2011/07/27

Hayatın İçinden (1): Afiş

İTÜ Kütüphanesi girişinde şöyle bir afiş var:

Ne anlama geldiğini bir türlü çözemiyorum.

2011/07/20

Çıkarım

Dünyadaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi, çıkarım yapmak... Bir şeye karar vermek ve o karar verilen şeyi savunmak, dar kapsamlı önermeler için bile çok büyük bir bilgi dağarcığı gerektiriyor. İnsan ise, en temel düşüncelerini dahi tutarlı bir biçimde savunabilmek için öğrenmek zorunda olduğu bilgi miktarını, hayatın tüm pratik zorluklarını aşarak öğrenmek zorunda. Bu da oldukça zor bir işe tekabül ediyor. Dolayısıyla, insanların aşağı yukarı hepsinin 'bilgili' oldukları konularda dahi önemli eksiklikleri olduğu, buradan hareketle 'kesin' iddialar ve önermelerde bulunmak için neredeyse herkesin çok fazla bilgi eksiğine sahip olduğu öne sürülebilir.

Sözgelimi, bir insan ahlaki açıdan bir şeyi savunmak istiyorsa, bu savunmaya karşı tonlarca istisnai durum bulunabiliyor. Dolayısıyla, bu ahlaki önermeyi zorunlu olarak 'çeşitli' koşullar altında savunmaya çalışan insan, şartlar onu aşındırdıkça bu pozisyonları koruyamıyor. 'Evrensel' bir pozisyon inşa etmenin, evrensel bir bilgi dağarcığı gerektirdiği gerçeğine bakılırsa, her insanın düşünce dünyasının, "kendisine ait" ve bilgi kapasiteleri itibariyle diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar subjektif olduğu ortaya çıkıyor. Zaten buradan hareketle, bir kişinin diğerinin hayat tarzı hakkında dayatmacı hükümler öne süremeyeceği, çünkü varolduğu şüpheli olan 'doğruyu' bilecek kadar bilgiyi elde edemeyeceği gibi bir önermeyi savunmak da mümkün olabiliyor. Buradan da hümanizmin temeli olan mütevazılığa ulaşmak mümkün...

Çıkarım yapmak ve 'karar vermek', neredeyse çoğu durumda tartışmalı ve eksik bir durum ise, bu durumun başkalarının hayatlarını etkileyebilecek kişilerin (yani demokratik bir ortamda, herkesin) üstüne bindirdiği sorumluluk aşikâr... Dolayısıyla, mesela siyaset hakkında konuşmak sadece yöneticilerin değil, normal bir bireyin dahi çok dikkat ve titizlikle yapması gereken bir şey haline geliyor. Çünkü alacağınız siyasi pozisyonlar, tam olarak diğerinin kaderini belirlemekle ilgili. Ve bu noktada, gelişigüzel ve tamamen eksik bilgiyle alacağınız kararlar ve ürettiğiniz söylemler, diğerlerinin hayatlarına mal oluyor olabilir. İşte siyaset, ancak bireylerin bu tip bir bilince sahip olduğu oranda işlevsel bir hâle gelebiliyor. Öteki durumda, yani Türkiye ve diğer pek çok ülkenin içinde bulunduğu durumda, siyaset sorumsuz ve ahlaksızca davranışlarla manipüle edilen ve pek de bir yararı görülmeyen bir araç konumunda... Siyaset dışı çözümlerin çok daha vahşi ve insanlık dışı olduğu göz önüne alındığında, siyaset çok fazla olumlanabilecek olsa da, insanların belli bir siyasi kültürü taşıyamadığı durumlarda çok da ileri gitmek mümkün olmuyor.

Dolayısıyla bilgiye dair bu tip veya buna benzer bakışlar geliştirememiş bir topluluğun bireyleri, demokratik bir ortamda bulunsalar bile, o toplulukta -bir şekilde- gerçekleşen akıl dışı işkencelere sağır hâle geliyorlar. Çünkü, kendi bilgilerinden 'emin' olma durumları, kendi normlarına daima sorgulayıcı yaklaşmaktan yoksun tavırları 'gerçek bilgi'yi elde etmelerine engel oluyor. Böylece, o toplumda birtakım ezberlerin arkasına saklanmış her türlü hak ihlâli, 'meşru' görülebiliyor. Türkiye'de olan da aşağı yukarı böyle bir şey... Bilgiye dair bu bakışın değişmesi ve insanların mütevazı bir zihniyete evrilerek demokratlaşması, eğitim anlayışından tutun da toplumun yetiştirdiği entelektüellere kadar pek çok parametreye bağlı. Bu değişimin yaşanması için de, öncelikle bireylerin tek tek değişebilmesi gerekiyor. Bunun başlangıcı da, her insanın hayata baktığı yeri sorgulaması ve kendisiyle yüzleşmesi demek oluyor... Yani, kendimizle ne kadar barışırsak, çevremizdeki dünyayı da o denli güzel kılacağız. Ve bu kişisel değişime başlamak için de en iyi zaman, hemen şimdi...

