2011/12/18

Tarih [Mahçupyan]

[Y]eniden inşacı bakış açısından tarihsel olgular yorumdan ve değer yargılarından bağımsız olarak, “orada” dışımızda keşfedilmek üzere durmaktadırlar. Bunların bir araya gelmesi tarihçinin doğru sorular sorumasına ve anlamlı bir tarihsel açıklamanın üretilmesine vesile olur. Dolayısıyla karşımızda bakan kişiye göre değişen göreli bir geçmiş bulunmaz. Geçmiş tek ve sabittir. Eğer tarihçi nötr bir şekilde bu geçmişe yaklaşacak olursa, üreteceği tarih de “doğru” olarak; geçmişi yaşandığı biçimiyle yeniden inşa edecektir.
Yeniden inşacı yaklaşım açısından değişimin öznesi kaçınılmaz olarak tekil tarihsel olguların içinde aranacaktır. Bunlar bazen bir kralın iradesi, başka bir zaman da bir savaşın belirli bir şekilde sonuçlanması olarak ortaya çıkabilir. Ama değişimin olup olmaması, yönü ve miktarı daima önemli bir veya birkaç olayla açıklanabilir. Böylece ortaya “iradi” bir tarih anlayışı çıkar: Tarihsel olguların temellerinde insanların yanılgıları veya basiretleri aranır.
Son yıllarda yaşanan tartışmaların sonucu olarak bugün yeniden inşa yaklaşımını bu denli katı bir biçimde savunan tarihçilerin sayısı epeyce azalmıştır. Artık tarihçinin önyargısız bir şekilde geçmişe bakmasının olanaklı olmadığı, olguların ancak kafamızda daha önceden şekillenmiş sorular ışığında birer “tarihsel olgu” olarak değer kazandığını hemen herkes kabul etmektedir. Ne var ki bu sınırlamalar, geçmişin bizim dışımızda bilinebilir bir gerçeklik alanı olarak var olduğu varsayımını kıramamıştır. Yeniden inşacı tarihçiler için, her ne kadar bir tarihçinin olgular karşısında tamamen nötr olması mümkün olmasa da; kendini bilen bir tarihçi, bu sınırlamayı mümkün olduğunca aşacak ve geçmişi yaşanana yakın bir biçimde ortaya koyabilecektir.
Yeniden inşacı yaklaşımın ampirizmine ve pozitivizmine karşı yükselen modern tepkiler, tarihçinin işlevinin bir “yeniden” inşa değil, ancak bir inşa olabileceğini ortaya atmıştır. Diğer bir deyişle tarih, eldeki olgulardan hareketle geçmişi aynen yaşandığı gibi yeniden ürettiğini iddia edemez; çünkü bu olguları seçen, onları önem sırasına göre dizen kendisidir. Dolayısıyla tarihçi önündeki olguları ister istemez bir model içinde ele alır. Bunun anlamı, daha olgulara yönelmeden önce tarihçinin kafasında bir açıklayıcı kuramın bulunduğudur. Aksi halde hiçbir olgu kümesi açıklayıcılık özelliğine sahip olamaz.
Batı'yı Anlamak: Zihniyet, Değişim ve Kriz. Etyen Mahçupyan. sf. 69-70.

2011/09/07

Poincaré'nin Deneyimi [May]

Şimdi de on dokuzuncu yüzyılın sonuyla, yirminci yüzyıl başlarının büyük matematikçilerinden biri olan Jules Henri Poincaré'nin, benimkinden daha karmaşık ve zengin olan deneyimini ele alalım. Poincaré otobiyografisinde hayranlık uyandıran bir açıklıkla, yeni kavrayış ve kuramlarının ona nasıl geldiğini anlatır, ve bir "hamle"nin vukuatını çevreleyen şartları canlı bir biçimde dile getirir.

"On beş gün boyunca, sonradan Fuchs fonksiyonları diye isimlendirdiğim fonksiyonların olamayacağını kanıtlamaya çabaladım. O zamanlar çok bilgisizdim; her gün çalışma masamın başına oturup bir ya da iki saat kalıyor ve hiçbir sonuca varmadan bir yığın kombinasyonu deniyordum. Bir gece, âdetim değilken, koyu kahve içtim ve uyuyamadım. Fikirler sürülerle üşüştü; tabiri caizse, çiftlerin kenetlenip kararlı bir kombinasyon oluşturana dek çarpışıp durduklarını hissettim. Ertesi sabaha dek, hipergeometrik serilerden gelen Fuchs fonksiyonlarının bir sınıfının varlığını oluşturabildim; geriye sonuçları yazmaktan başka bir şey kalmamıştı, ki bu da topu topu birkaç saat sürdü." (*)

