2011/04/29

Niçin?



Türkçe altyazı seçeneği mevcut. İyi seyirler.

2011/04/27

Doğrulamada Taraflılık

İnsan, belli bir şeye, belli bir sebepten inandığı takdirde, benim doğrulamada taraflılık dediğim bir hastalığa yakalanıyor bence. Mesela bir sosyalist, çevresinde hep 'sosyalizm' geldiği takdirde düzelebilecek sorunları görüyor (ve kendi paradigmasını doğruluyorken), bir liberal sürekli devletçilikten kaynaklı problemleri görüyor. Fakat bir sosyalist, devletçilikten kaynaklanan problemlere o kadar da dikkat etmiyorken, bir liberal de tersini yapmıyor. Böylece gün içinde insanlar zihinlerinde kendi inandıkları paradigmayı habire pekiştiriyor. Sonra da karşıt fikirli birileriyle karşılaştıklarında "nasıl olur da bir insan böyle düşünebilir" gibi cümleleri kurmak çok da zor olmuyor haliyle.

Bunu sadece siyasetle falan sınırlamamak lazım. Günlük yaşamımızı inançlar üzerine kuruyoruz. Aşk ilişkilerinden, iş ilişkilerine kadar her şeyi karşımızdakilere atfettiğimiz önyargılara göre şekillendiriyoruz. Sözgelimi, bir erkek bir kadın hakkında ne çeşit önyargılara sahipse, sürekli o önyargıları doğrulayan olaylara dikkat ediyor ve içinden "evet işte kadınlar gerçekten de böyle" diyip duruyor. Tersine bir örnekle karşılaştığında, "ya tersine örnekler de çok fazlaymış" düşüncesi aklından pek geçmiyor. Bu tarz genellemeler bir süre sonra karşısındakine de farklı davranmasına yol açıyor hatta belki kehanetin kendini gerçekleştirmesine bile yol açıyor.

Buradaki durumun bir istatistiksel anlamlılık problemine karşı düştüğü düşünülebilir bence. Bir insan doğru olduğunu ispatlayamadığı bir şeye inanacaksa dahi, o inancın gerektirdiği sonuçların anlamlı bir örüntü izliyor olması gerekir.

Tabii bunu böyle demekle bütün problemler bitiyor mu, hayır. Bu işe asgari derecede dikkat etseniz dahi, ilişkileriniz zerre düzelmeyebilir. Çünkü çevremizdeki tonla insan, ısrarla bunu böyle yapmaya devam edecek.

2011/04/25

Rock Festivali ve Nedensellik

6 yıldır İTÜ kampüsündeyim. Bu demek oluyor ki, bu sene göreceğim 6. İstanbul Rock Festivali olacak. Fakat, genelde Nisan sonu veya Mayıs başı yapılan bu etkinliklerin hiçbirinde havanın sıcak olduğunu hatırlamıyorum. Bu etkinlikten hemen önceki hafta sıcak basabilir, hemen sonraki hafta da sıcak basabilir ama tam Rock Festivali haftası hava her zaman buz keser. Bu her zaman böyle oldu. Biz de iki - üç hafta kadar önce Rock Festivali tarihi açıklandığında, "o hafta kalın giyinelim ve şemsiye taşıyalım, demek ki soğuk olacak" diye espri yapmıştık. O Rock Festivali bugün başlıyor ve hava gerçekten de soğuk.

Bence bu noktada bir nedensel ilişki çıkarsayabiliriz. Havanın Nisanın sonunda bile böyle olmasının sebebi küresel ısınma, şu ya da bu değil. "Hava soğuk ÇÜNKÜ İstanbul Rock Festivali var."

Evrak

Kafka'ya atfedilen şu sözler hoşuma gitti:
bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. insan evraka dönüşür. evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca 'olay'dır. 'konu' ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. sigara içmek kesinlikle yasaktır. bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. her türlü ümit uçup gider. kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. en iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.
Bugünlerde belirli bir otoriteye sahip çoğu insanın bu sözlerde bahsedilen 'bürokrat'a benzediği söylenebilir. İnsanlar, diğer insanları bir takım kağıtlarda yazan şeyler cinsinden değerlendiriyor, kalın bir CV veya not ortalaması veya sicil veya dil puanı vb... İşin kötüsü bu değerlendirmeye tabi olup, bu sıkıntıları çekenler herhangi bir otorite ele geçirdiklerinde aynısını yapmaktan geri durmuyorlar; üstelik bu durumu 'kaç yıllık gelenek' olarak 'savunabiliyorlar' bile...

2011/04/24

İngilizce Testleri Üzerine

Çok güzel bir konuşma. Bu sefer videonun Türkçe altyazı opsiyonu da var. İyi seyirler.

2011/04/23

Müziğin Fiziği

Walter Lewin'in müziğin fiziğini anlattığı harika dersi.

