2012/11/29

Doughnut ve Jung

Geçenlerde bizim laboratuarda kız arkadaşım (kendisine şirin diyelim) ve ben saat 10 gibi geç bir saate kalmış, işlerimizi yetiştirmeye çalışıyorduk. şirin o gün birkaç kez canının doughnut çektiğini söylemiş fakat kampüsteki Dunkin's saat 5 gibi kapandığı için almak mümkün olmamıştı. Biz çalışmaya devam ediyorken kapı açıldı ve yan laboratuardan bir arkadaş bize gelip fazladan iki tane doughnut olduğunu söyledi ve bize ikram etti.

Okulda bulunduğum kısa süre içerisinde laba başkasının gelip bir şey ikram ettiğine hiç şahit olmadım. Olsaydım bile saat 10 gibi bir saatte birilerinin bir şey ikram etmesi ve bunun doughnut olması ve 'tesadüfen' şirinin canının da doughnut çekiyor olması bir anda konsantre bir şekilde birleşmişlerdi.

Bu durum nedenselliğe iman etmiş benim gibi bir zihin için bile Jung'un eşzamanlılık (synchronicity) teorisinin hanesine epey bir puan yazdırmış oldu. Daha önce yüklü bir puanı da yine şirinin canı paçanga böreği çekerken, oturduğumuz yerdeki garsonun tamamen bağımsız olarak bize paçanga böreği ikram etmesiyle kazanmıştı zaten.

Gelecek maçlara bakalım.

2012/06/27

İyi İnsan

İnsanlar genelde bir takım değerler sistemi üzerinden düşüncelerini temellendirirler. Herkes böyle bir sistem inşa etmez bilinçli olarak - fakat genel olarak böyledir. Yani herkese bir konudaki fikri sorulduğunda, genelde kendi içinde (bilgi yanlışlarından vs. ayrı olarak) "tutarlı" bir cevap almamız olasıdır. Elbette açıkça "yanlışlar" da bu düşünce sistemi içerisinde barınabilir. Yanlış bilgilerden sorumlu olan insanın kendisidir - ve aslında temel olan şey de olabildiğince bunlardan kurtulmaktır.

Beklenti, kendi düşünceleri üstünde çalışan, netleştiren ve "ayıklayan" insanların daha tutarlı davranmasıdır. Elbette tutarlılık tanımları üzerine konuşulabilir fakat bazı şeylerin sonuçları "herkesin malumu" olacak kadar nettir. Sözgelimi, insan hakları konusunda duyarlı olan - olduğunu söyleyen - ve bu konuda açıkça tavır almaktan çekinmeyen birisinin, kişisel hayatında veya otorite sahibi olduğu alanlarda da empatik davranması ve insanları olabildiğince dikkate alması beklenir. Fakat böyle insanların kişisel ilişkilerde saçma sapan şeyler yapması, karşıdakini hiç dikkate almadan (veya aldığını zannederek ama almayarak) hareket etmesi - işine geldiği gibi karşısındakine suçlama yöneltmesi ve kendi "ideal" dünyasında karşısındaki insana acımasızca hüküm kesmesi hiç de az karşılaşılan bir durum değildir. Bu durumda, bu insanın hangi kritere göre "iyi" bir insan varsayılacağı oldukça şüphelidir. Duruş olarak insan haklarından yana bir insan olsa da, otorite sahibi olduğu küçük alanda pek çok insan hakkını ihlal ettiği söylenebilecek bu insanlar -işin kötüsü- kendilerini hümanist olarak görerek hayatlarına devam ederler. Bu durumda kendilerini içine soktukları kalıp aslında tamamen safsatadan ibarettir - fakat gelin görün ki bunu küçük bir insan grubu dışında kimse farkedemez.