2011/07/16

Yüzleşme

İnsan yalnız bir varlık... Bu esasında çok ilginç bir duruma işaret ediyor. İnsan asla diğeri olamıyor, diğerinin ne hissettiğini ve ne tecrübe ettiğini bilemiyor. Her hâl ve koşulda hissettiği şey, diğerinden ne denli farklı olduğu. Ara sıra kendini tüm diğerleriyle benzer hissettirecek olaylara şahit olsa da, biraz hayatı kurcalayan insanlar herkesin geçmişlerinin ve dolayısıyla hayata bakışlarının ne denli büyük bir farklılık gösterdiğini farkedebiliyor... Hâl böyle olunca hayata biraz daha geniş bakmak, biraz daha derinlikli düşünmek, 'kendi' ile 'diğeri' arasındaki farkları kurcalamak ve bir 'kişilik' oluşturmak gerekiyor. Çünkü insan neden dünyada olduğu ve neyi nasıl bildiği konusunda tartışmasız hiçbir kaynağa sahip değil... İnsan ancak kendini diğerinde bulabiliyor. Yani, hayatla ilgili cevaplar diğer insanlarda ve insanların oluşturduğu külliyatlarda duruyor. Fakat bu cevaplara ulaşmak, ciddi bir cesareti ve arayışı gerektiriyor. Dolayısıyla bu "ağır gerçek" hayatın bir evresinde sırtlanılması gereken bir 'sorun' haline geliyor.

Fakat insanların önemli bir kısmı, bu durumun farkında dahi değil... Hayatının büyük bir kısmını reddederek, kaçarak, düşünmeyerek, oyalanarak geçiren insanlar var. Bazen işkolik, bazen ilişkilerine aşırı düşkün, her türlü psikopatolojik kişilik olarak karşımıza çıkıyorlar. Bana kalırsa, tüm bu 'kaçışların' temelinde insanın temel bir ontolojik ve epistemolojik bir sorgulama yapamamış olması yatıyor. Çünkü insan kendi hayatının sınırlarını çizemedikçe, diğer insanlarla ve dünyanın geri kalanıyla nasıl bir zihniyet içerisinden iletişime geçeceği konusunda düşünce üretmedikçe (hadi adını koyalım kişisel bir 'felsefe' oluşturmadıkça) yapacağı eylemler önemli ölçüde tutarsız ve komik oluyor...

Gözlem olarak söylenebilir ki, esasında 'okumuş' denilen hatta kimi 'ilkeler' uğrunda hareket ettiğini düşünen insanlar dahi çok fazla okuma yapmış olmuyorlar. Cesur sorular sorup, hayatın zihni çarpıtan köşelerine bakmıyorlar. Dolayısıyla, kıymeti kendinden menkul felsefelerini 'gönül rahatlığıyla' uygularken, hiçbir vicdan muhasebesi yapma ihtiyacı da hissetmiyorlar. Bu durum da bir 'kaçışı' ima ediyor. Belki de hayata dair temel sorgulamaların getireceği ağır bilişsel yükü farkeden bu kişiler, 'ilkeli' bir hayatı fazlasıyla yücelterek, hayat boyu gerçeklerden kaçarak (aslında kendilerine göre kaçmayarak) yaşıyorlar...

