2010/05/29

Lise Öğretmeni [Feynman]

Richard Feynman, Kuantum Elektrodinamiği’ne yaptığı katkılardan ötürü Nobel ödülü aldıktan kısa bir süre sonra, lisedeki fizik öğretmeni ona bir tebrik mektubu yollar. Aşağıda okuyacağınız satırlar, Feynman’ın lise hocasına verdiği cevap mektubunun bir kısmıdır. (Mektuplarıyla Feynman adlı kitaptan alıntı fakat sayfasını hatırlamıyorum).

--

Richard Feynman’dan Abram Bader’e / 29 Kasım 1965

Sayın Bay Bader,

Kutlama mektubunuz için teşekkür ederim. […] Bana göstermiş olduğunuz hedef ve eğitim sayesinde fiziğe yönelmemi sağladığınız için size çok şey borçluyum. […] Bir gün dersten sonra beni çağırmış, “Derste çok gürültü yaptın” dedikten sonra bunun nedenini anlayabildiğinizi, aslında sınıftakilerin çok sıkıcı olduğunu söylemiştiniz. Daha sonra raftan bir kitap çıkartarak bana uzatmış, “Arka sıraya otur ve bu kitabı iyice oku. İçindeki her şeyi iyice öğrendiğine emin olduğunda yeniden konuşmaya başlayabilirsin”, diye de eklemiştiniz. Böylece fizik derslerini sınıfta olan bitenlerle ilgilenmeksizin, sadece Woods’un “Advanced Calculus” (İleri Hesaplama) adlı eserini okuyarak geçirmeye başlamıştım. İşte o kitaptan gamma fonksiyonlarını, elips fonksiyonlarını ve integral aracılığıyla yapılan diferansiyel denklemleri öğrenmiştim. Bu denklemler, bir uzman gibi olmamı sağlamışlardı. Yıllar sonra Cornell’deki yüksek lisans öğrencilerine fiziğin matematiksel fonksiyonlarını öğretirken bir öğrenci, seviyelerinin üstündeki bir konudan bahsettiğimi söyleyerek benim tüm bunları eğitimimin hangi aşamasında öğrendiğimi sordu. Onun bu soruyu neden sorduğunu tam olarak anlayamadan ve yanıtımın onu ne kadar rahatsız edebileceğini düşünmeden “Lisede” diye yanıtladım. Benim için lisede sizin gibi bir çocuğun beynine nasıl hitap edeceğini bilerek onu başarıya yönlendirecek bilgi birikimine sahip bir öğretmenimin olması büyük bir şanstı. Size çok teşekkür ederim.

2010/05/27

'Bilimadamlığı' Ahkâmı

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Ali Demirsoy, NTV Bilim'in Mayıs sayısında 'Bilimadamı nasıl olmalı?' başlıklı bir yazı yazmış. Yazarın yazının bir yerinde, insanın evrimsel süreçte kazandığı en önemli duygulardan birinin empati olduğunu belirtmesine karşın, 'bilimadamı' sözcüğünü kullanmaktan hiç gocunmamış Demirsoy. Görünen o ki, geçen yüzyıla ait bu cinsiyetçi sözcüğün ima ettiği zihniyet hala bir parça da olsa hüküm sürüyor. Çünkü bunca yıldır bilimin içinde olan birisinin, yazıda onlarca kez 'bilimadamı' yazarken bunu düşünmemesi imkânsız...