Henüz genç bir adamken, askeri görevini yapmaya çağrıldı ve bu arada geçen aylarda düşüncesinde bir şey olmadı. Bir gün Güney Fransa'daki bir kentte, bir başka askerle konuşarak otobüse biniyordu. Ayağını basamağa atmak üzereyken -ânı bu kadar kesin bir biçimde belirtiyor- keşfetmiş olduğu bu yeni matematik fonksiyonlarının daha önceleri üzerinde çalışmış olduğu geleneksel matematikle nasıl ilişkilendiklerinin yanıtı aklına geliverdi. Poincaré'nin deneyimini okuduğumda -ki kendi yaşantımdaki olayın sonrasıydı- bu özel kesinlik ve canlılığın gösterdiği benzerlik beni çarptı. Poincaré basamağı çıktı, otobüse girdi, arkadaşıyla konuşmasına ara vermeden devam etti, ama anında bu fonksiyonların genel matematiğe ilişkilendikleri yolu tümüyle kavramıştı.

Otobiyografisinin askerlik görevinden döndükten sonraki bir bölümüyle devam edersek:

"Sonra dikkatimi, açık bir biçimde pek başarı sağlayamadığım ve daha önceki araştırmalarımla ilişkili olduğundan şüphe duymadığım birtakım aritmetik sorularının incelenmesine yönelttim. Başarısızlığımdan tiksinerek, birkaç gün geçirmek üzere deniz kıyısına gittim ve bambaşka şeyler düşündüm. Bir sabah, kumsalda yürürken, üç tabanlı belirsiz kuadratik biçimlerin aritmetik dönüşümlerinin, Öklidçi-olmayan geometrinin biçimleriyle özdeş olduğu fikri, tamamen aynı anilik, kısalık ve dolaysızlık özelliğiyle aklıma geliverdi." (*)

Poincaré bir an için psikolog olarak, kendisine bizim yukarıda ortaya attığımız soruyu soruyor: Bu anda, fikirler ileri fırladıklarında zihinde neler olup bitiyor? Sorusuna yanıt olarak şunu öneriyor:

"Başlangıçta en çarpıcı gelen, daha önceki uzun, bilinçdışı emeğin görünür bir işareti olan bu ani aydınlanmanın belirişi. Matematiksel buluştaki bu bilinçdışı emeğin rolü bana su götürmez görünüyor, bu emeğin izleri bu kadar apaçık olmayan bir yığın başka durumda da bulunabilir. Zor bir soruyla uğraşırken, ilk atakta sık sık hiç de iyi olmayan sonuçlar elde edilebilir. O zaman kişi, kısa ya da uzun bir istirahatten sonra işin başına yeniden oturur. İlk yarım saatte, daha önce de olduğu gibi hiçbir şey bulunmaz ve sonra birden belirleyici fikir akılda kendini gösteriverir. Bilinçli emeğin daha verimli olmasının nedeni olarak, kesintiye uğraması ve istirahatin akla, gücünü ve diriliğini tekrar kazandırmış olması gösterilebilir." (*)

Aydınlanmanın belirişi sürekli yüklenmenin ferahlatılmasından mı, yani basit bir istirahatten mi kaynaklanıyor? Hayır, diye yanıtlıyor:

"Daha muhtemel olan, verilen arada bilinçdışı bir çalışmanın kendine yer kazanması ve bu çalışmanın sonradan, sonucunu araştırıcıya değindiğim durumlarda olduğu gibi göstermesi; bununla birlikte sonuçlar, bir yürüyüş ya da yolculuk esnasında değil de, bilinçli bir çalışmada kendini gösteriyor, ama bu sonuçlarda bilinçli düşünce hepsi hepsi tahrik edici bir unsur rolündedir ve kavrayış, bilinçli emekten bağımsızdır, emeğin bilinçdışında kalan kısmı istirahat sonrasında bilince çıkan biçimi hazırlamıştır." (*)

Arından, bilinçdışı hamlenin pratik yanlarına bir diğer etkili yorumda bulunarak devam eder:

"Bu bilinçdışı emeğin şartları hakkında söylenecek bir diğer dikkate değer husus var: Bilinçdışı çalışmanın olanaklılığı ve kesin bir meyve vermesi ancak, bilinçli bir çalışma ile birlikte sürdürülmesiyle söz konusudur. Bu ani esinler (aktarılan örnekler de bunu yeterince kanıtlar) hiçbir zaman, mutlak biçimde verimsiz görünen iradi çabalarla geçen, işe yarar hiçbir şeyin elde edilmediği, takip edilen yolun tümden sapıp yittiği günler yaşanmadan ortaya çıkmazlar. Bu çabalar öyleyse düşünüldüğü kadar kısır olmamışlardır; bilinçdışı düzeneği bu çabalar diri tutmuştur; onlarsız bu düzenek devinemez ve hiçbir şey üretmezdi." (*)

(*) Henri Poincaré, "Mathematical Creation", The Foundation of Science içinde, çev. George Bruce Halsted, The Creative Process, der. Brewester Ghiselin, New York, 1952, s. 36
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 83-85.

