2011/12/18

Tarih [Mahçupyan]

[Y]eniden inşacı bakış açısından tarihsel olgular yorumdan ve değer yargılarından bağımsız olarak, “orada” dışımızda keşfedilmek üzere durmaktadırlar. Bunların bir araya gelmesi tarihçinin doğru sorular sorumasına ve anlamlı bir tarihsel açıklamanın üretilmesine vesile olur. Dolayısıyla karşımızda bakan kişiye göre değişen göreli bir geçmiş bulunmaz. Geçmiş tek ve sabittir. Eğer tarihçi nötr bir şekilde bu geçmişe yaklaşacak olursa, üreteceği tarih de “doğru” olarak; geçmişi yaşandığı biçimiyle yeniden inşa edecektir.
Yeniden inşacı yaklaşım açısından değişimin öznesi kaçınılmaz olarak tekil tarihsel olguların içinde aranacaktır. Bunlar bazen bir kralın iradesi, başka bir zaman da bir savaşın belirli bir şekilde sonuçlanması olarak ortaya çıkabilir. Ama değişimin olup olmaması, yönü ve miktarı daima önemli bir veya birkaç olayla açıklanabilir. Böylece ortaya “iradi” bir tarih anlayışı çıkar: Tarihsel olguların temellerinde insanların yanılgıları veya basiretleri aranır.
Son yıllarda yaşanan tartışmaların sonucu olarak bugün yeniden inşa yaklaşımını bu denli katı bir biçimde savunan tarihçilerin sayısı epeyce azalmıştır. Artık tarihçinin önyargısız bir şekilde geçmişe bakmasının olanaklı olmadığı, olguların ancak kafamızda daha önceden şekillenmiş sorular ışığında birer “tarihsel olgu” olarak değer kazandığını hemen herkes kabul etmektedir. Ne var ki bu sınırlamalar, geçmişin bizim dışımızda bilinebilir bir gerçeklik alanı olarak var olduğu varsayımını kıramamıştır. Yeniden inşacı tarihçiler için, her ne kadar bir tarihçinin olgular karşısında tamamen nötr olması mümkün olmasa da; kendini bilen bir tarihçi, bu sınırlamayı mümkün olduğunca aşacak ve geçmişi yaşanana yakın bir biçimde ortaya koyabilecektir.
Yeniden inşacı yaklaşımın ampirizmine ve pozitivizmine karşı yükselen modern tepkiler, tarihçinin işlevinin bir “yeniden” inşa değil, ancak bir inşa olabileceğini ortaya atmıştır. Diğer bir deyişle tarih, eldeki olgulardan hareketle geçmişi aynen yaşandığı gibi yeniden ürettiğini iddia edemez; çünkü bu olguları seçen, onları önem sırasına göre dizen kendisidir. Dolayısıyla tarihçi önündeki olguları ister istemez bir model içinde ele alır. Bunun anlamı, daha olgulara yönelmeden önce tarihçinin kafasında bir açıklayıcı kuramın bulunduğudur. Aksi halde hiçbir olgu kümesi açıklayıcılık özelliğine sahip olamaz.
Batı'yı Anlamak: Zihniyet, Değişim ve Kriz. Etyen Mahçupyan. sf. 69-70.

2011/12/16

İsteme [Schopenhauer]

Gerçekte, bir amacın ya da sınırın olmaması istemenin özünde vardır. Çünkü o, sonsuz bir didinmedir. [...] Bu, kendisini, istemenin nesnelleşmesinin en alt basamağındaki en yalın kalıpta, açıkçası yerçekiminde de gösterir. Gördüğümüz gibi yerçekimi bir didinip durmadır, sonuçtaki hedefin olanaksızlığı açık olsa bile bir didinip durmadır. Çünkü yerçekiminin istediği gibi, varolan bütün özdek (madde demek oluyor - KA) bir kütlede toplansaydı, bu kütleçekiminin içinde, merkeze ulaşma uğraşında, gene de katılık ya da esneklik biçiminde içe girilmezlikle bir savaşım olacaktı. Dolayısıyla, özdeğin didinmesi olsa olsa engellenebilir; ama hiçbir zaman sonuca ya da doyuma ulaştırılamaz. İstemenin bütün görüngülerindeki (fenomenlerindeki - KA), bütün devinimlerindeki durum budur. Ulaşılan her amaç, yarıştaki yeni bir basamağın başlangıç noktasıdır. Bu, sonsuza dek sürer. Bitki tohumdan sapa, saptan yaprağa geçerek görüngüsel varoluşunun tomurcuk, meyve aşamalarına ilerler. Meyve aşaması, yeni tohumun başlangıcıdır eski döngüde koşacak yeni bir bireyin başlangıcıdır olsa olsa. Bu, sonsuz zaman boyunca böyle gider. Hayvanların yaşam yolu da buna benzer. Döllemek, doğurmak onların yaşamının doruğudur. Bir kez doruğa ulaştığında, ilk bireyin yaşamı er geç azalmaya başlar. Bu arada, yeni bir yaşam, doğadaki türün korunmasını, aynı görüngünün yinelenmesini sağlama bağlar. Gerçekten, her organizmada özdeğin yenilenip durmasını olsa olsa bu sürekli baskının, sürekli değişmin belirmesi diye görmeliyiz. Fizyologlar, devinimde tüketilen özdeğin yerine zorunlu olarak konduğunu kabul etmiyorlar artık. Çünkü, makinedeki eskiyip aşınma durmadan yiyecekle gelen şeye denk değildir kesinlikle. İstemenin doğasını açığa vurmasının özünde bengi (ebedi - KA) oluş, sonsuz bir akış vardır. Aynı şeyi insan esinlerinde, isteklerinde, istememizin en son amaçları olan bu maskaralıklarda da görürüz. Ama bir kez onlara ulaşınca artık gözümüze aynı görünmezler. Böylece, hemen unutulurlar, modaları geçer (Kabul etmesek de). Uçup giden yanılsamalar gibi neredeyse her zaman bir yana bırakılırlar. Hâlâ dilediğimiz bir şey olduğu sürece kendimizi düpedüz talihli sayarız. Böylece istek doyuma, doyum da yeni bir isteğe geçer durur. Oyun durmadan, tökezlemeden sürer gider. Birinden ötekine bu geçiş hızlıysa mutluluk, yavaşsa üzüntü diye adlandırılır. Onun kımıltısızlığı kendini korkunç, alıklaştırıcı sıkıntıda, belli bir nesnesi olmayan cansız özlemde, öldürücü isteksizlikte gösterir.
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer, sf. 103-104.

2011/12/02

Tasarım [Schopenhauer]

Gerçekçilik olgusallık havalarında kendisini kaba anlama yetisine bırakır, düpedüz keyfi bir varsayımdan yola çıkar. Bu yüzden de uydurmadır. Çünkü tam da ilk gerçeği, açıkçası bildiğimiz her şeyin bilinçte olduğunu görmezden gelir ya da yanlışlar. Şeylerin nesnel varoluşunun bir özne tarafından koşullanmış olması, nesnelerin öznenin tasarımları olması, sonuçta da nesnel dünyanın olsa olsa tasarım olarak var olması bir varsayım değildir. Bu bir öğreti değildir, tartışma yaratmak için ortaya atılmış bir paradoks hiç değildir. Bu, en kesin, en yalın doğruluktur. Onun çok yalın olması, olsa olsa tanınmasını daha da zorlaştırır. Şeyler konusundaki bilincin ilk öğelerine geri dönmek için, herkeste yeterli düşünme gücü yoktur. Saltık, bağımsız bir varoluş hiçbir zaman olamaz. Doğrusu böyle bir varoluş hiç mi hiç düşünülemez. Çünkü, nesnel olan, bu niteliği ile, özünde her zaman öznenin bilincinde vardır. Dolayısıyla nesne, öznenin tasarımıdır, sonuçta özneyle, tasarımlama kalıplarıyla koşullanmıştır. Üstelik tasarımlamanın bu kalıpları özneye bağlıdır, nesneye ait değildir.

Hiçbir bilinçli varlık olmasa bile nesnel dünyanın varolacağı ilk bakışta su götürmez bir doğruluk gibi görünür. Çünkü bu, genelde, içindeki çelişkiler aydınlatılmadan düşünülebilir. Gelgelelim bu soyut düşünceyi anlamak istersek, açıkçası onu algının tasarımlarından türetmek istersek işler değişir. Bu düşünce, (soyut her şey gibi) ancak algının tasarımlarıyla bir içerik, doğruluk elde eder. Buna göre de bilen bir özne olmadan nesnel dünyayı tasarlamaya çalışırsak şunun farkına varırız: Tasarladığımız şey, gerçekte tasarlamayı amaçladığımız şeyin tersidir. Tasarladığımız şey, nesnel dünyayı algılayan bilen öznenin anlama yetisindeki bir süreçten başka bir şey değildir. Dolayısıyla o tam da dışlamak istediğimiz şeydir. Çünkü, bu algılanabilir gerçek dünya besbelli ki beynin bir görüngüsüdür. Bu yüzden, dünyanın bir görüntü olma niteliği ile bütün bireylerin beyinlerinden bağımsız olarak da varolması gerektiği varsayımında bir çelişki vardır.
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer, sf. 19-20, (Biblos yayınları çevirisi).

2011/11/09

İçimizdeki Şeytan

“Mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan Ağa, Hasan Ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği birtakım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. Fakat bu efendilerin hiçbirisi kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet Bey’le asla Mehmet Bey olarak konuşma imkânını bulamazsın. Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez.”
Sebahattin Ali – İçimizdeki Şeytan s 256.

2011/11/08

Geçmiş - Gelecek [Yalom]

[P]sikoterapi literatürüne egemen zaman kipi gelecek değil geçmişinkidir. Bu egemenlik büyük ölçüde açıklama ve "kökenbilim" arasındaki karmaşanın bir sonucudur. Psikoterapistler, özellikle de Freudyen görüşe sahip olanlar bir şeyi açıklamak için -yani, içgörü sunmak için- o şeyin kökenlerinin göz önüne serilmesi ya da en azından şu anki olayın geçmişteki bir duruma bağlanması gerektiğine inanırlar. Bu değerlendirme çerçevesinde bireysel davranışın nedenleri insanın hayatındaki daha önceki durumlarda bulunur.

Fakat, önceki bölümde açıkladığım üzere, geçmişe dayanmayan pek çok açıklama tarzı ya da nedensellik sistemi vardır. Örneğin, gelecek (şu anda gelecek hakkında sahip olduğunuz fikir) davranışımızın güçlü bir belirleyicisidir ve geçmişten daha önemsiz değildir, ayrıca gelecek determinizmi kavramı tam olarak savunulabilir. "Henüz değil" ifadesi birçok şekilde davranışımızı etkiler. İnsanın içinde, bilinçli ve bilinçdışı düzeylerde bir amaç duygusu, ideal benlik, insanın ulaşmak için çabaladığı bir dizi hedef, kaderin ve nihai ölümün farkındalığı vardır. Bütün kavramlar hep geleceğe uzanır, fakat yine de içsel deneyimi ve davranışı güçlü bir şekilde etkilerler.

Bir başka açıklama tarzı, birey üzerinde etkili olan mevcut alan güçlerini vurgulayan Galileci nedensellik kavramını kullanır. Biz uzayda savrulurken davranışsal yörüngelerimiz yalnızca doğa, orjinal itmenin yönü ve çağıran hedefin doğası tarafından değil, onları etkileyen mevcut alan güçleri tarafından da etkilenir. Böylece terapist, hastanın davranışını, kişiyi saran bilinçli ve bilinçdışı mevcut motivasyonların eşmerkezli halkalarını inceleyerek "açıklayabilir". Örneğin, başkalarına saldırmaya yönelik güçlü eğilimleri olan birini düşünün. Bu davranışın derinlemesine araştırılması, hastanın saldırganlığının, hastanın reddedilme beklentisiyle ifade edemediği güçlü bağımlılık istekleri katmanını gizleyen karşıt tepki kurma savunma mekanizması olduğunu açığa çıkarabilir. Bu açıklamanın "Hasta nasıl bu hale geldi?" sorusunu içermesi gerekmez.

[...]

Freud'un geçmişin yeniden inşası üzerindeki vurgusu benimsediği determinist öğretiyle yakından ilişkilidir: bütün davranış ve zihinsel deneyimler daha önceki olayların -doğası gereği ne çevresel ne de iç güdüsel olan olayların- sonucudur. Böylesi bir açıklama sistemiyle ilgili problem içinde terapötik umutsuzluk tohumlarını barındırmasıdır. Eğer bizi geçmiş belirliyorsa değişme yeteneği nereden geliyor? Freud'un daha sonraki çalışmalarında, özellikle Sonlanan ve Sonlanmayan Analiz'de, uzlaşmaz determinist görüşün onu terapötik nihilizme götürdüğü çok açıktır.

