2011/07/16

Yüzleşme

İnsan yalnız bir varlık... Bu esasında çok ilginç bir duruma işaret ediyor. İnsan asla diğeri olamıyor, diğerinin ne hissettiğini ve ne tecrübe ettiğini bilemiyor. Her hâl ve koşulda hissettiği şey, diğerinden ne denli farklı olduğu. Ara sıra kendini tüm diğerleriyle benzer hissettirecek olaylara şahit olsa da, biraz hayatı kurcalayan insanlar herkesin geçmişlerinin ve dolayısıyla hayata bakışlarının ne denli büyük bir farklılık gösterdiğini farkedebiliyor... Hâl böyle olunca hayata biraz daha geniş bakmak, biraz daha derinlikli düşünmek, 'kendi' ile 'diğeri' arasındaki farkları kurcalamak ve bir 'kişilik' oluşturmak gerekiyor. Çünkü insan neden dünyada olduğu ve neyi nasıl bildiği konusunda tartışmasız hiçbir kaynağa sahip değil... İnsan ancak kendini diğerinde bulabiliyor. Yani, hayatla ilgili cevaplar diğer insanlarda ve insanların oluşturduğu külliyatlarda duruyor. Fakat bu cevaplara ulaşmak, ciddi bir cesareti ve arayışı gerektiriyor. Dolayısıyla bu "ağır gerçek" hayatın bir evresinde sırtlanılması gereken bir 'sorun' haline geliyor.

Fakat insanların önemli bir kısmı, bu durumun farkında dahi değil... Hayatının büyük bir kısmını reddederek, kaçarak, düşünmeyerek, oyalanarak geçiren insanlar var. Bazen işkolik, bazen ilişkilerine aşırı düşkün, her türlü psikopatolojik kişilik olarak karşımıza çıkıyorlar. Bana kalırsa, tüm bu 'kaçışların' temelinde insanın temel bir ontolojik ve epistemolojik bir sorgulama yapamamış olması yatıyor. Çünkü insan kendi hayatının sınırlarını çizemedikçe, diğer insanlarla ve dünyanın geri kalanıyla nasıl bir zihniyet içerisinden iletişime geçeceği konusunda düşünce üretmedikçe (hadi adını koyalım kişisel bir 'felsefe' oluşturmadıkça) yapacağı eylemler önemli ölçüde tutarsız ve komik oluyor...

Gözlem olarak söylenebilir ki, esasında 'okumuş' denilen hatta kimi 'ilkeler' uğrunda hareket ettiğini düşünen insanlar dahi çok fazla okuma yapmış olmuyorlar. Cesur sorular sorup, hayatın zihni çarpıtan köşelerine bakmıyorlar. Dolayısıyla, kıymeti kendinden menkul felsefelerini 'gönül rahatlığıyla' uygularken, hiçbir vicdan muhasebesi yapma ihtiyacı da hissetmiyorlar. Bu durum da bir 'kaçışı' ima ediyor. Belki de hayata dair temel sorgulamaların getireceği ağır bilişsel yükü farkeden bu kişiler, 'ilkeli' bir hayatı fazlasıyla yücelterek, hayat boyu gerçeklerden kaçarak (aslında kendilerine göre kaçmayarak) yaşıyorlar...

Sonuçta, öyle veya böyle her insan evladının hayat boyunca büyük bir titizlikle yapması gereken şey, bence şahsi bir felsefî yorum oluşturmaktır. Daha sonra, bu yorumun öteki yorumlarla bir şekilde ilişkiye girmesi ve kendini gerçeklik denilen gizemli yapı karşısında test etmesi gerekir. Tabii bu durum dinamik bir sürece işaret eder, yani insan hayatının bir anında oluşturduğu yorumu sürekli güncellemelidir. Bu durum da bilişsel olarak yükün hiç azalmayacağı, sürekli insanın başı ağrıyacağı konularda düşüneceği manasına gelir. İnsanların bir türlü yüzleşemediği şey bu olsa gerek... Bu durum şaşırtıcı değil. Çünkü hayatın onca pratik sıkıntısına rağmen, içinden çıkılmaz bir felsefi problem olması ve bu problemden -tüm içinden çıkılamazlığına rağmen- kaçışın hayatı ıskalamak ve esasında bir kere verilmiş olan yaşama fırsatından kaçmak manasına gelmesi gerçekten can sıkıcı bir gerçek. Ama her şeye rağmen, yaşama fırsatının değerlendirilmesi, en tatsız konularla yüzleşmeyi gerektiriyor. Çünkü üstüne toprak atılan her korku, sarsıcı bir şekilde dönüyor ve hayatı olduğundan çok daha can sıkıcı hâle getiriyor...

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder