2010/04/29

At Gözlüğü Takmış Pozitivizm [Collini]

[B]azı faaliyetleri "bilim", diğerlerini de "bilim-değil" diye ayırmayı hangi amaçlarla istediğimize dikkat etmemiz gerekir. Bilimciliğin en şaşaalı zamanları olan ondokuzuncu yüzyılın yarısında, bu, başvurdukları yöntemlerle bize "gerçek" bilgiyi sunan araştırmaları sunmayanlardan ayırt etmek anlamına gelebilirdi. Birçok bilim adamı (bilim insanı desek? - D) kendi pratiklerinde üstü kapalı olarak bu varsayımı onaylamaya devam ediyor ve ara sıra kendini bilimin sözcülüğüne adayan biri çıkıp bunu en küstahça emperyalist biçimiyle dile getiriyor. Ama bu tür kendinden emin, at gözlüğü takmış pozitivizm bir zamanlar sahip olduğu kültürel otoritenin keyfini artık çıkartamayabilir; farklı düşünsel araştırma biçimlerinin bize çok çeşitli bilgi ve anlayış türleri sundukları ve bunların hiçbirinin tüm diğerlerinin uymaya çalışması gereken asli modeli oluşturmadığı artık geniş kesimlerce kabul ediliyor.
Stefan Collini, İki Kültür: Önsöz, sf. 51-52

2010/04/27

Yakınmak

Yakınmak bana göre bir samimiyet göstergesi. Yani karşıdakini samimi görme hâli. Karşıdakine güvenip, ona kendince derdini açma eylemi. Kısaca, insana güvenmenin bir göstergesi.

Gelin görün ki, Hobbes galiba doğru diyor: Homo homini lupus. İnsan insanın kurdudur. Hepimizin başına zor işler geliyor. Başkalarının çok kolayca aşabildiği -genelde şansları sayesinde- şeylerde belki yıllarca oyalanabiliyoruz da. İşte bu şeyleri olur da ulu orta, bırak zekâsını ciğeri beş para etmeyen zavallıların yanında açık edersen - vay haline.

Sonra yüzsüzlüğün bini bir para. Gelip laf sokmaya çalışmalar, alaya alma denemeleri gırla... Benim çevremde mi çok pişkin var yoksa çoğunluk mu pişkin çözemedim. Muhtemelen ikincisi. Ama bildiğim bir şey varsa, çoğu insanın diğer insanların zaaflarını aradığı - bu zaafları bulduğu anda da onları deşmeye çalıştığı. Sen yakınarak, bu zaafları bu kurtların eline teslim ediyorsun. Adam zaten arıyor. Sen elinle veriyorsun. Bir nevi, sana tüfek doğrultmuş olan kafasızın tüfeğine çiçek takmaya çalışmak gibi. Karşıdakinden böyle bir anlayış düzeyi bekliyorsun.

Tabii, bu tiplere sinirlenmemek - sakin olmak lazım. Ama bu benim için pek mümkün olmuyor. Tepki vermiyorsun, kendi kendine sinirleniyorsun - ne bu insanlara meydan bırakıyorum diye. Çözüm basit. Artık beş para etmez adamlara yakınmıyorum.

Ha bir de şu var, kime sorsan "insanlar güvenilmez" diyor. İnsanlar güvenilmez diyenlerin çoğunun da bu ciğersiz grubundan olması ayrı bir ironi oluşturuyor. Artık "insanlar güvenilmez" demek bile bir kişisel pazarlama tekniği, "ben hayatın çok sillesini yedim, yorgunum" hâli (Bak yabancılaşmaya da girsek bitmez bu yazı). O yüzden şu satırları yazarken bir yandan da benim bunlardan ne tip bir farkım var diyorum. Yine de kimsenin hassas noktasıyla dalga geçtiğimi hatırlamıyorum, hassas nokta dediysem bir yaradan bahsediyorum. Geçtiysem de affola, şuraya yazsınlar çatır çatır özür de dilerim diyerek şu satırları sonlandırıyorum.

2010/04/26

Gerçek ve Hakikat [Mahçupyan]

Etyen Mahçupyan'ın Gerçek ve Hakikat başlıklı yazısı.
Eğitim malzemelerinde içselleşmiş olan insan hakları ihlalleri alanında uzmanlaşan Tarih Vakfı, bir süre önce son yılları kapsayan bir rapor daha yayımladı. Yapılan önermelere katılmamak imkânsız... Ancak tavsiyelerden birinin daha da derinlikli bir arka plana oturtulmasında yarar var. Bu tavsiye dünyanın var oluşu ile ilgili ‘yaratılış’ görüşünün bilimsel bir kurammış gibi sunulmasından vazgeçilmesi. Tespit yanlış değil. Gerçekten de yaratılış varsayımının bilimsel olarak kabul edilmesi bilimin üzerine oturduğu zemin veri alındığında mümkün değil.