[...]

Geçmişe dayalı nedensel açıklama sisteminin yalnızca terapötik etkinlik açısından değil, yöntemi konusunda da ciddi bir problem vardır - yani, psikolojik gerçeklik tarihsel gerçeklikle aynı değildir. Rank'ın belirttiği gibi, Freud'un doğal bilim ideolojisi onu tarihsel geçmişi hastanın hatıralarına dayanarak yeniden yapılandırmaya götürmüştür. Ama "geçmişin yeniden yapılandırılması yalnızca gerçeklere değil, kişinin tutum ve tepkilerine de dayanmaktadır... Geçmiş problemi bellek ve bu nedenle bilinç problemidir." (Rank, Will Therapy) Başka bir deyişle, geçmiş şu an tarafından yeniden yapılandırılır. Uzun anamnezlerde bile, kişi geçmiş deneyiminin yalnızca bir dakikalık parçasını hatırlar ve geçmişi, kişinin kendisiyle ilgili şu anki görüşüyle tutarlı hale getirecek biçimde hatırlayıp sentezleyebilir. [...] İnsan terapi boyunca kendisine ait mevcut imgesini değiştirirken geçmişi yeniden oluşturabilir veya yeniden bütünleştirebilir. [...]

Yoruma yönelik bu açıklayıcı yaklaşım, anlayış ve arkaplan arasındaki ilişkiyi göz önüne alır: anlayışın belirli bir arkaplan gerektirdiğini öne sürer, fakat bu yeni anlayış arkaplan algısını değiştirir. Sonuç olarak yorum, arkaplan ve anlayışın sırayla birbirini oluşturduğu organik bir süreçtir. Aynı ilke geçmişe ve şu ana da uygulanır: insanoğlunun geçmişi, eski bir tapınağın kalıntılarının tersine ne belirlenmiş ne de sonludur; şimdiki zamanda oluşur ve sürekli değişen sembolik yapısı şimdiki zamanı etkiler.
Varoluşçu Psikoterapi, 546-553, Irvin Yalom

2011/11/02

Şüphe

Dünyadaki sorunların pek çoğunun aslında insanların kendilerinden şüphe etmemeleriyle ilgili olduğu söylenebilir. Şöyle ki, fenomenler genelde insanın algısına göre çok daha değişik ve farklı biçimler alabilir. İnsan ise, tek başına, bir olaydan sadece geçmiş tecrübelerine ve önyargılarına göre dersler çıkarabilir. İnsanların, bu önyargılarından süzülüp gelen bilgilerden şüphe etmemeleri, oluşturdukları yargıların subjektif inşalar değil de, objektif gerçekler olduğunu düşünmeleri, insanları 'kendilerinden emin' ve 'daha fazlasını merak etmeyen' bir zihinsel duruma sokar. Bu zihinsel durum oldukça tehlikelidir çünkü bir kez içine düştüğünüzde araştırma ve detaylandırma yönündeki hissiyatı katleder.

Bir insanın kendi zihnine dair basit şüpheci yaklaşımı, onun dış dünyayla olan iletişiminde tam bir devrime sebebiyet verebilir. Çünkü bu durumdaki insan, bildiği her şeyin yanlış olabileceği varsayımıyla hareket eder. Bu varsayıma sahip birisi, farklı görüşteki insanlarla karşılaştığında reaksiyoner davranmak yerine, 'benim bilmediğim bir şeyi biliyor olmalı' şeklindeki bir yaklaşımla, 'öğrenmeye açık' bir şekilde hareket eder. Bu durum, her söylenen lafı ciddiye almak manasına gelmese de, her farklı görüşü linç etmek şeklindeki otoriter duruşa oldukça aykırıdır. Böyle bir insan asla ırkçılık gibi aşırılıklara kaçamayacağı gibi, kendi radikal görüşleri uğruna kimsenin bedel ödemesini istemeyi düşünmez bile; çünkü kendi radikal görüşlerinin de 'yanlış' olabileceği düşüncesi her zaman aklının bir köşesindedir.

Demokratlık da böyle bir şeydir. Şu hâlde, demokrat olmanın en önemli koşullarından birinin kendine yönelik bir şüphe olduğu söylenebilir. Bu şüpheye sahip olmayan insanlar, mesela, bir 'gazeteye' yönelik bir nefret söyleminin Twitter gibi bir ortamda binlerce RT almasına sebebiyet verebilirler. Çünkü, hiç okumadıkları ve insanların nefret söylemleriyle hakkında yargı oluşturdukları bu gazete hakkındaki düşüncelerinin, 'büyük bir yanlış' olabileceğini düşünmezler. Haliyle, bu gazeteyi en azından belli bir süre için takip etmek de akıllarına gelmez. Bu durum, her türlü nefret söylemi, ırkçılık, küstahlık, yaftalama gibi durumlar için geçerlidir.

Kendi anlam dünyasını, referans sistemini şüphesiz doğru ilan eden insan, ahlaki açıdan da problemlidir. Çünkü bu tip bir şüphecilik basit bir 'tercih' olmaktan öte, ahlaki bir görevdir. Eğer, ötekilere dair ciddi bir sorumluluk taşıdığınız bir çevrede iseniz, yaptığınız tercihler o kadar da 'bireysel' olmayabilir. Dolayısıyla, bu tip bir düşünce sistemi ahlaki hareket etmenin önkoşulu haline de gelebilir.

Velhasıl-ı kelâm, şüpheciliği savunmanın, Şüpheci Melek seviyesindeki bloglara kaldığı düşünülürse, meramımızı anlatmak biraz zor... Fakat yine de, işin bu tarafına da bir bakın derim ben.

2011/10/17

Gelecek

İnsanın kendini mutlu hissetmesi, güvende hissetmesine bağlı. Güvenlik hissi ise gelecek üzerindeki belirsizlik hissiyle ters orantılı... Gelecek zamanla ilgili ne kadar çok kesinliğe sahipsek o kadar az endişe ediyor, o kadar çok güven duyuyoruz. Dolayısıyla, zaman zırt pırt akla gelen saçma sapan endişelerin yarattığı enerji ve vakit kaybı olmadan geçiyor. Eğer yakın zaman için dahi yüksek bir belirsizliğe sahipsek, bu genelde bizi huzursuz ediyor ve bir an önce gelecek hakkında bilgi edinmeye çalışıyoruz.

Ne var ki, yeni kurulan düzen, eskisinden temel olarak bu noktada farklılaşıyor. İletişimin ve sirkülasyonun bu denli yüksek olmadığı, sosyal devletin ve meslek kollarının yapısı itibariyle iş garantisinin çok daha güçlü olduğu geçen on yıllarda, insanın geleceği üzerindeki kesinlik bilgisi çok daha fazlaydı şüphesiz. Hiçbir şey yoksa, insan toplumun ona giydirdiği kılıfı giyerdi, okulunu bitirip, askerliğini yapıp, devlete kapağı atıp, evlenmek gibi...

Bugün gelinen noktada ise bu kalıba girmek çok daha zor. Çünkü, kafa rahat bir şekilde, algoritmik olarak rahat etmenin artık yolu yok. Bir kere, her türlü iş garantisi olarak görülen devlet, çok doğru bir iş yaparak toplumu sırtından atmaya başladı. İkincisi, yüksek rekabetin getirdiği baş döndürücü değişim, yeni iş sahalarını oldukça kararsız hale getirdi. Beş sene önce çok popüler olan bir yazılım dili, beş sene sonra yok olup gidiyor... Giderek daha çok insanın iş sahası haline gelen bilişim teknolojileri, insanın kendini tamamen güvende hissetmesini kesinlikle engelleyici bir işleve de sahip.

Bu durumda, Türkiye'de insanlara hastalık gibi benimsetilen güven anlayışını değiştirmek gerekli gibi geliyor bana... Gelecek sene nerede çalışacağımız, neyle uğraşacağımız belli değilse, bu bizim hayatımızı bunca zehir etmemeli. Çünkü, bundan sonra yeni yükselen iş sahalarının çoğunluğunda bu durum belirsiz olacak. Öte yandan, bu sürekli kriz durumu, sürekli fırsatlara da sahip.

Tabii, herkes böyle pozitif bakmaya çalışmak zorunda değil. Neticede, endişeli insanlar için de bu durum gerçek bir işkence hâli. İnsanların güvenlik hissi içinde bir hayat yaşamayı istemeleri en doğal hakları. Fakat, bu hakkın sağlanmasına gelince, o birilerinin görevi mi, işte orası epey muğlak.

Çinlilerin bir bedduası varmış, ilginç zamanlarda yaşayasın. Kesinlikle ilginç zamanlardan birindeyiz. Kendimizi nasıl güvende ve mutlu hissedeceğimiz, dünyadaki hiçbir insan için kolay bir soru değil bugün...

2011/09/15

İlginç Tipler (2): Okumayanlar ve Susmayanlar

Bir insanın, bir konu hakkında bilgisinin olmaması veya büyük ölçüde eksik / yanlış bilgisinin olması, belki 10 yıl önce mazur görülebilirdi. Internetin yaygın olmadığı bir ortamda, insan tek taraflı bilgi kaynaklarına yoğunlukla maruz kalabilir, özellikle de okulda verilen bilgi sınırlarının dışına çıkmayı kolay kolay başaramayabilirdi. Fakat bugün, her görüşün, her fikrin internet üzerinde rahatça ifade bulabildiği bir dönemdeyiz. Türkiye düşünce arenasında en radikal fikirlere bile internet aracılığıyla ulaşılabiliyor. Ulaşılamıyorsa da, bu fiziki engellerden dolayı değil, bu görüşü doğru dürüst tanıtacak bir web sitesi olmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bir konu hakkında iddialı düşünceler dile getiren bir insan, bu düşünceyi kıyasıya eleştiren görüşlere bir tıkla ulaşabiliyor. İnsanlar çoğu zaman 'karşıt' görüşteki insanların adını dahi biliyorlar yani aslında kimsenin 'karşıt görüş var mı' diye arama yapmasına dahi gerek yok...

Fakat buna rağmen, bazı tartışmalarda oldukça iddialı tipler, internet üzerinde görüşlerine onca karşı-argüman varken, bunların tekini bile okumamış oluyorlar. Yahut, kaynakları belli olmayan spekülatif yazıların dolu olduğu sitelerden argüman alıp getiriyorlar. Kitap okumak zaten hak getire... Bence, bir insan bir konuda iddialı bir pozisyon almadan önce, o pozisyona itiraz getiren önemli pozisyonların argümanlarını incelemiş olmalı. Eğer böyle bir eksikliği mevcutsa da, makul olan, insanın bu eksiği kapatmadan kendinden oldukça emin ve ukalaca bir duruş sergilememesi...

Ama bunu belirtmek bile, bu kişiler tarafından 'düşünce özgürlüğüne set çekmek' olarak nitelendiriliyor. Evet, tartıştığı alanın sınırlarından, temel pozisyonlarından dahi haberi olmayan bir insanın, bir - iki tane kitaptan veya birkaç internet sitesinden getirdiği argümanlar değerli sayılamaz. Bu insanlar bunu pek algılamasa da, bilmeden konuşmak gerçekten sadece komik bir durum.

Bu ilginç tiplerin diğer karakteristik özelliği, ilk tartışmanızda kendi düşüncelerinizi oluşturduğunuz kaynakları bu insanlara aktarsanız bile, bunları hiçbir zaman okumayacak olmaları... Diğer bir deyişle, siz bu kişilerin bilimsel açıdan tartışılabilir argümanlarına, bilimsel çalışmaları referans göstererek karşı çıkıyor olsanız dahi, bu kişiler bu çalışmaları hiçbir zaman okumazlar. Böyle bir okuma yapmamalarına rağmen, tekrar aynı konuyla ilgili tartışma açıldığında, aynı kendinden emin ve ukala duruşu sergilemeye devam ederler...

Üniversite ortamında böyle insanların epey fazla olması, ülkenin ne talihsiz bir durum içerisinde olduğunu göstermeye yetiyor da artıyor bile. Daha ilginç olan şey ise, bu ilginç insanların genelde ülkenin gidişatından büyük bir endişe duyuyor olmaları. Halbuki ufak bir tefekkür ile, bu gidişatın temel aktörlerinden biri oldukları akıllarına gelebilir belki...

2011/09/13

İlginç Tipler (1): Bir Ders Hikayesi

Bundan sonra İlginç Tipler başlığı altında, sağda solda karşılaştığım enteresan kişilikleri inceleyeceğim.

