2010/10/31

Youtube

Youtube yasağı nihayet kalktı. Fakat kalkış süreci problemli gibi geliyor bana. Yanlış bilmiyorsam, Almanya'dan bir şirket yasaklamaya sebep olan videolarda telif iddia edip, videoları sildirmiş (Hatta Youtube bu işlemi inceliyormuş). Bu bilgi de siteyi yasaklayan mahkemeye verilince, mahkeme de yasağı kaldırmış.

Türkiye'de Grooveshark gibi benim müptelası olduğum siteler dahil 8000'in üzerinde site hala sansürlü. Üstelik Youtube yasağının kaldırılması bir zafer değil çünkü 'hakaret' gerekçesiyle Google'ı yasaklamaya kalkışan zihniyet hala yerinde duruyor --hatta bu 'bizim' değil, bu zihniyetin zaferi.

Bilgiye erişmek, bilgi hangi bilgi olursa olsun, en temel haklardan birisidir. O veya bu sebeple, bu hak kısıtlanamaz. Bu sebepten Türkiye'deki yasağın kaldırılması olayını biraz olsun bile pozitif bulmuyorum. Çünkü yasaklamaya sebep olan videoların yarın bir yenisi konacak olsa, yasak geri gelebilecek. Üstelik 8000 küsür erişim engeli de, çoğu hiçbir sebep bile gösterilmeden konduğu halde, devam ediyor.

Sansür cennetinde yaşıyoruz. Neyse ki bilgi çağının araçları sansürü aşıyor. İsteyen hâlâ istediği bilgiye ulaşabiliyor. Ama bu sonsuza kadar böyle sürecek anlamına gelmiyor. Bu sebepten bu yasağın kaldırılması kimsede rahatlama yaratmamalı. Tepkiler durum anayasal bir altyapı ile güvenceye alınana kadar devam etmeli...

(*) Bu yazı procrastination sponsorluğunda yazılmıştır.

2010/10/27

Rastgele Anılar (2): Sınav

Her mühendislik veya fen bilimleri öğrencisinin programında Lineer Cebir adlı bir ders bulunur. Haliyle bize de bu ders zorunlu idi. Birinci sınıfta bu dersi aldım ben de programa uyup. Hoca yorgun bir tarzda ders anlatıyordu ben de ikinci haftadan sonra sadece yoklamayı imzalayabilmek için stratejik vakitlerde (mesela aralar. Hoca ara verdiğinde hem imza atabilir, hem de sorunsuzca tekrar kaçılabilir) sınıfa uğramaya çalışıyordum. Neyse beş ya da altıncı hafta oldu, tam hatırlamıyorum, sınav olduk. Bunu takiben iki-üç hafta sonra hoca sonuçları internet sitesinde ilan etti. Fakat benim açımdan bir sorun vardı, listede adım yoktu! Olaya bir süre akıl sır erdiremedim, hocaya 'benim kağıdı unuttunuz mu' tandanslı bir mail de yazdım, cevap en azından bir iki gün içinde gelmedi. Ben de sisteme girip kendi sınıfımdan emin olmak istedim, bir de baktım ki aslında aldığımı zannettiğim dersi almıyormuşum! Yani bir lineer cebir dersi alıyormuşum ama aldığım ders gidip sınavına girdiğim ders değilmiş. Yani sınav günü yanlış sınıfa kayıtlı olduğumu zannettiğimden yanlış sınava girmişim.

Ben tabii umutsuzca hocaya mail yazdım. Asıl kayıtlı olduğum dersin vizesine giremediğim için muhtemelen vizeden sıfır alırım diye düşünmüştüm ki bu da dersten kalmaya yaklaşmak demekti. Neyse ki iki hoca sınavları ortak yapmışlar. Dolayısıyla yanlış sınıfta girmiş olsam da, doğru sınava girmişim. Öteki derse sadece bir hafta gidip durumu izah ettiğimi hatırlıyorum. Sonra bir daha derslere uğramamıştım.