Bunun nedeni bilimin belirli bir biçimde tanımlanması değil, insan olma sınırlılığımız. Çünkü yaratılış diye tanımlanan olgu insanın zihinsel algılama ve anlama yeteneğinin ötesinde kalıyor. Diğer bir deyişle insanoğlu ‘insan’ olarak kaldığı ya da bugün ‘insan’ dediğimiz yaratık olduğu sürece, yaratılışı zihniyle kavramakta aciz kalacaktır. Nitekim bu anlayışın tüm dünyada dindarlara has olmasının da gerekçesi budur. Yaratılış ancak ‘inanarak’ kabullenebileceğiniz bir açıklama olabilir. Dolayısıyla da insanın zihnine değil, psikolojisine hitap eder. Ömrünün sınırlı olduğunu, bir gün yok olacağını bilen kişinin, bu yok olmayı tersine çevirecek bir farklı ‘hayat’ varsayımına tutunmasıdır yaratılış inancı. Bu nedenle de bu inancın bilimselliği öne sürülemez...

Ancak yaratılış varsayımının bilimsel olmaması doğru olmadığını kanıtlamaz. Çünkü doğruluğun önkoşulu bilimsellik değildir. Bilim biz insanlar için bir gerçeklik üretse de, ürettiği gerçekliğin hakikat olduğunu iddia edemeyiz. Bu noktada Gökhan Özgün’ün farklı fırsatları kullanarak gündeme getirdiği bir nüansa işaret etmemek elde değil... Özgün ‘gerçek’ ile ‘hakiki’ arasındaki farkı işlediği yazılarında, bizlerin gerçekliğe fazlasıyla meraklı olduğumuzu, ama çoğu zaman hakikati ıskaladığımızı vurguluyor. Gerçeği zihnimizle ürettiğimizi ama vicdanlarımızın hakikati görmeye hazır olmadığını söylüyor. Buradan anlaşıldığına göre Özgün için gerçeklik hakikatin üstünü örten, onu gizleyen ve alışkanlık haline geldiği ölçüde çarpıtan bir unsur. Bizler sürekli olarak gerçeği arıyor ve bu uğurda gerçeği kendimize göre üretiyoruz. Oysa hakikat bizden bağımsız olarak var olan şey... Böylece gerçeği yakalamaya yönelik her uğraş belki de bizleri hakikatten uzaklaştırıyor.

Bu tartışmanın fazlasıyla felsefi olduğunu, gündelik hayatı yorumlarken işlevsel olmadığını düşünebilirsiniz. Ne var ki söz konusu yorumlar bir ideolojik bakışı, bu ise belirli bir zihniyeti ima eder. Gerçekle hakikat arasındaki ayrım veya geçişlilik ise zihniyetle bire bir bağlantılıdır. Sözün kısası ise bu konuya ‘demokrat’ bir yaklaşımın olduğu ve bunun ‘modern’ bakıştan temelde farklılaştığı...

Modern yaklaşım duyulara güvenir, duyuların bizi gerçekliğe ulaştıracağına inanır. Çünkü duyular zihnimizle dışımızdaki gerçeklik arasında bir köprüdür ve bu köprünün her iki ucu da aynı maddi çerçeveye oturmaktadır. Bu nedenle duyularımızdan kuşku duymamız anlamlı olmaz. Öte yandan herkesin duyu kapasitesi ve muhatap olduğu gerçeklik birbirinden farklıdır. Dolayısıyla da bu duyu deneyimlerini mukayese edemeyiz... Söylenebilecek tek şey, herkesin gerçekliğin başka bir bölümünü kavradığıdır. Eğer bütün olası deneyimleri biraraya getirebilseydik, gerçekliği de kendi bütünlüğü içinde anlamış olacaktık. Bu bakış bilimin gerçekliğe ulaşmada tek etkin yol olduğu ve bilimin sürekli ‘gelişerek’ bizi gerçekliğe yaklaştırdığı türünden kabullere yol açmıştır.

Modernliğin otoriter kanadı ise, dışımızdaki gerçekliğin zihnimize bir aynadaki gibi yansıdığını savunur. Bu bakış altında kendi gerçeklik algımızdan kuşku duymamız artık tamamen anlamsız hale gelir. Çünkü insan zihni gerçeklik karşısında o denli edilgendir ki, sahtesini bile üretemez. Diğer taraftan farklı kişisel deneyimlerin varlığı burada da açıklanmaya muhtaçtır. Yanıt ise, herkesin anlamayı sağlayacak ideolojik temele aynı miktarda hâkim olmamasıdır. Dolayısıyla kişi gerçekliği ‘doğru’ anlayan rehberlere muhtaçtır ve gerçeği de ancak onlar üzerinden anlayabilecektir.

