2011/06/29

Ahlak ve Fayda

İnsanlar olarak, tüm hareketlerimizi belli ahlakî öncüller üzerine kuruyoruz. Sahip olduğu ahlak anlayışını sorgulayan, bunu geliştiren/değiştiren insanların yanı sıra, bu işlerle pek ilgilenmeyen kişiler için de bu böyle. Birisine bazı hareketlerinin sebeplerini sorduğunuzda, belki çok derinlere inemese bile bazı basit ahlaki sebepler öne sürecektir. Çünkü herkes hayatını belli bir ahlak anlayışı üzerine kurar. Bu anlayış, bireyin dini görüşünden tutun da içinde yetiştiği sosyolojik ortama göre oldukça çeşitli olabilir (Her ne kadar Türkiye gibi ülkelerde bu çeşitliliğe pek meydan bırakmamaya çalışılsa bile).

Bazı şeylere kafayı takan ve diğerlerine de düşüncelerini anlatmak isteyen insanlar, kendilerince ahlaki buldukları şeyi açıkça savunmaya başlarlar. Bu, çevredeki insanlarla tartışmak veya kendi gibi insanlarla birleşip eylemler yapmak şeklinde olabilir. Fakat, bu konularda en 'titiz' olarak bildiğimiz insanlar dahi basit bir ikilemi göremeyip, savundukları ahlaki şeyleri 'fayda' ile temellendirebiliyorlar. Şunu demek istiyorum: Diyelim ki bir siyasi sistem savunuyorsunuz, sosyalizm, liberalizm, anarşizm şu veya bu... Bu sistemlerin her birinin temelinde varsayımlar vardır, mesela "mülkiyet hakkı" üzerine olan varsayımlar böyledir. Böylesi ahlaki bir meseleyi tutup da, "sosyalist veya liberal ülkelerdeki refah düzeyi" tartışmasına çekerseniz; yani hangisinin daha ahlaki olduğunu bırakıp, hangisinin daha faydalı olduğunun tartışmasına girerseniz, meseleyi ahlaki bağlamdan çıkarıp faydacılık bağlamına terketmiş olursunuz. Dolayısıyla, artık hangi rejimin daha ahlaklı olduğu önemli değildir. Kullandığınız fayda kriterine göre hangi rejimin daha 'faydalı' olduğu sorusu önem kazanmıştır. Hangisi 'refah' sağlıyor, hangisi 'dünyada lider ülke' yaratıyor gibi...

Bu elbette sadece siyasi tartışmalar için geçerli değil. Herhangi bir konuda ahlak/fayda ikilemi tartışılabilir. Ve çoğunlukla fayda uğruna, ahlak feda edilir. Ahlaki olan şeyler, fayda ile birlikte de gelebilirler. Ama fayda üzerine yoğunlaştıkça ahlaki alan anlamsızlaşır. Çünkü her türlü kirli çark, ahlaksızca düzen 'fayda' temelinde aklanabilir. Çünkü 'faydalı oluyor', 'ileri götürüyor', 'herkes bunu yapıyor' gibi önermeler, çok zararlı gibi görünmese de yaşadığımız pek çok feci durumun sorumlusudurlar.

Bu durumu, eğitime kafayı taktığım ve karşılaştığım her insana obsesif bir şekilde eğitimin nasıl bir 'düzmece'den ibaret olduğunu anlattığım zamanlarda çok yaşadım. İnsanlar, ahlaki olarak insanı oldukça aşağı koyan uygulamaları, 'faydalı' olduğu gerekçesiyle hoşgörüyorlar, itiraz etmiyorlardı. Çünkü, onlara göre bu uygulamaların 'yerine' önerecekleri ve öğrencileri şu anki halinden daha 'başarılı' hale getirebilecek bir sistem yoktu. Hâl böyle olunca, en 'başarılı' sistem bu olduğuna göre, ahlaksızlıkları o kadar da umursanmamalıydı...

İşte hayatın ürettiği sahte ikilemlerden bir diğeri. Her ne kadar, her durumda ahlaki olmayı faydacılığa tercih etmek, pragmatik tercihler yapmak zorunda kaldığınızda pek işlevsel olmasa da, bu ikilemin farkında olmak ve ekseriyetle faydacılık tarafında durmamak bence çok daha vicdani bir pozisyon...

2011/06/26

Yazı Önerisi (1)

Radikal gazetesi yazarı Fatih Özatay "Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler" başlıklı 4 yazı yazdı. Umarım medya bu konulara daha çok yer verir. Yazılara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

1. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler
2. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 2
3. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 3
4. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 4

2011/06/25

TED ve Eğitim Devrimi

Eğitim üzerine pek çok ufuk açıcı videoya erişebildiğimiz TED, eğitim devrimi için TED-ED adında özel bir girişim başlatmış. Takip edilmeli.

2011/06/23

Eğitimi Yeniden İcat Etmek

HARİKA bir video. Kesinlikle izleyin. (Türkçe altyazı seçeneği mevcut). İyi seyirler.