Dolayısıyla, "iyi bir insan" olmak, aslında insanın ne tip ideallere sahip olduğundan tamamen bağımsız bir konu haline gelebilir - hatta çoğu zaman gelmektedir de... İyi insan, büyük idealler ve süslü lafların arkasına sığınıp, bir yandan da terör estirmek yerine, kendi yanılabilirliği üstüne giden ve bu yolla daha mütevazı (ve dolayısıyla daha empatik) bir insan olmaya çabalayan insandır denilebilir. Yani çıkarımlarından hiçbir zaman emin olmayan, şüpheci, her şeyi yanlış algıladığını (veya en baştan yanlış algılayabileceği bir düşünce sistemine sahip olduğunu) kabul eden birisi, karşısındakine "her zaman" ve neredeyse "her koşulda" baştan bir şans verecek bir ruh halinde olur. Bu da, bir kez ihmal edilen veya kendini küçük düşmüş hisseden bir insanın, kısa süre içinde geri kazanılacağı manasına gelir. Bu durumda, yani otorite sahibi bir insanın bu mütevazılığa sahip olduğu bir durumda, insanların hayatları kararmaz - çünkü insanlar araya giren aptalca çıkarımların ördüğü duvarların arkasında boğulmazlar.

"Dünyadaki sorunlar nelerdir" sorsanız, size anlayışsızlıktan, empati yoksunluğundan, sistemden, açlıktan, ırkçılıktan, bilimsel ahlaksızlıktan, öğrencilerin tembelliğinden, dolandırıcılıktan, rüşvetten, otoriteden, silahlardan veya envai çeşit "sorundan" bahsetmeye hazır insanların çoğu aslında yukarıda kısaca anlattığım şekilde davranıyor. Kalıp sabit: Sözde hümanist, ilgili, bilgili, mütevazı - fakat insanlara davranışlarında tam anlamıyla bir fiyasko. Bu da -açıkçası- herkesi bir parça samimiyetsiz ve yalan kavramlar üstüne kurulu kişilikler haline getiriyor. Çünkü tek gerçek olan şey, birbirimize hissettirdiklerimiz - bundan ötesi sadece soyutlama. Ve karşısındakine kendini sinek gibi hissettiren veya onun zayıflıklarının üstüne gidip aciz duruma düşmesini izleyen veya en basitinden sadece sohbet etmesi bile sıkıntı yaratan insanların, dünyanın en yüce ideallerinin peşinden gitseler de, "iyi" birer insan sayılamayacakları gerçeği değişmiyor...

2012/04/29

Muhafaza [Schopenhauer]

Bir insanın okuduğu her şeyi muhafaza etmesini istemek, yediği her şeyi midesinde muhafaza etmesini istemekten farksızdır. Yediği şey onu bedenen, okuduğu şey de zihnen beslemiştir ve o bunlarla ne ise o olmuştur. Nasıl ki beden kendisiyle türdeş olanı hazmederse, bir insan da kendisini ilgilendiren-dikkatini çeken şeyi muhafaza edecektir; bir başka deyişle onun düşünce sistemiyle örtüşen yahut amaçlarına denk gelen şeyi bünyesinde alıkoyacaktır. Tabiatiyle herkesin hedefleri vardır, fakat çok azı bir düşünce sistemine benzer bir şeye yaklaşır. Bu sebepten ötürüdür ki bu insanlar hiçbir şeye nesnel bir alaka göstermezler ve okuduklarından hiçbir şey öğrenmezler; okuduklarından hiçbir şey hatırlamazlar.
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 68-69.

2012/04/24

Okumak Üzerine [Schopenhauer]

Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir. Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. Fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir; ve sonunda onlar bizden ayrılır, geriye kalan nedir? Dolayısıyla öyle olur ki çok fazla - yani neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder, tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni, mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir, zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar. Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlığı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekliğini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir, keskinliğini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider.

Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 61-63.

2012/04/04

Okumak [Schopenhauer]

[O]kumak söz konusu olduğunda geri durabilmek (nerede duracağını bilmek) çok önemli bir şeydir. Geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası, zaman zaman neredeyse salgın halinde yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı, sırf bu yüzden okumaktan ısrarla uzak durmaktır denebilir, sözgelimi sebepsiz gürültü, şamata koparan, hatta yayın hayatına çıktıklarının ilk ve son yılında birkaç baskıya ulaşabilen, sonra da unutulup giden siyasi veya dini risaleler, romanlar, şiirler ve benzeri böyledir. Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak icin ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafaların eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetiyle tanıtır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insani eğitir...
Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine

2012/03/20

Klasik Eğitim [Schopenhauer]

Klasik eğitimin mutat sınıflarından geçmiş ve her şeye rağmen cevvaliyetini kaybetmemiş olan herhangi birisi kendini çok sınırlı bir kurtuluş imkânına sahip biri olarak düşünebilir. Okulda parlak çocukların büyüyüp de hayata atıldıklarında aynı başarıların arkasını getiremedikleri hep söylenegelmiştir. Bir çocuğun okulda öğrenmeye gönderildiği ve başarı değerlendirmesinde esas alınan şeyler aslında aklın ne en yüksek ne de en yararlı melekelerinin kullanımını gerektirmez. Hafıza (onun da en aşağı türü) ihtiyaç duyulan temel melekedir; gramer, diller, coğrafya, aritmetik vs. derslerini belleyip ezbere tekrar ederken onun için bu kadarı yeterlidir. O kadar ki, böyle bir teknik hafızaya en yüksek derecede sahip olup da çocuk dikkatinden daha güçlü ve daha doğal bir ilgi talep eden başka şeylere karşı çok daha az yatkın olan bir çocuk okulda en başarılı, en gözde talebe olacaktır. Konuşulan dilin bölümlerinin tariflerini, dört işlem kaidelerini, yahut Grekçe bir fiilin çekimlerini ihtiva eden düsturlar toplamının on yaşındaki bir okul çocuğu için hiçbir cezp edici tarafı yoktur, meğer ki bir vazife olarak bunlar ona başkaları tarafından yükleniyor, yahut başka şeylere karşı yeteri kadar ilgi ya da iştiha duymamasından kaynaklanıyor olsun. Ancak kendisine belletilenleri muhafaza edebilen, ve ne ayırt etme yeteneğine ne de oynayıp eğlenme ruhuna sahip, cevval bir akıldan mahrum, bünyece hastalıklı bir çocuk genellikle okulun tam aradığı çocuktur.

Diğer taraftan okulda tembel, haylaz bir çocuk, sağlığı ve neşesi yerinde, kan dolaşımını ve kalbinin vuruşlarını hisseden, bir nefeste ağlamaya da gülmeye de hazır çocuktur. O küflü imla kitabı üzerinde uyuklamak, öğretmeninin peşi sıra kaba ve incelikten yoksun beyitleri tekrarlamak, yazı masasında saatlerce çakılı oturmak, kayıp zamanının ve çocukça eğlencelerinin ödülünü Noel ve Yaz tatillerinde değersiz mükâfat madalyalarıyla almak yerine, top ve kelebek peşinde koşmayı, yüzünde açık havayı hissetmeyi, engin vadileri yahut gökyüzünü seyretmeyi, bir kır patikasını takip etmeyi, tanıdıkları ve arkadaşlarının küçük kavgalarına karışmayı, peşinde koştukları şeylere katılmayı tercih edecektir. Elbette çocukları mutat dersleri öğrenmekten alıkoyan, yahut bu değersiz takdir payelerine ulaşmalarını engelleyen bir aptallık derecesi vardır. Fakat aptallık addedilen şey çoğu kez ilgi eksikliği, dikkati belli bir nokta üzerinde yoğunlaştıracak yeterli saikten yoksunluk, okul eğitiminin kuru ve anlamsız meşguliyetlerine katlanmayı sağlayacak bir özdisiplin becerisi noksanlığıdır. En yüksek kabiliyetler bu değersiz meşguliyetlerin ne kadar fevkinde ise, en kör ya da küt olanları da o kadar altındadır. Hep biliriz, en büyük deha sahibi insanlarımız, okulda yahut üniversitede elde ettikleri dereceler bakımından en seçkin olanlar değildir.
Arthur Schopenhauer, Okumaya ve Okumuşlara Dair, sf. 12-13.

