oluyor olabilirsiniz. Biz hayatı ciddiye almasak da, bilinçli olarak ince düşünmesek de, bunların hepsi gün geliyor, bizi buluyor; kendimizi bizi neyin rahatsız ettiği üstüne uzun uzun düşünürken buluyoruz. Bunlarla savaşmanın yolları farklı farklı, herkes kendince bir yol bulabilir. Ama en önemli şeyin, bunları fark edip, başkasına da yapmamak olduğu su götürmez bir gerçek bence. Ezilmişlik konumundan bir adım yükseldiği anda, normatif yargıçlar haline gelen kişilerden biri olmanın hiçbir götürüsü yok elbet; bir kere başarıyı elde ettikten sonra yargıçlık "meşru" hale bile geliyor neredeyse...

Fakat, yanlışın nerede olduğuna kafaya takan biriyseniz, belki bunları da göz önüne almak biraz işe yarayabilir.

2012/03/13

Öğretme [Heidegger]

Öğretme öğrenmeden daha da güçtür. Bunu biliyoruz; fakat nadiren bunun üzerine düşünüyoruz. Peki öğretme öğrenmeden niçin daha güçtür? Öğretmenin daha geniş bir bilgi birikimine sahip olması ve onu her zaman hazır tutması gerektiğinden dolayı değil. Öğretme öğrenmeden daha güçtür, çünkü öğretmek demek, öğrenmeye izin vermek demektir. Gerçekten de hakiki öğretmen -öğrenmeden başka hiçbir şeyin öğrenilmesine izin vermez. Dolayısıyla onun tavrı sık sık gerçekte ondan hiçbir şey öğrenmediğimiz izlenimini doğurur, eğer "öğrenme" ile (uzun boylu düşünmeksizin) bir çırpıda, sadece yararlı bilginin elde edilmesini anlıyorsak. Öğretmen sadece şu bakımdan çıraklarının ilerisindedir, onun onlardan çok daha fazla öğreneceği vardır. O, onların öğrenmelerine izin verme(yi öğrenmeli)dir. Öğretmen çıraklardan daha fazla öğretilebilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Öğretmen, malzemesinden, öğrenenlerin kendi malzemesinden olduğundan daha az emindir. Eğer öğretmen ile öğrenenler arasındaki ilişki gerçekten hakiki (bir ilişki) ise, onda çok bilmişliğin otoritesine ya da resmi görevlinin buyurgan hâkimiyetine asla yer yoktur.
Martin Heidegger, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 64-65.

2012/03/11

Kağıttan Kule [Schopenhauer]

[D]üşünürleri kendileri için ve başkaları için düşünenler diye ayırabiliriz; sonuncular kural, öncekiler istisnadır. Dolayısıyla öncekiler çifte anlamda özgün ve bağımsız düşünürler ve sözcüğün en soylu anlamında bencildirler. Dünyanın kendilerinden bir şeyler öğrenebileceği düşünürler sadece bunlardır. Çünkü daha sonra başkalarını aydınlatan sadece bir insanın kendisi için yaktığı ışıktır [...]. 
Fakat bu kesinlikle herhangi bir resmi kararla ya da iyi niyetle zorla kabul ettirilemeyecek nadir rastlanır bir sıradışılıktır, ama yine de felsefede onsuz hiçbir gerçek ilerleme mümkün değildir. Diğerleri ya da genel olarak dolaylı hedefler için bir kimse bu amacın gerekli kıldığı, benliğin ve bütün hedeflerin unutulmasını talep eden en büyük zihinsel çaba içerisinde asla olmaz; tersine o şeylerin salt görüntüsü ve taklidiyle yetinir, daha ileri gitmez. Muhtemelen birkaç kavram bulunur ve birkaç farklı şekilde bir araya getirilip bir terkip oluşturulur, sonunda deyiş yerindeyse kağıttan bir kule kurulur; fakat bu şekilde dünyaya yeni ve hakiki hiçbir şey gelmiş olmaz.
Arthur Schopenhauer, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 39-40.

