2010/12/27

Zaman Perspektifleri

Ünlü psikolog Philip Zimbardo'dan zaman perspektifleri ve bunun teknolojiyle ilişkisi üzerine harika bir sunum.

2010/12/26

Ending Credits

Çok sevdiğim bir şarkıdır.

2010/12/25

Proje

Geçen haftalarda yaşadığım ufak bir anımı anlatayım. Bir ders kapsamında bir proje gerçeklemem gerekiyordu. Proje için seçtiğim makale, Boğaziçili iki profesör ve onların yüksek lisans öğrencisi tarafından yazılmıştı. Dahası, kullanılan yöntem de sadece Türkler tarafından geliştirilmiş gibi görünüyordu; yöntemi daha önce ilk öneren kişi ise İTÜlü bir profesördü. Makalenin sonuç kısmında bir problem var gibi görünüyordu (tek bir örnek sonuç vardı, bu ise yöntemin, kullanıldığı alandaki güvenilirliğine dair istatistiksel açıdan hiçbir şey göstermiyordu). Neyse, proje teslimine iki hafta kala ben bu makaleyi gerçeklemeye çalışmak amacıyla okumaya başladım. Ama makale tam bir felaketti. Notasyonların berbat yazılmış olmasını falan geçtiğimizde, bir dijital görüntü işleme tekniğini anlatan makalede, en basitinden filtrenin görüntüyle nasıl etkileştiğini açıklayan kısım bile yoktu. Biraz inceledim, işin içinden çıkamadım. Internette olayı biraz araştırdım. Tesadüf bu ya, elimdeki makalede yapılan olay kimse tarafından refere edilmediği gibi, bu teknik çözdüğü iddia edilen problemi çözmek için başka kişiler tarafından hiç kullanılmamıştı.

Bunun üzerine "bir bilen"e danıştım. Makalenin ulusal bir konferansta yayınlanmış halini de okuduk (Türkçesini), sonuç değişmedi. Makalenin tamamıyla "mış gibi" yapmak üzerine kurulduğunu düşünmeye başladık.

Neyse, sonuç kötü olsun ama elimde bir şey olsun diyerek makaleyi yazan hocaya eposta yazdım. Hocaya makalede anlamadığım yerleri ve tavsiye edebileceği yazılım araçları olup olmadığını sordum. Cevabı sadece "öğrencilerin mezun olduğu dolayısıyla kodların onlarda kaldığı" idi. Belli ki hoca kolay yoldan ondan kodu istediğimi zannetmişti. Ben de kodların önemli olmadığını, ama makalede anlamadığım yerler olduğunu söyleyerek, anlamadığım şeylerden bahsettim. Cevap gelmedi. Facebook'tan makalenin birlikte yazıldığı öğrenciye de benzer şekilde mesaj attım, fakat o da bir cevap vermedi.

Üniversitelerde böyle birçok hoca var. Fakat bu insanın farkı, çevresinden "saygı" gören "önemli" bir profesör olması. Üstelik bu bahsettiğim yayın IEEE'nin ünlü konferanslarından International Conference of Image Processing (ICIP) gibi bir konferansa kabul edilmiş. Yani bu olay Türkiye ile bitmiyor, yayın yapmanın kendi başına bir "prestij" olduğu ICIP gibi konferanslar da bu tarz hikayelere alet oluyor. Tam olarak anlatmak istediğim şeye çok güzel bir örnek...

Bu durum esasında bir önceki alıntıda Einstein'ın yaptığı "İnsanı çokça bilimsel yazı üretmeye zorlayan bir akademik kariyer, entelektüel yüzeysellik tehlikesini de beraberinde getirir." tespitinin tipik bir sonucudur. Bu kişiler "makale olsun, çamurdan olsun" mantığıyla, "zorlayarak" gerçekledikleri yöntemleri, "iyi" sonuç veren tek bir veri üstünde test edip (ki ben bundan bile şüpheliyim), uluslararası ünlü konferanslarda bastırıyorlar. Sonra bilim akademileri kuruyor, bilim üstünde otorite kesiliyorlar... Kimse bu saçmalığı eleştirmeyi bile düşünmüyor. Bu insanlar ülkenin yetiştirdiği "saygın" bilimciler sayılıyorlar.