Sonuçta, öyle veya böyle her insan evladının hayat boyunca büyük bir titizlikle yapması gereken şey, bence şahsi bir felsefî yorum oluşturmaktır. Daha sonra, bu yorumun öteki yorumlarla bir şekilde ilişkiye girmesi ve kendini gerçeklik denilen gizemli yapı karşısında test etmesi gerekir. Tabii bu durum dinamik bir sürece işaret eder, yani insan hayatının bir anında oluşturduğu yorumu sürekli güncellemelidir. Bu durum da bilişsel olarak yükün hiç azalmayacağı, sürekli insanın başı ağrıyacağı konularda düşüneceği manasına gelir. İnsanların bir türlü yüzleşemediği şey bu olsa gerek... Bu durum şaşırtıcı değil. Çünkü hayatın onca pratik sıkıntısına rağmen, içinden çıkılmaz bir felsefi problem olması ve bu problemden -tüm içinden çıkılamazlığına rağmen- kaçışın hayatı ıskalamak ve esasında bir kere verilmiş olan yaşama fırsatından kaçmak manasına gelmesi gerçekten can sıkıcı bir gerçek. Ama her şeye rağmen, yaşama fırsatının değerlendirilmesi, en tatsız konularla yüzleşmeyi gerektiriyor. Çünkü üstüne toprak atılan her korku, sarsıcı bir şekilde dönüyor ve hayatı olduğundan çok daha can sıkıcı hâle getiriyor...

2011/07/15

Yoruldum

Çalışılması gereken tonlarca şey olmasından, her gün otobüse binmek zorunda olmaktan, otobüsten inmek zorunda olmaktan, metro merdivenlerinde soldaki insanları beklemek zorunda olmaktan, terlemekten, araba kornalarından, yayalara yanan kırmızıdan, yürümeyi bilmeyen insanlardan, yolda yürürken sigara dumanına maruz kalmaktan, çanta taşımaktan, ağır çantalardan, bilgisayarımın yavaşlığından, windows 7'den, kod yazmayı isteyip bir türlü fırsat bulamamaktan, müzik yapmak isteyip kafa dengi insan bulamamaktan, okunmak için bekleyen kitapların hiç azalmamasından, dolaba soğuk su koymayı unutup ılık su içmekten, insanlara laf anlatmaya çalışıp anlatamamaktan, dert ettiğim onca şeyin beni dert etmemesinden, tükenmez kalemle yanlış şeyler yazdıktan sonra karalamak zorunda kalmaktan, bilgisayarımın ubuntu'yu hazmedememesinden, odanın yerlerinin tozlanmasından, çamaşır yıkamak zorunda olmaktan, bayatlayan ekmekleri çöpe atmaktan, yeni ekmek almaktan, bozulan kahvaltılıklardan, doktora gitmek zorunda olmaktan, sağlığımdan endişe etmekten, sandalyemin kırık olması sebebiyle son derece rahatsız bir sandalyede oturup bel ağrısı çekmekten, umut kıran insanlardan, göbeğimden, twitter'dan, facebook'tan, kaybolan penalardan, ağrıyan gözlerimden, anlayamadığım denklemlerden, anlamak istediğim denklemlerden, anlamak istemediğim denklemlerden, üniversitelerin web sayfalarında dolaşmaktan, makale okumaya çalışmaktan, gelecek kaygısından, geçmiş muhasebesinden, umut etmekten, umutsuzluğa düşmekten, dil öğrenmekten, sınavlardan...

bıktım, yoruldum, bezdim. tatil de faydalı olmuyor. zihnimin içi dışına çıkmış hâlde. ne yapmak lâzım bilmiyorum.

2011/07/11

Ölüm ve Hayat [Yalom]

Psikopatoloji (her sistemde), yapısı gereği etkin olmayan bir savunma şeklidir. Ciddi anksiyeteyi başarılı bir şekilde savuşturan savunma manevraları bile gelişmeyi engeller ve sınırlı ve tatmin edici olmayan bir hayatla sonuçlanır. Birçok varoluşçu kuramcı ölüm anksiyetesi ile başa çıkma mücadelesinde ödenmesi gereken bedel üzerinde yorumda bulunmuşlardır. Kierkegaard, "hemen yanda bekleyen korku, harap olma ve yok olmanın" algılanmasından kaçmak için insanın kendisini sınırladığını ve küçülttüğünü biliyordu. Otto Rank nevrotik bireyi "borcu (ölüm) ödemekten kaçınmak için krediyi (hayat) almayı reddeden" olarak tanımlıyordu. Paul Tillich, "nevroz varolmaktan kaçınarak varolmamaktan kurtulmanın bir yoludur" demektedir. Ernest Becker benzeri bir noktanın üzerinde durmaktadır: "İnsanın durumundaki ironi, en derindeki gereksinimin ölüm ve yok olma anksiyetesinden kurtulmak olduğudur; fakat bunu uyandıran şey hayatın kendisidir, bu yüzden tamamen hayatta olmaktan kaçınmalıyız". Robert Jay Lifton, nevrotik bireylerin kendilerini nasıl koruduklarını tanımlamak için "psişik hissizlik" terimini kullanmaktadır.
Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, sf. 185-186.