Modern yaklaşımın her iki versiyonunda da gerçeklik ile hakikat arasında bir ayrışma görmeyiz. Vicdan ve din meseleleri gerçekliğin tamamen dışında bırakılmışlardır ve ancak bir inanç konusu olurlar. Diğer bir deyişle modern bir bakışla Özgün’ün ‘hakikati’ bir hurafeden öteye gitmez...

Ancak Özgün bir ‘modern’ değil, demokrat... Demokrat yaklaşım ise insan zihninin dışımızdaki gerçekliği ancak çarpıtarak, yani bozarak ve kendi ‘dilimize’ dönüştürerek anlaşılabilir kılabileceği varsayımına dayanır. Dolayısıyla da bilimsellik sadece insana has bilgiler üretir. Bu bilgiler çerçevesinde kendimize göre bir gerçeklik dünyası yaratsak da bunun ‘gerçekten de’ dışımızdaki gerçeğe tekabül ettiğinden, yani ‘hakiki’ olduğundan emin olamayız. Bu nedenle de demokratlar kendi öznel gerçekliklerine ancak ahlaki temel üzerinde sahip çıkabilirler. Bilimsel çabanın hakkını verseler de, sınırlarının farkındadırlar. Vicdanı gözardı eden bir aklın insanlığı sürükleyebileceği yerlerden korkarlar. İş dünyanın oluşumuna geldiğinde ise hakikati hiçbir zaman bilemeyeceklerini bilirler ve bunu bir insanlık durumu olarak kavrarlar. O nedenle de yaratılışı savunanlara düşman olmazlar... Aynen bilimsel teorileri savunanlara düşman olmadıkları gibi... Demokratlık ‘bilinemeyecek’ bir dünyada birlikte var olmanın aranmasıdır...

2010/04/20

Çorap

Yurda ilk geldiğim yıl, tatsız bir sürprizdi çamaşırlarımı kendim yıkamak. Üstelik çamaşırhane karşı blokta bulunuyordu, 1400 kişinin ikamet ettiği küçük bir kasaba nüfusuna sahip bu yerde boş makine bulmak da kolay bir iş değildi. Haliyle meşakatli işti. Bu ayrı konu.

Çamaşırları yıkayıp, kurutma makinesinde yahut odada muhtelif yerlere asarak kurutabiliyordunuz. Çoğu kişinin adeta ritüel haline getirdiği kuruyan çorapların eşlerinin bulunması işi ise en başından beri hiç yap(a)madığım bir şey oldu. Çoraplar benim için kuruduktan sonra avuçlanıp, ait olduğu yere istiflenen ve sonra tekrar bitene kadar random olarak alınan şeyler olarak kaldı. Haliyle ayağımda hiçbir zaman birbirinin eşi iki çorap olmadı bunca senedir. Bazen renkleri birbirine uyuştu, belli etmedi ama belki ayağıma giydiğim çorapların eş olduğu günlerin, tüm çorap giydiğim günlere oranı %1 gibi bir şeydir ancak.

Şimdi okul bitiyor, biraz daha resmileşiyoruz. Giderek daha çok bu çorapların sırıttığı alanlarla karşılaşıyorum. Yarın bir gün bir işyerine girmeye kalkarsam, asla farklı çorap giyme özgürlüğümün devam edebileceğini zannetmiyorum. İşte bu yüzden de insanlara kıyafet dayatan dar kalıpların ürünü iş dünyasından tiksiniyorum. Umarım asla kendileriyle bir şirket çalışanı olarak karşılaşmam.

2010/04/18

Ece Temelkuran'ın Çatlama Teorisi

Ece Temelkuran, 10 Nisan 2010 tarihinde Habertürk'te yayınlanan yazısında şöyle yazmış (*):
EŞYAYA bakıyorum. Eşya, maruz kaldığı baskı sonucunda her zaman patlamıyor. Bazen genleşiyor, bazen çatlıyor. İnsan da öyle olmalı. Toplumlar da. Bu yüzden nicedir toplumsal bir patlama bekleyenler yanılıyor olabilir. Belki de Türkiye çoktan çatladı ve sızdırıyor.

Güneşin gün içindeki yolculuğunu çıplak gözle takip etmek hem acılıdır hem de pek aklımıza gelen bir etkinlik değildir. Ama hepimiz güneşin batışını izlemişizdir. Güneşin çıplak gözle takip edilebilecek derecede hızlı hareket ettiğini ancak o zaman görebiliriz. Sanırım insanın ya da toplumun “hareketini” de ancak “batışı” sırasında çıplak gözle takip edebiliyoruz.
Gördüğümüz gibi burada iki a priori varsayım yapmış Temelkuran:

(1) Toplumlar -maddeler gibi- bazen genleşir, bazen patlar, bazen de çatlar.
(2) Güneşin hareketini ancak batarken çıplak gözle izleyebiliyoruz dolayısıyla toplumların hareketlerini de ancak batarken izleyebiliriz.

