2011/08/20

Feynman ve İki Alıntı

Eski sözlük entrylerime bakarken buldum bu iki alıntıyı. Tam kaynak yok maalesef.

I.
bir defasında tabiatüstü hakkında sohbet ediyorduk ve ilk karısı arline'le ilgili aşağıdaki hikayeyi anlattı.

arline veremdi ve feynman los alamos'tayken o hastanedeydi. yatağının yanında eski bir saat vardı. arline feynman'a o saatin birlikte oldukları zamanın bir nişanesi olduğunu ve bunu hep hatırlamasını söylemişti. "bu saate hep birlikte geçirdiğimiz zamanları hatırlamak için bak," demişti.

arline'in hastanede öldüğü gün hemşire feynman'a ölüm saatini gösteren bir not vermişti. feynman saatin tam nottaki zamanda durmuş olduğunu fark etti. birlikte geçirdikleri zamanın nişanesi olan saat tam onun ölüm anında durmuş gibiydi.

"-bir bağlantı kurdun mu?" diye sordum.

"hayır! bir an bile aklıma gelmedi! hemen bunun nasıl olmuş olabileceğini düşünmeye başladım. saatin eski olduğunu ve sık sık durduğunu hatırladım. saat, muhtemelen, hemşirenin ölüm anını kaydetmek için odaya girmesinden bir süre önce durmuştu ve hemşire ölüm anını bu durmuş olan saate bakarak kaydetmişti. bir an bile bu olayı tabiatüstü bir şeye bağlamadım; sadece nasıl olmuş olabileceğini anlamaya çalıştım."
II.
bir defasında gell-mann, feynman ve ben muhabbet ediyorduk. laf saçma sapan mektup ve telefonlar konusuna geldi. feynman çılgın bir kadının nasıl kendisini telefonla arayıp gülünç bir magnetik alanlar teorisinden söz ettiğini anlatmaya başladı. telefonu bir türlü kapatamamıştı. gell-mann cevap verdi:

"-oh, o kadını hatırlıyorum. ben ondan bir dakikadan daha az bir sürede kurtulmuştum."
"-nasıl yaptın bunu?" diye sordu feynman.
"-ona bu konunun senin uzmanlık alanına girdiğini ve seni aramasını söyledim."

2011/08/19

Nevroz [Oysal]

İnsanın ne olması gerektiği ile ilgili birtakım kuramlar var. Nevroz bireyin bu kuramlardan sapması mıdır? Hayır, nevroz, May’e göre, bireyin kendi merkezini, kendi varoluşunu korumak için kullandığı yöntemden başka bir şey değildir. Semptomları da, varoluşunun merkeziliğini tehditlerden korumak amacıyla, dünyanın sınırlarını gerektiğince büzmek için kullandığı yollardır; ancak bu şekilde geriye kalan dünya parçası kendi güçlerince yaşanmak için yetmektedir. Nevrotiğin otomatik bir iyileşmeyi istediği söylenemez; varoluşundaki diğer koşullar ve dünyasıyla ilişkisi değişene kadar kendi nevrozunu bırakmak istemeyecektir. Bu gerçek, nevrozun bir uyum başarısızlığı olarak görülmesini hemen ortadan kaldıracaktır. Nevroz aslında uyum başarısızlığının tam tersidir de; nevroz bir uyum yöntemidir; sorun bu yöntemin çok başarılı olmasındadır; nevroz eksiltilmiş bir dünyaya uymanın bir yoludur. Nevroz, içinde bireyin yaratıcı gizilgücünün saklı olduğu yaratıcı bir etkinliktir, ancak bu yaratıcı gizilgücün şu ya da bu şekilde, bireyin sorunlarının üstesinden gelme süreci içinde yaşamın yapıcı yanına kaydırılması gerekir. Nevroz bir dünyaya uyum sağlamanın yaratıcı bir yoludur, psikoterapinin amacı nevrozun içindeki yapıcı gizilgüçleri ortaya çıkarmaktır1.

Burada tarif edildiği haliyle, nevroz bir rasyonalizasyon çeşidi gibi görünüyor. Böyle olması da çok garip değil. Gerçi, neyin nevroz, neyin normal olduğu konusunda bir konsensüs yok. Yani, hangi düşüncelerimizin “normalden sapma”, hangisinin “normal” olduğu büyük ölçüde belirsiz.