2012/03/13

Öğretme [Heidegger]

Öğretme öğrenmeden daha da güçtür. Bunu biliyoruz; fakat nadiren bunun üzerine düşünüyoruz. Peki öğretme öğrenmeden niçin daha güçtür? Öğretmenin daha geniş bir bilgi birikimine sahip olması ve onu her zaman hazır tutması gerektiğinden dolayı değil. Öğretme öğrenmeden daha güçtür, çünkü öğretmek demek, öğrenmeye izin vermek demektir. Gerçekten de hakiki öğretmen -öğrenmeden başka hiçbir şeyin öğrenilmesine izin vermez. Dolayısıyla onun tavrı sık sık gerçekte ondan hiçbir şey öğrenmediğimiz izlenimini doğurur, eğer "öğrenme" ile (uzun boylu düşünmeksizin) bir çırpıda, sadece yararlı bilginin elde edilmesini anlıyorsak. Öğretmen sadece şu bakımdan çıraklarının ilerisindedir, onun onlardan çok daha fazla öğreneceği vardır. O, onların öğrenmelerine izin verme(yi öğrenmeli)dir. Öğretmen çıraklardan daha fazla öğretilebilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Öğretmen, malzemesinden, öğrenenlerin kendi malzemesinden olduğundan daha az emindir. Eğer öğretmen ile öğrenenler arasındaki ilişki gerçekten hakiki (bir ilişki) ise, onda çok bilmişliğin otoritesine ya da resmi görevlinin buyurgan hâkimiyetine asla yer yoktur.
Martin Heidegger, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 64-65.

2012/03/11

Kağıttan Kule [Schopenhauer]

[D]üşünürleri kendileri için ve başkaları için düşünenler diye ayırabiliriz; sonuncular kural, öncekiler istisnadır. Dolayısıyla öncekiler çifte anlamda özgün ve bağımsız düşünürler ve sözcüğün en soylu anlamında bencildirler. Dünyanın kendilerinden bir şeyler öğrenebileceği düşünürler sadece bunlardır. Çünkü daha sonra başkalarını aydınlatan sadece bir insanın kendisi için yaktığı ışıktır [...]. 
Fakat bu kesinlikle herhangi bir resmi kararla ya da iyi niyetle zorla kabul ettirilemeyecek nadir rastlanır bir sıradışılıktır, ama yine de felsefede onsuz hiçbir gerçek ilerleme mümkün değildir. Diğerleri ya da genel olarak dolaylı hedefler için bir kimse bu amacın gerekli kıldığı, benliğin ve bütün hedeflerin unutulmasını talep eden en büyük zihinsel çaba içerisinde asla olmaz; tersine o şeylerin salt görüntüsü ve taklidiyle yetinir, daha ileri gitmez. Muhtemelen birkaç kavram bulunur ve birkaç farklı şekilde bir araya getirilip bir terkip oluşturulur, sonunda deyiş yerindeyse kağıttan bir kule kurulur; fakat bu şekilde dünyaya yeni ve hakiki hiçbir şey gelmiş olmaz.
Arthur Schopenhauer, Düşüncenin Çağrısı içinde, sf. 39-40.

Schopenhauer görünüşe göre sonradan bilimsel bilgi üretimi adı verilecek süreci epey bir süre önce çok güzel özetlemiş.