Bu tarz yayınlar başlı başına kandırmacadır. Yöntem anlatıldığı gibi çalışmıyorsa, bir şeyler saklanıyorsa veya hile yapılıyorsa WASET konferansına (sahte) kabul almış bildiriyle, IEEE konferansına kabul almış bildiri arasında fark var mıdır? Sahte konferanslardan daha büyük sorun varsa, o da "en güvenilir" ilan edilmiş konferansların bile böyle kullanılabiliyor olmasıdır. Bu ise "bilim dünyasını" güvenilmez kılan bir unsurdur. Ben şahsen artık ICIP dahil pek çok konferanstaki bildirilere inanmıyorum. Eğer sonuçlar detaylı rapor ediliyor ve şeffaf bir şekilde kullanılan yöntemler şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklanıyorsa olay güzel; yoksa ciddiye bile almıyorum ("Sen alsan ne olur, almasan ne olur" diyenler vardır. Gerçekten de öyle galiba).

"Proje ne oldu?" diye merak eden olursa, teslime 6 gün kala dersin hocasıyla konuştum; anlayışlı davrandı. Yeni bir konu seçtim, o konuda sonuçları elde edip, rapor yazıp, sunum yaptım. Çıkarılan ders: Bir daha da Türkiyeli akademisyenlerin yazdığı hiçbir makaleyi proje olarak seçmemeye kesinlikle karar verdim.

2010/12/19

Patent Ofisi

İsviçre Konseyi, 16 Haziran 1902 tarihli oturumda resmi olarak seçimini bildirdi; iş artık gerçekleşmişti: Einstein yardımcı bir profesörün kazanacağından daha fazla bir ücretle, 'yıllık 3500 frank ücretle Federal Entelektüel Mülkiyet Ofisi'nde geçiçi statüde 3. sınıf teknik uzman olarak' atanmış oldu.

[...]

Aslında Einstein'ın, akademinin koridorlarından sürülmesinden üzüntü duymamalıyız. Kendisi de sonunda en güzel fikirlerini oluşturduğu dünyevi manastırda çalışmanın" bir yük olmaktan çok, bilimsel düşüncelerine katkı sağladığını düşünmeye başladı.

[...]

Patronu Haller'in, patent ofisinde görev yapan bir memur için olduğu kadar, yaratıcı ve isyankar bir teorisyen için de faydalı olabilecek bir ilkesi vardı: "Her zaman tetikte olmalısın." Her önermeyi sorgula, mevcut anlayışa meydan oku ve hiçbir şeyi, sırf başkaları kesin olarak nitelendirdiği için doğru olarak kabul etme. Karşındakinin seni enayi yerine koymasına izin verme. "Bir başvuruyu değerlendirirken, mucidin söylediği her şeyin yanlış olduğunu düşün." diye talimat veriyordu.

[...]

Bir profesörün yardımcılığı görevine atanmış olsaydı, güvenilir yayınlar üretmek zorunda kalabilir ve kabul gören anlayışlara meydan okumakta aşırı ihtiyatlı davranabilirdi. Daha sonra belirttiği gibi, özgünlük ve yaratıcılık, özellikle Almanca konuşulan ülkelerde, akademik basamakları tırmanmak için temel öneme sahip değildi ve patronlarının hakim anlayışına ya da önyargılarına uyum sağlamaya zorlanacaktı. "İnsanı çokça bilimsel yazı üretmeye zorlayan bir akademik kariyer, entelektüel yüzeysellik tehlikesini de beraberinde getirir." demişti.
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 79-81

2010/12/12

Eğitim, Akademisyenlik vesaire...

Okula geldiğim ilk zamanlar "burada bir şey yanlış" diye düşünmekle beraber, başka yerlerde bu işin farklı olabildiğini zannederdim. Şöyle ki, Türkiye zaten eğitim kalitesi belli bir ülkeydi. Herhalde üniversitesi de ondan bu halde, ondan ezbere dayalı, ondan bunaltıcıydı. Dışarıda, mutlaka güzel yerler olmalıydı. Yoksa insanlar nasıl bilim üretebiliyordu?