İlk aklıma gelen, bir ders anısı. Dersin tekinde, sürekli hocanın lafını bölüp uzun uzun hikayelerini anlatan birisi vardı. Yahut tamamiyle anlamsız ve uzun uzadıya sorduğu sorularla dersi sabote etme noktasına gelmişti. İşin uç noktası, hocanın Lebesgue ölçümünden bahsettiği bir yerde görüldü. Hocanın lafını aniden bölüp, uzun uzun yüksek lisans tezinde Lebesgue ölçümünü nasıl kullandığını anlattı. Rahat bir 5-6 dakikadan sonra, bende Lebesgue ölçümü zannettiği şeyin epey farklı bir şey olduğu izlenimi uyanmıştı, çünkü akla yatkın şeyler söylemiyordu. Herkesin beklentisi, bu kadar uzun anlattığına göre bir soru geleceği üzerineydi. Fakat, bu kişi tezinin konusunu ve kapsamını anlattıktan sonra, 'işte böyle' diyip, sözünü bitiriverdi.

Yani o anda, o kişi, sadece bunları düşündüğü için biz onu dinlemek zorundaydık. Herhangi bir açıklama yapma ihtiyacı da hissetmiyordu. Bu hikayeleri dinlemek zorunda olup olmadığımız üzerine de düşünmemişti belli ki. Derse katkı yaptığını mı düşünüyordu emin değilim ama insan böyle hareketlere girişmeden önce, biraz da gerçekten gerekli mi, gereksiz mi konuşacağını ölçebilmeli bence.

Böylesine kof özgüvenli insanları gördükçe, tedirgin ve 'insanları rahatsız ederim' korkusuyla bir sürü şeyi yapmaktan çekinen insanlara inanılmaz bir sempati duyuyorum.

2011/09/09

Yaratıcı İnsanlar [May]

Benim onları gördüğüm şekliyle yaratıcı insanlar, klasik Yunanlıların kullandığı terimi ödünç alacak olursam, "tanrısal delirme" ödülü uğruna, güvenceden yoksun kalma, duyarlık ve savunmazlık cinsinden yüksek bir bedeli ödeyerek, kaygıyla yaşayabiliyor olmalarıyla ayırt ediliyorlar. Yokluktan kaçmadan, onunla karşılaşarak ve güreşerek, onu, varlığı üretmeye zorluyorlar. Sessizliği bir müzik yanıtı için tıklatmaktalar; onu anlama zorlayabilene dek anlamsızlığın peşindeler.
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 109.

2011/09/07

Poincaré'nin Deneyimi [May]

Şimdi de on dokuzuncu yüzyılın sonuyla, yirminci yüzyıl başlarının büyük matematikçilerinden biri olan Jules Henri Poincaré'nin, benimkinden daha karmaşık ve zengin olan deneyimini ele alalım. Poincaré otobiyografisinde hayranlık uyandıran bir açıklıkla, yeni kavrayış ve kuramlarının ona nasıl geldiğini anlatır, ve bir "hamle"nin vukuatını çevreleyen şartları canlı bir biçimde dile getirir.

"On beş gün boyunca, sonradan Fuchs fonksiyonları diye isimlendirdiğim fonksiyonların olamayacağını kanıtlamaya çabaladım. O zamanlar çok bilgisizdim; her gün çalışma masamın başına oturup bir ya da iki saat kalıyor ve hiçbir sonuca varmadan bir yığın kombinasyonu deniyordum. Bir gece, âdetim değilken, koyu kahve içtim ve uyuyamadım. Fikirler sürülerle üşüştü; tabiri caizse, çiftlerin kenetlenip kararlı bir kombinasyon oluşturana dek çarpışıp durduklarını hissettim. Ertesi sabaha dek, hipergeometrik serilerden gelen Fuchs fonksiyonlarının bir sınıfının varlığını oluşturabildim; geriye sonuçları yazmaktan başka bir şey kalmamıştı, ki bu da topu topu birkaç saat sürdü." (*)

Henüz genç bir adamken, askeri görevini yapmaya çağrıldı ve bu arada geçen aylarda düşüncesinde bir şey olmadı. Bir gün Güney Fransa'daki bir kentte, bir başka askerle konuşarak otobüse biniyordu. Ayağını basamağa atmak üzereyken -ânı bu kadar kesin bir biçimde belirtiyor- keşfetmiş olduğu bu yeni matematik fonksiyonlarının daha önceleri üzerinde çalışmış olduğu geleneksel matematikle nasıl ilişkilendiklerinin yanıtı aklına geliverdi. Poincaré'nin deneyimini okuduğumda -ki kendi yaşantımdaki olayın sonrasıydı- bu özel kesinlik ve canlılığın gösterdiği benzerlik beni çarptı. Poincaré basamağı çıktı, otobüse girdi, arkadaşıyla konuşmasına ara vermeden devam etti, ama anında bu fonksiyonların genel matematiğe ilişkilendikleri yolu tümüyle kavramıştı.

Otobiyografisinin askerlik görevinden döndükten sonraki bir bölümüyle devam edersek:

"Sonra dikkatimi, açık bir biçimde pek başarı sağlayamadığım ve daha önceki araştırmalarımla ilişkili olduğundan şüphe duymadığım birtakım aritmetik sorularının incelenmesine yönelttim. Başarısızlığımdan tiksinerek, birkaç gün geçirmek üzere deniz kıyısına gittim ve bambaşka şeyler düşündüm. Bir sabah, kumsalda yürürken, üç tabanlı belirsiz kuadratik biçimlerin aritmetik dönüşümlerinin, Öklidçi-olmayan geometrinin biçimleriyle özdeş olduğu fikri, tamamen aynı anilik, kısalık ve dolaysızlık özelliğiyle aklıma geliverdi." (*)

Poincaré bir an için psikolog olarak, kendisine bizim yukarıda ortaya attığımız soruyu soruyor: Bu anda, fikirler ileri fırladıklarında zihinde neler olup bitiyor? Sorusuna yanıt olarak şunu öneriyor:

"Başlangıçta en çarpıcı gelen, daha önceki uzun, bilinçdışı emeğin görünür bir işareti olan bu ani aydınlanmanın belirişi. Matematiksel buluştaki bu bilinçdışı emeğin rolü bana su götürmez görünüyor, bu emeğin izleri bu kadar apaçık olmayan bir yığın başka durumda da bulunabilir. Zor bir soruyla uğraşırken, ilk atakta sık sık hiç de iyi olmayan sonuçlar elde edilebilir. O zaman kişi, kısa ya da uzun bir istirahatten sonra işin başına yeniden oturur. İlk yarım saatte, daha önce de olduğu gibi hiçbir şey bulunmaz ve sonra birden belirleyici fikir akılda kendini gösteriverir. Bilinçli emeğin daha verimli olmasının nedeni olarak, kesintiye uğraması ve istirahatin akla, gücünü ve diriliğini tekrar kazandırmış olması gösterilebilir." (*)

Aydınlanmanın belirişi sürekli yüklenmenin ferahlatılmasından mı, yani basit bir istirahatten mi kaynaklanıyor? Hayır, diye yanıtlıyor:

"Daha muhtemel olan, verilen arada bilinçdışı bir çalışmanın kendine yer kazanması ve bu çalışmanın sonradan, sonucunu araştırıcıya değindiğim durumlarda olduğu gibi göstermesi; bununla birlikte sonuçlar, bir yürüyüş ya da yolculuk esnasında değil de, bilinçli bir çalışmada kendini gösteriyor, ama bu sonuçlarda bilinçli düşünce hepsi hepsi tahrik edici bir unsur rolündedir ve kavrayış, bilinçli emekten bağımsızdır, emeğin bilinçdışında kalan kısmı istirahat sonrasında bilince çıkan biçimi hazırlamıştır." (*)

Arından, bilinçdışı hamlenin pratik yanlarına bir diğer etkili yorumda bulunarak devam eder:

"Bu bilinçdışı emeğin şartları hakkında söylenecek bir diğer dikkate değer husus var: Bilinçdışı çalışmanın olanaklılığı ve kesin bir meyve vermesi ancak, bilinçli bir çalışma ile birlikte sürdürülmesiyle söz konusudur. Bu ani esinler (aktarılan örnekler de bunu yeterince kanıtlar) hiçbir zaman, mutlak biçimde verimsiz görünen iradi çabalarla geçen, işe yarar hiçbir şeyin elde edilmediği, takip edilen yolun tümden sapıp yittiği günler yaşanmadan ortaya çıkmazlar. Bu çabalar öyleyse düşünüldüğü kadar kısır olmamışlardır; bilinçdışı düzeneği bu çabalar diri tutmuştur; onlarsız bu düzenek devinemez ve hiçbir şey üretmezdi." (*)

(*) Henri Poincaré, "Mathematical Creation", The Foundation of Science içinde, çev. George Bruce Halsted, The Creative Process, der. Brewester Ghiselin, New York, 1952, s. 36
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 83-85.

2011/09/06

Sanatçılar [May]

[S]anatçılar -bundan böyle bu kavramla şairleri, müzisyenleri, oyun yazarları, plastik sanatçıları ve ermişleri kastedeceğim- McLuhan'ın tabiriyle sabahın "çiyleri"dirler; bize, kültürümüzün başına gelen "uzak bir erken uyarı" verirler. Günümüzün sanatında yabancılaşma ve kaygının sembollerini bol bol görüyoruz. Ama aynı zamanda ahenksizliğin göbeğinde biçim, çirkinliğin ortasında güzellik, nefretin ortasında insan sevgisi -ölümü geçici olarak yenen ama uzun vadede hep yitiren bir sevgi- var. Sanatçılar böylece kültürlerinin tinsel anlamını dışavuruyorlar. Sorunumuz: Onların anlamını doğru okuyabiliyor muyuz?

On dördüncü yüzyılda filiz veren "küçük Rönesans"ın Giotto'sunu ele alalım. Giotto yaşamı ve doğayı görmenin yeni bir yolunu sergiler, iki boyutlu ortaçağ minyatürlerinin kontrastını: O, resimlerine üç boyut verir ve artık insanların ve hayvanların ifadelerinde ve bizde uyandırdıklarında, ilgi, merhamet, ya da keder, coşku gibi belirli insan duygulanımları görürüz. Ortaçağ kiliselerinin daha önceki, iki-boyutlu mozaiklerinde, bunları görmek için insanın gerekmediğini hissederiz - mozaikler kendi ilişkilerini Tanrı'yla kurmuşlardır. Oysaki Giotto'da resme bakmakta olan bir insan gerekir; ve insan resme ilişkin duruşunu bir birey olarak almalıdır. Böylece, Rönesans'ta merkezileşecek olan yeni hümanizm ve doğayla yepyeni ilişki burada doğmuştur. Rönesans'ın kendisinden yüz yıl önce.
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 50-51.

2011/09/05

Cesaretin Bir Paradoksu [May]

Her cesaret çeşidinde rastladığımız tuhaf bir karakteristik paradoks burada karşımıza çıkıyor. Ortadaki karşıtlık şudur: Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız. Kesin inanç ve şüphe arasındaki bu diyalektik ilişki cesaretin en yüksek tiplerinin özniteliğidir ve cesareti salt gelişme ile özdeşleştiren basitleştirici tanımlamaların yanlışlığını ortaya serer.

Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidirler. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizmin de özüdür. Girişimin yeni doğruyu öğrenmesine set çeker ve bilinçdışı şüphenin cansız hayaleti olur. Bu durumda kişi itirazlarını, sadece karşı çıkışları değil, kendi bilinçdışı şüphelerini de yatıştırmak için artırmak durumunda kalır.

Beyaz Saray'dan yükselen, "mutlak olarak eminim ki," tonunu, ya da, "şuna mutlak bir açıklık getirmek isterim ki," ifadesini -Nixon- Watergate günlerinde sık sık olduğu gibi- her işittiğimde, aşırı vurgulamanın ifşa ettiği bir sahteciliğin tezgâhlandığını hissedip kendimi geri çekmişimdir. [...] İnsan böylesi bir zamanda, bağlılığını apaçık korumuş ve şüphelerini apaçık itiraf etmiş olan Lincoln gibi bir liderin varlığını özlüyor. Tepedeki insanın senin benim gibi şüpheleri bulunduğunu; bu şüphelere rağmen yolu açacak cesarete sahip olduğunu bilmek çok daha güvenlidir. Yeni doğruya karşı kendini hendeklere çeviren fanatiğin tersine, hem inanabilme, hem de kendi şüphelerini kabul etme cesareti olan kişi yeniden öğrenmeye açık ve esnektir.

Paul Cézanne sanatın geleceğini kökten etkileyebilecek yeni bir uzam biçimi keşfettiğine ve resimlediğine kuvvetle inanırken aynı zamanda her anını dolduran acılı kuşkular içindeydi. Kendini adama ve şüphe arasındaki ilişki hiçbir şekilde uzlaşmaz değildir. Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir: Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da yapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu yüzden sonu gelmez bir süreçtir. Böylece Leibniz'e atfedilen ifadenin anlamını bilebiliriz: "Eğer bir şey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm."
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 48-49.

