2010/06/30

Berns Deneyi [Kaya]

2005 yılında Emory Üniversitesi profesörlerinden Gregory Berns'ün yönetiminde gerçekleştirilen ve Asch deneyini farklı bir açıdan tekrarlayan çalışma, çoğunluğa uyum gösterme konusunda yeni sonuçlar ortaya çıkardı.

Berns Deneyi'nin ayırt edici özelliği, teknolojiye de yer veren ilginç tasarımıydı. Deneyde, deneklere birbirine benzer iki şeklin farklı açılardan görüntüleri gösterilecek ve kendilerinden, üç boyutlu düşünmek suretiyle bu iki şeklin aynı olup olmadığını belirlemeleri istenecekti. Tıpkı Asch deneyinde olduğu gibi, burada da aslında sadece tek bir denek vardı ve diğer deneklerin tamamı aslında deney ekibindendi.

Berns Deneyi'nde denekler bilgisayar başında olacak, asıl denekten ise (muhtemelen kendisine tek cihaz olduğu söylenerek) anlık beyin fotoğrafları çekebilen M.R.I cihazına bağlanması istenecekti. Zira Berns Deneyi, sadece çoğunluğa uyma oranını değil, insan beyninin bu gibi durumlarda ne gibi bir muhakeme süreci yaşadığını da ölçebilecek şekilde tasarlanmıştı.

Şöyle ki, eğer çoğunluğa uyum gösterme, kişinin doğru ile yanlışı ayırt edebiliyor olmasına rağmen çoğunluktan çekinmesinden ötürü bilinçli olarak aldığı bir karar ise, bu durumda, beynin planlama, çelişki ve üst düzey zihinsel aktiviteler ile ilgilenen ön kısmında faaliyetler gözlenecekti. Ancak araştırmacılar, çoğunluğun belli bir objeyi belli bir şekilde algılaması durumunda, beynin de kendini kandırarak söz konusu objeyi aynı şekilde algılamaya başladığından şüpheleniyorlardı! Bu nedenle de, araştırmacıların asıl test etmek istedikleri nokta, çoğunluğa uymanın bizzat algının değişmesinden kaynaklanıyor olup olmadığıydı. Zira böyle bir durum söz konusu ise, beynin ön kısmında değil, görsellik ve üç boyut algısının gerçekleştiği kısmında faaliyetler gözlenecekti.

Deney sonuçları incelendiğinde, deneklerin yanlış cevaplarında çoğunluğa uyma oranının %41 olduğu görüldü. Asch deneyinin sonuçlarını teyit eden bu orandan çok daha dikkat çekici olan diğer sonuç ise, denekleri çoğunluğa uymaya ya da uymamaya iten beyin faaliyetleriydi. Zira çoğunluk yanlış bir cevap üzerinde uzlaştığında onlara uyum göstermeyi tercih eden deneklerin beyinlerinin arka kısmında faaliyet gözleniyor, bilinçli karar alma merkezlerinde ise herhangi bir aktiviteye rastlanmıyordu. Diğer yandan, çoğunluğun kararının aksi yönünde yanıtlar veren deneklerde ise görsellik değil, çelişki ve zihinsel aktivite merkezleri faaliyet halinde oluyordu. Bir başka deyişle, önlerindeki resmi kendileri dışında herkesin farklı bir şekilde gördüğünü düşünmeye başlayan insanlar, çoğunluğa uyma eğilimi gösterdiklerinde, söz konusu şekli gerçekte olduğundan farklı bir şekilde görmeye başlıyorlardı.

Kaya, Serdar. 2010. Endoktrinasyon ve Türkiye'de Toplum Mühendisliği. İstanbul: nirengikitap. sf. 57-59.