Öte yandan, yazıda tanımlanan 'bilimadamı' profili ilgimi çekti. Başta şöyle bir şart koşuyor Demirsoy:
Bilimadamının temel uğraşı doğanın kendisi olduğundan, kendi cinsi, ırkı, milliyeti, siyasi görüşü, dili ve dini önemini yitirmek zorunda. Bilimadamı her yönüyle tarafsız, bağımsız, ticari kaygıdan uzak olmalı ve evrensel kuralları uygulamalı.
Yine tepeden inme bir biliminsanı (bundan sonra 'biliminsanı' diyelim) tanımıyla karşı karşıyayız. Bu cümlede birden çok yanlış var. Bir kere bana göre asgari mantığa sahip düşünceleri olan insanların cinsiyetin, ırkın yahut milliyetin ne derece anlamlı olabildiğini düşünmemesi ve bunları boşvermemesi imkânsız. Bunun için Demirsoy'un tanımladığı gibi bir biliminsanı olmaya gerek yok. Ama 'siyasi görüş' kısmı ilgi çekti. Ezber aynı: 'Biliminsanı tarafsız olmalı'. Neden? Niye? Biliminsanı da bir meslek erbabı, bir edebiyatçı gibi, bir felsefeci gibi bir insan değil mi? Neden tarafsız olmalı? Bir edebiyatçı, en büyük gücünü, kelimelerini, siyasi bir amaç için kullanabiliyorsa, biliminsanı neden kullanamasın? Biliminsanının atgözlüğü takmış bireyler olarak varolmasını istemek ne derece 'özgür düşünce'ye uyuyor? Dahası, Prof. Demirsoy, acaba etkin bir pasifist ve antimilitarist olan Einstein konusunda ne düşünüyor?

Bu noktada Demirsoy, yukarıdaki cümlelerin devamında kendi argümanını geçersiz kılan birkaç cümle de etmiş:
Bu ideal yaklaşım, ne yazık ki büyük bilimadamları yetiştiren aydın ülkelerde bile tam anlamıyla işlemiyor. Yakın tarihte Nazi Almanyası'nda insan öldürmeye yönelik cihaz ve ürünlerin geliştirilmesi, tam da bu durumu yansıtan bir örnek.
Hayır, Demirsoy, burada olan şey tam da sizin tanımladığınız biliminsanlarının sebep olduğu bir örnek. 'Tarafsız', 'atgözlüğü takmış', 'siyasi görüşü olmayan' biliminsanları elbette ki, kendilerine dayatılan siyasi ezberleri sorgulamaya, hümanizm gibi değerler uğruna bu dayatmaları reddetmeye yanaşmadılar. Bu da tam olarak 'tarafsız' olmalarından kaynaklanıyordu. Dahası o zamanın 'biliminin' gereğini yaptılar bile diyebiliriz.

Yazıda belirtilen 'ticari kaygı' meselesi de garip. Yazarın evrensel uzayında anlaşılan ticaret pis bir şey. Bana bu paraya ve ticarete düşmanlık olgusu oldukça garip geliyor. Çünkü bir insan, insan olmasından gelen dürtülerle, sevdiği şeyleri satın almak ve mutlu olmak isteyebilir. Bu yolda da, ticari kaygılarla bir şeyler yapması gayet doğaldır. Eğer Demirsoy'un kastettiği, yalnızca biliminsanlarının değil, kimsenin ticari kaygıyla bir iş yapmaması ise böyle bir dünyanın var olup - olamayacağı büyük bir felsefi soru(n) zaten. Ama yazıda bu dünyanın varlığı kesin olarak doğrulanmış gibi. Üstelik bir şüphe dahi yok, 'böyle olmalı!'. Yazar, bireyleri 'atomize' ederek ve çevreleriyle olan binyüzlü etkileşimlerinin tümünü ihmal ederek bir normu tepeden inme evrensel olarak ilan ediyor: Ticari kaygısı olmamalı. Öyle mi? Hiç de değil...

Yazının devamında 'bilimadamı'nın kendi başına bir toplumsal sorumluluk taşımadığı fakat ancak öğretim üyesi olduğunda bir 'sosyal sorumluluğa' sahip olduğu ifade edilmiş. İfade şöyle:
[B]ilimadamının sosyal bir sorumluluğu yoktur. O, yalnızca bilimle ilgilenir.

[...]