Schopenhauer görünüşe göre sonradan bilimsel bilgi üretimi adı verilecek süreci epey bir süre önce çok güzel özetlemiş.

2012/02/29

Bencillik Üzerine

Gönüllü insanların uğraşlarının aslında yüce bir şeyi göstermediği, bu insanların gönüllülükten tatmin olduğu ve tatmin oldukları işi yaptıkları için de bencil oldukları oldukça sık karşılaşılan, dünyayı çözdüğünü zanneden herkesten duyulabilecek bir argümandır. Bu argüman, mesela, açlığa karşı mücadele eden insanlara yönelik kullanılır. Söz konusu argümana göre, açlığa karşı mücadele eden insanlar, açlığa karşı mücadele etmekten haz alıyorlardır, dolayısıyla evde yatağına uzanıp, çayını içerek dizisini seyreden insandan daha az bencil değillerdir...

Derek Parfit, On What Matters adlı kitabında bu argümanı ele alırken, bir olay kurguluyor. Bir A kişisinin, bir B kişisine şöyle dediğini varsayalım: "Bugün benim istediğimi değil, senin istediğini yapalım." Burada A kişisinin bir isteği var, bu istek mesela kahve içmek olabilir. Fakat bu A kişisi bu cümleyi sarf ederek gösteriyor ki, asıl istediği şey karşıdakinin istediği şeyi yapmak... Dolayısıyla, istemenin burada iki anlamı var. Birincisi cümle içindeki dar anlamı, diğer bir deyişle kahve içmek... İkincisi ise, geniş anlamı, yani karşıdakinin isteğini gerçekleştirmek. Bu dar anlam ile geniş anlam arasındaki farkı vurgulamadan, bu bencillik argümanını bumerang haline getirmek zor...

Daha değişik bir örneği şöyle verebiliriz: Felaket bir Ziraat veya Vakıflar Bankası kuyruğu düşünün. Sıra acayip yavaş ilerliyordur. Bu durumda sıra bekleyen herkes, diğerlerini beklemeden işini halletmeyi isteyecektir. Fakat herkes diğerlerinin haklarına saygı göstererek beklemeye devam eder; aslında bu daha baskın bir isteğin tezahürüdür ve insanlar orada birbirlerini bekliyorlar diye bencil varsayılamazlar...

Aynı şey gönüllülük esasına dayalı işler yapan kişiler için genişletilebilir. Kimi gönüllülük işleri çok ağır bedeller gerektirir, çok fazla acı yüklü hikayeyle karşılaşmak, kimi zaman trajediler yaşamak gibi... Bu kişilerin, bu acıları çektikleri anda zevk aldıklarını iddia etmek epey çirkin bir zihniyeti ima eder. Bu insanlar elbette ki bu şeylere şahit olmayı istemezlerdi; eminim evlerinde keyif yapmayı onlar da dünyadaki herhangi bir kişi kadar isterlerdi. Fakat olan şey, başkalarının isteklerini kendi isteklerinin önüne koyma şeklindeki iradenin gerçekleşmesidir; diğer bir deyişle bu insanlar dar anlamdaki istekleri yerine, geniş anlamdaki isteklerinin peşine düşerler...

Belli şeyleri doğrulamak isterken çok sık kullanılan, karşılaştırılan şeyleri eşitleme şeklindeki mantık hatası çeşidi, burada da kendini gösteriyor. Elbette ki pasta yerken alınan haz ile, bir iyilikten alınan haz eşitlenemez. Hele ki ikisi için ödenen bedeller göz önüne alındığında... Birincisi o anki dar anlamdaki isteğini gerçekleştiriyor ve gerçekten sadece kendisi için bir hareket yapıyorken, ikinci kişi geniş anlamdaki isteğini gerçekleştiriyor ve kendi isteklerinin bir kısmını iptal etmek zorunda kalıyor. Bu iki isteği birbirine eşitlemek ise, tam bizim eğitim sistemi işi, detayı her daim ihmal eden bir mantık silsilesinin ürünü bir argümantasyon olmaktan öteye gitmiyor...