2011/09/03

İstatistik [Jung]

İstatistik bakımından anlamlı bir açıklama, yalnızca düzenli ortaya çıkan olaylarla ilgilenir. Aksiyomatik olarak düşünülürse, bu tür bir durum açıklaması, kural dışı durumların tümünü dışlar. İstatistiğin açıklaması, doğal olayların ortalama bir resmini üretir. Bu, dünyayı olduğu gibi gösteren, doğru bir resim değildir. Gelin görün ki, kural dışı durumlar -benim sonuçlarım kuralın dışında kalır, hem de bu durumda en olasılık dışı durumlardır- kurala uyanlar ölçüsünde önemlidir. Hatta kural dışı olmasa istatistiğin anlamı olmazdı. Her koşulda doğru olan bir kural yoktur. Çünkü, istatistiğin dünyası değil, gerçek bir dünyadır bu. İstatistik yöntem ancak ortalama yönleri gösterdiğinden, gerçekliğin yapay, ağırlıklı olarak kavramsal bir resmini üretir. Bu yüzden doğanın tam bir betimlemesi, açıklaması için bütünleyici bir ilkeye gerek duyarız.
Eşzamanlılık: Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke, Carl Gustav Jung. sf. 84-85.

2011/09/02

Nedensellik

Bilimsel metodoloji, nedensellik üzerine kuruludur. Nedensellik ise, her olayın bir 'sırada' gerçekleştiğini, hiçbir şeyin yoktan varolamayacağını ve her şeyin bir neden-sonuç dizisini takip ettiğini varsayan bir düşünce tipidir. Dolayısıyla, bu bakışta hiçbir şey kendinden önceki 'nedenlerden' bağımsız oluşamaz. Bu nedenler 'karmaşıklık' sebebiyle kestirilemeyebilir fakat bu yine de onların olmadığını ispatlamaz. Bu görüş, fiziğin temel varsayımlarıyla ilişkilidir. Fakat nedensellik temel bakış olarak alındığında, bizim anlamlı bulduğumuz bazı olaylar sadece tesadüflerden ibaret hâle gelir. Hepimiz bize gizemli veya mucizevi olarak gelen bir takım fenomenleri gözlemlemişizdir. Bunlar için nedensel bir açıklama bulmak çoğu zaman imkânsızdır. İncelemek için Jung'dan bir örnek getirebiliriz:
M. de Fortgibu, M. Deschamps diye birine, çocukken Orleans'ta bir parça kabak tatlısı verir. Deschamps, On yıl sonra Paris'te bir aşevinde başka bir kabak tatlısı bulur, bir parça daha olup olmadığını sorar. Ama kabak tatlısının daha önce M. de Fortgibi tarafından sipariş edildiği anlaşılır. Aradan yıllar geçer, bir kabak tatlısı partisine çağrılır. Az görülen bir şeydir bu tür toplantılar. Tatlısını yerken tek eksiğin M. de Fortgibi olduğunu fark eder. O an kapı açılır, yaşlı, yolunu büsbütün şaşırmış biri yürüyerek içeri girer. M. de Fortgibi'dur, elindeki yanlış adres yüzünden yanlışlıkla bu toplantıya dalmıştır. (C.G. Jung, Eşzamanlılık: Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke, sf. 25).
Bu olayda bir nedensellik bağlantısı kurulup, kurulamayacağı bugünkü algımızla bilinemez kalıyor. Bizim görünürde hiçbir nedensel bağlantıya sahip olamayacağını düşündüğümüz şeyler, bizim hiç aklımıza gelmeyecek şekilde nedensel olarak bağlanabiliyor. O yüzden böyle fenomenleri incelemeden önce, bu olayların herhangi bir nedensellik bağlamında açıklanamayacağını göstermek gerekli. Ki bu da imkânsız bir çabaya karşılık düşüyor.

Mesela, House MD adlı bir dizide geçen bir olay, bu örneğe benzer bir olay olarak ele alınabilir. Şöyle ki, bir bölümde, kendini 'mucizevi' birisi olarak gören bir hasta, başka bir kanser hastasını 'tedavi' etmeye kalkışmış ve bunun sonucunda kanser hastasının tümörü küçülmüştü. Mucizevi ve görünürde nedensel bir açıklaması olmayan bu fenomen, dizinin başrol oyuncusu Dr. Gregory House'u epey rahatsız etmiş ve olayı derinlemesine araştırmasına sebep olmuştu. Neticede tümörün geçici olarak küçüldüğü anlaşılmış, bunun sebebinin de 'mucizevi' güçlere sahip olduğuna inanan hastadaki bir virüs olduğu anlaşılmıştı. Bu durumda Dr. House, nedensel olarak kavranamayacak gibi görünen bir olayın arkasındaki nedensellik bağlantısını ortaya çıkarmıştı.

Neticede, nedensellik varlığı bizden bağımsız olan bir şey. Dolayısıyla, bizim dünyaya bakışımız ve onu anlamlandırışımız nedenselliğin çalışma biçimini değiştiriyor gibi görünmüyor. Çünkü, sözgelimi, uçaklar uçuyor... Yani, bizim nedensellik kavrayışımız doğayla uyum içerisinde, doğa (veya madde) ise bizden bağımsız varolan bir şey. Kısaca, nedensellik sadece bizim algılarımızın ürettiği ve sadece bizim algılarımızla uyumlu bir şey olmaktan ziyade, evreni tutarlı bir biçimde açıklamak konusunda epey yol katetmiş bir mantık yapısı durumunda. Öyle olmasa, uçaklar uçmaz, cep telefonları çalışmazdı...

Nedensellik dışı bir 'ilke' geliştirebilmek için, bu ilkeyi yalnızca bizim algılarımız dışında da test edebileceğimiz bir alan olması gerekir. Son tahlilde, yukarıdaki kısa hikayede anlatılan türden karşılaşmaların 'anlamlı' bulunabilmesinin sebebi bizim algılarımızdan başka bir şey değil... Yani bizim hayat görüşümüz ve dünya anlayışımız, bu karşılaşmaları 'anlamlı' kılıyor. Evrensel bir 'ilke'nin bu durumları 'anlamlı' varsayamayacağı açık. Şöyle bakalım: Yukarıdaki örnekte bir kabak tatlısı var. Eğer ilke şeyleri 'anlamlı' buluyorsa, 'kabak tatlısı' bu ilke açısından bir şey ifade ediyor demektir. Oysa kabak tatlısı için 'evrensel' bir tarif yok.

Demek ki, bu tür anlamlı karşılaşmalar, eğer sadece tesadüflerden ibaret değillerse, bunu yaratan "evrensel ilke" şeylerle ilgili değil, bizim zihinlerimizle ve zihinlerimizin şeylere atfettiği anlamlarla ilgili... Yani, mümkün olan şey şu: bilincimiz veya bilinçdışımız, gerçek dünyayla bir şekilde iletişime geçmekte ve bu 'anlamlı' karşılaşmaları yaratmakta. Jung, hal-i hazırda bunun madde (yahut enerji) temelli bir etkileşim olmadığını söylüyor. Yani ona göre, bu olayları yaratan şey bizim 'beyin dalgalarımız' yahut başka fiziksel prosesler değil...

Bu durum bana hâlâ pek inandırıcı gelmiyor. Nedenselliğin sınırları bazı fenomenleri tutarlı bir arkaplana kavuşturamıyor olabilir. Bu nedenselliğin bazı şeyleri ıskalıyor olması kadar, bu fenomenlerin sadece tesadüfler olduğu anlamına da gelebilir. Aynı zamanda, nedensellik, insanın ürettiği düşünceleri önemli ölçüde sınırlıyor olabilir. Fakat yine de henüz elimizde bundan daha iyi doğayı modelleyebilen bir araç bulunmamakta. Dolayısıyla, nedenselliği bir kenara koyduğumuzda, daha keşfedilmemiş bir ilkenin geçerli olduğu tamamen karmaşık dünyaya adım atmış oluyoruz. Öyle ki bu dünyada, çıkış noktamız madde etkileşimleri değil.

Bu durumda nedenselliğin dayandığı iki temel a priori kabul olan uzam ve zamanın temel rol oynamadığı bir ilkeyi arıyoruz demektir. Bir kere zamanın içinde yaşayan varlıklar olarak bizim zaman-dışı bir ilkeyi nasıl keşfedeceğimiz veya keşfetsek de nasıl anlayacağımız meselesi benim için büyük bir merak konusu...

2011/08/20

Feynman ve İki Alıntı

Eski sözlük entrylerime bakarken buldum bu iki alıntıyı. Tam kaynak yok maalesef.

I.
bir defasında tabiatüstü hakkında sohbet ediyorduk ve ilk karısı arline'le ilgili aşağıdaki hikayeyi anlattı.

arline veremdi ve feynman los alamos'tayken o hastanedeydi. yatağının yanında eski bir saat vardı. arline feynman'a o saatin birlikte oldukları zamanın bir nişanesi olduğunu ve bunu hep hatırlamasını söylemişti. "bu saate hep birlikte geçirdiğimiz zamanları hatırlamak için bak," demişti.

arline'in hastanede öldüğü gün hemşire feynman'a ölüm saatini gösteren bir not vermişti. feynman saatin tam nottaki zamanda durmuş olduğunu fark etti. birlikte geçirdikleri zamanın nişanesi olan saat tam onun ölüm anında durmuş gibiydi.

"-bir bağlantı kurdun mu?" diye sordum.

"hayır! bir an bile aklıma gelmedi! hemen bunun nasıl olmuş olabileceğini düşünmeye başladım. saatin eski olduğunu ve sık sık durduğunu hatırladım. saat, muhtemelen, hemşirenin ölüm anını kaydetmek için odaya girmesinden bir süre önce durmuştu ve hemşire ölüm anını bu durmuş olan saate bakarak kaydetmişti. bir an bile bu olayı tabiatüstü bir şeye bağlamadım; sadece nasıl olmuş olabileceğini anlamaya çalıştım."
II.
bir defasında gell-mann, feynman ve ben muhabbet ediyorduk. laf saçma sapan mektup ve telefonlar konusuna geldi. feynman çılgın bir kadının nasıl kendisini telefonla arayıp gülünç bir magnetik alanlar teorisinden söz ettiğini anlatmaya başladı. telefonu bir türlü kapatamamıştı. gell-mann cevap verdi:

"-oh, o kadını hatırlıyorum. ben ondan bir dakikadan daha az bir sürede kurtulmuştum."
"-nasıl yaptın bunu?" diye sordu feynman.
"-ona bu konunun senin uzmanlık alanına girdiğini ve seni aramasını söyledim."

2011/08/19

Nevroz [Oysal]

İnsanın ne olması gerektiği ile ilgili birtakım kuramlar var. Nevroz bireyin bu kuramlardan sapması mıdır? Hayır, nevroz, May’e göre, bireyin kendi merkezini, kendi varoluşunu korumak için kullandığı yöntemden başka bir şey değildir. Semptomları da, varoluşunun merkeziliğini tehditlerden korumak amacıyla, dünyanın sınırlarını gerektiğince büzmek için kullandığı yollardır; ancak bu şekilde geriye kalan dünya parçası kendi güçlerince yaşanmak için yetmektedir. Nevrotiğin otomatik bir iyileşmeyi istediği söylenemez; varoluşundaki diğer koşullar ve dünyasıyla ilişkisi değişene kadar kendi nevrozunu bırakmak istemeyecektir. Bu gerçek, nevrozun bir uyum başarısızlığı olarak görülmesini hemen ortadan kaldıracaktır. Nevroz aslında uyum başarısızlığının tam tersidir de; nevroz bir uyum yöntemidir; sorun bu yöntemin çok başarılı olmasındadır; nevroz eksiltilmiş bir dünyaya uymanın bir yoludur. Nevroz, içinde bireyin yaratıcı gizilgücünün saklı olduğu yaratıcı bir etkinliktir, ancak bu yaratıcı gizilgücün şu ya da bu şekilde, bireyin sorunlarının üstesinden gelme süreci içinde yaşamın yapıcı yanına kaydırılması gerekir. Nevroz bir dünyaya uyum sağlamanın yaratıcı bir yoludur, psikoterapinin amacı nevrozun içindeki yapıcı gizilgüçleri ortaya çıkarmaktır1.

Burada tarif edildiği haliyle, nevroz bir rasyonalizasyon çeşidi gibi görünüyor. Böyle olması da çok garip değil. Gerçi, neyin nevroz, neyin normal olduğu konusunda bir konsensüs yok. Yani, hangi düşüncelerimizin “normalden sapma”, hangisinin “normal” olduğu büyük ölçüde belirsiz.