Bu pek tabii, herkesin benim gibi olduğunu varsaymamdan kaynaklanıyordu. Çünkü ben bir işi yapacaksam, o işe dair dayatmaların olmasını istemiyorum; özgürlük istiyorum. Akademisyenliği düşünmemin sebebi de buydu zaten, hangi konuda makale yazacağına kim karışabilir? Fakat bir süre sonra farkettim ki, akademisyenliğe giden yoldaki "bilgilenme" ve "eğitim" süreci, benim için fazla dayatmacı ve otoriter kalıyor. Lisans eğitimine fazlaca küfür boşalttıktan sonra, yüksek lisans eğitiminin daha da beter olduğunu görüyorum. Üstelik bu durum -mesela- Stanford'da bile buradakinden pek farklı değil. Tamam, eğitim berbat değildir, öğrenciler de berbat değildir; ama aynı otoriter anlayış başta Amerikan üniversiteleri olmak üzere her yerde hüküm sürüyor. "Evet çocuklar, X dersini bu dönem birlikte işleyeceğiz, 5 vize, 10 quiz, 30 ödev, 50 projeniz olacak vb..."

Kendi adıma ödevlerin, sınavların veya projelerin bir işe yaradığını düşünmüyorum. Yine bu üçü içerisinde projeleri bir kenara koyarım ama onlar dahi belli kısıtlamalar içinde, belli şeyleri göstermek için yapılıyor; yani proje dediğiniz şey çoğu zaman "performans analizi". Yoksa projelerden yeni bir şey çıktığı olmuyor; en fazla "bilinen" bir metodu daha önce uygulanmamış bir veriye uyguluyorsunuz; o da konferans makalesi falan olabiliyor. Peki bunca hengame içinde kişi yaratıcı olmayı nerede öğreniyor? Teorem çıkarmayı, ispatlamayı, üretmeyi - bunları uygulamalı olarak göstermeyi ne zaman öğreniyor? Benim gördüğüm böyle bir durum pek olmuyor, eğer kişi eskaza sevdiği bir konuda tez yapmaya başlarsa (yani proje bursu gibi sıkıntıları olmazsa) ve derslerini erkenden bitirip kendine bir iki dönemlik boşluk açarsa...

Doktora öğrencileriyle konuştuğumda kabus gibi bir şey öğrendim epey bir süre önce: Doktora yeterlilik. Doktora yeterlilik sınavı, sizin lisanstan beri aldığınız tüm derslerin hepsini içeren bir sınavmış. Yani lisans ve yüksek lisans boyunca ezberlediğiniz şeyleri "hatırlamanız" beklenen bir sınav. Bu sınavdan önce öğrenciler "tekrar" tonlarca şey ezberliyor, sonra "tekrar" unutuyorlar. Dahası, bu sınav "tek" bir sınav değil, yazılı ve sözlü olmak üzere birkaç kez yapılıyor. Tümü ders notu ezberlemekten ibaret olan bu sınavların, hiçbir şeye faydası yok: Her zamanki gibi "en iyi ezberci"yi belirliyor. ABD'de de olan bu yeterlilik sınavı, orada tamamen araştırma yaptığınız alana dair bir sunum hazırlamaya yönelik; görece çok daha iyi bir sistem. Yine de tüm bunlar, beni tekrar tekrar bazı kararlarımı düşünmeye itiyor. Eğer 30 yaşına kadar önüme konulan "şunu ezberle, bunu yap" karmaşasından kurtulamayacaksam, 30 yaşında bir üniversite kadrosu bulsam dahi "yeni" bir şeyler bulmaya mecalim kalır mı? Bence kalmaz.

Tüm bu akademik sistemin nasıl bu hale geldiği sorusuna daha önce cevap aramıştım. Ama artık beni sorular ilgilendirmiyor. Çünkü soruların cevapları hiçbir işe yaramıyor, bu düzen bir "din" gibi, sorgulanamıyor bile. Ve bu sistemden en azından "benim" başarılı bir kişi olarak çıkabileceğime pek ihtimal vermiyorum; çıkan çıkıyor orası ayrı. Zaten sorun da bu ya: Sadece uyum sağlayabilenler bir yerlere gelebiliyor. Oysa "sonuçta" beklenen "bilim üretmek" ise, bu işin bu sistemden başarıyla çıkmakla hiç alakası yok...