Gerçi dünyayı çözdüğünü zannedenlere, aslında bir şeyi çözemediklerini anlatmak her zaman zordur. O yüzden, bu kafalarla uğraşmak için daha çok argüman üretmek gerek...

2012/02/25

Evde Eğitim

"Evde eğitim" başlığına bakıp, bütün dünyada tek tip bir sisteminin olduğu zannedilmesin. Şu anda onlarca ülkede uygulanan bu model, uygulandığı her ülkede (hatta eyalet sistemi söz konusu ise her eyalette) kendine özgü farklılıklar taşıyor. Örneğin bazı ülkelerde devlet velinin çocuğuna belli bir müfredat uygulamasını zorunlu kılıyor. Bazı ülkelerde ise veliler müfredat konusunda tamamen serbest bırakılıyor. 
Bazı yerlerde (mesela Fransa'da) bakanlık evde eğitilen çocukları yılda bir kere denetliyor. Çocukların gelişim grafiğine, özellikle de bir yıl önceki durumuna göre gösterdiği gelişmenin yeterli olup olmadığına bakılıyor. Eğer çocuğun yeterli gelişimi gösteremediği görülürse tedbirler alınması gündeme geliyor. Rusya'da (ki 1994'ten beri evde eğitilen çocukların sayısı üçe katlanmış durumda ve şu anda yaklaşık bir milyon evde eğitilen çocuk var) devletin evde eğitimle ilgilenen özel bir kurumu var. Aileler bu kurumdan her türlü eğitim materyali ve öğretmen desteği talep edebiliyorlar. Ayrıca devlet bu ailelere, kendi okullarındaki öğrencilere yaptığı ortalama yıllık harcama kadar miktarda para ödemesi yapıyor. 
Evde eğitimi okulla birleştiren sistemler olduğu gibi okuldan tamamen koparan sistemler de var. ABD'nin birçok eyaletinde, devlet okulları bütün imkânlarını evde eğitim yapan çocuklara açmak zorunda. Çocuk evde eğitim gördüğü halde, bölgesinde bulunan devlet okulunun istediği her faaliyetine katılabiliyor. Okul korosuna girebiliyor, okul takımında oynayabiliyor, sanat dersleri alabiliyor, çeşitli atölyelerinden yararlanabiliyor. 
Evde eğitim yapılırken benimsenen eğitim felsefesi, kullanılan yöntemler, teknikler ve kullanılan eğitim malzemesi de ailenin seçimine bağlı olarak birbirinden çok farklılık gösteriyor. Birden fazla yöntemi bir arada kullananlar oldukça yaygın. Bazen aile, çocuk için en iyi yöntemi buluncaya kadar birkaçını bir arada kullanıyor. 
Yapılan araştırmalar ABD'de evde eğitim gören çocukların yaklaşık yarısının, bir home schooling kurumu tarafından geliştirilmiş eğitim malzemelerini ve müfredat paketlerini kullandığını ortaya koyuyor. Önemli bir kesim bölgelerindeki okulların müfredatını izliyor. Uzaktan eğitim alanlar, internetten yararlananlar da az değil. Evde eğitimi seçen aileler oldukça örgütlenmiş durumda. Aynı çevrede yaşayan aileler aralarında birleşip dernek tipi kuruluşlar oluşturuyorlar. Genellikle haftada bir çocukları bir araya getirip ancak grup halinde yapılabilecek çalışmaları yapıyorlar. (Çeşitli sanat projeleri, tartışmalar, bilimsel deneyler vb.) 
ABD'de yapılan bir araştırmada ailelere neden evde eğitimi tercih ettikleri sorulmuş. 
Cevaplar tasnif edildiğinde, en önde gelen sebebin "çocuğa daha iyi bir eğitim verme isteği" olduğu görülüyor. Bunu, dini sebepler, okulları yeteri kadar güvenli bulmama, uyuşturucu ve şiddet korkusu, çocuğa daha iyi bir kişilik kazandırma, okula ulaşım zorluğu (kırsal bölgede yaşayanlar için) çocuğun özel ilgiye ihtiyaç göstermesi, işi nedeniyle ailenin sürekli yer değiştirmesi gibi nedenler takip ediyor. 
Gallup'un yaptığı bir araştırmaya göre son yirmi yılda Amerikan halkının evde eğitim meselesine bakışında ciddi değişiklik olmuş. 1980'li yıllarda Amerikalılar'ın yüzde 73'ü homeschooling'e olumsuz bakarken 2001'de bu oran yüzde 54'e düşmüş durumda. 
Peki bu çocuklar üniversite yaşına gelince ne oluyor? 
Tıpkı diğer çocuklar gibi onlar da üniversite giriş sınavına (ABD'de SAT denilen sınav) giriyor ve kabul edildikleri okula yerleşiyorlar. Evde eğitim gören gençler bu testlerde genel başarı ortalamasının altında kalmıyorlar. Hatta son bulgular evde eğitilenlerin ACT ve SAT testlerinde ulusal ortalamanın üstüne çıktığını ortaya koyuyor. 
Ve son bir nokta: ABD Ulusal Evde Eğitim Araştırma Enstitüsü'nün evde eğitim görmüş ve şu anda yetişkin olan 7300 kişi üzerinde yaptığı araştırma, evde eğitim görenlerin sosyalleşme becerileri konusunda toplumun genel ortalamasından iyi durumda olduklarını ortaya koyuyor. Söz konusu 7300 kişinin yüzde 58.9'u kendisini "çok mutlu" olarak tanımlıyor. Ülke genelinde aynı soruyu "çok mutluyum" diye cevaplayanların oranı ise yüzde 27.6.