Fakat hepimiz az veya çok bir rasyonalizasyon yapıyoruz. Dolayısıyla, hepimiz dünyayı kendi nevrozlarımız içerisinden görüyoruz. Bazı şeyleri kabul etmiyorsak, edemiyorsak; onları rasyonalize ediyoruz. Mesela, bir yerde birileri haksızlığa uğruyorsa ve bunu açıkça görüyor ama müdahale etmiyorsak, ‘onların hakettiği’ şeklinde bir rasyonalizasyon yapıyoruz. Çünkü başkasını vicdanımıza yediremiyoruz.

Bu açıdan bakıldığında, geniş anlamda ideolojiler dahi, belki, nevrozlar olarak görülebilir. İnsanların kendilerini ait hissettikleri ideolojilerin, sadece okuyup – anlama işi olduğunu düşünmüyorum. Bence dünyaya bakışımız ve dahi ideolojik görüşlerimiz bile, kişisel nevrozlarımızın hayata yansıması sadece…

1. Yaratma Cesareti, Rollo May, Sunuş Bölümü. Sunuşu yazan: Alper Oysal

2011/08/17

Gelecek [Oysal]

Varoluşçu terapistlerin ayırt edici özelliklerinden biri de gelecek üzerinde önemle durmalarıdır. Zamanı psikolojik görüntünün merkezine oturttuktan sonra, geleceğin, şimdi ve geçmişin tersine insanlar için baskın zaman modeli olduğunu savlarlar. Bu savın anlamı geçmişi ve şimdiyi silmek değildir, geçmişi bilebilmenin yolu yaşayan bir insanı, şu özel an içinde, bir geleceğe doğru kendini tasarlayışı içinde görebilmektir. Kişilik, ancak geleceğe ilerleyen izin üzerinde görülebilirse anlaşılabilir; bir insan kendini, ancak bir şekilde geleceğe doğru uzatabildiğinde anlayabilir. Eugen Minkowski'ye göre, geleceği kavrayamamak ve gelecekte yaşayamamak, psikolojik sağlıksızlığın birçok biçiminin ve depresyonların ana koşuludur. Bu söylendiğinde, kişinin daimi bir oluşma süreci olduğu, varoluşunun hep geleceğe taştığı, gelecekten fışkırdığı söylenmiş oluyor. Geçmiş anıların art arda toplanı birleştirilmeye kalkılması birçok terapisti çıkmaza sokar, çünkü bu anıların hatırlanabilmesi hastanın kendini geleceğe doğru yönlendirebilme yetisinin gelişmesine bağlıdır. Hasta kendisi için en önem taşıyan ve anlam odağı olan geçmiş deneyimlerini ancak bu anıların temelinde geleceğe doğru bir yönelim yaratabildiğinde hatırlamaya ve tekrar-yaşamaya izin verebilecektir. Bu açıdan bakıldığında, geçmişin hatırlanması geleceğe ilişkin kararlarımıza bağlıdır. Anılar konusunda söylenen, kavrama ve bilgi konusunda da söylenebilir: karar, bilgi ve kavramadan önce gelir. Bir kavrama öyle kendiliğinden fırlayıp gelmez, ancak hasta bu kavrama ile bir dünyada yaşamak için gerekli kararları verdiğinde ortaya çıkar.
Yaratma Cesareti, Rollo May, Sunuş Bölümü. Sunuşu yazan: Alper Oysal

Bu bakış bana iki yıl önce bloga aldığım şu alıntıyı hatırlattı. Hafızamızın bizi nasıl manipüle ettiğini bilmiyoruz ve kestiremiyoruz da. Bu noktada, yine hafıza ile ilgili sorgulama olarak görülebilecek ünlü bir film olan Memento'ya da referans verilebilir. Hafızamızın bize getirdiği şeyler kadar düşünsel dünyamızı oluşturabiliyoruz. Dolayısıyla, alıntıdaki soru sorulabilir: "Aslında biz kimiz?"

2011/08/16

Hayatın İçinden (3): Bu Burda Dursun

2011/08/04

Hayatın İçinden (2): Demotivatörler

Duygularımızı, düşüncelerimizi veya planlarımızı çevremizdeki insanlarla paylaşmak bir ihtiyaç. İhtiyaç olduğu kadar, bizim dışımızda gerçek dünyayla ilişkiye giren birilerine bir şeyleri anlatmamız, ne kadar gerçeğe bağlı olduğumuzu da test etmemiz anlamına geliyor. Fakat, her şeyi, çeşitli önyargılarla karşılaşacağımızı düşündüğümüzden, herkese anlatmıyoruz. Dolayısıyla dar bir çevreye hapsoluyoruz. Bu hapsolduğumuz dar çevre genelde, her gün iletişime geçmek zorunda olduğumuz için samimileştiğimiz insanlar oluyor. Çünkü ötekilerle çok eski dost değilsek bağlarımızı yitiriyoruz. Hem de her gün birlikte vakit geçirdiğimiz insanlar, bizim 'bozuk' ruh halimizi anlayıp, onlara 'derdimizi' anlatmamız konusunda bizi cesaretlendirebiliyorlar. Yahut, bir an aklımızdan geçenleri ve heves ettiğimiz şeyleri anında söyleyebileceğimiz kişiler genelde bu kişiler oluyorlar.

Fakat, benim bugüne kadar gördüğüm (yurttaki oda arkadaşlarımdan, çeşitli vesilelerle aynı ortamda vakit geçirdiğim arkadaşlarımdan) insanların büyük bir çoğunluğu demotivatör olma özelliğine sahip... Yani, bir planınızı söylediğinizde daha söyler söylemez 'uçtuğunuz' şeklinde bir yanıt alıyorsunuz. Yahut, risk içeren bir tercih yapmanız gerektiğinde eğer olur da bunu böyle kişilerin yanında söylerseniz, doğrudan 'en kötü' şeyin başınıza geleceğini ya da çok kötü şeyler olacağını duyuyorsunuz.

Bir insan bunu yapmakla ne elde eder, uzun uzun düşünmek istemiyorum. Ama böyle insanlara eskiden mahkûm idim, şimdiyse -çok şükür- değilim. Eski günleri düşündükçe, bu tarz düşünen insanların arasında kalmanın insanı nasıl bir ruh haline ittiğini çok daha iyi farkediyorum. Neredeyse her planınız 'başarısızlığa mahkum', her değişiklik kararınız 'geçici bir heves', farklı alanlara ilgi duymanız 'maymun iştahlılık' ve daha bir sürü itham... Böyle saçmalıkları söyleyen insanlara bugün de hakettikleri cevabı veremediğimi düşünüyorum; neticede bu insanlarla ilişkiyi kesmek de yeterli bir davranış değil. Fakat yapacak başka bir şey de yok; eğer 'kötü' insan olmayı göze almazsak...

Sorumluluk [Yalom]

Ben bunları yazarken dünyanın diğer ucunda büyük bir açlık var. Sartre benim bu açlık için sorumluluk taşıdığımı ifade ederdi. Ben kuşkusuz itiraz ediyorum: Orada neler olduğundan çok az haberim var ve trajik olayları değiştirmek için çok az şey yapabileceğimi düşünüyorum. Ama Sartre benim bilgisiz kalmayı ve şu an bu trajik durumla meşgul olmak yerine bu yazıları yazmayı seçtiğimi söylerdi. Sonuç olarak para toplamak için bir ralli düzenleyebilirdim ya da yayımcılarla bağlantılarım aracılığıyla bu durumu halka duyurabilirdim, ama ben aldırmamayı seçiyorum. Yaptıklarım ve aldırmamayı seçtiklerim için sorumluluk taşıyorum. Sartre'ın bu konudaki görüşü ahlaki değil: farklı bir şey yapmam gerektiğini söylemiyor, ama yaptığım şeyin sorumluluğum olduğunu söylüyor.
Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, sf. 350

2011/08/03

Adres Güncellemesi

Geçenlerde blogun adını giderek sevdiğimi farkedip, Blogger'in .com, .net veya .org uzantılı adreslere geçişine imkan sağladığını bildiğimden konsepteaykiri.com'u satın alayım dedim. Fakat gördüm ki satın alınmış. Bilmiyorum artık hangi amaçla... Ben de .net uzantısına oldum olası ısınamamış olduğum için, konsepteaykiri.org adresini satın aldım. Şu an gerekli yönlendirmeleri yapmış durumdayım, yani .blogspot uzantılı siteye giren birisi, konsepteaykiri.org'a yönleniyor olmalı. RSS'ler için umudum eskisi gibi çalışması... Kimsenin kalkıp RSS'ini taşıyacak hâli yoktur herhâlde. Bu yazıyı biraz da bunu test etmek için yazıyorum desem yalan olmaz hani. Neyse, bir sorunla karşılaştığınızda bildirirseniz sevinirim. Bu kadar.

PS: Kendi Reader'imden gördüğüm kadarıyla RSS güncellemesinde bir sorun yok galiba. Umarım öyledir.

2011/07/27

Hayatın İçinden (1): Afiş

İTÜ Kütüphanesi girişinde şöyle bir afiş var:

Ne anlama geldiğini bir türlü çözemiyorum.

2011/07/20

Çıkarım

Dünyadaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi, çıkarım yapmak... Bir şeye karar vermek ve o karar verilen şeyi savunmak, dar kapsamlı önermeler için bile çok büyük bir bilgi dağarcığı gerektiriyor. İnsan ise, en temel düşüncelerini dahi tutarlı bir biçimde savunabilmek için öğrenmek zorunda olduğu bilgi miktarını, hayatın tüm pratik zorluklarını aşarak öğrenmek zorunda. Bu da oldukça zor bir işe tekabül ediyor. Dolayısıyla, insanların aşağı yukarı hepsinin 'bilgili' oldukları konularda dahi önemli eksiklikleri olduğu, buradan hareketle 'kesin' iddialar ve önermelerde bulunmak için neredeyse herkesin çok fazla bilgi eksiğine sahip olduğu öne sürülebilir.

Sözgelimi, bir insan ahlaki açıdan bir şeyi savunmak istiyorsa, bu savunmaya karşı tonlarca istisnai durum bulunabiliyor. Dolayısıyla, bu ahlaki önermeyi zorunlu olarak 'çeşitli' koşullar altında savunmaya çalışan insan, şartlar onu aşındırdıkça bu pozisyonları koruyamıyor. 'Evrensel' bir pozisyon inşa etmenin, evrensel bir bilgi dağarcığı gerektirdiği gerçeğine bakılırsa, her insanın düşünce dünyasının, "kendisine ait" ve bilgi kapasiteleri itibariyle diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar subjektif olduğu ortaya çıkıyor. Zaten buradan hareketle, bir kişinin diğerinin hayat tarzı hakkında dayatmacı hükümler öne süremeyeceği, çünkü varolduğu şüpheli olan 'doğruyu' bilecek kadar bilgiyi elde edemeyeceği gibi bir önermeyi savunmak da mümkün olabiliyor. Buradan da hümanizmin temeli olan mütevazılığa ulaşmak mümkün...

Çıkarım yapmak ve 'karar vermek', neredeyse çoğu durumda tartışmalı ve eksik bir durum ise, bu durumun başkalarının hayatlarını etkileyebilecek kişilerin (yani demokratik bir ortamda, herkesin) üstüne bindirdiği sorumluluk aşikâr... Dolayısıyla, mesela siyaset hakkında konuşmak sadece yöneticilerin değil, normal bir bireyin dahi çok dikkat ve titizlikle yapması gereken bir şey haline geliyor. Çünkü alacağınız siyasi pozisyonlar, tam olarak diğerinin kaderini belirlemekle ilgili. Ve bu noktada, gelişigüzel ve tamamen eksik bilgiyle alacağınız kararlar ve ürettiğiniz söylemler, diğerlerinin hayatlarına mal oluyor olabilir. İşte siyaset, ancak bireylerin bu tip bir bilince sahip olduğu oranda işlevsel bir hâle gelebiliyor. Öteki durumda, yani Türkiye ve diğer pek çok ülkenin içinde bulunduğu durumda, siyaset sorumsuz ve ahlaksızca davranışlarla manipüle edilen ve pek de bir yararı görülmeyen bir araç konumunda... Siyaset dışı çözümlerin çok daha vahşi ve insanlık dışı olduğu göz önüne alındığında, siyaset çok fazla olumlanabilecek olsa da, insanların belli bir siyasi kültürü taşıyamadığı durumlarda çok da ileri gitmek mümkün olmuyor.