Şüphesiz, bu a priori kabullerin pek çok sorunu var. Öncelikle bana kalırsa, bu garip teorilerin nereden çıkmış olduklarını söylemesi lazım Temelkuran'ın. Fakat böyle bir bilgi göremiyoruz. Türkiye medyasında adet olduğu üzere, Ece Temelkuran bu tezlere hangi nedensellikler ya da korelasyonlarla ulaştığını açıklamak yerine, bu tezlerinin ardından korku edebiyatına başlayarak bir sürü kötü olay sayıyor. Elbette vicdanı olan herkes, Temelkuran'ın bahsettiği olaylardan rahatsız olur. Ama bu Temelkuran'ın yazısını açık söylemek gerekirse bir cehalet ikliminde kurmuş olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sosyal bilimlerde, kimi teoriler fen bilimleri ile yakın ilişki içindedir ama bunların sosyal bilimsel açıklamaları vardır. Ece Temelkuran'ın yaptığındaki sorun ise kafasına göre tamamen random olarak seçtiği fenomenleri, kendi fikirlerini desteklemek için kullanıyor olması. Böylece yazısını "analizmiş" gibi göstermesi mümkün olabiliyor. Bu da benim bu yazıya rastlamama vesile olan Twitter gibi ortamlarda, bu şatafatlı sözlerden etkilenen cahillerin yazıyı birbirlerine hararetle tavsiye etmesine sebep oluyor. Bunda da bir sorun yok. Ancak kişilerin bilimsel cehaletinden yararlanarak, korku politikasını yaygınlaştırmayı başaran Temelkuran bence epey sert bir eleştiriyi hak ediyor. Çünkü tamamen uydurma bir temele kurduğu yazısını "bilimselmiş" gibi göstermesi açıkçası hiç de etik olmayan bir davranış.

Ece Temelkuran yazısını bilimsel literatürde Temelkuran Teorisi olarak anılması gereken teorilerinin daha da ilginç sonuçlarıyla bitirmiş:
Bir süre önce dehşetle beklenen, gelmeyince kendisinden ümit kesilen toplumsal patlama olmayacak. Çünkü Türkiye çatladı, artık sızdırıyor. Bundan sonra ne kadar basınç uygulasan boşuna. Nasılsa dibi delik, yukarıdan uygulanan basınç aşağıdan insanın sefaleti olarak dökülüyor. Bugünlerde artık bu çöküşe çıplak gözle bakabilmemizin nedeni ise... Demek güneş batıyor.
Böylece Temelkuran teorilerini Türkiye'de test etti, uyguladı ve sonucu gördü. Ülke batıyormuş. Biz boşuna uğraşıyoruz. Bunu gösterdiği için Temelkuran'a bir teşekkür borçluyuz.

2010/04/12

Bilimin Kesinsizliği - II

Burak geçen yazıma bir cevap daha yayınlamış. Öncelikle onu okuyabilirsiniz. Tartışma verimli oluyor ama pek çok şey yanlış anlaşıldığı için de tekrar etmek gerekebiliyor.

Öncelikle Burak'ın Hitler konusunda söylediklerine bakalım. Burak, Hitler'in yaptıklarının tartışılamaz bir bilimsel olgu olduğunu kabul ediyor ama bunun yorumlarında farklılıklar olabileceğini söylüyor. Söylediği sanırım şöyle bir şeye tekabül ediyor: Hitler'in yaptığı soykırım vardır, gerçektir fakat buna sebep olan mekanizmalar sosyal bilimsel açıdan tartışmalıdır. Doğru söylüyor. Ama zaten bizim Burak'la aramızdaki tartışmalar bir olgunun sebepleri üzerine gitmiyor, gidemiyor. Kişisel olarak buluşup, tartıştığımızda genelde Hitler'in soykırımı gibi olguların varlığında (existence) anlaşamıyoruz. Üstelik bu olgulara dair yüzlerce kanıt olmasına rağmen. Kendisi, bu tür iddiaların "amaçlı" olduğunu söylüyor ya da "duygusal" bağları sebebiyle bunları kabul edemiyor. Haliyle bizim tartışmamız zaten baştan "bilimselleşemiyor". Böyle olunca bir teorik tartışma olmadığı için, münakaşadan öteye gidemiyoruz.