2012/02/19

Einstein'ın Saatleri

[Einstein'ın] Makalelerinde hareket halindeki trenleri ve birbirinden uzak saatleri içeren düşünce deneylerini defalarca kullandığı göz önünde bulundurulursa, düşüncelerini zihninde canlandırırken ve ifade ederken, Bern saat kulesinin ve istasyondaki platformda sıralanan eşzamanlı saatlerin yanından gelip geçen trenlerin de yararını gördüğü tahmin edilebilir. Aslında, yeni teorisini arkadaşlarıyla tartışırken, Bern'deki eşzamanlı saatleri ve yakınlardaki Muni köyünün çan kulesindeki eşzamanlı olmayan saati işaret ettiğine (ya da en azından bunlardan söz ettiğine) dair bir öykü de vardır. 
Peter Galison, Einstein'ın Saatleri, Poincare'in Haritaları adlı kitabında, teknolojik sistem hakkında düşüncelerini harekete geçiren bir çalışma sunar. O tarihte, saatlerin eşzamanlılığı meselesi henüz çözüme kavuşturulamamıştı. Bern, 1890 yılında, elektrik gücüyle senkronize edilmiş bir kentsel zaman ağı uygulaması başlatmıştı ve on yıl sonra Einstein geldiğinde, bunları diğer kentlerdeki saatlerle daha kesin ve koordineli kılmanın yollarını bulmak, İsviçre'de adeta bir tutkuya dönüşmüştü. 
Einstein'ın patent ofisindeki başlıca görevi, Besso'yla birlikte elektromekanik cihazları değerlendirmekti. Bu, elektrik sinyallerini kullanarak saatleri eşzamanlı kılmaya yönelik birçok başvuruyu kapsıyordu. Galison'un belirttiği gibi Bern'de, 1901'den 1904'e kadar, bu türden yirmi sekiz patent başvurusu kabul edildi. 
Örneğin bunlardan biri "Birbirinden Ayrı Yerlerde Zamanı Eşzamanlı Olarak Gösterecek Bir Merkezi Saatin Kurulumu" adını taşıyordu. Einstein'ın Besso ile gerçekleştirdiği çığır açıcı konuşmasından sadece üç hafta önce, 25 Nisan tarihinde, benzer bir başvuru gelmişti. Söz konusu başvuruda, elektromanyetik olarak kontrol edilen sarkacı olan bir saat, elektrik sinyali aracılığıyla kendisi gibi olan saatlerle koordine edilebiliyordu. Bu uygulamaların ortak noktası, ışık hızında seyahat eden sinyaller kullanmalarıydı. 
Patent ofisinin sunduğu teknolojik fona aşırı vurgu yapmamaya özen göstermeliyiz. Einstein'ın teorisinde saatler yer alsa da, esas amacı birbirilerine göre hareket halinde olan gözlemcileri senkronize etmekte ışık sinyalleri kullanımının güçlüğüyle ilgiliydi ve bu konu patent başvurularında geçen bir konu değildi. 
Yine de görelilik makalesinin ilk iki bölümünün neredeyse tamamının, gerçek dünyaya ait en çok bildiği iki teknolojik fenomene ilişkin doğrudan ve canlı pratik ayrıntılara girmesi (örneğin Lorentz ve Maxwell'in yazılarından tamamen farklı bir biçimde) dikkate değerdir. Makalesinde, sarımlar ve mıknatısların 'göreli hareketinin eşitliği' nedeniyle 'aynı büyüklükte elektrik akımı' üretilmesinden ve 'iki saati eşzamanlı kılmayı' garanti etmek için 'ışık sinyalinin' kullanılmasından söz etmiştir. 
Einstein'ın kendisinin de ifade ettiği gibi, patent ofisinde geçirdiği vakitler, onu "teorik kavramların fiziksel sonuçlarını görmeye" yönlendirmişti. Einstein ile yaptığı sohbetlerden yola çıkarak 1912 yılında bir kitap derleyen Alexander Moszkowski'ye göre de, Einstein "patent ofisinde edindiği bilgilerle teorik sonuçlar arasında kesin bir bağlantı" olduğuna inanıyordu. 
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 126-127.

2012/01/06

Yolda Sigara İçenler

Her sabahki standart işkence... Zorla uyanıp, hazırlanıp, okula gidiyorken maruz kalıyorum bu tiplere. Her taraftalar ve korkunç yaygınlar. Yolda, hiçbir mahsuru yokmuşcasına, ağızlarından çıkan ve inanılmaz rahatsız edici dumanın kime gittiğinin hiçbir önemi olmadığını düşünerek yürüyorlar. Baca gibi etrafa epey hacimli dumanlar yayıyor, sabah sabah daha uyanmadan insanı dünyadan soğutuyorlar. Bu bana her gün oluyor. Her gün.