2010/12/11

"Matematikte hiç başarısız olmadım"

Einstein hakkındaki yaygın inanışlardan biri, öğrenciyken matematikte başarısız olduğudur. Bu, başarısız öğrencilerin endişelerini gidermek için tasarlanan binlerce Web sitesi ve çok sayıda kitap tarafından, çoğu zaman da "herkesin bildiği gibi" şeklinde bir ifade eşliğinde öne sürülen bir iddiadır. Hatta Ripley'in ünlü "İster İnan İster İnanma!" gazete sütununda bile yer almıştır.

Einstein'ın çocukluğu birçok ilginç ironi sunar, ama bu onlardan biri değildir. 1935 yılında, Princeton'daki bir haham ona, Ripley'in sütunundaki "Yaşayan En Büyük Matematikçi, Matematikte Başarısızdı" başlığını gösterdiğinde, Einstein gülmüş, "Matematikte hiç başarısız olmadım" diye düzeltmişti. "On beşime gelmeden integral hesabında uzmanlaşmıştım."

[...]

Matematiğe gelince, başarısız olmak şöyle dursun, "okulda gereksinim duyulan düzeyin çok ötesindeydi." Kız kardeşinin anlattığına göre, on iki yaşındayken "uygulamalı matematikte karmaşık problemleri çözüyordu" ve cebir ile geometriyi kendi başına öğrenerek matematik dersinde sınıf atlamak istemişti. Annesi ve babası, yaz tatilinde çalışabilmesi için ders kitaplarını önceden almıştı. Kitaplardaki ispatları öğrenmekle kalmıyor, yeni karşılaştığı teorileri kendi ispatlamaya çalışıyordu. Kız kardeşi o günleri şöyle hatırlayacaktı: "Oyunu ve oyun arkadaşlarını unutmuştu. Bütün gün tek başına oturup bir problemin çözümüne kafa yoruyor ve çözümü bulmadan da bırakmıyordu."

Mühendis amcası Jakob Einstein ona, cebir biliminin hazlarını tanıtmıştı. "Keyifli bir bilimdir" diye açıklamıştı, "peşine düştüğümüz avı yakalayamazsak, bunu geçici olarak X diye adlandırırız ve yakalayana dek avı sürdürürüz."

Maja'nın hatırladığına göre amcası, Einstein'a daha zor problemler vermeye devam etmişti ve bir yandan da onun "bunları çözüp çözemeyeceğini merak ediyordu". Einstein her zaman yaptığı gibi zafer kazandığında, "büyük bir mutlulukla yenilgiyi kabul ediyordu. Sahip olduğu yeteneklerin Einstein'ı hangi yöne götürdüğünü, daha o zamandan fark etmişti."

Jakob amcanın ona tanıttığı kavramlar arasında Pisagor teoremi (dik üçgenin iki kenar uzunluğunun kareleri toplamının, hipotenüsün uzunluğunun karesine eşit olduğunu kanıtlayan teorem) de vardı. Einstein bu teoremle ilgili olarak şunları anlatacaktı: "Büyük bir çaba sarf ederek, bu teoremi üçgenlerin benzerliği temelinde 'kanıtlamayı' başardım. Bir kez daha resimlerle düşünmüştü. "Dik üçgenlerde kenarlar arasındaki ilişkinin, dar açılardan biri tarafından belirlenmesi gerektiği bana 'açık' görünüyordu."

[...]

Yıllar sonra Princeton'daki bir okul gazetesi için kendisiyle röportaj yapan öğrenciye şunları anlatacaktı:

"12 yaşına bir çocukken, dışsal bir deneyimin yardımı olmaksızın, yalnızca muhakeme yoluyla gerçeğe ulaşmanın mümkün olduğunu görmekten büyük bir heyecan duydum. Doğanın görece basit bir matematiksel yapı olarak anlaşılabileceğine gittikçe daha çok inanmaya başladım."
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 16-18

2010/12/06

Sigara Meselesi

Sigara yasağının kapsamının genişletilmesine dair bir haber eski sigara tartışmalarını alevlendirmiş görünüyor. Daha önceki yasakların çıkması esnasında, hem yasağa dair hem de bu yasak karşıtlarının en saçma argümanlarını dillendiren Meral Tamer'in yazılarına dair birkaç yazı yazmıştım. Fakat şu anda onları bulup yayına alacak vaktim yok. Yine de yeniden alevlenen tartışmalar üzerine iki laf edebilirim.