İkinci olarak Burak yazısının sonlarında benim Darwin ile ilgili verdiğim örneğe şöyle bir yorum getirmiş:
Darwin’in teorisini dinsel bilgilerle yanlışmaya çalışan ahmaklara karşı “Darwinizm” adında bir akım yaratarak karşı koymak ve bilimsel bilgiyi tartışılamaz, değiştirilemez bir dinsel bilgiye dönüştürmek bilimsel düşünce yapısına ters bir davranıştır. Bu yüzden Evrim Kuramı’na her zaman bilimsel kuşkuculukla bakmak ve “Ortada asgari derecede kanıt vardır ve her gün bu kanıtları destekleyen yeni kanıtlar ortaya çıkıyorsa - o konuda emin olmanın bir mahsuru yoktur” diyerek bilimsel diyalektiği baltalamak doğru bir yol değildir.
Halbuki benim yazıma ikna olmaya açık bir şekilde bakan birisi zaten yazıyı şüphecilik üzerine kurduğumu anlardı. Yani evrim teorisini kültleştirip, tek doğru gibi bir sunma yaklaşımım yok, olmadı da. Ancak olaya Burak'ın tavsiye ettiği gibi yaklaşırsak, bugün üniversiteye nasıl girebildiği belli olmayan Akıllı Tasarım teorisini de aynı ciddiyetle tartışmamız gerekir. Eğer Burak'ın benimsediği şüphecilik bu kadar bilinemezci ise (yani evrim var mı, yok mu sorusunun tam ortasında ısrarla durmamız gerektiğine işaret ediyorsa!), basit düzeyde biyoloji kitapları okunarak daha bilgili bir hale geldiğinde bu bilinemezciliğin yok olacağından eminim. Çünkü her şeye eşit derecede olabilirlik atarsak zaten bilimsel düzlemde bir adım atamayız.

Son olarak da Burak'ın iki yazısında da işlediği "sosyal bilimcinin paradoksu" kıvamındaki yaklaşımın da amacından yanlış bir anlamda kullanıldığını düşünüyorum. Bilim devrimsel değil, evrimseldir. Yani bugün "doğrulanmış" bilgiler yarın tamamiyle geçersiz olmaz, bir kısmı atılır daha iyisi yerine konur. Bilimin diyalektiği bugünkü teorilere, yarın tümden yok olacakmış gibi yaklaşmak değildir. Tam tersi onları tamamiyle öğrenmek, kurcalamak, bazen emin olmak, sonra şüpheye düşmek gibi dolambaçlı bir süreçtir. Hal böyle olunca, gerçeği aramak için hummalı bir araştırma yapmak yerine çeşitli kanıtlara dayanan iddiaları reddetmek, üstüne gitmemek, "bu kadar emin olma, yarın hepsi değişebilir" demek bilimin diyalektiğine uymaz. Zaten insan emin olmadığı şeyin doğruluğunu sınamak için ateşli bir ihtiyaç duymaz. Bilim zaten bir "emin olma arayışı"dır. Bu dürtü olmasaydı, bilim yapılmazdı. Yani kıssadan hisse, emin olmak o kadar yanlış bir yaklaşım değildir - yanlış olan "emin olunan" şeylere dair "başka" görüşler duyduğunda "yanlış mı biliyorum acaba?" diyerek bulabildiği kitaplara - yazarlara - kaynaklara dalmak yerine, "bu görüşler de yarın yanlışlanabilir" diyerek mızıkçılık yapmaktır.

2010/04/11

Bilimin Kesinsizliği

Richard Feynman şöyle der1:
"Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir."
Bu noktada İnanç ve Pozitivizm başlıklı yazının ilk paragrafında detaylıca anlattığım üzere, aynı şekilde düşünüyorum. Yine Feynman'ın deyişiyle2:
"[B]ilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağını bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız."
Bir önceki blog postunda söylediğim gibi, Burak Avcı ile bir süredir bu konuları temel alan şeyleri tartışıyoruz. Burak, benim kimi iddialı ve sert eleştirilerimin yanlış olabileceğini sosyal bilimsel teorilerin ayaklarının yere fen bilimleri kadar basmadığı argümanıyla söylemeye çalışıyor. Böylece benim sivri ve kendinden emin görüşlerimin eninde sonunda yanlışlanabileceğini (kendince kesinlikle yanlışlanacağını!) ima etmeye çalışıyor (Halbuki fen bilimleri için de aynısı geçerli, arada kayda değer bir fark yok). Kuhn'a da değinerek bilimin kesinsizliği olgusunu da bu yüzden yazısında işlemiş.

Öncelikle metodoloji konusunda anlaşmak gerekiyor. Bunun için kısaca bir bilim tarihine göz atalım.

Galileo ve Newton'un en büyük bilim insanları olarak anılmasının sebebi, onların fiziğe armağan ettiği teoriler değildir. Galileo ve Newton, genel olarak bilimsel fenomenleri inceleyiş şekilleri itibariyle felsefeden bilim olmaya taşımışlar, felsefe ile bilimi ayırt etmişlerdir. Yani sözgelimi, Galileo zamanında astronomi büyük oranda üç - beş zamane profesörünün bir araya gelip, göğün üzerinde kaç kat bulunduğuna dair tartışmasına dayanıyorken, Galileo farklı bir şey yapmış, gözlemiştir. Gözlediği şeyleri not etmiş, onlar üzerinden teorilerini temellendirmiştir. Böylece astronomi artık bir felsefe dalı değil, bilim dalı haline gelmiştir3.