2011/09/05

Cesaretin Bir Paradoksu [May]

Her cesaret çeşidinde rastladığımız tuhaf bir karakteristik paradoks burada karşımıza çıkıyor. Ortadaki karşıtlık şudur: Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız. Kesin inanç ve şüphe arasındaki bu diyalektik ilişki cesaretin en yüksek tiplerinin özniteliğidir ve cesareti salt gelişme ile özdeşleştiren basitleştirici tanımlamaların yanlışlığını ortaya serer.

Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidirler. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizmin de özüdür. Girişimin yeni doğruyu öğrenmesine set çeker ve bilinçdışı şüphenin cansız hayaleti olur. Bu durumda kişi itirazlarını, sadece karşı çıkışları değil, kendi bilinçdışı şüphelerini de yatıştırmak için artırmak durumunda kalır.

Beyaz Saray'dan yükselen, "mutlak olarak eminim ki," tonunu, ya da, "şuna mutlak bir açıklık getirmek isterim ki," ifadesini -Nixon- Watergate günlerinde sık sık olduğu gibi- her işittiğimde, aşırı vurgulamanın ifşa ettiği bir sahteciliğin tezgâhlandığını hissedip kendimi geri çekmişimdir. [...] İnsan böylesi bir zamanda, bağlılığını apaçık korumuş ve şüphelerini apaçık itiraf etmiş olan Lincoln gibi bir liderin varlığını özlüyor. Tepedeki insanın senin benim gibi şüpheleri bulunduğunu; bu şüphelere rağmen yolu açacak cesarete sahip olduğunu bilmek çok daha güvenlidir. Yeni doğruya karşı kendini hendeklere çeviren fanatiğin tersine, hem inanabilme, hem de kendi şüphelerini kabul etme cesareti olan kişi yeniden öğrenmeye açık ve esnektir.

Paul Cézanne sanatın geleceğini kökten etkileyebilecek yeni bir uzam biçimi keşfettiğine ve resimlediğine kuvvetle inanırken aynı zamanda her anını dolduran acılı kuşkular içindeydi. Kendini adama ve şüphe arasındaki ilişki hiçbir şekilde uzlaşmaz değildir. Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir: Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da yapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu yüzden sonu gelmez bir süreçtir. Böylece Leibniz'e atfedilen ifadenin anlamını bilebiliriz: "Eğer bir şey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm."
Yaratma Cesareti, Rollo May, sf. 48-49.

2011/09/02

Nedensellik

Bilimsel metodoloji, nedensellik üzerine kuruludur. Nedensellik ise, her olayın bir 'sırada' gerçekleştiğini, hiçbir şeyin yoktan varolamayacağını ve her şeyin bir neden-sonuç dizisini takip ettiğini varsayan bir düşünce tipidir. Dolayısıyla, bu bakışta hiçbir şey kendinden önceki 'nedenlerden' bağımsız oluşamaz. Bu nedenler 'karmaşıklık' sebebiyle kestirilemeyebilir fakat bu yine de onların olmadığını ispatlamaz. Bu görüş, fiziğin temel varsayımlarıyla ilişkilidir. Fakat nedensellik temel bakış olarak alındığında, bizim anlamlı bulduğumuz bazı olaylar sadece tesadüflerden ibaret hâle gelir. Hepimiz bize gizemli veya mucizevi olarak gelen bir takım fenomenleri gözlemlemişizdir. Bunlar için nedensel bir açıklama bulmak çoğu zaman imkânsızdır. İncelemek için Jung'dan bir örnek getirebiliriz:
M. de Fortgibu, M. Deschamps diye birine, çocukken Orleans'ta bir parça kabak tatlısı verir. Deschamps, On yıl sonra Paris'te bir aşevinde başka bir kabak tatlısı bulur, bir parça daha olup olmadığını sorar. Ama kabak tatlısının daha önce M. de Fortgibi tarafından sipariş edildiği anlaşılır. Aradan yıllar geçer, bir kabak tatlısı partisine çağrılır. Az görülen bir şeydir bu tür toplantılar. Tatlısını yerken tek eksiğin M. de Fortgibi olduğunu fark eder. O an kapı açılır, yaşlı, yolunu büsbütün şaşırmış biri yürüyerek içeri girer. M. de Fortgibi'dur, elindeki yanlış adres yüzünden yanlışlıkla bu toplantıya dalmıştır. (C.G. Jung, Eşzamanlılık: Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke, sf. 25).
Bu olayda bir nedensellik bağlantısı kurulup, kurulamayacağı bugünkü algımızla bilinemez kalıyor. Bizim görünürde hiçbir nedensel bağlantıya sahip olamayacağını düşündüğümüz şeyler, bizim hiç aklımıza gelmeyecek şekilde nedensel olarak bağlanabiliyor. O yüzden böyle fenomenleri incelemeden önce, bu olayların herhangi bir nedensellik bağlamında açıklanamayacağını göstermek gerekli. Ki bu da imkânsız bir çabaya karşılık düşüyor.