2011/04/17

Rastgele Anılar (3): Fotografik Hafıza

Yıllardan çok önceki bir yıl, lisedeyken, bir hızlı okuma kursuna gitmiştim. Okuldan bir arkadaşım ve aile aracılığıyla tanıdığım 1-2 kişi daha vardı sınıfta. Neyse, Pazartesi-Salı ve Perşembe-Cuma şeklinde hızlandırılmış bir şekildeydi kurs. Ben hızımı dramatik olarak artıramasam da, epey hızlanan ve buna rağmen okuduğu metinlerden sonra yapılan testlerde yüksek puanlar alan çocuklar da vardı. Kursun son günü, hoca "fotografik hafıza kursu"nu tanıtmak istedi. Çünkü aynı kurs merkezinde ayrıca bu kurs da aynı hoca tarafından veriliyordu. Ben de o yıllarda aynı şeyleri tekrar tekrar okumanın ve özellikle de lisede verilen sıkıcı derslerin vakit almasının bir saçmalık olduğunu düşünmüş ve bu hafıza işine merak salmıştım. Her gencin bilinçaltına nüfuz eden, Melik Duyar setlerini satın almış ve oradaki alıştırmaları yapmıştım. Genelde alay konusu olsa da (ve ek olarak setler çok kötü hazırlanmış olsalar da) bence doğru dürüst uygulandığında işe yarayabilecek şeylerdi.

Her neyse, hoca bu kursu tanıtmak adına bir deney yapacağını söyledi. Şöyle ki, insanlar ortaklaşa 30 tane atasözü söyleyeceklerdi. Bu atasözleri 1'den 30'a kadar numaralandırılacaktı, birisi tahtaya bunları yazacaktı. Hoca, tahtaya arkası dönük vaziyette duracak ve bu atasözlerini hafızasına alacaktı. Sonra 1'den 30'a veya tersine doğru sayacak yahut herhangi bir numara söylendiğinde o numaraya karşılık gelen atasözünü şıp diye söyleyecekti. Bu tip şeyler için düşünülmüş özel taktiklerle daha önce karşılaşmış biri olarak içimden "bunu neden büyük bir şeymiş gibi sunacak ki" falan derken hoca birden (belki de büyük bir hata yaparak) "bunu yapabileceğini iddia eden var mı" deyiverdi. Ben de hemen parmak kaldırdım (durur muyum?). Dolayısıyla artık tahtanın önünde iki kişiydik. İnsanlar atasözlerini söylüyor, biz de tamam dedikten sonra yeni bir atasözü söyleniyor, bu böyle 30'a kadar gidiyordu. Sonra iki kişi olduğumuzdan sırayla saymaya başladık. Bir o, bir ben söylüyordum. Böyle 30'a kadar, karşılıklı 1 veya 2 hatayla gittik. Sonra insanlar karışık sordular. Oradaki performansımız da hemen hemen aynıydı.

İnsanlar tabii dünyanın en önemli işini yapmışım gibi sürekli "bunun yolu ne" dediler. Gelip benden Melik Duyar'ın setinin fotokopisini çektirenler falan da oldu. Halbuki bu gösteri, bir tekniğe tam anlamıyla özel hazırlanmış bir şeydi. Hani bilimsel çalışmalar olur, metodlar geliştirilir ve tam o metoda uygun müthiş sonuç veren deneyler yapılır ya, bu da öyle... Yaptığınız şu: Önceden 30 - 50 veya istediğiniz kadar kelime ezberliyor ve bunları sayılarla eşleştiriyorsunuz. Mesela şimdi aklımda yok ama diyelim 17 sayısının kelimesi TAKA idi. Bu kelimeler de gelişigüzel değil, fonetik alfabeyle oluşturuluyordu yanılmıyorsam. Mesela hala hatırlarım, TAKA kelimesine karşılık düşen atasözü "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" idi. Çünkü bu atasözü söylendiğinde, doğru söylediği için dokuz köyden kovulan ve takasıyla bu köyler arasında dolaşan bir denizci hayal etmiştim. İşte bu tip taklalar açıp, her kelimeyi size verilen şeylerle eşleştirdiğinizde bunları sırayla ve ters sırayla hatırlamak veya 23. sıradakini hatırlamak hiç de zor bir şey değil.

O zamandan aklımda kalan tek şey, kelimeler ve "şey"ler ne kadar saçma bağlantılarla eşlendirilirse o kadar akılda kalıyordu. Mesela sanırım 2 sayısının kelimesi TIĞ idi. TIĞ kelimesine karşılık düşen atasözü ise "Ağaç yaşken eğilir" idi. Ben bunun için de eğilen bir TIĞ AĞACI hayal etmiştim.

İnsan beyni enteresan...

2011/04/14

Üretim Şekli Değişiyor

Yıllardır bilgi çağı teorisyenlerinin en önemli iddialarından olan, üretim şeklinin değişeceği savını destekleyen bir video. Altyazı yok ne yazık ki.