2010/10/22

"Temiz Bir Dünya"

En sık karşılaştığım psikopatolojik durum, ideal varsayımlar bana kalırsa. İdealizmin, felsefede başka bir manası var, benim bahsettiğim şey bununla kısmen ilişkili olsa da daha başka bir şey. 'İdealleştirilen' her şeyin insanın algısını tahrip ettiği kanısındayım. Çünkü dünyada her zaman gördüğümüzden fazlası var ve bir 'ideal' olması gereken her şeyin 'varolabileceği' iması yapıyor olması itibariyle de bana kalırsa 'yanlış' bir düşünce tarzı.

Mesela bu ideal varsayımlardan en önemlisi "temiz bir dünya" varsayımı. Bazı insanlar, bazı rejimlerin, felsefelerin, 'yaşam tarzlarının' ideal olduğunu varsayıyor. Ve kimse -elbette ki- ideal varsaydığı yaşam tarzına kavuşamıyor. Öte yandan, bu insan tipi ideallerine ulaşamamasının suçlusu olarak 'diğer' insanları suçluyor ve herkese gizli bir nefret besliyor.

"Yaşamak kirlenmektir..." diyordu Etyen Mahçupyan. Ve devam ediyordu: "Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor..." (*)

İşte çevremizde en çok problem yaratan yaklaşım, bu 'temizlik' varsayımı. Mahçupyan bunu o kadar güzel ifade ediyor ki, üstüne söyleyecek pek söz kalmıyor. İnsanlar kendi idealleri yüzünden diğer insanlara her türlü kötülüğü yapabiliyor, dehümanize edebiliyor, 'hain' diyebiliyor, öldürebiliyor, tecrit edebiliyor, işkence edebiliyor; üstelik bu 'kötülüklerini' kendi vicdanlarında meşrulaştırırlarken karşı tarafın dünyayı 'kirlettiği', 'bu dünyada yaşamaya layık olmadığı' varsayımından hareket ediyorlar. Mesela ekonomide özgürlük yanlısı olduğumu söylediğim zaman birileri bana 'şeytanın avukatı' demişti, bununla kalmamış dünyada kötülük yapan şirketlerin tümüne varsayımsal olarak destek olduğum iddia edilmişti. Bu varsayımla bir sosyalist Stalin'in öldürdüğü kişilerden sorumlu tutulabilir, bir dindar 'din adına' katledilenlerden sorumlu olabilir pekâlâ. Dünyayı gerçekten bu sığlıkta gören insanlar var, var çünkü bizzat bana 'her şeyi bilen' bir üslupla tepeden konuşanlarını tanıyorum. Bu gibi bir düşünce örüntüsü her yerde, herkeste var. Ama kimsenin anlamadığı bir şey var, ideal felsefeler ve dinler dahil hiçbir şey 'temiz' değil. İnsanın olduğu yer temiz değil. Olamaz. Bana çelişki yaşamayan tek bir kişi gösterin, tek bir dindar gösterin ki kendi kendine düşündüğü şeyler için tövbe etmemiş olsun, tek bir sosyalist gösterin ki sosyalistliğe ihanet olarak gördüğü şeylerin herhangi birisinden zevk almıyor olsun, tek bir liberal gösterin ki büyük şirketlerden en az birine küfretmiyor olsun. Dünya böyle bir yer. Ama buna rağmen, kimse hiçbir kalıba girmiyorken, kimse hiçbir yere sığamıyorken ideal varsayımlar yapıyor, bu ideallerin içine sıkışmaya çalışıyor, sıkışamadıkça kendimizle savaşıyor ve tekrar o kafese girmeye çalışıyoruz. Üstelik sistem bize daha dar kafesler de dayatabiliyorken...