Mesela, House MD adlı bir dizide geçen bir olay, bu örneğe benzer bir olay olarak ele alınabilir. Şöyle ki, bir bölümde, kendini 'mucizevi' birisi olarak gören bir hasta, başka bir kanser hastasını 'tedavi' etmeye kalkışmış ve bunun sonucunda kanser hastasının tümörü küçülmüştü. Mucizevi ve görünürde nedensel bir açıklaması olmayan bu fenomen, dizinin başrol oyuncusu Dr. Gregory House'u epey rahatsız etmiş ve olayı derinlemesine araştırmasına sebep olmuştu. Neticede tümörün geçici olarak küçüldüğü anlaşılmış, bunun sebebinin de 'mucizevi' güçlere sahip olduğuna inanan hastadaki bir virüs olduğu anlaşılmıştı. Bu durumda Dr. House, nedensel olarak kavranamayacak gibi görünen bir olayın arkasındaki nedensellik bağlantısını ortaya çıkarmıştı.

Neticede, nedensellik varlığı bizden bağımsız olan bir şey. Dolayısıyla, bizim dünyaya bakışımız ve onu anlamlandırışımız nedenselliğin çalışma biçimini değiştiriyor gibi görünmüyor. Çünkü, sözgelimi, uçaklar uçuyor... Yani, bizim nedensellik kavrayışımız doğayla uyum içerisinde, doğa (veya madde) ise bizden bağımsız varolan bir şey. Kısaca, nedensellik sadece bizim algılarımızın ürettiği ve sadece bizim algılarımızla uyumlu bir şey olmaktan ziyade, evreni tutarlı bir biçimde açıklamak konusunda epey yol katetmiş bir mantık yapısı durumunda. Öyle olmasa, uçaklar uçmaz, cep telefonları çalışmazdı...

Nedensellik dışı bir 'ilke' geliştirebilmek için, bu ilkeyi yalnızca bizim algılarımız dışında da test edebileceğimiz bir alan olması gerekir. Son tahlilde, yukarıdaki kısa hikayede anlatılan türden karşılaşmaların 'anlamlı' bulunabilmesinin sebebi bizim algılarımızdan başka bir şey değil... Yani bizim hayat görüşümüz ve dünya anlayışımız, bu karşılaşmaları 'anlamlı' kılıyor. Evrensel bir 'ilke'nin bu durumları 'anlamlı' varsayamayacağı açık. Şöyle bakalım: Yukarıdaki örnekte bir kabak tatlısı var. Eğer ilke şeyleri 'anlamlı' buluyorsa, 'kabak tatlısı' bu ilke açısından bir şey ifade ediyor demektir. Oysa kabak tatlısı için 'evrensel' bir tarif yok.

Demek ki, bu tür anlamlı karşılaşmalar, eğer sadece tesadüflerden ibaret değillerse, bunu yaratan "evrensel ilke" şeylerle ilgili değil, bizim zihinlerimizle ve zihinlerimizin şeylere atfettiği anlamlarla ilgili... Yani, mümkün olan şey şu: bilincimiz veya bilinçdışımız, gerçek dünyayla bir şekilde iletişime geçmekte ve bu 'anlamlı' karşılaşmaları yaratmakta. Jung, hal-i hazırda bunun madde (yahut enerji) temelli bir etkileşim olmadığını söylüyor. Yani ona göre, bu olayları yaratan şey bizim 'beyin dalgalarımız' yahut başka fiziksel prosesler değil...

Nedenselliğin sınırları bazı fenomenleri tutarlı bir arkaplana kavuşturamıyor olabilir. Bu nedenselliğin bazı şeyleri ıskalıyor olması kadar, bu fenomenlerin sadece tesadüfler olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda, nedensellik, insanın ürettiği düşünceleri önemli ölçüde sınırlıyor olabilir. Fakat yine de henüz elimizde bundan daha iyi doğayı modelleyebilen bir araç bulunmamakta. Dolayısıyla, nedenselliği bir kenara koyduğumuzda, daha keşfedilmemiş bir ilkenin geçerli olduğu tamamen karmaşık dünyaya adım atmış oluyoruz. Öyle ki bu dünyada, çıkış noktamız madde etkileşimleri değil.