Dolayısıyla bilgiye dair bu tip veya buna benzer bakışlar geliştirememiş bir topluluğun bireyleri, demokratik bir ortamda bulunsalar bile, o toplulukta -bir şekilde- gerçekleşen akıl dışı işkencelere sağır hâle geliyorlar. Çünkü, kendi bilgilerinden 'emin' olma durumları, kendi normlarına daima sorgulayıcı yaklaşmaktan yoksun tavırları 'gerçek bilgi'yi elde etmelerine engel oluyor. Böylece, o toplumda birtakım ezberlerin arkasına saklanmış her türlü hak ihlâli, 'meşru' görülebiliyor. Türkiye'de olan da aşağı yukarı böyle bir şey... Bilgiye dair bu bakışın değişmesi ve insanların mütevazı bir zihniyete evrilerek demokratlaşması, eğitim anlayışından tutun da toplumun yetiştirdiği entelektüellere kadar pek çok parametreye bağlı. Bu değişimin yaşanması için de, öncelikle bireylerin tek tek değişebilmesi gerekiyor. Bunun başlangıcı da, her insanın hayata baktığı yeri sorgulaması ve kendisiyle yüzleşmesi demek oluyor... Yani, kendimizle ne kadar barışırsak, çevremizdeki dünyayı da o denli güzel kılacağız. Ve bu kişisel değişime başlamak için de en iyi zaman, hemen şimdi...

2011/07/16

Yüzleşme

İnsan yalnız bir varlık... Bu esasında çok ilginç bir duruma işaret ediyor. İnsan asla diğeri olamıyor, diğerinin ne hissettiğini ve ne tecrübe ettiğini bilemiyor. Her hâl ve koşulda hissettiği şey, diğerinden ne denli farklı olduğu. Ara sıra kendini tüm diğerleriyle benzer hissettirecek olaylara şahit olsa da, biraz hayatı kurcalayan insanlar herkesin geçmişlerinin ve dolayısıyla hayata bakışlarının ne denli büyük bir farklılık gösterdiğini farkedebiliyor... Hâl böyle olunca hayata biraz daha geniş bakmak, biraz daha derinlikli düşünmek, 'kendi' ile 'diğeri' arasındaki farkları kurcalamak ve bir 'kişilik' oluşturmak gerekiyor. Çünkü insan neden dünyada olduğu ve neyi nasıl bildiği konusunda tartışmasız hiçbir kaynağa sahip değil... İnsan ancak kendini diğerinde bulabiliyor. Yani, hayatla ilgili cevaplar diğer insanlarda ve insanların oluşturduğu külliyatlarda duruyor. Fakat bu cevaplara ulaşmak, ciddi bir cesareti ve arayışı gerektiriyor. Dolayısıyla bu "ağır gerçek" hayatın bir evresinde sırtlanılması gereken bir 'sorun' haline geliyor.

Fakat insanların önemli bir kısmı, bu durumun farkında dahi değil... Hayatının büyük bir kısmını reddederek, kaçarak, düşünmeyerek, oyalanarak geçiren insanlar var. Bazen işkolik, bazen ilişkilerine aşırı düşkün, her türlü psikopatolojik kişilik olarak karşımıza çıkıyorlar. Bana kalırsa, tüm bu 'kaçışların' temelinde insanın temel bir ontolojik ve epistemolojik bir sorgulama yapamamış olması yatıyor. Çünkü insan kendi hayatının sınırlarını çizemedikçe, diğer insanlarla ve dünyanın geri kalanıyla nasıl bir zihniyet içerisinden iletişime geçeceği konusunda düşünce üretmedikçe (hadi adını koyalım kişisel bir 'felsefe' oluşturmadıkça) yapacağı eylemler önemli ölçüde tutarsız ve komik oluyor...

Gözlem olarak söylenebilir ki, esasında 'okumuş' denilen hatta kimi 'ilkeler' uğrunda hareket ettiğini düşünen insanlar dahi çok fazla okuma yapmış olmuyorlar. Cesur sorular sorup, hayatın zihni çarpıtan köşelerine bakmıyorlar. Dolayısıyla, kıymeti kendinden menkul felsefelerini 'gönül rahatlığıyla' uygularken, hiçbir vicdan muhasebesi yapma ihtiyacı da hissetmiyorlar. Bu durum da bir 'kaçışı' ima ediyor. Belki de hayata dair temel sorgulamaların getireceği ağır bilişsel yükü farkeden bu kişiler, 'ilkeli' bir hayatı fazlasıyla yücelterek, hayat boyu gerçeklerden kaçarak (aslında kendilerine göre kaçmayarak) yaşıyorlar...

Sonuçta, öyle veya böyle her insan evladının hayat boyunca büyük bir titizlikle yapması gereken şey, bence şahsi bir felsefî yorum oluşturmaktır. Daha sonra, bu yorumun öteki yorumlarla bir şekilde ilişkiye girmesi ve kendini gerçeklik denilen gizemli yapı karşısında test etmesi gerekir. Tabii bu durum dinamik bir sürece işaret eder, yani insan hayatının bir anında oluşturduğu yorumu sürekli güncellemelidir. Bu durum da bilişsel olarak yükün hiç azalmayacağı, sürekli insanın başı ağrıyacağı konularda düşüneceği manasına gelir. İnsanların bir türlü yüzleşemediği şey bu olsa gerek... Bu durum şaşırtıcı değil. Çünkü hayatın onca pratik sıkıntısına rağmen, içinden çıkılmaz bir felsefi problem olması ve bu problemden -tüm içinden çıkılamazlığına rağmen- kaçışın hayatı ıskalamak ve esasında bir kere verilmiş olan yaşama fırsatından kaçmak manasına gelmesi gerçekten can sıkıcı bir gerçek. Ama her şeye rağmen, yaşama fırsatının değerlendirilmesi, en tatsız konularla yüzleşmeyi gerektiriyor. Çünkü üstüne toprak atılan her korku, sarsıcı bir şekilde dönüyor ve hayatı olduğundan çok daha can sıkıcı hâle getiriyor...

2011/07/15

Yoruldum

Çalışılması gereken tonlarca şey olmasından, her gün otobüse binmek zorunda olmaktan, otobüsten inmek zorunda olmaktan, metro merdivenlerinde soldaki insanları beklemek zorunda olmaktan, terlemekten, araba kornalarından, yayalara yanan kırmızıdan, yürümeyi bilmeyen insanlardan, yolda yürürken sigara dumanına maruz kalmaktan, çanta taşımaktan, ağır çantalardan, bilgisayarımın yavaşlığından, windows 7'den, kod yazmayı isteyip bir türlü fırsat bulamamaktan, müzik yapmak isteyip kafa dengi insan bulamamaktan, okunmak için bekleyen kitapların hiç azalmamasından, dolaba soğuk su koymayı unutup ılık su içmekten, insanlara laf anlatmaya çalışıp anlatamamaktan, dert ettiğim onca şeyin beni dert etmemesinden, tükenmez kalemle yanlış şeyler yazdıktan sonra karalamak zorunda kalmaktan, bilgisayarımın ubuntu'yu hazmedememesinden, odanın yerlerinin tozlanmasından, çamaşır yıkamak zorunda olmaktan, bayatlayan ekmekleri çöpe atmaktan, yeni ekmek almaktan, bozulan kahvaltılıklardan, doktora gitmek zorunda olmaktan, sağlığımdan endişe etmekten, sandalyemin kırık olması sebebiyle son derece rahatsız bir sandalyede oturup bel ağrısı çekmekten, umut kıran insanlardan, göbeğimden, twitter'dan, facebook'tan, kaybolan penalardan, ağrıyan gözlerimden, anlayamadığım denklemlerden, anlamak istediğim denklemlerden, anlamak istemediğim denklemlerden, üniversitelerin web sayfalarında dolaşmaktan, makale okumaya çalışmaktan, gelecek kaygısından, geçmiş muhasebesinden, umut etmekten, umutsuzluğa düşmekten, dil öğrenmekten, sınavlardan...

bıktım, yoruldum, bezdim. tatil de faydalı olmuyor. zihnimin içi dışına çıkmış hâlde. ne yapmak lâzım bilmiyorum.

2011/07/11

Ölüm ve Hayat [Yalom]

Psikopatoloji (her sistemde), yapısı gereği etkin olmayan bir savunma şeklidir. Ciddi anksiyeteyi başarılı bir şekilde savuşturan savunma manevraları bile gelişmeyi engeller ve sınırlı ve tatmin edici olmayan bir hayatla sonuçlanır. Birçok varoluşçu kuramcı ölüm anksiyetesi ile başa çıkma mücadelesinde ödenmesi gereken bedel üzerinde yorumda bulunmuşlardır. Kierkegaard, "hemen yanda bekleyen korku, harap olma ve yok olmanın" algılanmasından kaçmak için insanın kendisini sınırladığını ve küçülttüğünü biliyordu. Otto Rank nevrotik bireyi "borcu (ölüm) ödemekten kaçınmak için krediyi (hayat) almayı reddeden" olarak tanımlıyordu. Paul Tillich, "nevroz varolmaktan kaçınarak varolmamaktan kurtulmanın bir yoludur" demektedir. Ernest Becker benzeri bir noktanın üzerinde durmaktadır: "İnsanın durumundaki ironi, en derindeki gereksinimin ölüm ve yok olma anksiyetesinden kurtulmak olduğudur; fakat bunu uyandıran şey hayatın kendisidir, bu yüzden tamamen hayatta olmaktan kaçınmalıyız". Robert Jay Lifton, nevrotik bireylerin kendilerini nasıl koruduklarını tanımlamak için "psişik hissizlik" terimini kullanmaktadır.
Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, sf. 185-186.

2011/06/29

Ahlak ve Fayda

İnsanlar olarak, tüm hareketlerimizi belli ahlakî öncüller üzerine kuruyoruz. Sahip olduğu ahlak anlayışını sorgulayan, bunu geliştiren/değiştiren insanların yanı sıra, bu işlerle pek ilgilenmeyen kişiler için de bu böyle. Birisine bazı hareketlerinin sebeplerini sorduğunuzda, belki çok derinlere inemese bile bazı basit ahlaki sebepler öne sürecektir. Çünkü herkes hayatını belli bir ahlak anlayışı üzerine kurar. Bu anlayış, bireyin dini görüşünden tutun da içinde yetiştiği sosyolojik ortama göre oldukça çeşitli olabilir (Her ne kadar Türkiye gibi ülkelerde bu çeşitliliğe pek meydan bırakmamaya çalışılsa bile).

Bazı şeylere kafayı takan ve diğerlerine de düşüncelerini anlatmak isteyen insanlar, kendilerince ahlaki buldukları şeyi açıkça savunmaya başlarlar. Bu, çevredeki insanlarla tartışmak veya kendi gibi insanlarla birleşip eylemler yapmak şeklinde olabilir. Fakat, bu konularda en 'titiz' olarak bildiğimiz insanlar dahi basit bir ikilemi göremeyip, savundukları ahlaki şeyleri 'fayda' ile temellendirebiliyorlar. Şunu demek istiyorum: Diyelim ki bir siyasi sistem savunuyorsunuz, sosyalizm, liberalizm, anarşizm şu veya bu... Bu sistemlerin her birinin temelinde varsayımlar vardır, mesela "mülkiyet hakkı" üzerine olan varsayımlar böyledir. Böylesi ahlaki bir meseleyi tutup da, "sosyalist veya liberal ülkelerdeki refah düzeyi" tartışmasına çekerseniz; yani hangisinin daha ahlaki olduğunu bırakıp, hangisinin daha faydalı olduğunun tartışmasına girerseniz, meseleyi ahlaki bağlamdan çıkarıp faydacılık bağlamına terketmiş olursunuz. Dolayısıyla, artık hangi rejimin daha ahlaklı olduğu önemli değildir. Kullandığınız fayda kriterine göre hangi rejimin daha 'faydalı' olduğu sorusu önem kazanmıştır. Hangisi 'refah' sağlıyor, hangisi 'dünyada lider ülke' yaratıyor gibi...

Bu elbette sadece siyasi tartışmalar için geçerli değil. Herhangi bir konuda ahlak/fayda ikilemi tartışılabilir. Ve çoğunlukla fayda uğruna, ahlak feda edilir. Ahlaki olan şeyler, fayda ile birlikte de gelebilirler. Ama fayda üzerine yoğunlaştıkça ahlaki alan anlamsızlaşır. Çünkü her türlü kirli çark, ahlaksızca düzen 'fayda' temelinde aklanabilir. Çünkü 'faydalı oluyor', 'ileri götürüyor', 'herkes bunu yapıyor' gibi önermeler, çok zararlı gibi görünmese de yaşadığımız pek çok feci durumun sorumlusudurlar.

Bu durumu, eğitime kafayı taktığım ve karşılaştığım her insana obsesif bir şekilde eğitimin nasıl bir 'düzmece'den ibaret olduğunu anlattığım zamanlarda çok yaşadım. İnsanlar, ahlaki olarak insanı oldukça aşağı koyan uygulamaları, 'faydalı' olduğu gerekçesiyle hoşgörüyorlar, itiraz etmiyorlardı. Çünkü, onlara göre bu uygulamaların 'yerine' önerecekleri ve öğrencileri şu anki halinden daha 'başarılı' hale getirebilecek bir sistem yoktu. Hâl böyle olunca, en 'başarılı' sistem bu olduğuna göre, ahlaksızlıkları o kadar da umursanmamalıydı...