Fakat hepimiz az veya çok bir rasyonalizasyon yapıyoruz. Dolayısıyla, hepimiz dünyayı kendi nevrozlarımız içerisinden görüyoruz. Bazı şeyleri kabul etmiyorsak, edemiyorsak; onları rasyonalize ediyoruz. Mesela, bir yerde birileri haksızlığa uğruyorsa ve bunu açıkça görüyor ama müdahale etmiyorsak, ‘onların hakettiği’ şeklinde bir rasyonalizasyon yapıyoruz. Çünkü başkasını vicdanımıza yediremiyoruz.

Bu açıdan bakıldığında, geniş anlamda ideolojiler dahi, belki, nevrozlar olarak görülebilir. İnsanların kendilerini ait hissettikleri ideolojilerin, sadece okuyup – anlama işi olduğunu düşünmüyorum. Bence dünyaya bakışımız ve dahi ideolojik görüşlerimiz bile, kişisel nevrozlarımızın hayata yansıması sadece…

1. Yaratma Cesareti, Rollo May, Sunuş Bölümü. Sunuşu yazan: Alper Oysal

2011/08/17

Gelecek [Oysal]

Varoluşçu terapistlerin ayırt edici özelliklerinden biri de gelecek üzerinde önemle durmalarıdır. Zamanı psikolojik görüntünün merkezine oturttuktan sonra, geleceğin, şimdi ve geçmişin tersine insanlar için baskın zaman modeli olduğunu savlarlar. Bu savın anlamı geçmişi ve şimdiyi silmek değildir, geçmişi bilebilmenin yolu yaşayan bir insanı, şu özel an içinde, bir geleceğe doğru kendini tasarlayışı içinde görebilmektir. Kişilik, ancak geleceğe ilerleyen izin üzerinde görülebilirse anlaşılabilir; bir insan kendini, ancak bir şekilde geleceğe doğru uzatabildiğinde anlayabilir. Eugen Minkowski'ye göre, geleceği kavrayamamak ve gelecekte yaşayamamak, psikolojik sağlıksızlığın birçok biçiminin ve depresyonların ana koşuludur. Bu söylendiğinde, kişinin daimi bir oluşma süreci olduğu, varoluşunun hep geleceğe taştığı, gelecekten fışkırdığı söylenmiş oluyor. Geçmiş anıların art arda toplanı birleştirilmeye kalkılması birçok terapisti çıkmaza sokar, çünkü bu anıların hatırlanabilmesi hastanın kendini geleceğe doğru yönlendirebilme yetisinin gelişmesine bağlıdır. Hasta kendisi için en önem taşıyan ve anlam odağı olan geçmiş deneyimlerini ancak bu anıların temelinde geleceğe doğru bir yönelim yaratabildiğinde hatırlamaya ve tekrar-yaşamaya izin verebilecektir. Bu açıdan bakıldığında, geçmişin hatırlanması geleceğe ilişkin kararlarımıza bağlıdır. Anılar konusunda söylenen, kavrama ve bilgi konusunda da söylenebilir: karar, bilgi ve kavramadan önce gelir. Bir kavrama öyle kendiliğinden fırlayıp gelmez, ancak hasta bu kavrama ile bir dünyada yaşamak için gerekli kararları verdiğinde ortaya çıkar.
Yaratma Cesareti, Rollo May, Sunuş Bölümü. Sunuşu yazan: Alper Oysal

Bu bakış bana iki yıl önce bloga aldığım şu alıntıyı hatırlattı. Hafızamızın bizi nasıl manipüle ettiğini bilmiyoruz ve kestiremiyoruz da. Bu noktada, yine hafıza ile ilgili sorgulama olarak görülebilecek ünlü bir film olan Memento'ya da referans verilebilir. Hafızamızın bize getirdiği şeyler kadar düşünsel dünyamızı oluşturabiliyoruz. Dolayısıyla, alıntıdaki soru sorulabilir: "Aslında biz kimiz?"

