2011/11/09

İçimizdeki Şeytan

“Mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan Ağa, Hasan Ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği birtakım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. Fakat bu efendilerin hiçbirisi kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet Bey’le asla Mehmet Bey olarak konuşma imkânını bulamazsın. Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez.”
Sebahattin Ali – İçimizdeki Şeytan s 256.

2011/11/08

Geçmiş - Gelecek [Yalom]

[P]sikoterapi literatürüne egemen zaman kipi gelecek değil geçmişinkidir. Bu egemenlik büyük ölçüde açıklama ve "kökenbilim" arasındaki karmaşanın bir sonucudur. Psikoterapistler, özellikle de Freudyen görüşe sahip olanlar bir şeyi açıklamak için -yani, içgörü sunmak için- o şeyin kökenlerinin göz önüne serilmesi ya da en azından şu anki olayın geçmişteki bir duruma bağlanması gerektiğine inanırlar. Bu değerlendirme çerçevesinde bireysel davranışın nedenleri insanın hayatındaki daha önceki durumlarda bulunur.

Fakat, önceki bölümde açıkladığım üzere, geçmişe dayanmayan pek çok açıklama tarzı ya da nedensellik sistemi vardır. Örneğin, gelecek (şu anda gelecek hakkında sahip olduğunuz fikir) davranışımızın güçlü bir belirleyicisidir ve geçmişten daha önemsiz değildir, ayrıca gelecek determinizmi kavramı tam olarak savunulabilir. "Henüz değil" ifadesi birçok şekilde davranışımızı etkiler. İnsanın içinde, bilinçli ve bilinçdışı düzeylerde bir amaç duygusu, ideal benlik, insanın ulaşmak için çabaladığı bir dizi hedef, kaderin ve nihai ölümün farkındalığı vardır. Bütün kavramlar hep geleceğe uzanır, fakat yine de içsel deneyimi ve davranışı güçlü bir şekilde etkilerler.

Bir başka açıklama tarzı, birey üzerinde etkili olan mevcut alan güçlerini vurgulayan Galileci nedensellik kavramını kullanır. Biz uzayda savrulurken davranışsal yörüngelerimiz yalnızca doğa, orjinal itmenin yönü ve çağıran hedefin doğası tarafından değil, onları etkileyen mevcut alan güçleri tarafından da etkilenir. Böylece terapist, hastanın davranışını, kişiyi saran bilinçli ve bilinçdışı mevcut motivasyonların eşmerkezli halkalarını inceleyerek "açıklayabilir". Örneğin, başkalarına saldırmaya yönelik güçlü eğilimleri olan birini düşünün. Bu davranışın derinlemesine araştırılması, hastanın saldırganlığının, hastanın reddedilme beklentisiyle ifade edemediği güçlü bağımlılık istekleri katmanını gizleyen karşıt tepki kurma savunma mekanizması olduğunu açığa çıkarabilir. Bu açıklamanın "Hasta nasıl bu hale geldi?" sorusunu içermesi gerekmez.

[...]

Freud'un geçmişin yeniden inşası üzerindeki vurgusu benimsediği determinist öğretiyle yakından ilişkilidir: bütün davranış ve zihinsel deneyimler daha önceki olayların -doğası gereği ne çevresel ne de iç güdüsel olan olayların- sonucudur. Böylesi bir açıklama sistemiyle ilgili problem içinde terapötik umutsuzluk tohumlarını barındırmasıdır. Eğer bizi geçmiş belirliyorsa değişme yeteneği nereden geliyor? Freud'un daha sonraki çalışmalarında, özellikle Sonlanan ve Sonlanmayan Analiz'de, uzlaşmaz determinist görüşün onu terapötik nihilizme götürdüğü çok açıktır.

[...]

Geçmişe dayalı nedensel açıklama sisteminin yalnızca terapötik etkinlik açısından değil, yöntemi konusunda da ciddi bir problem vardır - yani, psikolojik gerçeklik tarihsel gerçeklikle aynı değildir. Rank'ın belirttiği gibi, Freud'un doğal bilim ideolojisi onu tarihsel geçmişi hastanın hatıralarına dayanarak yeniden yapılandırmaya götürmüştür. Ama "geçmişin yeniden yapılandırılması yalnızca gerçeklere değil, kişinin tutum ve tepkilerine de dayanmaktadır... Geçmiş problemi bellek ve bu nedenle bilinç problemidir." (Rank, Will Therapy) Başka bir deyişle, geçmiş şu an tarafından yeniden yapılandırılır. Uzun anamnezlerde bile, kişi geçmiş deneyiminin yalnızca bir dakikalık parçasını hatırlar ve geçmişi, kişinin kendisiyle ilgili şu anki görüşüyle tutarlı hale getirecek biçimde hatırlayıp sentezleyebilir. [...] İnsan terapi boyunca kendisine ait mevcut imgesini değiştirirken geçmişi yeniden oluşturabilir veya yeniden bütünleştirebilir. [...]

