2011/01/20

Kimliksiz

Geçenlerde paylaştığım Kendini Eğiten Çocuklar başlıklı videoda, konuşmacı enteresan hikayeler anlatıyordu. Mesela anlattığı şeylerden ilki, Hindistan'ın oldukça fakir bölgelerinde yaptığı bir deneydi. Deney, herkesin ulaşabileceği bir yere yüksek hızlı internete sahip, duvara gömülü bir bilgisayar bırakmaktı. Çevredeki çocukların, daha önce hiç karşılaşmadıkları böyle bir alet ile ne yapabileceğini merak etmişti. Kısa bir süre sonra, çocukların daha önce hiç karşılaşmamalarına rağmen, bilgisayarı kullanmayı öğrenmekle kalmayıp, internette gezindiklerini, dosya indirip çalıştırdıklarını görmüştü. Konuşmacının anlattığı ikinci deney daha da ilginçti. Deneyci, son derece bozuk bir aksanla İngilizce konuşan bir grup Hintli çocuktan bir bilgisayarla anlaşmalarını istemişti. Çocuklar konuşmayı yazıya çeviren bir bilgisayarla başbaşa bırakıldılar. Bilgisayarın neyi anladığı konusunda hiçbir fikirleri yoktu. İlk anda kendi aksanlarıyla konuşan çocuklar bilgisayara konuştuklarında, ekrana söyledikleriyle tamamen alakasız şeyler yazılıyordu. Deneyci, iki ay sonra tekrar çocukların yanına gittiğinde, çocukların tertemiz bir İngiliz aksanıyla konuştuklarını gördü. Bilgisayarın bu aksanı anladığını ve ekrana doğru olarak yazdırdığını zaman içinde -nasıl olmuşsa- keşfetmişler ve hiçbir eğitim almadan bunu kolaylıkla öğrenmişlerdi. Üçüncü ve kuşkusuz en vurucu deney ise şuydu: Deneyci, İngilizce bilmeyen (Tamil dilini konuşan) bir grup çocuğun, içinde İngilizce biyoteknoloji materyalleri olan bir bilgisayarla baş başa bırakılması halinde, çocukların bu çetin sorunu da aşıp aşamayacağını, biyoteknoloji hakkında bir şeyler öğrenip öğrenemeyeceklerini denedi. İki ay sonra geldiğinde, çocukların kendisine DNA ile ilgili öğrendiklerini anlatması, çocukların kendi kendilerine yapabileceği şeylerin bir sınırı olmadığını göstermişti1.

Bu "öğretmensiz" eğitim metodu, aslında bir eğitim metodolojisi. Montessori metodu adı verilen bu metot, "çocukların bir şey öğrenmek için danışmanlık dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını" savunan bir görüş2. Dünya üzerinde bu görüşe göre eğitim yapan az sayıda okul var. Bu eğitim tekniğinde, çocuk çevresinde çok çeşitli konularla ilgili bilgi alabileceği kaynaklarla baş başa bırakılıyor. Bu kaynaklar, kitaplar, deney setleri, bilgisayarlar olabiliyor. Bir süre sonra, çocuklar merak ettikleri şeylerle uğraşmaya başlıyor. Öğretmenlerin ise tek görevi, çocukların tıkandığı yerlerde ufak yardımlar yapmak. Öğretmenin kesinlikle yönlendirmek gibi bir görevi bulunmuyor. Bu tekniğin başarılı sonuçlar verdiği neredeyse her yaş grubundaki çocukta gösterilmiş. Bu tekniği uygulayan okulların öğrencileri çok daha bireysel ve yaratıcı kişilikler geliştiriyorlar. Mesela çağı değiştirdiği söylenebilecek olan Google'ın iki kurucusunun da bir süre bu teknikle eğitim veren okullara devam etmiş olması, bu açıdan oldukça ilginç3. ABD'de bu tekniğin ötesine geçen okullar bile mevcut4.

Bu gibi eğitim metotlarının çok çok uzağında ve inanılmaz ilkel bir anlayışla işleyen modern eğitim ise, birey yetiştirdiğini iddia ediyor olmasına rağmen, "vatandaş" yetiştirir. Herkesin aynı ve çarpıtılmış tarih bilgisine sahip olduğu, matematiği - fiziği "aynı sırada" ve "aynı önyargılarla" öğrenmiş olduğu, bireyin tamamen ölüp, milyonlarca seri üretim kişiliğin ortaya çıktığı bir modern eğitim sistemine sahibiz. Montessori metoduyla eğitim veren herhangi bir okulda, resim, müzik, programlama, matematik, tarih veya herhangi bir konuya merak salan bir öğrencinin, kendini bu alanlarda geliştirmek için sonsuz fırsatı varken, böylece bırakın "benzer" öğrencilerin yetişmesini, herkes bambaşka konularla ilgileniyor ve tamamen kendi kişiliklerini geliştiriyorken; resmi eğitim ise bu sürecin tam tersini işletir: Öğrenciye seçim yapma şansı bırakmaz, ona çalışacağı şeyleri dayatır, okulda görülen her şeyden nefret ettirir, bir sürü şeyi ezberletir ve ortaya "kimliksiz" bir birey çıkmasını sağlar.