Sosyal bilimlere de, sosyal bilimler dememizin sebebi, aynı bilimsel metodolojinin kullanılıyor olmasıdır4, bunu bilim tarihi bilen herkes iyi bilir. Burada felsefeden bahsetmiyoruz, bilimden bahsediyoruz ve bilimin olduğu yerde kesinlik arayışı vardır, kesinliğe belli bir hatayla da olsa yaklaşım vardır. Bu yüzden "bilim kesinsizdir" diyip, bir çok belge ve kanıta dayalı iddiaları bir çırpıda bir kenara atmak akıl kârı bir iş değildir. Pek çok bilimsel yayın yanlışlanıyor - fakat bu her teorinin aynı derecede yanlış olabileceği manasına gelmiyor. Çok detaylı çalışılmış, üstüne binlerce deney, belge ve kanıt çıkarılmış bir teori ile daha zayıf temellere sahip teorilerin aynı kefeye konması bilime dair uniform bir algıdan kaynaklanan yanlış bir çıkarımdan öteye gitmiyor.

Sözgelimi, bilimsel açıdan Hitler bir diktatördür, kurduğu rejim ise ırkçı, korportarist bir rejimdir. Hitler rejiminin Yahudileri katlettiğine dair sayısız kanıt, belge, döküman vardır. Ve aklı başında hiçbir tarihçi (Tarih bir sosyal bilimdir), böyle bir şeyin olmadığını iddia etmez. Buna yetecek kanıtı elinde bulundurabiliyorsa durum başkadır fakat kanıtı olmamasına rağmen böyle bir iddiada bulunan birisini ise "doğru olabilir, bilim kesinsizdir, katliamın olup - olmadığı bilinemez" diyip ciddiye almak pek mümkün değildir. Neticede devletlerin politikalarının tarihsel travmaları yok etmek üzerine kurulması gerektiğinden, "katliam bilinemez" demek pek çok yanlış ve insanları rencide eden politikalara sebep olur. Peki bu doğru bir yaklaşım mıdır?

Demem o ki, hakkında hal-i hazırda üstüne sayısız kanıt-belge olan ve her gün bir yenisi ortaya çıkan konularda tartışırken, tek bir teorik cevap sunmayıp, üstüne ortaya çıkan belgelere getirilen yorumlara "bilim kesinsizdir, bu kadar emin olamazsın" diyerek topu taca atmak sonuç vermeyecek bir yaklaşımdır. Çünkü Burak Avcı da iyi bilir ki, farz-ı misal "sadece bir teori" diyerek reddedilmeye çalışılan evrim teorisi, bünyesinde barındırdığı (bilimsel bir teorinin doğal özellikleri olan) boşluklar ve kimi eksik noktalar yüzünden geçersiz veya bilinemez değildir. Ortaya çıkan sayısız kanıta ve onbinlerce bilimsel yayına rağmen, evrim teorisi halen boşluklara sahiptir - çünkü doğası gereği ölçüm araçları, analiz teknolojileri geliştikçe inşa olunmaktadır. Ama bu hal-i hazırdaki kanıtlara tamamen bilinemezci yaklaşarak, "Zaman ortaya çıkaracak, hiçbir şeyi bilemeyiz, bilemezsin, seninki bir inanç" demeyi meşru kılmaz. Bizim meselemiz de tamamen paraleldir. Ortada asgari derecede kanıt varsa ve her gün bu kanıtları destekleyen yeni kanıtlar ortaya çıkıyorsa - o konuda emin olmanın bir mahsuru yoktur. Asıl garip olan, her gün bir ideolojinin yanlışlığına işaret eden çok fazla kanıt ortaya çıkarken o teoride "duygusal" sebeplerle ısrar etmektir. Hangisinin daha bilimsel bir yaklaşım olduğu sorusu ise üstüne düşünülmesi gereken bir sorudur.

Kaynakça / Dipnotlar

1. Richard Feynman, Her Şeyin Anlamı, sf. 33
2. Feynman, a.g.e., sf. 34
3. Ayrıntılı bilgi için bak: Galileo Galilei - İlk Fizikçi, TÜBİTAK Yayınları
4. Örnek olarak bir sosyal bilim dalı olan sosyal psikolojinin metodolojisine bakılabilir (Sosyal Psikoloji. Hogg, Vaughan, sf.35):
Araştırmalar veri sağlar, bu veriler de hipotezlerin desteklenip desteklenmediğini görmek üzere analiz edilir. [...] Sosyal psikoloji bilgisi, büyük ölçüde, niceliksel verilerin istatistiksel analizine dayanır. Veriler sayısal değer, yani nicel olarak elde edilir ya da sayısal değere dönüştürülür ve bunlar daha sonra değişik yollardan (istatistik aracılığıyla) karşılaştırılır.

