2011/05/30

Sterilizm

Olasılıksız adlı romanda, başkahraman romanın bir yerinde dünyada 'yok edemeyeceği' bir etkisi olduğunun acı bir şekilde farkına varır. Öyle ki, bir adaya kaçıp yerleşse de, dünyanın geri kalanında olup bitenlerden sorumlu olacaktır. Mesela, o sesini yükselttiği için daha iyi yaşam şartlarına kavuşacak birileri varsa, bu kişinin bir ıssız adaya yerleşmesi durumunda birileri 'onun yüzünden' haksızlığa uğrayabilecektir...

Bu mantığı açmak ve dünyada olup biten her şeyden belli bir miktar sorumluluk hissetmek bana makul geliyor. Çünkü gerçekten de eylemlerimiz ufak da olsa, birileri için çok önemli ve çok büyük şeylere sebep olabilir. Üstelik bir kişinin değil, daha çok kişinin bu etkiyi katlanarak artıracağı bir gerçek...

İşte bu yüzden, mesela siyasi manada 'bunların hepsi aynı, her şey düzenin ürünü, ben oy falan vermiyorum' tarzı bir davranışı nedense bir türlü anlayamıyorum. Yanlış anlaşılmasın, oy vermek gibi vermemek de bir siyasi tercihtir. Ama benim derdim daha çok, böyle yaparak kendini 'elleri temiz' hissedenlerle... Bu davranış, oy vereceği siyasi partilerin yükünü sırtlanmayı göze alamayan kişilerin 'oy vermezsem olan bitenden de sorumlu olmam' varsayımıyla hareket etmelerinden kaynaklanıyor. Fakat bana kalırsa, kendilerini 'steril' hisseden bu kişiler fena hâlde hatalı bir mantık kuruyorlar. Çünkü oy veren ne kadar sorumlu ise, oy vermeyen de o denli sorumludur. Oy veren, yanlış veya doğru bir tercihte bulunma riskini alırken; oy vermeyen ise epsilon kadar bir değişiklik yaratma şansını dahi elinin tersiyle iter ve böylece ileride olabilecek kötü şeylerin 'olabilmesine' katkı sağlaması olasılığını yaratır (Fakat 'ona rağmen' olabilecek iyi şeylerin önünü açıyor da olabilir!). Neticede oy vermemek de oy vermek gibi bir tercih olduğundan, kişinin kendisini temiz hissedebilmesi sadece yüzeysel düşüncenin bir sonucudur.

Yani oy veren kişi 'kirli' olmadığı gibi, oy vermeyen kişi de 'temiz' değil. Dahası, ikisi de açıkça siyasi pozisyon belirttikleri için ikisinin de 'kirlenme' riski aynı düzeyde.

Bu yüzden, bence 'ben apolitiğim', 'ben düzen partilerine oy vermem' diyip, kendinizi temize çıkardığınızı sanmayın. 'Oy verin' demiyorum. Ben bilmem. Fakat kendinizin de temiz olmadığını bilin yeter...

Yeni Üniversite

Dört yıllık üniversite miadını doldurdu. Eğitim hayat boyu sürecek. Üniversite eğitimi, bilgi aktarmak yerine bilgi oluşturma sistemleri üzerine odaklaşacak.

Öğrencilerle hocaların, fabrikasyon usulü aynı saatlerde, aynı binalarda paylaşıma zorlanmasından, verimsiz, bireyin özellik ve ihtiyaçlarına ters düşen mevcut sistemden vazgeçilecek. İnternet üzerinden isteyenin istediği üniversitede istediği hocadan istediği saatte, istediği dersi takip edip, gene internet üzerinden hoca ve öğrencilerin tartışma ortamı kurabilecekleri bir dünyada yaşıyor olmamızın ifade biçimleri yaygınlaşacak.

Araştırma, evrensel bilim dünyasına yeni buluş ve düşüncelerle katkıda bulunmanın yollarını açar. ‘Son kullanma tarihini’ aşmış bilgi papağanı kurumlar, ikinci sınıf meslek okulu olmaktan öteye gidemez.

2011/05/04

Havalar Üzerine

Biliyorsunuz, havanın bahar aylarında neden ısınıp soğuduğuna dair şöyle bir teori önermiştik. Bu teoriyi destekleyen pek çok gözlem yaptık. Şöyle ki, rock festivali başladıktan sonra pazartesi ve salı hava aniden soğudu. Çarşamba sağanak yağmur yüzünden Tibet Ağırtan'ı izleyemedim. Perşembe ve Cuma da hava soğuk ve yer yer yağışlı devam etti.

Bilin bakalım cumartesi ne oldu? Tişörtle gezmek zorunda bırakacak kadar ısındı havalar... O günden bu yana ben tişörtle gezdim.

Soranınız olacaktır, "e şimdiki berbat hava neyin nesi?" diye. İTÜFest'in başladığını söylemiş miydim?