Sigara kapalı alanlarda yasaklandığında, çıkan itirazların tam bir gerizekalılık hâli olduğunu düşünmüştüm. Ben ki, sokakta dahi önümde sigara içen birisi yürüdüğünde, durmadan o iğrenç dumanı soluyup, dünyadan daha fazla soğumamak için ya duruyor ya da önümdekini geçmek için hızlanıyorken, aynı işkencenin çok daha büyük halini kapalı yerlerde çekmemek için dışarda bir yerde oturmaz olmuştum. Yasak o kadar iyi geldi ki, o günleri hatırlamak bile istemiyorum. Akşam Beyoğlu'nda bir yerde oturmak demek, atletime kadar sigara kokmak demekti benim için. Saçlarımın kokusundan dolayı, duş almadan yatamazdım. Şimdi en azından rahatça "içeride" oturabiliyorum.

Şimdiyse, sigara içmenin halka açık her yerde yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Açık ve net. Bu durumu açıkça ifade etmekten de hiç çekinmiyorum. Ben nasıl yolda tanımadığım birini ağzımın kokusuna maruz bırakma hakkına sahip değilsem, kimse de yolda, otobüs durağında, yaya geçidinde beklerken bana bunu yapma hakkına sahip değil.

Üstelik olay sadece "yol" ile sınırlı da değil. Bu tipler sizi, İstanbul'da sahilde şehrin berbat sokaklarından, ortalama nobranlığından kaçabileceğiniz deniz kenarındaki yerlerde de yalnız bırakmıyorlar. Mesela, hasbelkader oturmaya gittiğim yerlerde bir takım adamlar ve kadınlar yan masaya oturuyor, "açık havada" olmanın verdiği güvenle sigara dumanını olduğu gibi üstünüze üfleyebiliyorlar. Üstelik dumanın bizim masalara doğru geldiğini farketseler de istiflerini pek bozmuyorlar. Genelde, bu insanlar oturduktan sonra, kalkmalarını bekleyemeden ben kalkıyorum. Bu tipler, genelde yan masadaki insanın kendilerinden rahatsız olup kalktığını anlayacak zeka seviyesine sahip olmuyorlar. Veya nadiren bu zeka seviyesinde insanlarla karşılaşırsam da, bundan ahlaki bir kaygı duymayacak kadar yüzsüz oluyorlar. (Zaten dünyanın sorunu da budur. Genelde zeka olmaz. O varsa ahlak olmaz. Çoğunlukla ikisi de olmaz. (Bir tane arkadaşım var, sürekli takıldığım ve aşırı sigara içen. Adamda rahatsız ettiğini anlayacak zeka ve bu durumdan rahatsız olacak kadar da ahlak var. Sigarasını kıyıda köşede içiyor, yolda yürürken içmiyor. Aynı masada oturuyorsak, yüzümüze gelmemesi için akrobatik hareketlere kalkışıyor mecburen. Olur da dumanı yutarsam, neler yaptığımı yazmak istemiyorum.))

Bir gün Batıda veya Doğuda "ileri" bir medeniyet kurulacaksa, ölçütü bu insanlara yapılan muamele olmalı bence. İnsanların "hepsinin", ortalık yerde sigara içmeyi ayıp gördüğü, bu eylemin sigara içmeyen insanlara ne büyük bir zulüm olduğunu anladığı bir yer, gerçekten ileri bir medeniyet sayılabilir. Böyle yerlerde, Türkiye'de gördüğümüz tipten sorunların hiçbiri yaşanmaz. Günlük hayatta bu kadar hassas olabilen insanlar, siyasi açıdan bunca vahşetin yaşanmasına -mesela- izin vermezler. Böyle bir toplumda, ortalık yerde sigara içenler horlanır ve dışlanırlar.

Pek de güzel olur.