İşte hayatın ürettiği sahte ikilemlerden bir diğeri. Her ne kadar, her durumda ahlaki olmayı faydacılığa tercih etmek, pragmatik tercihler yapmak zorunda kaldığınızda pek işlevsel olmasa da, bu ikilemin farkında olmak ve ekseriyetle faydacılık tarafında durmamak bence çok daha vicdani bir pozisyon...

2011/06/26

Yazı Önerisi (1)

Radikal gazetesi yazarı Fatih Özatay "Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler" başlıklı 4 yazı yazdı. Umarım medya bu konulara daha çok yer verir. Yazılara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

1. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler
2. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 2
3. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 3
4. Akademik hayata ilişkin bazı gözlemler - 4

2011/06/25

TED ve Eğitim Devrimi

Eğitim üzerine pek çok ufuk açıcı videoya erişebildiğimiz TED, eğitim devrimi için TED-ED adında özel bir girişim başlatmış. Takip edilmeli.

2011/06/23

Eğitimi Yeniden İcat Etmek

HARİKA bir video. Kesinlikle izleyin. (Türkçe altyazı seçeneği mevcut). İyi seyirler.

2011/06/21

Anti-Rasyonalizm [Yayla]

Anti-rasyonalist liberal yazarlar, akla her zaman önem vermişlerdir. İnsanların kendi ilgi ve bilgi sınırları çerçevesinde akla göre hareket eden, etmesi gereken varlıklar olduğunu kabul etmişlerdir. Yani, "rasyonel" davranışa inanmış ve insan eylemlerinin bu nitelikte olmasını arzu etmişlerdir. Karşı çıktıkları şey ise, rasyonalizmdir; yani, gerektiğinde gelenek ve tecrübeden bağımsız olarak, a priori akıl yürütme yoluyla sosyal sistemlerin ideal ve mutlaka uyulması gereken kurallarının bulunabileceği, buna paralel olarak mükemmel bir sosyal sistem inşa edilebileceği inancıdır. Başka bir deyişle, Descartes'ın adıyla anılan, aslında kökleri Antik Yunan'a kadar uzanan kartezyen rasyonalizm ve onun doğal uzantısı olan kurucu rasyonalizm fikridir. Hayek'in bu konuyu ortaya koyuş tarzı çok ilginç ve aydınlatıcıdır. İnsanlar akıllı varlıklardır. Ancak, her insan, bizzat içinde bulunduğu beşerî ilişkiler yumağının ancak ve yalnızca küçük bir kısmını bilebilir. Her şeyi bilmesi mümkün değildir. Bu açıdan insan bir bilmezlik perdesi ardındadır. Dolayısıyla, ancak ve ancak bu çerçeve içinde kararlar alabilir, eylemler yapabilir. Herkes bu durumda olduğuna göre, hiç kimse, bütün toplumu ve toplum hayatının her anını ve her alanını mutlak kararlar alma ve teoriler geliştirme iddiasında bulunamaz.
Burada düşülmüş bir kaynak ve dipnot:
Hayek, Studies..., s.96. Hayek'in bu eğilime verdiği bir başka ad, "scientism" (bilimsicilik (?))dir. Bazı kimseler, bilimin sahip olduğu büyük itibardan yararlanmak için kendi sosyal teorilerinin "bilimsel" olduğunu öne sürerek, bilimsel yasaların kuvvetliliğini çağrıştırdığı determinizmden teorilerine destek sağlamaya çalışırlar. Hayek'in The Counter-Revolution of Science (Indianapolis: Liberty Press, 1979) adlı eseri bu konularla detaylı bir biçimde meşgul olmaktadır. Yazar burada kolektivist akımların "scientism"e yatkınlığını özellikle vurgulamaktadır. İlginç bir şey, "scientism"e inanan beyinleri "mühendis tipi beyin" (engineering type of mind) olarak nitelemesidir (s. 25). Bu arada, Hayek'in de kullandığı, fakat esasen Popper'ın popüler hâle getirdiği "historicism" (tarihsicilik(?)) kavramının da "scientism" ile bazı bakımlardan çakıştığı hatırlanmalıdır. Ayrıca "bilimsicilik"in biraz daha aşırı bir tipi vardır ki, bir önceki yorum biçimi bu tipe nazaran bir hayli "masum"dur. Buna göre, bilimsel metodun bütün insan problemlerine uygulanması mümkündür ve beşerî sorunların özümünü sağlayarak yegâne yol budur. (Roger Scruton, A Dictionary of Political Thought, s. 49). Bu kanaat kolayca bir ideoloji hâline dönüşür ve insan davranışlarının bütünüyle değerlerden soyutlanabilecek; mekanik-pozitivist yaklaşımlarla her derecede açıklanabilecek ve istenildiği gibi yönlendirilebilecek - biçimlendirilebilecek bir malzeme olarak görülmesine yol açar. Kurucu rasyonalizmin temelinde yatan fikir de budur.
Liberalizm, Atilla Yayla, Plato Yayınları, sf. 185-186

2011/06/19

Gerçeklik

Bugün insanlar arasında neredeyse tek tip bir rasyonalite algısı var... Herkes bakışın adına rasyonalite demiyor tabii, felsefî terimleri önemsemeyen çoğunluk buna hayatın gerçekleri diyor. Bu bakışı meşrulaştıran en önemli şey, bu bakışın içerisinden gerçekleştirilen eylemlerin, gerçek hayatta karşılığını tutarlı bir şekilde alması. Yani sözgelimi "insanlar yalancıdır" şeklindeki bir ön varsayımın sürekli insan ilişkileri sırasında kullanılması, insana zarardan çok fayda sağlıyor ise, bu o ön varsayımın rasyonel olduğu sanrısına yol açıyor. Yani tıpkı bilimsel çalışmalarda olduğu gibi, hayatın kurallarını kavrayışımız da "önerme - ispat" ekseninde ilerliyor. Bir varsayımımızın doğru olup olmadığını, onu bir süre uygulayarak deniyor; zararlı çıkıyorsak bunu değiştiriyoruz (Fakat tabii ki ispat sandığımız şeyler gerçekten ispat olmayabildiği gibi, yanlışladığımızı sandığımız şeyler doğru olabiliyor. bkz: doğrulamada taraflılık).

Buradaki temel sorunlardan birisi, insanlar arasında bir efsane haline gelmiş gerçeklik algısının nasıl bir şeye tekabül ettiğinin fazla sorgulanmıyor oluşu... Yani insanlar en baştan kabul ettikleri birkaç varsayım üzerine hayatlarını kuruyorlar. Bu varsayımlar genelde, doğrulanmış veya denenmiş olmuyorlar. Dolayısıyla bu varsayımlar, sadece doğru olduğu ekseriyetçe kabul edilen varsayımlar olduğu için ayakta kalıyorlar. İnsana dair, hayata dair pek çok ezber, aksini deneyen çok az insan olduğu için ve bu çok az insanın pek çoğu da tutunamadıkları için sürmeye devam ediyor. Kimse, cesaretini toplayıp bu ezberlere aykırı bir duruş sergileyemiyor. Haliyle "bunu böyle zannediyorduk ama alakası yokmuş" şeklindeki uyanışa elinde fırsat olan çoğu kişi öncülük edemiyor. Sevan Nişanyan gibi çok az insan da olmasa, hakim gerçekliğin realite olduğunu kabul edip köşemizde otururduk herhalde.

Elinde 'fırsat' olan insanların (yani diğerlerine göre daha zengin, daha büyük şehirlerde yaşayan, daha 'güç' odağı olan konumlarda olan insanların), farklı bir şey denememelerinin tek sebebi, gerçeklik algısının, gerçeklikle olan alışverişi... Yani bu insanlar oluşturdukları dünya algısını kullanarak, gerçek dünyayla iletişime giriyor ve (görece bir şekilde olsa da) kendilerince kazanıyorlar. Dolayısıyla farklı bir şeyi denemek, onlara göre 'sonuç vermeyecek hayalci bir idealizm' gibi geliyor. Halbuki dünyaya dair farklı gerçeklik algıları inşa etmek ve dünyayla eskisinden çok daha rasyonel bir şekilde iletişime geçmek mümkün bana kalırsa... Bence, dünyaya dair tamamen farklı bir anlayışla hareket edip, hem başarı sayılan her şeyin altından kalkılabileceği gibi, hem de mutluluk veya hayatı anlamlı kılmak gibi bugün fazlaca lüks haline gelmiş iç huzura yönelik meseleler çözülebilir.

Burada öne sürdüğüm bu iddiayı ispatladığımı öne sürmeyeceğim elbette. Fakat önümdeki uzun yıllarda böyle bir amaca yoğunlaşacağım söylenebilir... Genelgeçer ezberlerden kaçarak, insanlar arasındaki hurafelerin ürettiği sahte ikilemler veya seçimlerden kaçarak yaşamaya çalışacağım. Çünkü dünyaya bir kere geldim ve hayatımın önemli bir kısmının bu saçmalıklarla boşa geçmesi beni inanılmaz rahatsız ediyor. Bu yolda gelecek yardımlara ve tavsiyelere de açığım. Umarım bir gün pek çok insan hayata dair kendi gerçekliğini geliştirmeyi dener ve biz de 'vay canına göremediğimiz ne kadar çok şey varmış' diye hayret ede ede konuşuruz...

2011/06/14

Objektif

İnsanlarda dünyada bir şeylerin objektif kriterlerle yürüdüğü gibi bir önyargı yaygın. Yani mesela ciddi bir kurum bir çalışan alacaksa objektif kriterlere bakar, güya; böyle zannedilir. Halbuki benim karşılaştığım tecrübeler genelde de doğru ise, insanlar en ciddi durumlarda bile doğrudan subjektif kriterlere bakarak karar veriyorlar. Objektif olduğu varsayılan ölçütler o denli çok şeyi ihmal ediyor ki, neticede varılan yer rastgele bir karardaki subjektiflikle neredeyse aynı yere düşüyor.

Bu tiyatroya rağmen, bana en gülünç geleni insanların son derece büyük bir ciddiyet içerisinde "ciddiyetçilik" oynuyor olmaları. Kendilerini önemsemeleri, büyük görmeleri, karşısındakilere hor tavırlar sergilemeleri, bir takım "referanslarına" güvenerek karşısındaki insanı susturmaya çalışmaları vesaire. Bunca şeyin tamamiyle mantık hataları üzerine kurulduğu bir sistemde, sakin kalmaya çalışmak, güzel yaşamaya çalışmak zor. Çünkü ilkin bunları kabullenmek gerekiyor. Fakat bu kabullenişten sonra da, yaşamın anlamlı olduğunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü, bu denli şapşala dönmüş bir toplulukta, neredeyse her şeyin hurafî temeller üzerinde döndüğünü düşündüğünüzde, bir rüya için uğraşmanın pek bir keyfi kalmıyor.

Ama yine de bıkkınlığı yenmek gerek.

2011/06/12

"[B]ütün bunları neden yapıyorsunuz?"

“Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra, ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak, doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü, beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir. Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör olur. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yıllardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”
Oğuz Atay / Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan / s. 176-178

Şurada gördüm.

2011/05/30

Sterilizm

Olasılıksız adlı romanda, başkahraman romanın bir yerinde dünyada 'yok edemeyeceği' bir etkisi olduğunun acı bir şekilde farkına varır. Öyle ki, bir adaya kaçıp yerleşse de, dünyanın geri kalanında olup bitenlerden sorumlu olacaktır. Mesela, o sesini yükselttiği için daha iyi yaşam şartlarına kavuşacak birileri varsa, bu kişinin bir ıssız adaya yerleşmesi durumunda birileri 'onun yüzünden' haksızlığa uğrayabilecektir...

Bu mantığı açmak ve dünyada olup biten her şeyden belli bir miktar sorumluluk hissetmek bana makul geliyor. Çünkü gerçekten de eylemlerimiz ufak da olsa, birileri için çok önemli ve çok büyük şeylere sebep olabilir. Üstelik bir kişinin değil, daha çok kişinin bu etkiyi katlanarak artıracağı bir gerçek...