2010/04/10

Burak Avcı'nın Cevabı

Bir önceki yazıda İnanç Özgürlüğü ve Tartışma yazıma getirilen bir eleştiriyi söylemiş ve bir cevap yazmıştım. Esasında önceki yazı ve sonraki yazı henüz Burak Avcı ile henüz dijital aleme taşınmamış tartışmalarımızdan kaynaklanıyordu. Kendisinden cevaplarını kaleme almasını (çünkü başka türlü anlaşamıyoruz!) rica ettim, sağolsun o da beni kırmadı.

Benim önceki iki yazıma cevaben yazdığı yazıyı şuradan okuyabilirsiniz. İlk fırsatta ben de tekrardan düşüncelerimi yazacağım.

2010/04/09

İnanç ve Pozitivizm

İnanç Özgürlüğü ve Tartışma başlıklı yazımdan sonra farklı tepkiler aldım. Bu tepkilerin bir tanesi beni duygudan uzak bir pozitivizmle suçluyordu. O yüzden bu ikinci yazıyı yazıyorum.

İnsanların kişisel felsefelerini kurarken tamamen katı bir pozitivizm yahut materyalizme sarılması gerektiğini düşünmüyorum. Böyle bir şeye katılmıyorum, bu manada bir pozitivist değilim. Gözlenebilir şeylere, gözlenemeyen şeylere göre çok daha fazla güvendiğim doğru fakat gözlenebilir şeylerden çıkardıklarımızın yalnızca bizim bilimsel metodlarımızla sınırlı bilgiler olduğunu düşünüyorum. Aynı veriden çıkacak farklı anlamların ve farklı sonuçların olduğunu haliyle bilimin bize her zaman doğruyu gösteremeyeceği aşikar. Bu yüzden bir ahlak kriteri olarak, ancak sınırlı bir şekilde yapabildiğimiz bilimsel gözlemlerin kullanılamayacağını düşünüyorum. Sözgelimi, bugün hayvan davranışı konusunda yerleşik bir görüşten insana genellemeler yapılabilir. Bu bir ahlaki norm olarak da sunulabilir. Ancak bu yerleşik görüşler değişebilir. Böylece ahlaki normlarınız da çökebilir.

Elbette bunun karşısına dinler gibi statik olma iddiasındaki şeylerin yerleştirilebileceğini de düşünmüyorum. Zira ahlak dediğimiz şey bizim ve diğer insanların huzurlu olması için varolan bir şey ise bunu belirleme kriteri benim için basit. Bir insan neden acı çekiyorsa, ona onu yaşatmazsınız. Olur biter. Buna yalnızca fiziksel acılar değil, ruhsal acılar da dahildir. Bu insan ciddi bir anlamda acı çekmiyor da, keyf için bir şeyleri sizden istiyorsa da karşı çıkarsınız. Bunun ayrımını da yapmak için, iletişim içerisinde olduğunuz insanları ya da birlikte yaşadığınız toplumsal grupları çok iyi tanımak zorunda olduğunuz için karşıdakine ikna olmaya açık bir tavır sergilersiniz ve anlamaya çalışırsınız. Şahsen benim başka bir ahlaki normum yok. Bu üç cümlelik kuralla da gayet rahat yaşayabiliyorum.

O yazıda bahsettiğimse insanın kişisel siyasi felsefesini inançları üzerine kurmaması gerektiğine dair bir iki kelamdı. Tabii ki vicdan ve hümanizm gibi değerler işin içine girmeli. Fakat yoz, temelsiz inançlar ile herkes için geçerli olan evrensel değerler farklı şeyler bana göre. Sosyal bilimlere boşuna bilim demiyoruz, bilim demek kesinliğe yaklaşılabilen alan demektir. Öyle olmasaydı, sosyal sanatlar derdik, aynı tablodan birbirinden alakasız binlerce yorum çıkardı. Ama sosyal bilimlerin metodolojisi genel anlamda teorik fizikten farklı değildir. Belli bir miktar veriyi alır, yorumlar, harmanlar ve bir hipotez ortaya koyarsınız. Veriler ise öyle zannedildiği gibi "işine geldiği gibi yorumlanacak" veriler değildir. Sözgelimi bir katliam varsa vardır, yoksa yoktur. Bir katliam varsa da bunu yapan devletin rejimi totaliterdir, başındaki adam diktatördür mesela. Bunları tartışma konusu yapmaz, katliamı meşrulaştırmazsınız. İşte tam da bunları yapanlara, aynı belgelere bakıp, tarihsel gerçekleri çarpıtanlara, rakamları akl-ı selim herkesin güleceği şekilde okuyup taraftar kitlesine şov yapanlara biz "yorum farkı" demek yerine, "yalancı" diyoruz genelde. Çünkü bir şeye inanıp, her şeyi tersinden tartışmayı hak eden başka bir sıfat yok. Ve aslında Türkiye'de medyada tartışılan konular sosyal bilimsel konular değildir bu anlamda. Bir takım safsatalar, cahil inançlar vb...