2011/05/03

Epifiz

[E]pifiz bezinin oldukça romantik bir geçmişi olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bundan birkaç yüzyıl önce filozof Rene Descartes, vücutta sadece bir epifiz bulunduğu ve her insandan da sadece bir tane olduğu için, epifizin, bilincin kaynağı olduğunu düşünmüştü. Ama yanılıyordu. Bu durum, herhangi bir dayanaktan yoksun tezler üretmeye çalışınca, en zeki insanların bile hata yapabileceklerini ispat etmeye yetiyor.
Beyninize Hoş Geldiniz, sf. 63.

2011/05/01

"[G]iriş sınavları aldatmacadır. Geçerliği yoktur."

Gündüz Vassaf
Sen Adam Olamazsın: Zekâ Testlerinin Toplumsal İşlevi’ adlı bir tebliğ vermiştim yıllar önce. Testler, psikologların ekmek teknesi olduğundan eleştiriden hoşlanmazlar. Tek psikologlar mı?

Devletler de sığınır testlerin arkasına.

Üniversite giriş sınavları buna sade bir örnek.

Toplumdaki fırsat eşitsizliğinin nesnel görünümlü kılıfıdır testler.

Tesadüf değildir, test sonuçlarına göre en çok yoksulların çocuklarının geri zekâlı damgası yeyip özel alt sınıflara yollanmaları.

Tesadüf değildir, kişilik testlerinin sonuçlarına göre en çok yoksulların akıl hastanelerini boylamaları.

Dünyada en çok kullanılan zekâ testlerinden Stanford-Binet’yi geliştiren Terman, ABD’deki azınlıklara yönelik ırkçılığını şu sözlerle ‘bilimselleştirir’:

“Aptallıkları ırksal olmalı. Bunlara, Kızılderililer, Meksikalılar ve zenciler arasında olağanüstü sıklıkla rastlanması, ırklar arası zekâ düzeyi farklılıklarının ele alınmasını gerektiriyor. Bu toplulukların çocukları özel alt sınıflara konulmalı.”

Amerika’da üniversiteye girişte ilk kullanılmaya başlandığında, yetenek sınavlarının düzenlenmesinde öncü rolü olan Goddard, hükümete yazdığı bir raporunda şöyle der:

“Sizin zekâ yaşınız 20, bir işçinin zekâ yaşı 10 olabilir. Sahip olduğunuz gibi bir yuvayı o işçi için de talep etmek saçmalık olur.”

İngiltere Psikoloji Derneği Başkanı Sir Cyril Burt, ülkesindeki katı sınıf sisteminin gerekçelerini bilimsel çalışmalarının sonuçlarına dayandırır. İşçi sınıfının çocuklarının, kuşaktan kuşağa işçi sınıfına mensup olmalarını, İngiltere’de sosyal mobiliteye pek rastlanmamasını zekâlarının düşüklüğüne bağlar. Bunu kanıtlayan araştırmalarından ötürü Kraliçe tarafından ‘Sir’ unvanıyla taltif edilir. Ne var ki Cyril Burt, testleri bile uygulamaktan üşenmiş, sonuçlarını masa başında uydurmuştur.

Türkiye’de uygulanan üniversite giriş sınavlarının tek bir bilimsel gerekçesi olabilir; sınava girenler arasından üniversitede başarılı olabilecekleri seçmek.

Sınavın, üniversitede bir-iki yıl okuduktan sonra başarısızlıktan atılacak öğrencileri önceden saptamasından (ki boş yere başarılı olabileceklerin yerlerini işgal etmemiş olsunlar) başka bir gerekçe olamaz.

Peki, böyle bir geçerliği var mı Türkiye’de her yıl uygulanan, milyonlara “Sen üniversitede okuyamazsın!” diyen sınavların.

Yok!

Yıllar önce, sınavlar bugünkü başıbozuk düzenden çok daha ciddi bir şekilde uygulanırken, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri üzerine bir araştırma yapmıştım.

Öğrencilerin üniversite giriş sınavı puanlarını, onlara uyguladığım zekâ testleri sonuçları ve derslerindeki not ortalamaları ile karşılaştırdım. Beklenen sonuç, sınav puanları yüksek olanların, not ortalamalarının ve de zekâlarının yüksek olmasıydı. Çıkan sonuç, giriş sınavlarının geçersiz olduğunu, bu üç ölçüt arasında korelasyon olmadığını gösterdi.

Üniversite giriş sınavları aldatmacadır. Geçerliği yoktur. Geçerliği olduğunu iddia edecek olanların bunu kanıtlayabilecek, istatistiklerle destekleyebilecek tek bir araştırmaları yoktur.

Testlerin işlevi, gençleri heder etmek. Dershane sahiplerini, bunları geliştirip uygulamakta monopol sahibi test şirketini zengin etmek. Devletin, toplumdaki sınıfsal fırsat eşitsizliğini, sözde nesnel test sonuçlarıyla kamufle etmesini sağlamak.

Devletin, bilançosu milyonlara varan test sanayiini desteklemek yerine, her aday için yazı tura atması, daha adil, daha az masraflı, daha isabetli olur.