Yasak önceden 'kapalı' alanlar için geçerliyken (ki bu haliyle bile zaten uygulanıyor da denemez), şimdi 'yarı-açık' denilen bölgelerde de geçerli olacakmış. Bence isabetli bir ekleme. Çünkü biz sigara içmeyen insancıklar kapalı alanlara hapsolmuş durumdayız. Mesela ben, ne zaman çay, kahve vs. içmeye bir yere otursam, dışarı oturamıyorum. Çünkü dışarısı olduğu gibi sigara içicilerin istilası altında. Bu yine içeriden daha iyi bir durum -evet- fakat sigara içenlerin anlamadığı şey şu: Açık havada içiliyor diye dumanın insanı etkilemediği zannı koskoca bir safsatadır. Açık havanın tek bir farkı var, duman birikip ortalık duman altı olmuyor. Fakat yan masada içilen bir sigara, sigaradan rahatsız olan birisi için hayatın tadının kaçma sebebidir. O an ne içiliyor, ne konuşuluyorsa; en azından benim için, olayın bir anlamı kalmıyor. Çünkü benim masamda yahut yan masada hatta iki masa ötede bile sigara içen birisi varsa, dumanı çok yoğun bir şekilde beni rahatsız edebiliyor. Bu da, o an oradan kalkıp gitme isteği uyandırıyor.

Şimdi durum buyken, bu yasağı destekleyenlere kim faşist diyebilir; onu da anlamak mümkün değil. İnsanları rahatsız etme özgürlüğünü kendinde gören, üstelik bunu sigaranın geçmişten beri 'bir hak' olarak görülmesine dayandıran zihniyet başkasını nasıl "yasakçı" ilan edebilir? İnsanları rahatsız etmek bir özgürlük müdür? Mesela, olayı "yakında alkollü içecekler de yasaklanır" lafına getirenlere soruyorum: Alkollü içecekler ile sigara aynı şey midir? Gerçekten aynı şey midir? Yan masada bira içen birisi ile sigara içen birisinin çevresine etkisi aynı mıdır? Gerçekten anlamıyorum -- yolda, kafelerde üflediğiniz sigara dumanının birilerinin keyfini fena kaçırdığını biliyor olmanıza rağmen hala bu yasağa karşı çıkmaktan utanmıyor musunuz?

Bu kofti tartışmaların yeniden alevlenmesi önemli değil; önemli olan bu yasağın arkasındaki iradenin uygulanması. Sigara içenlerin ne dediği umrumda değil; çünkü kimsenin ötekini rahatsız etme lüksü yok. Sağlık meselesini hiç söylemedim bile, başkasının sağlığına kastetme hakkını hiç tartışmıyorum. Çünkü onun zaten tartışılacak bir tarafı da yok...

2010/12/01

Sınav Temelli Eğitim (2)

The most fundamental problem with an exam-oriented education system is that examinations distort students’ motivation and learning by over-emphasising the importance of the scores as outcomes and measures of students’ abilities (Paris, S., 1995). Exams can redefine students’ goal for learning in counterproductive ways that make the outcome more important than learning as inquiry, reflection, and process. Research on academic motivation indicates that a focus on extrinsic goals (such as exam scores) and task completion (such as getting through the exam) undermines intrinsic motivation, interest, and persistence (Ames and Archer, 1988). In contrast, when students have mastery goals and take pride in their efforts and accomplishments, they use better strategies and display more self-regulated learning (Pintrich and DeGroot, 1990). When high test-scores become the goal rather than self-regulated learning, students invest disproportionate value and effort in exams. Actually, for many students, the consequences of testing are neutral or negative, ranging from the innocuous lack of feedback to negative feedback about one’s competency. [1]
1. Kaynagi mechul. Bir forumdan.