[Ö]ldürücü bir madde geliştirmeye çalışan biri bilimadamı olabilir, ama kesinlikle öğretim üyesi olamaz. Çünkü bir öğretim üyesi, bilimadamı sıfatının yanında, topluma karşı sorumluluk duygusu da taşımalıdır.
Bu da ilk kez duyduğum, daha doğrusu bana gülünç gelen bir ayrım. Bir şeyler karalamaya gerek duymuyorum. Bir insanın, insan olmasından dolayı gelen bir takım sorumlulukları vardır. Biliminsanları nasıl canlılar da (!), sosyal sorumlulukları olmuyor - ama sadece 'hoca' olunca sorumlu oluyorlar? Oldukça anlamsız, eleştirmenin vakit ziyanı olacağı bir argüman...

Sonuç olarak, şu bilinmeli ki, kimse kafasından belirlediği ya da X filozofunun belirlediği kriterlere göre birilerine 'ideal' olmayı öneremez, dayatamaz. Buluşulacak ortak değerler vardır, evet, her şeyden öne insani değerlerin konması gibi mesela... Ama siz tutup bir meslek grubunun 'siyasi görüş'ünün nasıl olması gerektiğinden, 'inanç' dünyasından, 'ticari kaygısı' olmaması gerektiğinden bahsediyorsanız; orada haddinizi aşıyorsunuz demektir. Çünkü kimse karşısındaki bireyleri cahil, cühela yerine koyup; onlara 'nasıl' olmaları gerektiğini sorgulanamaz doğru gibi dayattığı bir 'ideal' çerçevesinde dikte edemez. Bu tip yaklaşımların, düzenlemecilikten başka bir adı yoktur. Birçok biliminsanının böyle yaklaşımların içinde olması bile kendi başına 'biliminsanı' olmanın çok da büyük bir şey olmadığına ispattır...

2010/05/23

Günlük Siyasette Boğulmak

Günlük siyaset yorucu bir şey. Günlük siyasetten elbette anladığınız şeyi kastediyorum, siyasetçilerin demeçleri, hangi parti kaç oy alır, güç dengeleri vb... Bazı insanlar gördüğüm kadarıyla siyasetin teorisinden tamamen soyutlanmış, bu gibi parametrelerle politik tercihlerini belirlemeye çalışıyorlar. "Kim kimi destekliyor?", "Kimin arkasında kim var?", "Kimin gizli planı ne?". Hatta yer yer etnik köken araştırmacılığı ve bundan çıkarılan komplo teorilerine kadar varıyor iş. Ve tüm bu zırvaları birleştirip, ortaya bir tercih çıkaranlar ise bunun "rasyonel" olduğunu dahi iddia edebiliyorlar. Bu da bizim memlekete özgü bir acayiplik olsa gerek...


Tüm bu saçmalıkların içinde kaybolmak çok kolay ama bir o kadar da anlamsız. Aslına bakarsanız, bir siyasi parti destekleneceği zaman -bana göre- aslolan onun programıdır yani kendini oturtmaya çalıştığı teorik çerçevedir. Bundan gerisi spekülasyona girer. Güç dengeleri gibi spekülasyona açık şeylerin gerçek olmadığını iddia etmek zor. Tabii ki siyasetin bu tarafı da var. Ama esasen bu tarafı üreten şeyin, yine teorik çerçeveden başka bir şey olmadığını görmek çok da zor değil. Hem de, bir partiyi / kişiyi / grubu salt çıkarlarının kimi büyük güçlerle örtüşüp, örtüşmediğiyle ölçmek de güvenilir bir ölçüm metodu değil. Çünkü bir politikanın doğruluğunu bu şekilde kestirebilmek de mümkün değil.

Bir siyasi parti tercihi yapacağınız zaman sınıflandırma için kullanabileceğiniz bazı öznitelikler vardır (Öznitelik uzayı). Örneğin bir değerlendirme / sınıflandırma yapmak için birkaç öznitelik belirleyebiliriz. Sözgelimi bir partinin (1) Ekonomik planı, (2) İç politikaya / Etnik azınlıklara dair planı, (3) Dış politikayla ilgili planı gibi özniteliklerine bakılarak bir sınıflandırma yapılabilir. Bu öznitelik uzayı genişletilebilir, 20 - 30 parametreye dahi çıkarılabilir. Ama bu gibi değerlendirmeler sanırım ortalama vatandaş için oldukça yorucu bir iş. Aksi halde, "kimin arkasında ABD ve / veya AB var?" gibi bir tespiti -kendince- yapıp sonra da doğru ya da yanlış tam tersi yönde hareket etmek oldukça "rasyonel" bir davranış biçimi olarak sunulmazdı...