İnsanın kendine atacağı ilk tokat, dünyadaki ideallerden kendisini kurtarmasıdır. İdeal bilimci, ideal öğretmen, ideal vatandaş, ideal devlet, ideal rejim; bunlar olmayan şeyler. Bunlar asla varolmadılar, bunları bize adına modernite denen ve içinde yaşadığımız anlam dünyalarını oluşturan kalıplar dayattı. Tek bir din bile yok, dindar kadar farklı sayıda din var. Bunların hepsini tek bir kalıba sığdırmayı, aynı yere koymayı, birbirilerine benzetmeyi, homojenleşmeyi, kurumlaşmayı, devletleşmeyi modernite getirdi. Ve şimdi geldiği gibi gidiyor.

Çevrenizde gördüğünüz acayip gelişmeler, anlamlandıramadığımız hızda dönen dünya, 5 yıl içerisinde bile ne olacağını en büyük kurumların bile kestiremediği karmaşıklıktaki dünya moderniteye veda ettiğimizin bir göstergesi. Ama bu iyiye gittiğimiz manasına da gelmiyor. Çünkü her şey 'bizim' elimizde. İşte bu yüzden, bu süreçte, henüz sesinizi yükseltebiliyorken ve bu fırsatı yavaş yavaş elde etmeye başlamışken bütün fikirlerinizi söyleyin. Söyleyin ki, dünyanın gittiği 'pis' yerde sizin de sorumluluğunuz olsun...

2010/10/19

Sosyal Psikolojide Kuramlar (1): Davranışçılık

Sosyal psikolojide kuramlar genellikle kuramın türüne göre kümelendirilir; farklı türdeki kuramlar farklı meta-kuramları yansıtır. Nasıl ki bir kuram bir görüngüyü (fenomeni - D) açıklayan ve birbiriyle ilintili olan bir dizi kavram ve ilkeden oluşuyor, bir meta-kuram da hangi kuram ya da kuram türlerinin uygun olduğu hakkında bir dizi birbiriyle ilintili- kavram ve ilkeden oluşur. Bazı kuramlar, savunucuları tarafından insan davranışlarının neredeyse tümünü açıklayacak denli geniş bir çerçeveye kavuşturulabilir [...].

Davranışçılık: Davranışçılık ya da öğrenme perspektifleri, Ivan Pavlov'un koşullu refleks üzerindeki çalışmalarıyla B. F. Skinner'ın edimsel koşullanma üzerindeki çalışmalarından türemiştir. Radikal davranışçılar, davranışın, pekiştirme düzenleriyle -pozitif içermeler ya da koşullarla bağlantılı olan ve giderek güçlenip sıklaşan davranışlar- açıklanıp yordanabileceğini (tahmin edilebileceğini) savunurlar. Ancak, sosyal psikologlar arasında daha popüler olan yaklaşım yeni-davranışçılıktır; yeni davranışçılık, davranışı anlamlandırmak için kişinin, gözlemlenemez müdahaleci yapıları (inançlar, duygular, güdüler vb.) belleğe çağırması gerektiğini ileri sürer.

Sosyal psikolojideki davranışçı perspektif, toplumsal davranışta durumsal faktörlerle durumsal pekiştirmenin/öğrenmenin rolünü vurgulayan kuramlar üretir. Bunun bir örneği kişiler arası çekiciliğe ilişkin pekiştirme-duygulanım modelidir (örneğin bkz. Lot, 1961; Bölüm 13). İnsanlar, pozitif deneyimler yaşadıkları kişileri sevme eğilimindedirler (örneğin, bizi öven kişilerden hoşlanırız). Bir diğer genel örnek ise sosyal değişme kuramıdır (örneğin, bkz. Kelley & Thibaut, 1978; Bölüm 13): sosyal etkileşim süreci, ödül ve bedellerin öznel değerlendirilişine bağlıdır. Sosyal modelleme bir başka geniş davranışçı perspektifi oluşturur; biz, başkalarında pekişmiş halde bulunan davranışı taklit ederiz, böylece de bizim kendi davranışımız temsili öğrenmeyle şekillenir (örneğin, bkz. Bandura, 1977; Bölüm 12). Nihayet, itki kuramı (Zajonc, 1965; Bölüm 8), seyirci önündeki performansın gelişmesini ya da kötüleşmesini, öğrenilmiş tepkinin gücüyle açıklar.
Sosyal Psikoloji, Michael A. Hogg, Graham M. Vaughan, sf. 42.