Bu birey her anlamda kimliksizdir. Bu birey hayat anlayışını, tarih bilgisini, dünya görüşünü kendi oluşturmadığı gibi, ufak ölçüde öğrendiği matematiği, fiziği veya fen bilimleri ile ilgili her şeyi de "standart" ve orjinallikten uzak bir şekilde öğrenir. Böylece modern eğitimin ürünü birey, sosyal bilimlere karşı çarpıtılmış bir algıya sahip olmakla kalmaz, fen bilimlerine karşı da son derece biçilmiş, yaratıcılıktan arındırılmış ve tekdüze bir algıya sahip olur.

Dolayısıyla dünyada çizeceği yol "merkez" tarafından belirlenen bu birey her şekilde kimliksizdir. Bir farkı yoktur, "herkesle" aynıdır, herkesin düşündüğünü düşünür, herkesin yaptığını yapar. Kendi "norm"ları dışında normlara dikkat etmez, araştırmaz, dert etmez. Bu açıdan eğitim genel kanının aksine bir "ilerlemeye" değil, tam tersi bir cahilleşmeye sebebiyet verir.

İşte belli bir yaştan sonra, modern eğitimin gençlik yıllarınızı biçtiğini farkettiğinizde fazlaca canınız sıkılır. Montessori metoduyla eğitim veren okullar gibi, ufku açık insanların yönettiği pek çok okuldan birine düşemediğiniz için üzülürsünüz. Ama çoğu insanın bu derece kimliksizleştiğini bile farkedemediği düşünülürse, yalnızca "dünyada size atılmış en büyük kazığı" farketmeniz bile bazı şeylerin düzelmesi için yeterli olabilir...

Kaynaklar

2011/01/19

Söz Hrant'ın

Ve söz Hrant'ın:

'Torun Nora yalnız da değil, yakında ikinci torun Nare de geliyor. Gerçi ben, 'Nare' diye erken ötüyorum, çünkü babası başka isimde ısrarlı. Karuna diye bir isim uydurmuş… Karun'un (Bahar) ardına a ekleyip feminen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş, 'İlle de Karuna olacak' diyor.

Ama pes etmiş değilim. Babiklik (dedelik) hakkım var ve ben torunumun adını Nare koydurmak için her türlü entrikaya başvurup elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.

Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım.

Nora ve Nare'yi birlikte severken, 'Nora Nare hoy Nare' diye halay da tutacağım…' (Hrant, Tûba Çandar s. 287)…

Bugün Torun Nare 3,5 yaşında…

Bugün Hrant yüreğimizde…

Ali Bayramoğlu

2011/01/15

Formspring

İletişim sayfasına bir formspring kutucuğu kondurdum. Hesabım da sağdaki menünün tepesinde görülebiliyordur. Eğer bana anonim olarak söylemek istedikleriniz varsa, çekinmeyin söyleyin bence.

Sayfaya şuradan ulaşabilirsiniz: formspring/konsepteaykiri

2011/01/12

Akademik Özgürlük

Bilgi Üniversitesi'nde son günlerde yaşananlarla ilgili Oğuz Adanır adında bir profesörün söylediklerini Yıldırım Türker'in kaleminden okuyalım:
Prof. Oğuz Adanır, öğrencinin bir dergiye röportaj verdiği için öncelikle samimiyetini sorguluyor. Onu samimiyetsiz buluyor. Samimiyetin konumuzla ne ilgisi olduğunu düşüneduralım, asıl tavrını patlatıveriyor Adanır: “Akademik özgürlüğün sınırlarını sorgulamak istiyormuş. Bir öğrenciye düşmez bu özgürlüğü sorgulamak. O akademisyenlerin işidir. Akademisyen olduğu zaman isterse o da sorgular.”

Doğru ya. Üniversite de tam böyle bir mekândır çünkü. Herkesin haddini bilerek, katı bir hiyerarşik hak ve selahiyetler zinciri içinde eğitim gördüğü yer.

Oğuz Bey’i sinirlendiren, öğrencinin had bilmezliği.

2011/01/02

Değer Yargıları [Oğuz Atay]

Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.

O zaman, akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Deli Rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı Leylâ kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan ve Ercan’la birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gâvur diye ve kambur diye horlanan Altan ve Altan’la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla Evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar Cemil (Uluer) Turan ve Mimar Cemil’le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hepaltını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı Ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan Rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve Albay Sait Bey’in biricikoğlu ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şöför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak gençyaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetinive dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz Orhan ve Orhan Beyle birlikte, Orhan Beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetlerin üçüncü hizmetçisi Kezban, yargıç kürsüsünde bulunacağız.

Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler,yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgi-sizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar… Karşımıza oturacaklar!
Oğuz Atay / Tutunamayanlar