2011/06/21

Anti-Rasyonalizm [Yayla]

Anti-rasyonalist liberal yazarlar, akla her zaman önem vermişlerdir. İnsanların kendi ilgi ve bilgi sınırları çerçevesinde akla göre hareket eden, etmesi gereken varlıklar olduğunu kabul etmişlerdir. Yani, "rasyonel" davranışa inanmış ve insan eylemlerinin bu nitelikte olmasını arzu etmişlerdir. Karşı çıktıkları şey ise, rasyonalizmdir; yani, gerektiğinde gelenek ve tecrübeden bağımsız olarak, a priori akıl yürütme yoluyla sosyal sistemlerin ideal ve mutlaka uyulması gereken kurallarının bulunabileceği, buna paralel olarak mükemmel bir sosyal sistem inşa edilebileceği inancıdır. Başka bir deyişle, Descartes'ın adıyla anılan, aslında kökleri Antik Yunan'a kadar uzanan kartezyen rasyonalizm ve onun doğal uzantısı olan kurucu rasyonalizm fikridir. Hayek'in bu konuyu ortaya koyuş tarzı çok ilginç ve aydınlatıcıdır. İnsanlar akıllı varlıklardır. Ancak, her insan, bizzat içinde bulunduğu beşerî ilişkiler yumağının ancak ve yalnızca küçük bir kısmını bilebilir. Her şeyi bilmesi mümkün değildir. Bu açıdan insan bir bilmezlik perdesi ardındadır. Dolayısıyla, ancak ve ancak bu çerçeve içinde kararlar alabilir, eylemler yapabilir. Herkes bu durumda olduğuna göre, hiç kimse, bütün toplumu ve toplum hayatının her anını ve her alanını mutlak kararlar alma ve teoriler geliştirme iddiasında bulunamaz.
Burada düşülmüş bir kaynak ve dipnot:
Hayek, Studies..., s.96. Hayek'in bu eğilime verdiği bir başka ad, "scientism" (bilimsicilik (?))dir. Bazı kimseler, bilimin sahip olduğu büyük itibardan yararlanmak için kendi sosyal teorilerinin "bilimsel" olduğunu öne sürerek, bilimsel yasaların kuvvetliliğini çağrıştırdığı determinizmden teorilerine destek sağlamaya çalışırlar. Hayek'in The Counter-Revolution of Science (Indianapolis: Liberty Press, 1979) adlı eseri bu konularla detaylı bir biçimde meşgul olmaktadır. Yazar burada kolektivist akımların "scientism"e yatkınlığını özellikle vurgulamaktadır. İlginç bir şey, "scientism"e inanan beyinleri "mühendis tipi beyin" (engineering type of mind) olarak nitelemesidir (s. 25). Bu arada, Hayek'in de kullandığı, fakat esasen Popper'ın popüler hâle getirdiği "historicism" (tarihsicilik(?)) kavramının da "scientism" ile bazı bakımlardan çakıştığı hatırlanmalıdır. Ayrıca "bilimsicilik"in biraz daha aşırı bir tipi vardır ki, bir önceki yorum biçimi bu tipe nazaran bir hayli "masum"dur. Buna göre, bilimsel metodun bütün insan problemlerine uygulanması mümkündür ve beşerî sorunların özümünü sağlayarak yegâne yol budur. (Roger Scruton, A Dictionary of Political Thought, s. 49). Bu kanaat kolayca bir ideoloji hâline dönüşür ve insan davranışlarının bütünüyle değerlerden soyutlanabilecek; mekanik-pozitivist yaklaşımlarla her derecede açıklanabilecek ve istenildiği gibi yönlendirilebilecek - biçimlendirilebilecek bir malzeme olarak görülmesine yol açar. Kurucu rasyonalizmin temelinde yatan fikir de budur.
Liberalizm, Atilla Yayla, Plato Yayınları, sf. 185-186

2011/06/19

Gerçeklik

Bugün insanlar arasında neredeyse tek tip bir rasyonalite algısı var... Herkes bakışın adına rasyonalite demiyor tabii, felsefî terimleri önemsemeyen çoğunluk buna hayatın gerçekleri diyor. Bu bakışı meşrulaştıran en önemli şey, bu bakışın içerisinden gerçekleştirilen eylemlerin, gerçek hayatta karşılığını tutarlı bir şekilde alması. Yani sözgelimi "insanlar yalancıdır" şeklindeki bir ön varsayımın sürekli insan ilişkileri sırasında kullanılması, insana zarardan çok fayda sağlıyor ise, bu o ön varsayımın rasyonel olduğu sanrısına yol açıyor. Yani tıpkı bilimsel çalışmalarda olduğu gibi, hayatın kurallarını kavrayışımız da "önerme - ispat" ekseninde ilerliyor. Bir varsayımımızın doğru olup olmadığını, onu bir süre uygulayarak deniyor; zararlı çıkıyorsak bunu değiştiriyoruz (Fakat tabii ki ispat sandığımız şeyler gerçekten ispat olmayabildiği gibi, yanlışladığımızı sandığımız şeyler doğru olabiliyor. bkz: doğrulamada taraflılık).

