2010/08/08

Apolitik Radikalizm

Son zamanlarda referandumun da etkisiyle bizim memlekette çok etkin olan apolitik radikalizmi çok daha iyi gözlemlemeye başladık. Olay şu: Görüşleri farklı yelpazede de olsa, radikalizm konusunda birleşen insanlar kendi kafalarında bir sistem inşa ediyor. Haliyle günlük olaylar, günlük yaşam ve günlük siyaset sistem içi olarak tanımlanarak reddediliyor. Böylece bakkalda yaptığınız alışverişten tutun da, desteklediğiniz siyasi partiye kadar herşey sizi sistemin uşağı yapmaya yetiyor ve bu radikaller açısından da günlük siyaseti kategorik redde pseudo-teorik bir zemin sağlıyor…

Bu zihniyetin altında temiz bir dünya varsayımı var. Dolayısıyla bu zihniyete göre, sistem içinde yaptığınız her hareket sizi sisteme dahil ediyor, idealde temiz olan dünyayı kirletiyor… Dolayısıyla bu mantıktan hareketle en doğru hareket bu pislik içinde “hareket etmeyi” bırakıp, temiz bir dünya için radikal bir savaş (devrim, cihat vesaire) ilan etmek oluyor. Böylece bu kişiler size her hareketinizle saldırabiliyorlar. Kola içmenizi veya ayakkabı markanızı işaret edebiliyorlar. Kendileri de bu kurallardan müstesna değil. Yani kola içmeyi reddederken, Philip Morris‘in sigaralarını içebiliyorlar. Yani istedikleri radikalizmin teorik düzeyde asla başarılamayacağını görmelerine rağmen, bu radikalizmde -görmemekte- ısrar ediyorlar…

Bu arkaplanı radikal islam, radikal kemalizm, radikal sosyalizm ya da envai çeşit akımda görmek mümkün. Bu gruplar olana ve yaşanana müdahale etmeyi, onunla uğraşmayı bırakıp, “sistemin dışından” çağrılar yapıyor; yaşanan sıcak gelişmelere “sistem içi oyunlar” olarak bakıyorlar. Oysa toplum hareketleri, neresinden bakarsanız bakın sosyolojik gerçekliklerdir. Bir kişi, bir vakayı yorumlarken içinden baktığı şablonu dinamik halde tutmalı ve çıkarımlarını doğrulamalı veya yanlışlamalıdır. Bu bir norm değil, yapılabilecek mantıklı eylemlerden birisidir. Fakat eğer kişi bir olaya bakarken kendi şablonunu statik halde tutmaya devam ediyor ve illa ki olayları o şablona uydurmaya çalışıyorsa, uyduramadığı hallerde de “bunlar sistem içi saçmalıklar” diyerek sahadan kaçıyorsa bu grup giderek marjinal bir cemaat haline gelir; başka bir yere gitmez…

Bugün bir siyasi partiyi desteklemek veya muhalefet etmek; aynı şekilde referandumda evet veya hayır demek için pek çok sebebiniz olabilir. Bunlar tartışmaya açık ve test edilebilir olmalıdır. Kategorik sınıflandırmadan dolayı “evet” ya da “hayır” demek sizi birey yapmaz. Sırf AKP yapıyor diye hayır demek sizi diğerlerinin ve kararsızların gözünde “kendi içine kapalı marjinal bir cemaat” haline getirir. Anayasayı mücadele vererek aşama aşama, aşındıra aşındıra değiştirmek, yeni anayasa talebiyle yönetenleri zorlamak yerine; bir gece nereden geleceği belli olmayan bir radikal hareketle değiştirmeyi amaçlamak akıldışı ve aynı zamanda demokrasi dışı bir varsayımdır.

Sözün kısası, günlük siyasette boğulmak ve siyasetbiliminden kopmak ne denli tehlikeliyse; günlük siyasetten koparak herşeyi kategorik olarak reddetmek ve hayali sistemleri reddederek huzura ulaşmak da o denli tehlikelidir. Herşey bu denli kolay olsaydı, Harvard kütüphanesinde 13 milyon kitap olmazdı.

2010/08/07

Hataylı Kitapçı

Hatay’ın Harbiye bölgesinde, insanın ayakları suların içinde otururken şelalelerin yanında bira içilebilen onlarca mekan var. Bunlardan birinde keyif çattıktan sonra, çıkışta yokuş yukarısında aşağıdakilerin gelmesini beklerken orada bulunan korsan kitapçıdaki kitaplara göz gezdirmeye başladım. Aşağıdakiler yokuş çıkışında arabayı haşat edince, bekleyecek epey vakit oldu. Bu sırada kitapların fiyatını sorarken, tezgahın arkasında Hasan Bülent Kahraman’ın Türk Siyasetinin Yapısal Analizi kitabını gördüm. Kitabın satılık olup olmadığını sormam üzerine kitapçı şaşırarak “Sen Türkiye’de yaşamıyor musun, böyle kitapların korsanı olur mu?” diye sordu. Bunun üzerine sohbete başladık.

Tezgah onun değilmiş, orada durduğu için para alıyormuş. Aldığı parayı olduğu gibi kitaplara veriyormuş. Hangi yazarın ismi geçtiyse hepsinin kitaplarını okuduğunu söyledi. Öyle ki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce‘nin 9 cildini de okumuş (Bu dokuz cilt bir ortaokul çocuğu boyu eder). Aylık takip ettiği fazlaca mecmua varmış. Biraz edebiyatçı tavsiyesi istedim o da en muhafazakarlarından verdi sağolsun. Neden bunca bilgisini bir gazetede yazı yazarak kullanmadığını sordum. Yazı yazmayı beceremediğini söyledi. Bir süre bir gazete okumaktan dahi aciz olup da siyaset hakkında atıp tutan insanlardan bahsettik. Ben “Eskiden bol bol tartışıyordum ama artık hiç sabredemiyorum” dedim, kendisi de aynı şekilde hissediyormuş. Sonra da sanki üstüme vazifeymiş gibi Türkiye’deki sosyal bilimci profilini konuştuk.

Bir ara söz korsan kitaplara geldiğinde, “Aklı olan bu kitapları okur mu?” dedi. Ama bu kitaplar talep görüyormuş. Gerçekten tezgahta Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar gibi isimler dışında saçmalıktan başka bir şey yoktu.

Aşağıdakiler sağ salim yukarı gelmeyi başarınca vedalaştık ve ben yola koyuldum. Dışardan kendi halinde bir görünen bir insanın, Türkiye'deki entelektüel olarak isimlendirilen çoğu insandan daha birikimli olabileceğini tecrübe etmek güzel bir şeydi.