2012/02/19

Einstein'ın Saatleri

[Einstein'ın] Makalelerinde hareket halindeki trenleri ve birbirinden uzak saatleri içeren düşünce deneylerini defalarca kullandığı göz önünde bulundurulursa, düşüncelerini zihninde canlandırırken ve ifade ederken, Bern saat kulesinin ve istasyondaki platformda sıralanan eşzamanlı saatlerin yanından gelip geçen trenlerin de yararını gördüğü tahmin edilebilir. Aslında, yeni teorisini arkadaşlarıyla tartışırken, Bern'deki eşzamanlı saatleri ve yakınlardaki Muni köyünün çan kulesindeki eşzamanlı olmayan saati işaret ettiğine (ya da en azından bunlardan söz ettiğine) dair bir öykü de vardır. 
Peter Galison, Einstein'ın Saatleri, Poincare'in Haritaları adlı kitabında, teknolojik sistem hakkında düşüncelerini harekete geçiren bir çalışma sunar. O tarihte, saatlerin eşzamanlılığı meselesi henüz çözüme kavuşturulamamıştı. Bern, 1890 yılında, elektrik gücüyle senkronize edilmiş bir kentsel zaman ağı uygulaması başlatmıştı ve on yıl sonra Einstein geldiğinde, bunları diğer kentlerdeki saatlerle daha kesin ve koordineli kılmanın yollarını bulmak, İsviçre'de adeta bir tutkuya dönüşmüştü. 
Einstein'ın patent ofisindeki başlıca görevi, Besso'yla birlikte elektromekanik cihazları değerlendirmekti. Bu, elektrik sinyallerini kullanarak saatleri eşzamanlı kılmaya yönelik birçok başvuruyu kapsıyordu. Galison'un belirttiği gibi Bern'de, 1901'den 1904'e kadar, bu türden yirmi sekiz patent başvurusu kabul edildi. 
Örneğin bunlardan biri "Birbirinden Ayrı Yerlerde Zamanı Eşzamanlı Olarak Gösterecek Bir Merkezi Saatin Kurulumu" adını taşıyordu. Einstein'ın Besso ile gerçekleştirdiği çığır açıcı konuşmasından sadece üç hafta önce, 25 Nisan tarihinde, benzer bir başvuru gelmişti. Söz konusu başvuruda, elektromanyetik olarak kontrol edilen sarkacı olan bir saat, elektrik sinyali aracılığıyla kendisi gibi olan saatlerle koordine edilebiliyordu. Bu uygulamaların ortak noktası, ışık hızında seyahat eden sinyaller kullanmalarıydı. 
Patent ofisinin sunduğu teknolojik fona aşırı vurgu yapmamaya özen göstermeliyiz. Einstein'ın teorisinde saatler yer alsa da, esas amacı birbirilerine göre hareket halinde olan gözlemcileri senkronize etmekte ışık sinyalleri kullanımının güçlüğüyle ilgiliydi ve bu konu patent başvurularında geçen bir konu değildi. 