Buradaki temel sorunlardan birisi, insanlar arasında bir efsane haline gelmiş gerçeklik algısının nasıl bir şeye tekabül ettiğinin fazla sorgulanmıyor oluşu... Yani insanlar en baştan kabul ettikleri birkaç varsayım üzerine hayatlarını kuruyorlar. Bu varsayımlar genelde, doğrulanmış veya denenmiş olmuyorlar. Dolayısıyla bu varsayımlar, sadece doğru olduğu ekseriyetçe kabul edilen varsayımlar olduğu için ayakta kalıyorlar. İnsana dair, hayata dair pek çok ezber, aksini deneyen çok az insan olduğu için ve bu çok az insanın pek çoğu da tutunamadıkları için sürmeye devam ediyor. Kimse, cesaretini toplayıp bu ezberlere aykırı bir duruş sergileyemiyor. Haliyle "bunu böyle zannediyorduk ama alakası yokmuş" şeklindeki uyanışa elinde fırsat olan çoğu kişi öncülük edemiyor. Sevan Nişanyan gibi çok az insan da olmasa, hakim gerçekliğin realite olduğunu kabul edip köşemizde otururduk herhalde.

Elinde 'fırsat' olan insanların (yani diğerlerine göre daha zengin, daha büyük şehirlerde yaşayan, daha 'güç' odağı olan konumlarda olan insanların), farklı bir şey denememelerinin tek sebebi, gerçeklik algısının, gerçeklikle olan alışverişi... Yani bu insanlar oluşturdukları dünya algısını kullanarak, gerçek dünyayla iletişime giriyor ve (görece bir şekilde olsa da) kendilerince kazanıyorlar. Dolayısıyla farklı bir şeyi denemek, onlara göre 'sonuç vermeyecek hayalci bir idealizm' gibi geliyor. Halbuki dünyaya dair farklı gerçeklik algıları inşa etmek ve dünyayla eskisinden çok daha rasyonel bir şekilde iletişime geçmek mümkün bana kalırsa... Bence, dünyaya dair tamamen farklı bir anlayışla hareket edip, hem başarı sayılan her şeyin altından kalkılabileceği gibi, hem de mutluluk veya hayatı anlamlı kılmak gibi bugün fazlaca lüks haline gelmiş iç huzura yönelik meseleler çözülebilir.

Burada öne sürdüğüm bu iddiayı ispatladığımı öne sürmeyeceğim elbette. Fakat önümdeki uzun yıllarda böyle bir amaca yoğunlaşacağım söylenebilir... Genelgeçer ezberlerden kaçarak, insanlar arasındaki hurafelerin ürettiği sahte ikilemler veya seçimlerden kaçarak yaşamaya çalışacağım. Çünkü dünyaya bir kere geldim ve hayatımın önemli bir kısmının bu saçmalıklarla boşa geçmesi beni inanılmaz rahatsız ediyor. Bu yolda gelecek yardımlara ve tavsiyelere de açığım. Umarım bir gün pek çok insan hayata dair kendi gerçekliğini geliştirmeyi dener ve biz de 'vay canına göremediğimiz ne kadar çok şey varmış' diye hayret ede ede konuşuruz...

2011/06/14

Objektif

İnsanlarda dünyada bir şeylerin objektif kriterlerle yürüdüğü gibi bir önyargı yaygın. Yani mesela ciddi bir kurum bir çalışan alacaksa objektif kriterlere bakar, güya; böyle zannedilir. Halbuki benim karşılaştığım tecrübeler genelde de doğru ise, insanlar en ciddi durumlarda bile doğrudan subjektif kriterlere bakarak karar veriyorlar. Objektif olduğu varsayılan ölçütler o denli çok şeyi ihmal ediyor ki, neticede varılan yer rastgele bir karardaki subjektiflikle neredeyse aynı yere düşüyor.

Bu tiyatroya rağmen, bana en gülünç geleni insanların son derece büyük bir ciddiyet içerisinde "ciddiyetçilik" oynuyor olmaları. Kendilerini önemsemeleri, büyük görmeleri, karşısındakilere hor tavırlar sergilemeleri, bir takım "referanslarına" güvenerek karşısındaki insanı susturmaya çalışmaları vesaire. Bunca şeyin tamamiyle mantık hataları üzerine kurulduğu bir sistemde, sakin kalmaya çalışmak, güzel yaşamaya çalışmak zor. Çünkü ilkin bunları kabullenmek gerekiyor. Fakat bu kabullenişten sonra da, yaşamın anlamlı olduğunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü, bu denli şapşala dönmüş bir toplulukta, neredeyse her şeyin hurafî temeller üzerinde döndüğünü düşündüğünüzde, bir rüya için uğraşmanın pek bir keyfi kalmıyor.

Ama yine de bıkkınlığı yenmek gerek.

2011/06/12

"[B]ütün bunları neden yapıyorsunuz?"

“Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra, ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak, doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü, beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir. Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör olur. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yıllardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”
Oğuz Atay / Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan / s. 176-178

Şurada gördüm.