Bu durumda nedenselliğin dayandığı iki temel a priori kabul olan uzam ve zamanın temel rol oynamadığı bir ilkeyi arıyoruz demektir. Bir kere zamanın içinde yaşayan varlıklar olarak bizim zaman-dışı bir ilkeyi nasıl keşfedeceğimiz veya keşfetsek de nasıl anlayacağımız meselesi benim için büyük bir merak konusu...

2011/08/04

Demotivatörler

Duygularımızı, düşüncelerimizi veya planlarımızı çevremizdeki insanlarla paylaşmak bir ihtiyaç. İhtiyaç olduğu kadar, bizim dışımızda gerçek dünyayla ilişkiye giren birilerine bir şeyleri anlatmamız, ne kadar gerçeğe bağlı olduğumuzu da test etmemiz anlamına geliyor. Fakat, her şeyi, çeşitli önyargılarla karşılaşacağımızı düşündüğümüzden, herkese anlatmıyoruz. Dolayısıyla dar bir çevreye hapsoluyoruz. Bu hapsolduğumuz dar çevre genelde, her gün iletişime geçmek zorunda olduğumuz için samimileştiğimiz insanlar oluyor. Çünkü ötekilerle çok eski dost değilsek bağlarımızı yitiriyoruz. Hem de her gün birlikte vakit geçirdiğimiz insanlar, bizim 'bozuk' ruh halimizi anlayıp, onlara 'derdimizi' anlatmamız konusunda bizi cesaretlendirebiliyorlar. Yahut, bir an aklımızdan geçenleri ve heves ettiğimiz şeyleri anında söyleyebileceğimiz kişiler genelde bu kişiler oluyorlar.

Fakat, benim bugüne kadar gördüğüm (yurttaki oda arkadaşlarımdan, çeşitli vesilelerle aynı ortamda vakit geçirdiğim arkadaşlarımdan) insanların büyük bir çoğunluğu demotivatör olma özelliğine sahip... Yani, bir planınızı söylediğinizde daha söyler söylemez 'uçtuğunuz' şeklinde bir yanıt alıyorsunuz. Yahut, risk içeren bir tercih yapmanız gerektiğinde eğer olur da bunu böyle kişilerin yanında söylerseniz, doğrudan 'en kötü' şeyin başınıza geleceğini ya da çok kötü şeyler olacağını duyuyorsunuz.

Bir insan bunu yapmakla ne elde eder, uzun uzun düşünmek istemiyorum. Ama böyle insanlara eskiden mahkûm idim, şimdiyse -çok şükür- değilim. Eski günleri düşündükçe, bu tarz düşünen insanların arasında kalmanın insanı nasıl bir ruh haline ittiğini çok daha iyi farkediyorum. Neredeyse her planınız 'başarısızlığa mahkum', her değişiklik kararınız 'geçici bir heves', farklı alanlara ilgi duymanız 'maymun iştahlılık' ve daha bir sürü itham... Böyle saçmalıkları söyleyen insanlara bugün de hakettikleri cevabı veremediğimi düşünüyorum; neticede bu insanlarla ilişkiyi kesmek de yeterli bir davranış değil. Fakat yapacak başka bir şey de yok; eğer 'kötü' insan olmayı göze almazsak...

2011/07/20

Çıkarım

Dünyadaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi, çıkarım yapmak... Bir şeye karar vermek ve o karar verilen şeyi savunmak, dar kapsamlı önermeler için bile çok büyük bir bilgi dağarcığı gerektiriyor. İnsan ise, en temel düşüncelerini dahi tutarlı bir biçimde savunabilmek için öğrenmek zorunda olduğu bilgi miktarını, hayatın tüm pratik zorluklarını aşarak öğrenmek zorunda. Bu da oldukça zor bir işe tekabül ediyor. Dolayısıyla, insanların aşağı yukarı hepsinin 'bilgili' oldukları konularda dahi önemli eksiklikleri olduğu, buradan hareketle 'kesin' iddialar ve önermelerde bulunmak için neredeyse herkesin çok fazla bilgi eksiğine sahip olduğu öne sürülebilir.