İnançlar üzerinden siyaset biliminin çarpıtılması üzerine yazdığım bir yazının, pozitivizme çekilmesi bilime dair inceltilmemiş düşüncelerin sonucu olan yanlış değerlendirmelerden, tespitlerin kavramsal bir şekilde algılanması için gereken soyut düşünce yoksunluğundan kaynaklanıyor. İşin içine inançlar karıştırıldığında, her bir dine ve felsefeye mensup kişilerin tamamen konuyla alakasız kaynaklardan gösterdikleri referansları ciddiye almak zorunda kalırız. Bu da dünyanın öküzün boynuzu üstünde olup olmadığı tartışmasının seviyesine indirir bizi. Bunu söylüyorum. Daha önce de söylediğim gibi önerilebilecek her önerme, asgari derecede kanıtlarıyla birlikte sunulmalıdır. Gerisi benim için gerçekten bir alay konusundan başka bir şey değil. Olmayacak da.

2010/04/04

Değişen Zihin

Yapılan deneyler, ideogramlar (resimli yazı) içeren Çince, Japonca kullananların bize kıyasla farklı bir zihin haritası kullandığını ortaya koyuyor. Bu durumda, basılı materyal okumaya alışan zihinlerle, ekran üzerindeki metinleri okumaya alışan zihinler arasında benzer bir farktan söz etmek mümkün. Hem de, yaştan bağımsız olarak. Genel kanının aksine, beynimiz yetişkin haline gelince gelişimini durdurmuyor, ileri yaşlara kadar değişmeye devam ediyor. Kısacası beyin, kendisini yeniden düzenleyebilir, işlevlerini yeni araçlar için tanımlayabilir esneklikte.

Üstelik, Friedrich Nietzsche de böyle düşünüyor. 1882'ye doğru Nietzsche'nin gözleri yanmaya, acımaya başlıyor. Filozof, önündeki sayfaya odaklanmakta güçlük çekiyor, buna rağmen yazmakta ısrar ettiğinde başı ağrıyor. Buna bir çare olarak, yeni icat edilen daktilo öneriliyor kendisine. Maling - Hansen marka daktiloya alışmak biraz zahmetli oluyor ama sonunda Nietzsche klavyeyi tanıyor, gözlerini kapatarak yazabilir hae geliyor. Sorun böylece çözülüyor, düşüncelerini ilk seri üretim daktiloyla kayda geçirmeye başlıyor.

Bir süre sonra, arkadaşlarından biri, makineden çıkan yeni yazılara bakarken bir tuhaflık olduğunu fark ediyor. Nietzsche'nin yazı stili bu makineyle daha da özlü bir hal alıyor; bazı yerlerde telgraf metinlerini andırıyor. Arkadaşı, bir mektupta "Yazı aracı insanın yazı biçimini bu kadar etkileyebilir mi?" diye soruyor Nietzsche'ye.

"Evet" cevabını veriyor Nietzsche, "Yazı araçlarımız düşüncelerimizi etkiler". Gerçi filozof, yaklaşık altı hafta ve elli sayfadan sonra, nedendir bilinmez, daktilodan vazgeçiyor. Nietzsche'nin ürettiği yazıları inceleyen Friedrich A. Kitler, yazı makinesinin ardından filozofun argümanları bir kenara bırakıp aforizmalara, söz oyunlarına, kısa ve kesin saptamalara yönelen bir yazı tarzı geliştirdiğini söylüyor [1].
Böyle bir ilişki (yazı aracı - yazı tarzı ilişkisi) bence de kolaylıkla kurulabilir ama bu ilişkinin şekli aynı şekilde olacağına dair kanıtlar yok. Yani bilgisayar, daktilo gibi araçlarla yazmak her zaman bir örnekteki gibi özlüleşmeye sebep olmaz. Farz-ı misâl, ben yazıyla günlük tutuyorsam eğer oldukça kısa yazarım, sabırsızımdır, uzun uzun yazı yazamam. Buna karşılık klavye kullanırken hem on parmak kullandığım hem de elle yazıya göre oldukça süratlı yazabildiğimden dolayı uzun ve ayrıntılı yazılar yazmaya mecâlim olur. Yani ilişki ilginç olsa da daha çok irdelenebilir...

1. NTV Bilim, Nisan 2010, Internet çağında okumaya çalışmak. sf. 14-15