Tarihsel Kehanet [Popper]

Totaliterliğin şu ya da bu biçiminin kaçınılmazlığından söz edildiğini sık sık duyarız. Zekâları ve gördükleri eğitim dolayısıyla söylediklerinin sorumluluğunu bilmeleri gereken kimseler, bundan kurtuluş olmadığını açıklamışlardır. Bize, demokrasinin sürekli olabileceğine gerçekten inanacak kadar saf mıyız? diye sorarlar; onun, tarihin akışı boyunca gelip giden birçok hükümet biçimleri arasında yalnızca biri olduğunu görmüyor muyuz, nedir? Bu gibi kimseler, demokrasinin totaliterlikle savaşmak için onun yöntemlerine öykünmeye zorlandığını, böylelikle kendisinin de totaliterleştiğini öne sürerler. Ya da, endüstri sistemimizin kollektivist planlama yöntemleri benimsemeden işlemeye devam edemeyeceğini tutturur ve kollektivist bir ekonomik sistemin kaçınılmazlığından, totaliterce toplumsal yaşayış biçimlerinin benimsenmesinin de kaçınılmazlığını çıkarırlar. Bu gibi savlar yeterince inandırıcı görünebilir. Fakat inandırıcı görünüşte olmak, böyle sorunlarda güvenilir bir rehber değildir. Aslında, önce şu metod sorusunu düşünmeden, bu kandırıcı savları tartışmaya girmemelidir: Herhangi bir toplum bilimi, ortaya bu gibi geniş tarihsel kehanetler koymak gücünde midir? Bir kimseye geleceğin insanlık için neler getireceğini sorarsak, bir falcının sorumsuz cevabından fazla bir şey umabilir miyiz?
Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları Cilt 1: Platon, sf. 3. Liberte Yayınları

2011/04/08

Eğitim Zihniyeti

Bir okulda öğrenciler, araştırmacılar o okulun yöneticileri ve hocalarının desteği olmaksızın iyi işler yapamaz ve dünyada iyi yerlere gidemezler. Bu sadece araştırma desteği gibi mali konular ekseninde ele alınmamalı. Öğrenciler ne kadar serbest bırakılırsa ve onlara ne kadar özgürlük tanınırsa, öğrenciler o denli yaratıcı olurlar. Veya lisansüstü öğrencilerine ne denli araştırmaya olanak veren bir ortam sunulursa, onlar da o kadar çok yayın yaparlar.

Geçen Şubat'ta İtalya'ya gittim. Orada bir arkadaşım Politecnico di Milano'da lisansüstü eğitim görüyordu. Onla, o okulun sistemi hakkında konuştum. Girmedikleri her sınav için, istedikleri tarihte telafi sınavları olabiliyorlarmış. Üstelik düşük not alsalar da bunu talep edebiliyorlarmış. Dersten kalmaları halinde, dersi birçok kez tekrar alabiliyorlarmış. Atılma yok. Üstelik dersten kalıp, aynı ders tekrar alındığında veya not yükseltmek üzere dersi tekrar ettiklerinde, eski notlar öğrencinin peşinden hayatı boyu gelen o lanet transkriptine de işlenmiyormuş. Hocalar, siz istedikçe üşenmiyor telafi sınavları hazırlıyorlarmış (Burada ise girmediğinizde sıfır alıyor, hatta hocanın keyfine göre finale dahi giremiyorsunuz).

Tüm bunların Avrupa'da başka yerlerde veya ABD'de ne denli farklı olduğunu bilmiyorum. Ama bu şekilde öğrencilerin önü kapanmıyor, önü açılıyor. Çünkü kimse kendini 'okuldan atılacağım' şeklinde bir stres altında bulmuyor. Dersler, burada yapıldığı üzere öğrencilerin önünü kapamak için değil, açmak için veriliyor. Üstelik, buradaki hocaların pek sevdiği gereksiz ölçüde kıt notlandırma (olabildiğince puan kırma, düşük not verme vb.) diye bir durum da pek söz konusu değil. Buradaki hocalar, bunu yaparak, öğrencilerin başarılarını olabileceğinden düşük göstererek, yurtdışına çıkmalarını da alenen engellemeye çalışıyorlar; niyetleri başkadır, hiçbir önemi yok. Öğrenciye düşük not vermek için, hatta bırakmak için fırsat arama olayını artık iyi niyet ekseninde göremiyorum ben. Bu psikolojik bir bozukluk. Ve burada akademik bir standart.

Türkiye'deki özel okullar, bu durumların azaltıldığı birer örnek. Devlet okullarında ise bu otoriterlik almış başını gitmiş durumda. Çünkü okullar bir ideal etrafında çalışmıyor, kimsenin önemsediği yok. Şu İngilizce-Türkçe eğitim yaygarası kadar, şu konuya da birileri itiraz etseydi; "İTÜ kalesi düşmüştür" diye boş boş konuşan Oktay Sinanoğlu, vaktinin ufak bir kısmını da üniversite eğitiminin yaratıcılığı öldürmesinden ziyade, yaratıcılığı artırması meselesine harcasaydı belki her şey farklı olurdu. Ama bu gidişle bir şey olacağı yok.