Sözgelimi, bir insan ahlaki açıdan bir şeyi savunmak istiyorsa, bu savunmaya karşı tonlarca istisnai durum bulunabiliyor. Dolayısıyla, bu ahlaki önermeyi zorunlu olarak 'çeşitli' koşullar altında savunmaya çalışan insan, şartlar onu aşındırdıkça bu pozisyonları koruyamıyor. 'Evrensel' bir pozisyon inşa etmenin, evrensel bir bilgi dağarcığı gerektirdiği gerçeğine bakılırsa, her insanın düşünce dünyasının, "kendisine ait" ve bilgi kapasiteleri itibariyle diğerleriyle mukayese edilemeyecek kadar subjektif olduğu ortaya çıkıyor. Zaten buradan hareketle, bir kişinin diğerinin hayat tarzı hakkında dayatmacı hükümler öne süremeyeceği, çünkü varolduğu şüpheli olan 'doğruyu' bilecek kadar bilgiyi elde edemeyeceği gibi bir önermeyi savunmak da mümkün olabiliyor. Buradan da hümanizmin temeli olan mütevazılığa ulaşmak mümkün...

Çıkarım yapmak ve 'karar vermek', neredeyse çoğu durumda tartışmalı ve eksik bir durum ise, bu durumun başkalarının hayatlarını etkileyebilecek kişilerin (yani demokratik bir ortamda, herkesin) üstüne bindirdiği sorumluluk aşikâr... Dolayısıyla, mesela siyaset hakkında konuşmak sadece yöneticilerin değil, normal bir bireyin dahi çok dikkat ve titizlikle yapması gereken bir şey haline geliyor. Çünkü alacağınız siyasi pozisyonlar, tam olarak diğerinin kaderini belirlemekle ilgili. Ve bu noktada, gelişigüzel ve tamamen eksik bilgiyle alacağınız kararlar ve ürettiğiniz söylemler, diğerlerinin hayatlarına mal oluyor olabilir. İşte siyaset, ancak bireylerin bu tip bir bilince sahip olduğu oranda işlevsel bir hâle gelebiliyor. Öteki durumda, yani Türkiye ve diğer pek çok ülkenin içinde bulunduğu durumda, siyaset sorumsuz ve ahlaksızca davranışlarla manipüle edilen ve pek de bir yararı görülmeyen bir araç konumunda... Siyaset dışı çözümlerin çok daha vahşi ve insanlık dışı olduğu göz önüne alındığında, siyaset çok fazla olumlanabilecek olsa da, insanların belli bir siyasi kültürü taşıyamadığı durumlarda çok da ileri gitmek mümkün olmuyor.

Dolayısıyla bilgiye dair bu tip veya buna benzer bakışlar geliştirememiş bir topluluğun bireyleri, demokratik bir ortamda bulunsalar bile, o toplulukta -bir şekilde- gerçekleşen akıl dışı işkencelere sağır hâle geliyorlar. Çünkü, kendi bilgilerinden 'emin' olma durumları, kendi normlarına daima sorgulayıcı yaklaşmaktan yoksun tavırları 'gerçek bilgi'yi elde etmelerine engel oluyor. Böylece, o toplumda birtakım ezberlerin arkasına saklanmış her türlü hak ihlâli, 'meşru' görülebiliyor. Türkiye'de olan da aşağı yukarı böyle bir şey... Bilgiye dair bu bakışın değişmesi ve insanların mütevazı bir zihniyete evrilerek demokratlaşması, eğitim anlayışından tutun da toplumun yetiştirdiği entelektüellere kadar pek çok parametreye bağlı. Bu değişimin yaşanması için de, öncelikle bireylerin tek tek değişebilmesi gerekiyor. Bunun başlangıcı da, her insanın hayata baktığı yeri sorgulaması ve kendisiyle yüzleşmesi demek oluyor... Yani, kendimizle ne kadar barışırsak, çevremizdeki dünyayı da o denli güzel kılacağız. Ve bu kişisel değişime başlamak için de en iyi zaman, hemen şimdi...

2011/06/12

"[B]ütün bunları neden yapıyorsunuz?"

“Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra, ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak, doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü, beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir. Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör olur. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yıllardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”
Oğuz Atay / Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan / s. 176-178

Şurada gördüm.

2011/05/04

Havalar Üzerine

Biliyorsunuz, havanın bahar aylarında neden ısınıp soğuduğuna dair şöyle bir teori önermiştik. Bu teoriyi destekleyen pek çok gözlem yaptık. Şöyle ki, rock festivali başladıktan sonra pazartesi ve salı hava aniden soğudu. Çarşamba sağanak yağmur yüzünden Tibet Ağırtan'ı izleyemedim. Perşembe ve Cuma da hava soğuk ve yer yer yağışlı devam etti.

Bilin bakalım cumartesi ne oldu? Tişörtle gezmek zorunda bırakacak kadar ısındı havalar... O günden bu yana ben tişörtle gezdim.

Soranınız olacaktır, "e şimdiki berbat hava neyin nesi?" diye. İTÜFest'in başladığını söylemiş miydim?