İşte bu yüzden, mesela siyasi manada 'bunların hepsi aynı, her şey düzenin ürünü, ben oy falan vermiyorum' tarzı bir davranışı nedense bir türlü anlayamıyorum. Yanlış anlaşılmasın, oy vermek gibi vermemek de bir siyasi tercihtir. Ama benim derdim daha çok, böyle yaparak kendini 'elleri temiz' hissedenlerle... Bu davranış, oy vereceği siyasi partilerin yükünü sırtlanmayı göze alamayan kişilerin 'oy vermezsem olan bitenden de sorumlu olmam' varsayımıyla hareket etmelerinden kaynaklanıyor. Fakat bana kalırsa, kendilerini 'steril' hisseden bu kişiler fena hâlde hatalı bir mantık kuruyorlar. Çünkü oy veren ne kadar sorumlu ise, oy vermeyen de o denli sorumludur. Oy veren, yanlış veya doğru bir tercihte bulunma riskini alırken; oy vermeyen ise epsilon kadar bir değişiklik yaratma şansını dahi elinin tersiyle iter ve böylece ileride olabilecek kötü şeylerin 'olabilmesine' katkı sağlaması olasılığını yaratır (Fakat 'ona rağmen' olabilecek iyi şeylerin önünü açıyor da olabilir!). Neticede oy vermemek de oy vermek gibi bir tercih olduğundan, kişinin kendisini temiz hissedebilmesi sadece yüzeysel düşüncenin bir sonucudur.

Yani oy veren kişi 'kirli' olmadığı gibi, oy vermeyen kişi de 'temiz' değil. Dahası, ikisi de açıkça siyasi pozisyon belirttikleri için ikisinin de 'kirlenme' riski aynı düzeyde.

Bu yüzden, bence 'ben apolitiğim', 'ben düzen partilerine oy vermem' diyip, kendinizi temize çıkardığınızı sanmayın. 'Oy verin' demiyorum. Ben bilmem. Fakat kendinizin de temiz olmadığını bilin yeter...

Yeni Üniversite

Dört yıllık üniversite miadını doldurdu. Eğitim hayat boyu sürecek. Üniversite eğitimi, bilgi aktarmak yerine bilgi oluşturma sistemleri üzerine odaklaşacak.

Öğrencilerle hocaların, fabrikasyon usulü aynı saatlerde, aynı binalarda paylaşıma zorlanmasından, verimsiz, bireyin özellik ve ihtiyaçlarına ters düşen mevcut sistemden vazgeçilecek. İnternet üzerinden isteyenin istediği üniversitede istediği hocadan istediği saatte, istediği dersi takip edip, gene internet üzerinden hoca ve öğrencilerin tartışma ortamı kurabilecekleri bir dünyada yaşıyor olmamızın ifade biçimleri yaygınlaşacak.

Araştırma, evrensel bilim dünyasına yeni buluş ve düşüncelerle katkıda bulunmanın yollarını açar. ‘Son kullanma tarihini’ aşmış bilgi papağanı kurumlar, ikinci sınıf meslek okulu olmaktan öteye gidemez.

2011/05/04

Havalar Üzerine

Biliyorsunuz, havanın bahar aylarında neden ısınıp soğuduğuna dair şöyle bir teori önermiştik. Bu teoriyi destekleyen pek çok gözlem yaptık. Şöyle ki, rock festivali başladıktan sonra pazartesi ve salı hava aniden soğudu. Çarşamba sağanak yağmur yüzünden Tibet Ağırtan'ı izleyemedim. Perşembe ve Cuma da hava soğuk ve yer yer yağışlı devam etti.

Bilin bakalım cumartesi ne oldu? Tişörtle gezmek zorunda bırakacak kadar ısındı havalar... O günden bu yana ben tişörtle gezdim.

Soranınız olacaktır, "e şimdiki berbat hava neyin nesi?" diye. İTÜFest'in başladığını söylemiş miydim?

2011/05/03

Epifiz

[E]pifiz bezinin oldukça romantik bir geçmişi olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bundan birkaç yüzyıl önce filozof Rene Descartes, vücutta sadece bir epifiz bulunduğu ve her insandan da sadece bir tane olduğu için, epifizin, bilincin kaynağı olduğunu düşünmüştü. Ama yanılıyordu. Bu durum, herhangi bir dayanaktan yoksun tezler üretmeye çalışınca, en zeki insanların bile hata yapabileceklerini ispat etmeye yetiyor.
Beyninize Hoş Geldiniz, sf. 63.

2011/05/01

"[G]iriş sınavları aldatmacadır. Geçerliği yoktur."

Gündüz Vassaf
Sen Adam Olamazsın: Zekâ Testlerinin Toplumsal İşlevi’ adlı bir tebliğ vermiştim yıllar önce. Testler, psikologların ekmek teknesi olduğundan eleştiriden hoşlanmazlar. Tek psikologlar mı?

Devletler de sığınır testlerin arkasına.

Üniversite giriş sınavları buna sade bir örnek.

Toplumdaki fırsat eşitsizliğinin nesnel görünümlü kılıfıdır testler.

Tesadüf değildir, test sonuçlarına göre en çok yoksulların çocuklarının geri zekâlı damgası yeyip özel alt sınıflara yollanmaları.

Tesadüf değildir, kişilik testlerinin sonuçlarına göre en çok yoksulların akıl hastanelerini boylamaları.

Dünyada en çok kullanılan zekâ testlerinden Stanford-Binet’yi geliştiren Terman, ABD’deki azınlıklara yönelik ırkçılığını şu sözlerle ‘bilimselleştirir’:

“Aptallıkları ırksal olmalı. Bunlara, Kızılderililer, Meksikalılar ve zenciler arasında olağanüstü sıklıkla rastlanması, ırklar arası zekâ düzeyi farklılıklarının ele alınmasını gerektiriyor. Bu toplulukların çocukları özel alt sınıflara konulmalı.”

Amerika’da üniversiteye girişte ilk kullanılmaya başlandığında, yetenek sınavlarının düzenlenmesinde öncü rolü olan Goddard, hükümete yazdığı bir raporunda şöyle der:

“Sizin zekâ yaşınız 20, bir işçinin zekâ yaşı 10 olabilir. Sahip olduğunuz gibi bir yuvayı o işçi için de talep etmek saçmalık olur.”

İngiltere Psikoloji Derneği Başkanı Sir Cyril Burt, ülkesindeki katı sınıf sisteminin gerekçelerini bilimsel çalışmalarının sonuçlarına dayandırır. İşçi sınıfının çocuklarının, kuşaktan kuşağa işçi sınıfına mensup olmalarını, İngiltere’de sosyal mobiliteye pek rastlanmamasını zekâlarının düşüklüğüne bağlar. Bunu kanıtlayan araştırmalarından ötürü Kraliçe tarafından ‘Sir’ unvanıyla taltif edilir. Ne var ki Cyril Burt, testleri bile uygulamaktan üşenmiş, sonuçlarını masa başında uydurmuştur.

Türkiye’de uygulanan üniversite giriş sınavlarının tek bir bilimsel gerekçesi olabilir; sınava girenler arasından üniversitede başarılı olabilecekleri seçmek.

Sınavın, üniversitede bir-iki yıl okuduktan sonra başarısızlıktan atılacak öğrencileri önceden saptamasından (ki boş yere başarılı olabileceklerin yerlerini işgal etmemiş olsunlar) başka bir gerekçe olamaz.

Peki, böyle bir geçerliği var mı Türkiye’de her yıl uygulanan, milyonlara “Sen üniversitede okuyamazsın!” diyen sınavların.

Yok!

Yıllar önce, sınavlar bugünkü başıbozuk düzenden çok daha ciddi bir şekilde uygulanırken, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri üzerine bir araştırma yapmıştım.

Öğrencilerin üniversite giriş sınavı puanlarını, onlara uyguladığım zekâ testleri sonuçları ve derslerindeki not ortalamaları ile karşılaştırdım. Beklenen sonuç, sınav puanları yüksek olanların, not ortalamalarının ve de zekâlarının yüksek olmasıydı. Çıkan sonuç, giriş sınavlarının geçersiz olduğunu, bu üç ölçüt arasında korelasyon olmadığını gösterdi.

Üniversite giriş sınavları aldatmacadır. Geçerliği yoktur. Geçerliği olduğunu iddia edecek olanların bunu kanıtlayabilecek, istatistiklerle destekleyebilecek tek bir araştırmaları yoktur.

Testlerin işlevi, gençleri heder etmek. Dershane sahiplerini, bunları geliştirip uygulamakta monopol sahibi test şirketini zengin etmek. Devletin, toplumdaki sınıfsal fırsat eşitsizliğini, sözde nesnel test sonuçlarıyla kamufle etmesini sağlamak.

Devletin, bilançosu milyonlara varan test sanayiini desteklemek yerine, her aday için yazı tura atması, daha adil, daha az masraflı, daha isabetli olur.

2011/04/29

Niçin?



Türkçe altyazı seçeneği mevcut. İyi seyirler.

2011/04/27

Doğrulamada Taraflılık

İnsan, belli bir şeye, belli bir sebepten inandığı takdirde, benim doğrulamada taraflılık dediğim bir hastalığa yakalanıyor bence. Mesela bir sosyalist, çevresinde hep 'sosyalizm' geldiği takdirde düzelebilecek sorunları görüyor (ve kendi paradigmasını doğruluyorken), bir liberal sürekli devletçilikten kaynaklı problemleri görüyor. Fakat bir sosyalist, devletçilikten kaynaklanan problemlere o kadar da dikkat etmiyorken, bir liberal de tersini yapmıyor. Böylece gün içinde insanlar zihinlerinde kendi inandıkları paradigmayı habire pekiştiriyor. Sonra da karşıt fikirli birileriyle karşılaştıklarında "nasıl olur da bir insan böyle düşünebilir" gibi cümleleri kurmak çok da zor olmuyor haliyle.

Bunu sadece siyasetle falan sınırlamamak lazım. Günlük yaşamımızı inançlar üzerine kuruyoruz. Aşk ilişkilerinden, iş ilişkilerine kadar her şeyi karşımızdakilere atfettiğimiz önyargılara göre şekillendiriyoruz. Sözgelimi, bir erkek bir kadın hakkında ne çeşit önyargılara sahipse, sürekli o önyargıları doğrulayan olaylara dikkat ediyor ve içinden "evet işte kadınlar gerçekten de böyle" diyip duruyor. Tersine bir örnekle karşılaştığında, "ya tersine örnekler de çok fazlaymış" düşüncesi aklından pek geçmiyor. Bu tarz genellemeler bir süre sonra karşısındakine de farklı davranmasına yol açıyor hatta belki kehanetin kendini gerçekleştirmesine bile yol açıyor.

Buradaki durumun bir istatistiksel anlamlılık problemine karşı düştüğü düşünülebilir bence. Bir insan doğru olduğunu ispatlayamadığı bir şeye inanacaksa dahi, o inancın gerektirdiği sonuçların anlamlı bir örüntü izliyor olması gerekir.

Tabii bunu böyle demekle bütün problemler bitiyor mu, hayır. Bu işe asgari derecede dikkat etseniz dahi, ilişkileriniz zerre düzelmeyebilir. Çünkü çevremizdeki tonla insan, ısrarla bunu böyle yapmaya devam edecek.

2011/04/25

Rock Festivali ve Nedensellik

6 yıldır İTÜ kampüsündeyim. Bu demek oluyor ki, bu sene göreceğim 6. İstanbul Rock Festivali olacak. Fakat, genelde Nisan sonu veya Mayıs başı yapılan bu etkinliklerin hiçbirinde havanın sıcak olduğunu hatırlamıyorum. Bu etkinlikten hemen önceki hafta sıcak basabilir, hemen sonraki hafta da sıcak basabilir ama tam Rock Festivali haftası hava her zaman buz keser. Bu her zaman böyle oldu. Biz de iki - üç hafta kadar önce Rock Festivali tarihi açıklandığında, "o hafta kalın giyinelim ve şemsiye taşıyalım, demek ki soğuk olacak" diye espri yapmıştık. O Rock Festivali bugün başlıyor ve hava gerçekten de soğuk.

Bence bu noktada bir nedensel ilişki çıkarsayabiliriz. Havanın Nisanın sonunda bile böyle olmasının sebebi küresel ısınma, şu ya da bu değil. "Hava soğuk ÇÜNKÜ İstanbul Rock Festivali var."

Evrak

Kafka'ya atfedilen şu sözler hoşuma gitti:
bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. insan evraka dönüşür. evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca 'olay'dır. 'konu' ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. sigara içmek kesinlikle yasaktır. bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. her türlü ümit uçup gider. kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. en iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.
Bugünlerde belirli bir otoriteye sahip çoğu insanın bu sözlerde bahsedilen 'bürokrat'a benzediği söylenebilir. İnsanlar, diğer insanları bir takım kağıtlarda yazan şeyler cinsinden değerlendiriyor, kalın bir CV veya not ortalaması veya sicil veya dil puanı vb... İşin kötüsü bu değerlendirmeye tabi olup, bu sıkıntıları çekenler herhangi bir otorite ele geçirdiklerinde aynısını yapmaktan geri durmuyorlar; üstelik bu durumu 'kaç yıllık gelenek' olarak 'savunabiliyorlar' bile...

2011/04/24

İngilizce Testleri Üzerine

Çok güzel bir konuşma. Bu sefer videonun Türkçe altyazı opsiyonu da var. İyi seyirler.