2011/08/16

Hayatın İçinden (3): Bu Burda Dursun

2011/08/04

Hayatın İçinden (2): Demotivatörler

Duygularımızı, düşüncelerimizi veya planlarımızı çevremizdeki insanlarla paylaşmak bir ihtiyaç. İhtiyaç olduğu kadar, bizim dışımızda gerçek dünyayla ilişkiye giren birilerine bir şeyleri anlatmamız, ne kadar gerçeğe bağlı olduğumuzu da test etmemiz anlamına geliyor. Fakat, her şeyi, çeşitli önyargılarla karşılaşacağımızı düşündüğümüzden, herkese anlatmıyoruz. Dolayısıyla dar bir çevreye hapsoluyoruz. Bu hapsolduğumuz dar çevre genelde, her gün iletişime geçmek zorunda olduğumuz için samimileştiğimiz insanlar oluyor. Çünkü ötekilerle çok eski dost değilsek bağlarımızı yitiriyoruz. Hem de her gün birlikte vakit geçirdiğimiz insanlar, bizim 'bozuk' ruh halimizi anlayıp, onlara 'derdimizi' anlatmamız konusunda bizi cesaretlendirebiliyorlar. Yahut, bir an aklımızdan geçenleri ve heves ettiğimiz şeyleri anında söyleyebileceğimiz kişiler genelde bu kişiler oluyorlar.

Fakat, benim bugüne kadar gördüğüm (yurttaki oda arkadaşlarımdan, çeşitli vesilelerle aynı ortamda vakit geçirdiğim arkadaşlarımdan) insanların büyük bir çoğunluğu demotivatör olma özelliğine sahip... Yani, bir planınızı söylediğinizde daha söyler söylemez 'uçtuğunuz' şeklinde bir yanıt alıyorsunuz. Yahut, risk içeren bir tercih yapmanız gerektiğinde eğer olur da bunu böyle kişilerin yanında söylerseniz, doğrudan 'en kötü' şeyin başınıza geleceğini ya da çok kötü şeyler olacağını duyuyorsunuz.

Bir insan bunu yapmakla ne elde eder, uzun uzun düşünmek istemiyorum. Ama böyle insanlara eskiden mahkûm idim, şimdiyse -çok şükür- değilim. Eski günleri düşündükçe, bu tarz düşünen insanların arasında kalmanın insanı nasıl bir ruh haline ittiğini çok daha iyi farkediyorum. Neredeyse her planınız 'başarısızlığa mahkum', her değişiklik kararınız 'geçici bir heves', farklı alanlara ilgi duymanız 'maymun iştahlılık' ve daha bir sürü itham... Böyle saçmalıkları söyleyen insanlara bugün de hakettikleri cevabı veremediğimi düşünüyorum; neticede bu insanlarla ilişkiyi kesmek de yeterli bir davranış değil. Fakat yapacak başka bir şey de yok; eğer 'kötü' insan olmayı göze almazsak...

Sorumluluk [Yalom]

Ben bunları yazarken dünyanın diğer ucunda büyük bir açlık var. Sartre benim bu açlık için sorumluluk taşıdığımı ifade ederdi. Ben kuşkusuz itiraz ediyorum: Orada neler olduğundan çok az haberim var ve trajik olayları değiştirmek için çok az şey yapabileceğimi düşünüyorum. Ama Sartre benim bilgisiz kalmayı ve şu an bu trajik durumla meşgul olmak yerine bu yazıları yazmayı seçtiğimi söylerdi. Sonuç olarak para toplamak için bir ralli düzenleyebilirdim ya da yayımcılarla bağlantılarım aracılığıyla bu durumu halka duyurabilirdim, ama ben aldırmamayı seçiyorum. Yaptıklarım ve aldırmamayı seçtiklerim için sorumluluk taşıyorum. Sartre'ın bu konudaki görüşü ahlaki değil: farklı bir şey yapmam gerektiğini söylemiyor, ama yaptığım şeyin sorumluluğum olduğunu söylüyor.
Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, sf. 350

2011/08/03

Adres Güncellemesi

Geçenlerde blogun adını giderek sevdiğimi farkedip, Blogger'in .com, .net veya .org uzantılı adreslere geçişine imkan sağladığını bildiğimden konsepteaykiri.com'u satın alayım dedim. Fakat gördüm ki satın alınmış. Bilmiyorum artık hangi amaçla... Ben de .net uzantısına oldum olası ısınamamış olduğum için, konsepteaykiri.org adresini satın aldım. Şu an gerekli yönlendirmeleri yapmış durumdayım, yani .blogspot uzantılı siteye giren birisi, konsepteaykiri.org'a yönleniyor olmalı. RSS'ler için umudum eskisi gibi çalışması... Kimsenin kalkıp RSS'ini taşıyacak hâli yoktur herhâlde. Bu yazıyı biraz da bunu test etmek için yazıyorum desem yalan olmaz hani. Neyse, bir sorunla karşılaştığınızda bildirirseniz sevinirim. Bu kadar.

PS: Kendi Reader'imden gördüğüm kadarıyla RSS güncellemesinde bir sorun yok galiba. Umarım öyledir.