2010/06/24

Bilgi Edinmek Üzerine [Mahçupyan]

Stanley Kubrick'in 2001 Uzay Macerası filminin ilk birkaç dakikası insanoğlunun niçin "tarihe sahip" bir yaratık olduğunu büyüleyici bir şekilde gösterir. Taş devrinin mağara adamlarını günlük yaşantıları içinde gösteren ilk sahnelerde, bu adamlardan biri eline geçirmiş olduğu bir kemiğe taşla vurarak şekil vermeye çalışır. Ancak bir seferinde taş kemiğin ucuna rastgele geldiği için kemik havalanır ve dönerek yükselirken çok basit fakat görkemli bir metamorfozla bir uzay gemisine dönüşür. Böylece Kubrick ilk aletin yaratılmasından uzayın keşfine olan sürekliliği vurgular ve gelecekteki insanın geçmişteki insanla aynı olduğunu ima eder. Gerçekte insanoğlu doğayla etkileşim içinde doğanın ona tanıdığı imkânları zorlarken aynı anda kendi varlığıyla ilgili gizleri de açığa çıkarma çabası içindedir. Nitekim filmin sonunda kahramanımız ölümsüzlüğü ararken kendi embriyosuyla karşı karşıya kalır. İnsanoğlu için ölümsüzlüğün biçimi, kendini üretmekle sınırlıdır. Dolayısıyla insan sınırlı yaşamıyla sınırsız merakı arasında sıkışmış; ölümlü olmanın bilinci, iflah olmaz bir "anlamlandırma" arayışına yol açmıştır.

İster maddî ister manevi dünyayla ilişkili olsun, insanoğlunun kendi dışındaki gerçekliği anlamlı kılma çabası onu neredeyse sonsuz sayıda önermeler yapmaya itmiştir. Felsefi, bilimsel ve teolojik alanlara verilen özel önem nedeniyle konunun ne derece yaygın ve hayati olduğu genellikle gözden kaçabilir. Oysa sıradan bir insanın sıradan günlük hayatı bile sayılamayacak kadar açık veya gizli önerme içerir. Bulutlara bakıp "yağmur yağacak" dediğimizde, akşamları yatağımızda dua ettiğimizde veya "vatandaşlık görevlerinden" söz ettiğimizde doğaya, topluma veya ilahî düzene ilişkin anlam sistemlerine dayanırız. Bu sistemler ise sınanması insanoğlu için olanaksız olan varsayımlar üzerinde şekillenirler. En temelde tüm bilimsel ve dinsel önermeler, insanlığın dışında ve öncesinde var olan bir "düzen" varsayarlar. Bu "düzenin" ortaya çıkmasına veya oluşmasına ilişkin olarak ise bir "yaradılış" varsayımına ihtiyacımız vardır.

İdrakini bu denli zorlayan kabullere rağmen, insanoğlu kendi dışındaki gerçekliği "anlamak" üzere zihinsel kapasitesini zorlamaktan vazgeçmemiş; ölümlü ve düşünebilir bir yaratık olmamızın yarattığı gerilim, bizleri "gerçekliği anlayabiliriz" varsayımına mahkûm etmiştir. Bunun açık sonucu ise bu gerçeklikle ilgili bilgi edinebileceğimizi daha baştan kabul etmemizi gerektirmektedir. Eğer dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilirliğimiz söz konusuysa; o zaman bu gerçekliğin "doğasını" veya "özünü" açığa çıkarabilir ve parçası olduğumuz evrenin anlamına bir adım daha yaklaşabiliriz. Evrenin ve hayatın anlamını bir nebze olsun aydınlatmak bizim hayatımızı uzatamayacak olsa da, belki zihnimizdeki ezeli kemirmeyi yumuşatacaktır. Bu açıdan tüm bilimlerin, felsefelerin ve dinlerin esas işlevinin insanın huzurlu ölmesini sağlamak olduğu söylenebilir.

Böylece "nasıl olur da bilgi edinilir" sorusu hayati bir hale gelmektedir. Öte yandan insanoğlu makineler yapmakta ve bu makineler çalışmaktadır. O halde insan zihni doğanın kanunlarını anlamaya muktedirdir. Diğer bir deyişle dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilmekteyiz. Ama acaba nasıl? Şimdi önümüzde madalyonun öteki yüzü gibi ikinci bir soru durmaktadır: "Nasıl oluyor da bilgi edinebiliyoruz?" Bu iki soru birlikte, bilimden teolojiye insan zihninin tüm kaygılarını ve çabalarını özetlemektedir. Çifte sorunun göbeğinde ise kendimizle dışımızdaki gerçeklik arasındaki ilişkinin niteliğiyle ilgili olarak yaptığımız (ve sahip olduğumuz) varsayımımız yatar.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak, sf. 15-17

2010/06/20

Modernizmin Kalbi

Modernizmin kalbi, ölçüdür. Modernist sistem, insanı ölçebileceğine inanır. Çünkü bu sistemin epistemolojik temeli, "bilimsel" bir gerçeğin varolduğu varsayımıyla şekillenir. Böylece her şey ve herkes "bilimsel" olarak değerlendirilebilecektir. Bu önkabulden hareketle, yeterli ölçü mekanizmaları icat edildiğinde insanlar ölçülebilecektir...

Böylece birileri ortaya "ölçü" mekanizması çıkarmıştır. İşin garibi bu ölçü mekanizması, çok kısa zaman içerisinde kültleşmiştir ve "insanın ölçülebileceği" önkabulü altında olsa bile, bunun hal-i hazırdaki sistem ile ne kadar başarılabildiği boşverilmiş ve mekanizma sorgulanamaz hale gelmiştir. Amaç bellidir: İnsanlar çeşitli ölçü araçlarıyla "bilimsel" düzlemde tekrar ifade edilirler. Yani kazandığı para miktarı, notları, iq seviyeleri, dil puanları, makale sayıları, kitap sayıları, ödül sayıları gibi bir ton "ölçü" ile analiz edilir ve sınıflandırılırlar. Bu sınıflandırmanın "bilimsel" olduğu kabul edilir. Bu dünyadaki pozitivist yahut antipozitivist temellere sahip dünya görüşlerine sahip insanlar da, fark gözetmeden, bu ölçü mekanizmalarına "inanırlar". O yüzden zengin, okullarda müthiş başarı göstermiş, birincilik ödüllerini toplamış, makalelerine aldığı atıf sayısı yüksek insanlar "sorgulanamaz" hale gelirler. Çünkü onlar "bilimsel" olarak başarılı olduğu ispatlanmış kişilerdir.

Halbuki bu sistemin temel varsayımı çürüktür. İnsanı sağlıklı bir şekilde ölçebilmek mümkün değildir. "Kimin başarılı yahut başarısız olduğuna hükmedebilme" varsayımı akıl dışı bir varsayımdır. İnsanları tamamen eşit koşullarda, eşit bir düzleme aktarmak mümkün değildir. Böyle olduğu için, her türlü ölçü mekanizması, insanların uyması gereken belli kalıpları dayatması itibariyle tektipleştiricidir. Yani tüm bu sistem insanı "bilimsel" olduğu varsayılan tek bir yaşam tarzına iter...

Bu yüzden farklı aidiyetlere ve farklı düşünce sistemlerine sahip insanların dışlanması bu sistemin otomatiğidir. Eğer bilimi veya mühendisliği "sistemin istediği şekilde" yapmıyorsanız, "ölçü" mekanizmalarını aşamaz ve "başarısız" addedilmeye mahkum olursunuz. Aynı şekilde eğer işinizi "sisteme" uygun yürütmüyorsanız, batar ve başarısız addedilirsiniz. Çünkü bu ölçü ve başarı tanımı altında, hem farklı kalmak hem de başarılı olmak pek de mümkün olabilen bir şey değildir. İşte modernizmin tüm sorunu da budur...

Bu sebeple, modernite - postmodernite kapışmasının iyice su yüzüne çıktığı şu zamanlarda, bazı safları tutmak önemli. Eğer insanı ölçüp sınıflandırabileceğine inanan, "bilimsel" olma iddiasında olmasına rağmen epistemolojik temeli tam bir hurafeye dayanan, herkesi "aynı" olmaya iten ve "modernlik" adı altında gericiliğin hasını bize giydirmeye çalışan sistemden kurtulmak istiyorsanız; daha da önemli. Benden söylemesi...

2010/06/13

Sansür

Devletler ne için var, bu soruya benden çok daha iyi cevap verecek binlerce kaynak vardır şüphesiz. Devlet dediğimiz kurumlar bütünü, ne işe yarar, olmalı mıdır yoksa gereksiz midir; bunlar siyasetbiliminin temel sorunları. Ama yüzeysel bir tanımlama yapmak istersek, herhalde adına devlet denilen kurumların, tek tek insanların boyunu aşan ve ortak bir çözüm ihtiyacı gerektiren büyük problemlerin çözümü için ortada olduğunu söyleyebiliriz. Yani, insanlar 'uğraşmak istemedikleri' problemleri çözmesi için, bazı insanları görevlendiriyorlar, onlar da halktan aldıkları yetkiyle bu problemlerle uğraşıyorlar (Gerçi Türkiye'de çoğu görev atama usulü veriliyor ama İsviçre gibi bir ülkede -mesela- hakimler dahi 'seçiliyorlar'. Bu ayrı konu tabii).

Kısaca devlet kurumları, vatandaşlarına hizmet için var. Ancak kimi devletlerde iş bu durumu aşabiliyor. Bazı devletler vatandaşlarını hizmet etmeleri gereken kişiler olarak görmekten çok, 'büyütülmeleri' ve 'eğitilmeleri' gereken kişiler olarak görüyorlar. Buradaki durumu tipik ebeveyn - çocuk ilişkisi olarak görmek mümkün. Devlet vatandaşlarına birey olarak değil de, cahil cühela sürüsü ve eğitilmeleri gereken bir yığın olarak baktığında halk üstünde her türlü yasağı ve baskıyı kendi kendine meşrulaştırmış oluyor. Çünkü bu kısırdöngü içerisinde 'zaten yasak kötü bir şey olsa bile, halkı eğitmek adına başka yol olmadığı' argümanı öne sürülüyor. Literatürde bu tip rejimlerin bir adı var: Paternalizm. Yani paternalist bir rejim, vatandaşlarını eğitilmesi gereken cahillerden ibaret gördüğü ve onların yaşamları üzerinde hak iddia ettiği için her türlü baskıyı yapma hakkını kendinde bulabiliyor...

Türkiye'de de son gelişen olaylar da bu çerçeveden görülebilir. Çünkü birileri hala tüm vatandaşlar için 'zararlı içerik', 'meşru içerik' ayrımı yapmaya çalışıyor. Bunu sadece gençler için yapmaya çalışsalar, en azından bu tutumlarını gizlemeye çalıştıklarını düşünebilirdik. Ancak söz konusu yasaklar tüm vatandaşları kapsıyor. Devlet kendi belirlediği çizgilerin dışına çıkmış yayınların hepsinin ortadan kalkmasını istiyor. Öyle ki bu yayınlara ulaşmaya aracı olan arama motorlarını bile buharlaştırmak istiyor. Çünkü bu yayınlar, 'çocuklarının' ahlakını bozabilir. Kendi istediği tektip vatandaşların üretim sürecini sekteye uğratabilir...

O yüzden de yasaklar bugünlerde her zamankinden çok başımıza bela oluyor, olacaktır... Çünkü hal-i hazırda demokrasiyi ve bilgi çeşitliliğini içine sindirememiş bir yapı için internet gibi her türlü bilgiyi hızla ayağımıza getiren bir ortam büyük bir rahatsızlık kaynağıdır. Aslında bu açıdan bakıldığında zaten internet her türlü otoriteyi tek başına sarsabiliyor olması itibariyle, egemenler açısından rahatsız olunmayacak bir şey de değildir. Fakat bu sansürler bir işe yaramaz. En azından Türkiye için artık işe yaramaz. Türkiye çoktan dünyaya entegre olma yolunda geri dönülemez adımları atmış halde. Bu sansürler de yitip giden bir sistemin son çığlıklarıdır herhalde...

2010/06/02

İnsanlık

Etyen Mahçupyan
İnsanlık basit bir durumdur... Ölümlü olan, ölümden sonrasını bilmeyen, ölüme giden bir hayatın niçin yaşandığını hiçbir zaman anlamayacak olan ve bu büyük yükle yaşamak zorunda kalan bir varlığın sıradan kaygılar içinde sürüklenmesidir insanlık... Bu gerçeği idrak etmek ise insanlığı derinlikli kılar, ona ahlak ve vicdan aşılar. Kibri anlamsız ve acınası kıldığı ölçüde, haddini bilen ve insanlığı başka insanlarda arayan bir yolculuk haline getirir hayatı...