Yine de görelilik makalesinin ilk iki bölümünün neredeyse tamamının, gerçek dünyaya ait en çok bildiği iki teknolojik fenomene ilişkin doğrudan ve canlı pratik ayrıntılara girmesi (örneğin Lorentz ve Maxwell'in yazılarından tamamen farklı bir biçimde) dikkate değerdir. Makalesinde, sarımlar ve mıknatısların 'göreli hareketinin eşitliği' nedeniyle 'aynı büyüklükte elektrik akımı' üretilmesinden ve 'iki saati eşzamanlı kılmayı' garanti etmek için 'ışık sinyalinin' kullanılmasından söz etmiştir. 
Einstein'ın kendisinin de ifade ettiği gibi, patent ofisinde geçirdiği vakitler, onu "teorik kavramların fiziksel sonuçlarını görmeye" yönlendirmişti. Einstein ile yaptığı sohbetlerden yola çıkarak 1912 yılında bir kitap derleyen Alexander Moszkowski'ye göre de, Einstein "patent ofisinde edindiği bilgilerle teorik sonuçlar arasında kesin bir bağlantı" olduğuna inanıyordu. 
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 126-127.

2012/02/12

Eşitsizlikler

Joan Birman adında bir matematikçinin (41 yaşında doktora tezini savunmuş olması ve buna rağmen epey başarılı olmasıyla da dikkat çeken birisi) röportajında güzel bir anektodla karşılaştım:
I went to speak to Nirenberg. He was very helpful to me. I read the Notices interview with him, and he had told you that he loved inequalities. That’s funny, because I remember he asked me, “Do you like inequalities?” And I said, “No, I don’t like inequalities!” He said, “Then you don’t want to study applied math.” And he was right!
Türkçesi şöyle:
Nirenberg'le konuşmaya gittim. Bana çok yardımcı oldu. Onun Notices'de yayınlanmış bir röportajını okumuştum, orada eşitsizlikleri sevdiğini söylemişti. Bana "Eşitsizlikleri sever misin?" diye sorduğunu hatırlıyorum. Ben de "Hayır, eşitsizlikleri sevmem" dedim. O da "O hâlde uygulamalı matematik çalışmak istemiyorsun" demişti. Ve haklıydı!

2012/01/06

Hayatın İçinden (4): Yolda Sigara İçenler

Her sabahki standart işkence... Zorla uyanıp, hazırlanıp, okula gidiyorken maruz kalıyorum bu tiplere. Her taraftalar ve korkunç yaygınlar. Yolda, hiçbir mahsuru yokmuşcasına, ağızlarından çıkan ve inanılmaz rahatsız edici dumanın kime gittiğinin hiçbir önemi olmadığını düşünerek yürüyorlar. Baca gibi etrafa epey hacimli dumanlar yayıyor, sabah sabah daha uyanmadan insanı dünyadan soğutuyorlar. Bu bana her gün oluyor. Her gün.