2011/04/25

Rock Festivali ve Nedensellik

6 yıldır İTÜ kampüsündeyim. Bu demek oluyor ki, bu sene göreceğim 6. İstanbul Rock Festivali olacak. Fakat, genelde Nisan sonu veya Mayıs başı yapılan bu etkinliklerin hiçbirinde havanın sıcak olduğunu hatırlamıyorum. Bu etkinlikten hemen önceki hafta sıcak basabilir, hemen sonraki hafta da sıcak basabilir ama tam Rock Festivali haftası hava her zaman buz keser. Bu her zaman böyle oldu. Biz de iki - üç hafta kadar önce Rock Festivali tarihi açıklandığında, "o hafta kalın giyinelim ve şemsiye taşıyalım, demek ki soğuk olacak" diye espri yapmıştık. O Rock Festivali bugün başlıyor ve hava gerçekten de soğuk.

Bence bu noktada bir nedensel ilişki çıkarsayabiliriz. Havanın Nisanın sonunda bile böyle olmasının sebebi küresel ısınma, şu ya da bu değil. "Hava soğuk ÇÜNKÜ İstanbul Rock Festivali var."

Evrak

bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. insan evraka dönüşür. evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca 'olay'dır. 'konu' ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. sigara içmek kesinlikle yasaktır. bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. her türlü ümit uçup gider. kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. en iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.
--Kafka

2011/04/17

Fotografik Hafıza

Yıllardan çok önceki bir yıl, lisedeyken, bir hızlı okuma kursuna gitmiştim. Okuldan bir arkadaşım ve aile aracılığıyla tanıdığım 1-2 kişi daha vardı sınıfta. Neyse, Pazartesi-Salı ve Perşembe-Cuma şeklinde hızlandırılmış bir şekildeydi kurs. Ben hızımı dramatik olarak artıramasam da, epey hızlanan ve buna rağmen okuduğu metinlerden sonra yapılan testlerde yüksek puanlar alan çocuklar da vardı. Kursun son günü, hoca "fotografik hafıza kursu"nu tanıtmak istedi. Çünkü aynı kurs merkezinde ayrıca bu kurs da aynı hoca tarafından veriliyordu. Ben de o yıllarda aynı şeyleri tekrar tekrar okumanın ve özellikle de lisede verilen sıkıcı derslerin vakit almasının bir saçmalık olduğunu düşünmüş ve bu hafıza işine merak salmıştım. Her gencin bilinçaltına nüfuz eden, Melik Duyar setlerini satın almış ve oradaki alıştırmaları yapmıştım. Genelde alay konusu olsa da (ve ek olarak setler çok kötü hazırlanmış olsalar da) bence doğru dürüst uygulandığında işe yarayabilecek şeylerdi.

Her neyse, hoca bu kursu tanıtmak adına bir deney yapacağını söyledi. Şöyle ki, insanlar ortaklaşa 30 tane atasözü söyleyeceklerdi. Bu atasözleri 1'den 30'a kadar numaralandırılacaktı, birisi tahtaya bunları yazacaktı. Hoca, tahtaya arkası dönük vaziyette duracak ve bu atasözlerini hafızasına alacaktı. Sonra 1'den 30'a veya tersine doğru sayacak yahut herhangi bir numara söylendiğinde o numaraya karşılık gelen atasözünü şıp diye söyleyecekti. Bu tip şeyler için düşünülmüş özel taktiklerle daha önce karşılaşmış biri olarak içimden "bunu neden büyük bir şeymiş gibi sunacak ki" falan derken hoca birden (belki de büyük bir hata yaparak) "bunu yapabileceğini iddia eden var mı" deyiverdi. Ben de hemen parmak kaldırdım (durur muyum?). Dolayısıyla artık tahtanın önünde iki kişiydik. İnsanlar atasözlerini söylüyor, biz de tamam dedikten sonra yeni bir atasözü söyleniyor, bu böyle 30'a kadar gidiyordu. Sonra iki kişi olduğumuzdan sırayla saymaya başladık. Bir o, bir ben söylüyordum. Böyle 30'a kadar, karşılıklı 1 veya 2 hatayla gittik. Sonra insanlar karışık sordular. Oradaki performansımız da hemen hemen aynıydı.