Şimdilerde siyasi arenada yine bir "hareketlenme" var. Uzun yıllardır koltuğunda oturan bir siyasetçi alaşağı edildikten sonra yerine büyük destek ve sloganlarla başka birisi geçti. Bu siyasetçi ile "her şeyin farklı olacağı" gibi bir düşünce iklimi partililere hakim oldu. Ama yukarıda bahsettiğim gibi, aslolan şey, teorik çerçevedir. Bu partinin son on yıl boyunca savunduğu siyasi prensipleri bir kenara not edin. Sonra bu partinin yeni genel başkanının konuşmasındaki siyasi prensipleri bir kenara not edin. Arada ne kadar büyük bir fark var? Ben söyleyeyim yok... Yeni kadroya bakın, aynı teorik çerçeveyi savunacak olan kişiler. Tabana bakın, değişim yok...

Bu noktada insanları tamamen rasyonel varlıklar olarak kabul etmek hatalı bir yaklaşım olur. Yani bir siyasetçi yalnızca karizması ve hitabetiyle bile belli oranda oy toplayabilir. Bu demektir ki, bu vitrin değişikliği -eğer gerçekten halk nazarında karizmatik bir kişi söz konusu ise- yararlı bir oy artışı getirebilir. Ama insanları rasyonel olmayan varlıklar saymakla, aptal varlıklar yerine koymak farklı şeylerdir. Buna göre, yalnızca vitrin değişikliği yapılarak temel politikalarınızı hiç değiştirmeden iktidar olmayı hedefliyorsanız, bir yerde büyük bir hata var demektir. Çünkü yalnızca vitrin değişikliği, kimseye yeterince inandırıcı gelmez.

Şimdiye kadar işin görünen yüzü bu. Aynı teorik çerçevede kalarak, farklı bir rüzgar yaratmaya çalışmak. Şu hâle bakınca, Einstein'in aynı şeyleri yaparak, farklı sonuçlar ummaya dair o güzel sözünü hatırlamadan edemiyor insan.

2010/05/16

Evrim Teorisi Yanlışsa, Kuantum Teorisi Doğru mu?

Bir insanın bilimin bilgi teorisine katılmamasını anlarım. Yani inancıyla açıkça çeliştiğini düşündüğü bir teoriye dair, bilimsel deneyler ile ortaya konan kanıtları umursamaması bana anormal gelmez. Çünkü bu kişinin sahip olduğu epistemoloji, doğru / yanlış anlayışı, bilimin bilgi teorisi ile ilişkisizdir. Böylece siz bu kişinin inandığı şeyin tersine yönelik bilimsel bir kanıt gösterseniz dahi, bu kişinin umrunda olmaz. Çünkü doğru bilgi tanımı, her şeyden önce çeşitli korelasyonlar ve nedenselliklerin arandığı bir bilgi teorisine sahip olan bilimin epistemolojisinden epeyce farklıdır. Dediğim gibi, bu tutarlı. Neticede herhangi bir bilgi çeşidinin, diğer tüm ötekilerin uyması gerektiği bir bilgi çeşidi olduğu gösterilemez. Nedenselliklerin öne çıktığı bir bilgi teorisi ile başka değerlerin öne konduğu bir bilgi teorisi arasında bir üstünlük tesis edilemez. Deneysel sonuçlar ile uyumlu netice vermesi, bir bilgiyi üstün yapmaz. Karşıdaki eğer deneysel sonuçları umursamıyorsa, orada bilimin bilgi teorisi hiçbir işe yaramaz.