Sigara kapalı alanlarda yasaklandığında, çıkan itirazların tam bir gerizekalılık hâli olduğunu düşünmüştüm. Ben ki, sokakta dahi önümde sigara içen birisi yürüdüğünde, durmadan o iğrenç dumanı soluyup, dünyadan daha fazla soğumamak için ya duruyor ya da önümdekini geçmek için hızlanıyorken, aynı işkencenin çok daha büyük halini kapalı yerlerde çekmemek için dışarda bir yerde oturmaz olmuştum. Yasak o kadar iyi geldi ki, o günleri hatırlamak bile istemiyorum. Akşam Beyoğlu'nda bir yerde oturmak demek, atletime kadar sigara kokmak demekti benim için. Saçlarımın kokusundan dolayı, duş almadan yatamazdım. Şimdi en azından rahatça "içeride" oturabiliyorum.

Şimdiyse, sigara içmenin halka açık her yerde yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Açık ve net. Bu durumu açıkça ifade etmekten de hiç çekinmiyorum. Ben nasıl yolda tanımadığım birini ağzımın kokusuna maruz bırakma hakkına sahip değilsem, kimse de yolda, otobüs durağında, yaya geçidinde beklerken bana bunu yapma hakkına sahip değil.

Üstelik olay sadece "yol" ile sınırlı da değil. Bu tipler sizi, İstanbul'da sahilde şehrin berbat sokaklarından, ortalama nobranlığından kaçabileceğiniz deniz kenarındaki yerlerde de yalnız bırakmıyorlar. Mesela, hasbelkader oturmaya gittiğim yerlerde bir takım adamlar ve kadınlar yan masaya oturuyor, "açık havada" olmanın verdiği güvenle sigara dumanını olduğu gibi üstünüze üfleyebiliyorlar. Üstelik dumanın bizim masalara doğru geldiğini farketseler de istiflerini pek bozmuyorlar. Genelde, bu insanlar oturduktan sonra, kalkmalarını bekleyemeden ben kalkıyorum. Bu tipler, genelde yan masadaki insanın kendilerinden rahatsız olup kalktığını anlayacak zeka seviyesine sahip olmuyorlar. Veya nadiren bu zeka seviyesinde insanlarla karşılaşırsam da, bundan ahlaki bir kaygı duymayacak kadar yüzsüz oluyorlar. (Zaten dünyanın sorunu da budur. Genelde zeka olmaz. O varsa ahlak olmaz. Çoğunlukla ikisi de olmaz. (Bir tane arkadaşım var, sürekli takıldığım ve aşırı sigara içen. Adamda rahatsız ettiğini anlayacak zeka ve bu durumdan rahatsız olacak kadar da ahlak var. Sigarasını kıyıda köşede içiyor, yolda yürürken içmiyor. Aynı masada oturuyorsak, yüzümüze gelmemesi için akrobatik hareketlere kalkışıyor mecburen. Olur da dumanı yutarsam, neler yaptığımı yazmak istemiyorum.))

Bir gün Batıda veya Doğuda "ileri" bir medeniyet kurulacaksa, ölçütü bu insanlara yapılan muamele olmalı bence. İnsanların "hepsinin", ortalık yerde sigara içmeyi ayıp gördüğü, bu eylemin sigara içmeyen insanlara ne büyük bir zulüm olduğunu anladığı bir yer, gerçekten ileri bir medeniyet sayılabilir. Böyle yerlerde, Türkiye'de gördüğümüz tipten sorunların hiçbiri yaşanmaz. Günlük hayatta bu kadar hassas olabilen insanlar, siyasi açıdan bunca vahşetin yaşanmasına -mesela- izin vermezler. Böyle bir toplumda, ortalık yerde sigara içenler horlanır ve dışlanırlar.

Pek de güzel olur.