İnsanlar tabii dünyanın en önemli işini yapmışım gibi sürekli "bunun yolu ne" dediler. Gelip benden Melik Duyar'ın setinin fotokopisini çektirenler falan da oldu. Halbuki bu gösteri, bir tekniğe tam anlamıyla özel hazırlanmış bir şeydi. Hani bilimsel çalışmalar olur, metodlar geliştirilir ve tam o metoda uygun müthiş sonuç veren deneyler yapılır ya, bu da öyle... Yaptığınız şu: Önceden 30 - 50 veya istediğiniz kadar kelime ezberliyor ve bunları sayılarla eşleştiriyorsunuz. Mesela şimdi aklımda yok ama diyelim 17 sayısının kelimesi TAKA idi. Bu kelimeler de gelişigüzel değil, fonetik alfabeyle oluşturuluyordu yanılmıyorsam. Mesela hala hatırlarım, TAKA kelimesine karşılık düşen atasözü "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" idi. Çünkü bu atasözü söylendiğinde, doğru söylediği için dokuz köyden kovulan ve takasıyla bu köyler arasında dolaşan bir denizci hayal etmiştim. İşte bu tip taklalar açıp, her kelimeyi size verilen şeylerle eşleştirdiğinizde bunları sırayla ve ters sırayla hatırlamak veya 23. sıradakini hatırlamak hiç de zor bir şey değil.

O zamandan aklımda kalan tek şey, kelimeler ve "şey"ler ne kadar saçma bağlantılarla eşlendirilirse o kadar akılda kalıyordu. Mesela sanırım 2 sayısının kelimesi TIĞ idi. TIĞ kelimesine karşılık düşen atasözü ise "Ağaç yaşken eğilir" idi. Ben bunun için de eğilen bir TIĞ AĞACI hayal etmiştim.

İnsan beyni enteresan...

2011/03/12

Rasyonalite ve İnsan İlişkileri

Rasyonalite (akılcılık) kavramının yalnızca fen bilimleri ile ilgili olduğuna dair yaygın bir kanı vardır. Yani "tutarlı mantıksal (hatta matematiksel) ilişkiler, mantık analizleri sadece fen bilimlerinde olur; bunun dışında sosyal bilimlerde hele ki insan ilişkilerinde bu kurallar silsilesi geçersizdir" gibi bir düşünce epeyce yaygın. Bu kanıdan hareketle, insanlarla anlaşmaya çalışırken belli mantık kurallarını takip etmek, kişilerin söylediklerinin çeşitli şekillerde çeliştiğini iddia etmek veya yola çıkarken kullandığı varsayımın vardığı sonucu vermeyeceğini söylemek epey garip karşılanıyor.

Yolda, okulda, internette tonla mutsuz insan görüyorum. İnsanlardaki bu mutsuzlukların temel kaynağı çevresindeki / ailelerindeki insanlarla anlaşamamaları oluyor. Bu anlaşmazlıkların temel sebebinin rasyonalite eksikliği olduğunu düşünüyorum. İnsanlar, tamamen bir kaos bulutu içerisinde anlaşmaya çalışıyorlar. Konuşma ve bir sonuca varma eylemleri sırasında belli mantık örüntülerini takip etmeye çalışmıyorlar. Ne kendi fikirlerini ne de karşısındakilerin fikirlerini belli bir bağlamda ele alıp, temel varsayımların veya mantık yürütme esnasındaki geçişlerin doğru / sorgulanabilir olup olmadığına bakmıyorlar. Dolayısıyla amaç bir sonuca varmak olmayınca, ortaya kavgadan ve çözümsüzlükten başka bir şey çıkmıyor. Bu esasında tüm politik sorunların da temel sebebi.

Halbuki insanlar öncelikli amaç olarak kendi düşüncelerini belli bir düzene oturtmayı deneseler ve en basitinden "mutluluğun", "dünyada bulunmanın", "dünyadaki amacının" ne olduğunu kendilerine tanımlamaya çalışsalar ve çeşitli sorunlar karşısında tartışmalarındaki argümanların temellerine inebilseler her şey çok farklı olurdu. Böylece insanlar birbirlerini dinlemeyi öğrenir, birbirlerini doğru yerlerden eleştirebilir, insanlar kendi düşüncelerini çok daha kolay inşa edebilirdi.

Ama umutsuz değilim. Rasyonel düşünmenin, öğrenilmesi kolay bir şey olduğunu düşünüyorum (Bu konuda biraz yazı yazmak da istiyorum). Hepi topu biraz mantık okumak gerekiyor o kadar. Bir nedenden bir sonuca varabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğrenmek yeterli (nedensellik). Ki bu da bilimsel metodolojiden çok başka bir şey değil sanırım. Buradan hareketle, bilimsel düşünen insanların, diğerlerine göre daha "mutsuz" oldukları savına da katılmadığımı belirteyim. Mantıklı düşünmeye asgari derecede dikkat eden bir insan, kendi gibi diğer bir insanla anlaşmaya çalışırsa ortada uzun süren ve kalp kıran anlaşmazlıkların olmasının imkanı yok gibidir.

Sonuçta amaç mutlu olmaksa, rasyonalite bu yolda bir engel değil, büyük bir araçtır.