Neticede evrim teorisi, bilimsel bir teoridir. Ve dünyanın neredeyse tüm biyoloji bölümlerindeki işinin ehli biyoloji profesörleri tarafından her gün bu teoriyle uyumlu (yani bilimin bilgi teorisine uygun) deney sonuçları yayınlanıyor. Dünyanın en ünlü bilim insanları, en yetkin biyologlarının büyük bir çoğunluğu bu teorinin gelişmeye çok açık olduğuna inanıyor. Bunları Türkiye’nin eğitim sisteminde sosyalleşen birisi, muhtemelen büyük bir dış mihrak oyunu olarak görecektir ama öyle değil. Bu teoride radikal değişiklikler yapılabilecek olsa dahi herkesin emin olduğu tek bir şey var, evrim gerçek bir olgu. Yani artık günün birinde çıkıp, canlılar evrilmiyor denemez. Ancak evrimi de içeren “daha geniş” bir mekanizma açığa çıkarılabilir (Newton’un teorisi de Einstein tarafından “düzeltildi” fakat hala uçaklar Newton fiziğine göre tasarlanır… Yani Newton fiziği “yanlış” değil, daha geniş bir yapının özel bir durumudur. Evrim de günün birinde böyle bir duruma gelebilir).

Evrim teorisi ile dini inanışları birlikte yaşayabilen oldukça fazla insan olsa da, kimileri, başta dediğim gibi bilimin epistemolojisi ile düşünmüyor ise evrim teorisini umursamayabilir. Yani evrimin kutsal kitaplarda söylenen şeyler ile çelişmesi (ki bu da acayip muallâk bir tanım), onu ilgilendirmeyebilir – çünkü çelişki tanımı bu değildir. Şu halde bu kişiyi kuantum teorisinin de ilgilendirmemesi gerekir. Çünkü kuantum teorisi ile evrim teorisinin türetilmesi yolunda kullanılan bilgi teorisi aynıdır. Yani bu iki teori, aynı epistemolojik önkabullerin sonucudur.

Garip olan, evrim teorisini şiddetle reddeden kimilerinin kuantum teorisini Tanrı’ya bir kanıt olarak sunma çalışmalarıdır. Kuantum teorisinin doğruluğu Tanrı’nın varlığına bir kanıt olarak görülüyorsa, bilimsel bir teori Tanrı’nın varlığı ve yokluğunu gösterme konusunda yetkin midir? Böyle bir önkabulle başlarsak, evrim teorisi doğru ise bu Tanrı’nın yokluğunu göstermeye yeterli olduğu anlamına mı gelmektedir? Bilimin epistemolojisine her fırsatta -hala pozitivist olduğuna dair arkaik bir inançla- hınçla saldırıp, tüm bilim insanlarını “şeytan” gibi gösterme gibi bir çabaya sıklıkla rastlanıyorken, hâlâ bilimsel kanıtlar aramanın manası nedir?

2010/05/10

Alaylı Bilimciler [Tont]

Tıpkı bizde olduğu gibi Çin'de de sosyal yapı gençlere yeteri kadar özgürlük tanımıyor. Biz hâlâ aynı rotayı tutturmuş gidiyoruz ama galiba Çinliler hataları anladılar. Nature'da 4 Mart 2010'da yayımlanan yazıda Shenzen kentinde kurulan BGI Enstitüsü'nün kısa zamanda genetik harita yarışında nasıl ön sıralara geçtiği anlatılıyor. 130 kişiden kurulan ve derginin "gen fabrikası" diye tanımladığı bu enstitünün araştırma bölümünün başında, üç yıl önce üniversiteyi terk etmiş, hiçbir akademik ünvanı bulunmayan, Li Yingrui adında 23 yaşında bir genç bulunuyor! Doktorası bile yok (Arkadaşları Li'nin sınıfta uyuduğunu, ders çalışmaktan daha çok video oyunlarına vakit ayırdığını söylüyor). Bu grup şimdiye kadar insan genomundan tutun, bine yakın bağırsak bakterisinin genomunu ortaya çıkarmış. Enstitünün diğer elemanlarının çoğu Li'nin akranları ve onun gibi alaylı.[1] (vurgular eklendi).
NTV Bilim, Mayıs 2010, sf. 87, Sargun Ali Tont