2010/10/18

Rastgele Anılar (1): Parapsikolojist

2007'nin yaz ayları olmalı. O yaz bir matematik dersi almıştım. Başka derslerim vardı ama bolca da vaktim kalıyordu. Bu bol vakitlerde de kitap okumaya çalışıyordum. Bir gün ders olmadığı bir anda kütüphaneye psikolojiye dair bir şeyler bulup almak amacıyla gittim. Bizim kütüphanede psikoloji, kişisel gelişim ve parapsikolojinin farkı anlaşılamadığından galiba, bu kitaplar hep aynı raflarda durur. Bu raflarda gezinirken dersten bir arkadaşla karşılaştım. Kendisi parapsikoloji kitapları bakıyormuş. Elinde Mısır Tanrısı RA'nın Gizemi, Üçüncü Göz gibi adlarını tam hatırlamadığım enteresan kitaplar vardı. İlk önce alaylı bir üslupla "Bunlar ne abi?" dedim. O da "Sen yoksa bunlara inanmıyor musun?" diyerek aslında ne kadar hassas bir inanca sahip olduğunu gösterdi. Ondan sonra uzun uzun geçmiş yaşamlardan, Mısır'daki gizemlerden, geçmiş yaşamında alnına üçüncü göz açılıp öyle yaşayan bir adamdan falan bahsetti. Çok samimi olmadığım için, "de get bi ya" demeyip dinledim. Enteresan hikayelerdi.

Bugün çocuğu 3 yıl aradan sonra yemekhanede tekrar gördüm. Acaba hala Mısır tanrısına inanıyor mu diye merak ettim.

2010/10/16

"Benim politik ülküm demokrasidir"

Benim politik ulkum demokrasidir. Birakin her insan bir birey olarak saygi gorsun ve hic kimse kahramanlastirilmasin. Benim hatam veya hakettigim bir sey olmasa bile, insanlar bana her zaman asiri hayranlik ve saygi gostermislerdir; bu da tarihin bir cilvesi olsa gerek. Bunun nedeni de, benim durmaksizin calisarak edindigim zayif guclerle bazi fikirleri anlamamin bircoklari tarafindan ulasilamaz ama arzu edilen bir sey olmasi olabilir.

[...]

Bir gosteri olan insan hayatinda bence gercekten degerli olan sey politik durum degil, yaratici ve duygulu bireydir. Kisilik kendi basina asil ve yuceyi yaratirken, suruye ait olan, dusuncede ve duyguda kalinkafali olur.
Albert Einstein, Fikirler ve Tercihler, sf. 18-19

(*) Eski blogdan.

2010/10/13

Banksy'nin Simpsons Açılışı

Ünlü Banksy'nin Simpsons için hazırladığı intro videosu.

2010/10/11

Sınav

ntvmsnbc'de yayınlanan bir haberde, ÖSYM kopyacılarının kullandığı teknikler anlatılmış:

Sınava girecek adaylara 2 bin 500 TL değerinde mikro kulaklık temin eden çetenin, kulaklıkları taktırmak için doktorlara yönlendirdiği belirlendi.
Ayrıca haberde, kolye şeklinde dinleme cihazı gibi teknolojik tekniklerden de bahsedilmiş. Bu tekniklerin çok daha inceleri var muhakkak. Ben bu kopya meselesini sadece çetelerin değil, teknolojiyi kullanabilen pek çok kişinin yapabileceği kanaatindeyim. Hele ki, bundan 10 yıl sonraki neslin teknoloji ile uyumunu göz önüne aldığımızda, klasik lise yazılıları veya üniversitedeki vizeler/finaller tamamen işlevsiz kalacaklar. Hal-i hazırda eğitim adına tamamen işlevsiz olan merkeziyetçi sınav sistemi, teknolojinin tokatıyla çökecek. Çünkü insanlar arasındaki haberleşme önlenemez boyuta çıktığında, insanların kişisel yeteneklerine ve yaratıcılıklarına hitap eden sınavlar yerine, her taraftan edinilebilecek kuru bilgiyi ölçen sınavlar, 'kuru bilginin' herkesin her an ulaşabileceği yerlere geliyor olması itibariyle çöpe gidecek.

Bunu kötü manada söylemiyorum, belki kimileri bu gidişatı kaygıyla izliyordur, "çocuklar hep kopya çekiyor ne olacak bu gidişat?" tarzında yakınıyorlardır. Fakat bunun gittiği yer, artık bu merkezi sınav sisteminin çöküyor olmasıdır. Hatta bırakalım ulusal çaptaki merkezi sistemi, bir sınıfta bile 'herkese aynı şekilde uygulanan sınav' metodu bitiyor. Bu zaten icat edildiği anda, ölü doğan bir metod idi (endüstriyalizmin icadıydı), fakat çökmesi teknolojinin gelişmesiyle yüzyıl sonra olabildi ancak.

Bunun pek çok faydası vardır. Her şeyden önce, 100 kişiyi ne anladıklarından, neye yetenekli olduklarından, ne ile motive olduklarından ve daha binlerce gizli değişkenden bağımsız olarak aynı sınavla ölçmeye çalışan doğrusal sistem tarihin çöplüğünde yerini almaya hazırlanıyor. Teknolojinin bu sisteme vurduğu darbe inanılmaz. Ayrıca teknolojinin eğitim sistemine getirdiği yeni araçları anlatan videoları daha önce de paylaşmıştım (*). Eskisinin yerine, yenisi dünyadaki aklı başında kişiler tarafından geliştiriliyor. Dünya gerçekten değişiyor ve bu değişim geçen yüzyıldaki endüstriyel devrime oranla çok daha hızlı oluyor. Bilgi devrimi diyoruz ve bunun etkilerini nihayet görüyoruz.

(*) [1], [2], [3]

2010/10/07

Sıkıntı

Bazı şeyler hiç yaşanmasaydı ve biz sıkıntılarımızı sıkıntı zannetseydik.

2010/10/04

Eğitim Devrimi

Dün yayınladığım konuşmanın devamı olan, yine eğitimle ilgili, Robinson'un kendine özgü üslubuyla yaptığı konuşma.

2010/10/03

Eğitim Yaratıcılığı Öldürür

Ken Robinson'un eğitim sisteminden, endüstriyalizme kadar eleştirilerinin sıralandığı epey keyifli konuşması. "View subtitles" kısmından Turkish'i seçerek Türkçe altyazıyla izleyebilirsiniz. İyi seyirler.

2010/10/02

Not

Garajımdaki Ejder ile yaşadığımız isim çekişmesinden sonra, bu isimde karar kıldım. Bu arada kendisi olan bitenden huysuzlanmış ve bana hitaben bir yazı yazmış. Bir cevap yazmaya kalkıştım ama yayınlayıp yayınlamamak noktasında emin değilim (belki yayınlarım). Zira, "bok at izi kalsın" gibi bir metodla yazı yazan insanlarla uğraşmanın mantıklı olduğunu düşünmüyorum.

Bu blogun arşivinde olan kitap / medya gibi etiketli yazıları yayına aldım. Diğer yazıları da belki yayına alırım. Zaman gösterecek.