Yoruma yönelik bu açıklayıcı yaklaşım, anlayış ve arkaplan arasındaki ilişkiyi göz önüne alır: anlayışın belirli bir arkaplan gerektirdiğini öne sürer, fakat bu yeni anlayış arkaplan algısını değiştirir. Sonuç olarak yorum, arkaplan ve anlayışın sırayla birbirini oluşturduğu organik bir süreçtir. Aynı ilke geçmişe ve şu ana da uygulanır: insanoğlunun geçmişi, eski bir tapınağın kalıntılarının tersine ne belirlenmiş ne de sonludur; şimdiki zamanda oluşur ve sürekli değişen sembolik yapısı şimdiki zamanı etkiler.
Varoluşçu Psikoterapi, 546-553, Irvin Yalom

2011/11/02

Şüphe

Dünyadaki sorunların pek çoğunun aslında insanların kendilerinden şüphe etmemeleriyle ilgili olduğu söylenebilir. Şöyle ki, fenomenler genelde insanın algısına göre çok daha değişik ve farklı biçimler alabilir. İnsan ise, tek başına, bir olaydan sadece geçmiş tecrübelerine ve önyargılarına göre dersler çıkarabilir. İnsanların, bu önyargılarından süzülüp gelen bilgilerden şüphe etmemeleri, oluşturdukları yargıların subjektif inşalar değil de, objektif gerçekler olduğunu düşünmeleri, insanları 'kendilerinden emin' ve 'daha fazlasını merak etmeyen' bir zihinsel duruma sokar. Bu zihinsel durum oldukça tehlikelidir çünkü bir kez içine düştüğünüzde araştırma ve detaylandırma yönündeki hissiyatı katleder.

Bir insanın kendi zihnine dair basit şüpheci yaklaşımı, onun dış dünyayla olan iletişiminde tam bir devrime sebebiyet verebilir. Çünkü bu durumdaki insan, bildiği her şeyin yanlış olabileceği varsayımıyla hareket eder. Bu varsayıma sahip birisi, farklı görüşteki insanlarla karşılaştığında reaksiyoner davranmak yerine, 'benim bilmediğim bir şeyi biliyor olmalı' şeklindeki bir yaklaşımla, 'öğrenmeye açık' bir şekilde hareket eder. Bu durum, her söylenen lafı ciddiye almak manasına gelmese de, her farklı görüşü linç etmek şeklindeki otoriter duruşa oldukça aykırıdır. Böyle bir insan asla ırkçılık gibi aşırılıklara kaçamayacağı gibi, kendi radikal görüşleri uğruna kimsenin bedel ödemesini istemeyi düşünmez bile; çünkü kendi radikal görüşlerinin de 'yanlış' olabileceği düşüncesi her zaman aklının bir köşesindedir.

Demokratlık da böyle bir şeydir. Şu hâlde, demokrat olmanın en önemli koşullarından birinin kendine yönelik bir şüphe olduğu söylenebilir. Bu şüpheye sahip olmayan insanlar, mesela, bir 'gazeteye' yönelik bir nefret söyleminin Twitter gibi bir ortamda binlerce RT almasına sebebiyet verebilirler. Çünkü, hiç okumadıkları ve insanların nefret söylemleriyle hakkında yargı oluşturdukları bu gazete hakkındaki düşüncelerinin, 'büyük bir yanlış' olabileceğini düşünmezler. Haliyle, bu gazeteyi en azından belli bir süre için takip etmek de akıllarına gelmez. Bu durum, her türlü nefret söylemi, ırkçılık, küstahlık, yaftalama gibi durumlar için geçerlidir.

Kendi anlam dünyasını, referans sistemini şüphesiz doğru ilan eden insan, ahlaki açıdan da problemlidir. Çünkü bu tip bir şüphecilik basit bir 'tercih' olmaktan öte, ahlaki bir görevdir. Eğer, ötekilere dair ciddi bir sorumluluk taşıdığınız bir çevrede iseniz, yaptığınız tercihler o kadar da 'bireysel' olmayabilir. Dolayısıyla, bu tip bir düşünce sistemi ahlaki hareket etmenin önkoşulu haline de gelebilir.

Velhasıl-ı kelâm, şüpheciliği savunmanın, Şüpheci Melek seviyesindeki bloglara kaldığı düşünülürse, meramımızı anlatmak biraz zor... Fakat yine de, işin bu tarafına da bir bakın derim ben.