2010/02/26

Baglantilar

Bu zamana kadar her seyi birbirine baglamaya calisip durdum. Anladim ki bir manasi yokmus. Keyfine bak yeter.

2010/02/22

"Korkunun sonu yabancılaşmadır." [Atay]

“Bizim ‘ilk günah’ımız belki de budur: Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen sarayın korkusudur. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk Partisi’nin Köy Enstitüleri’nden korkmasıdır, Demokrat Parti’nin modern resimden korkmasıdır. Bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. Korkunun sonu yabancılaşmadır.

Yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır. Temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes her an, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim ‘ilk günah’ımız budur: Cezalandırılmayan küçük günahların toplamı -hoşgörümüz de budur. Ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. Bu bakımdan bağışlayıcıdır.

Karşılıklı bir oyundur bu. Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır. Bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, ‘deneme’ bunun için tehlikelidir, roman ve hikâye bunun için tehlikelidir. Belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. Taklitçi olmayan batıcılık bunun için tehlikelidir. Gerçeği arayan doğu bunun için tehlikelidir.”

Oğuz Atay – Günlük – 25 mart 1974

* Suradan gordum.

2010/02/16

Tiyatro

Bu aralar artık sık sık koskoca bir tiyatroda olduğumu hisseder oldum. Sanki hep teatral sahnelerin içindeyim, konuşan insanlara bakınca "Bunlar nasıl bu kadar ciddi davranabiliyorlar yahu?" gibi cümleleri geçirip duruyorum içimden.

Kafka'nın Dava adlı romanını okudum birkaç hafta önce. Şanssızlık ki Kafka'yı ilk kez okuyordum ve sanırım kitabın büyük bir kısmını anlamadım. Ama orada aklıma kazınan birkaç şeyden birisi, özel hayatlarında her türlü pisliği çeviren yargıçların mahkeme salonunda nasıl disiplin abidesi kesilerek ciddileştikleri, tamamen yalanlar üstüne kurdukları dünyalarında nasıl rollerini inanarak oynadıklarıydı...

Çevrendeki tüm şeyler de böyle işte. Herkesin bir koltuğu / makamı / ünvanı var. Ve aslında herkes sadece işinin ismini bildiği için, sanki o işte çalışıyormuş gibi davranıyor. Aslında kimsenin ne yaptığından haberi yok. Sadece işi o diye, işinin gereği birkaç şey ortaya koyuyorsa, biraz zorlayarak yapıyorsa ne âlâ... Ama gerisi tamamen yalan... Kimse kafasının o çok tehlikeli bölgelerine inmiş değil.

Özellikle bunu üniversitede çok net gördüm. Derse -mesela- her türlü seviyesiz yaklaşımı getiren, bırak öğrenciyi özünde kendini bile adam yerine koymayanların, nasıl da "yüce varlıklar ve başarılı kişiler" oldukları yanılgısına düştüğünü üstelik yalnızca bu yanılgıya düşerek diğerlerini de aynı yanılgıya düşürmeyi başardıklarını gördüm. Tiyatroydu ama inanarak oynanan bir tiyatroydu. Bence aşağılıktı ama dünyada çok iyi bir yer edinmeye de yarıyordu!

Herkesin işini yalandan yaptığı, herkesin ötekinin yalan işine gerçekten inandığı koskoca kaotik bir ortamda insan nereye sarılacağını şaşırabilir; sanki görüş mesafesi 1 metre olan bir sisin içinde yolunu kaybetmişsin gibidir. Herkes öyle bir hâldedir ki, kimseye bir şey söyleyemezsin; adam hayatını senin rahatsız olduğun şey üstüne kurmuşsa ne kadar zihnine girebilirsin... Biraz gerçeği göstereyim diye dene istersen, hayatında hiçbir şey için bu kadar sert tepki almayacağın konusunda kalıbımı da basarım.

2010/02/12

Not Sistemi

Notlar öğrenciyi daha akıllı yapmaz. Gerçekte tam tersi bir etkiye sahiptir: Öğrenme tarzı didaktik olmayan insanlar için işleri çok zorlaştırmaktadır.

Notlar, öğrenciye çalıştıkları alanda derin bir görüş kazandırmazlar. Onun yerine öğrenciyi sadece sınavı geçmek için öğrenmek zorunda oldukları kalıpları ezberlemeye iterler. Üstelik bunun için, olayın özüne anlamlı bir bakış sağlanmış olması gerekmez.

Notlar, eleştirel düşünme ve kavrama yeteneklerini geliştirmezler; soru soran zihinleri ödüllendirmezler. Bu gibi davranışlar notlar ile değerlendirilen sınıflarda anlamsızdır. Birkaç nesil bu böyle geçtikten sonra, bugün yaygın eğitimin hedefleri arasında bu gibi şeyler bulunmamaktadır.

Notlar, öğrenciyi heyecanlandırmazlar, uyandırmazlar ya da onların yaptıkları işe aşık olmasını sağlamazlar. Aksine bunların tam tersinin gerçekleşmesine sebep olurlar.

Notların kuralcı ve boğucu etkisi, konuya olan ilgi ve heyecanın ölmesine, konuya derinlemesine dalmanın engellenmesine, konuya daha geniş açılardan bakılmasına veya pratik uygulamaların gerçeklenmesine açıkça engel olur.
Kaynak

Ayrıca mutlaka Dunyanin En Tembel Ogretmeni başlıklı yazıya da göz atın.

2010/02/03

Relativizm, Liberalizm, Demokratlık

Aydınlanma'nın ürünü olan relativist zihniyetten beslenen söz konusu kabule göre insanları bilgileri itibarıyla mukayese etmek mümkün değildir, çünkü kimsenin yaşam deneyimi tam olarak bir başkasınınkini kapsayamaz. Dolayısıyla bu bilgilere dayanan bireysel tercih ve taleplerin 'nesnel' bir biçimde değerlendirilmesi olanaksızdır. Bu nedenle toplumsal yaşam karşılıklı tavizler sayesinde varılan uzlaşma noktalarını gerektirir. Toplumun yüksek sayıda birey içermesi halinde ise, tek meşru çıkış yolu farklı talep ve tercihlerin sayılarak çoğunluğun isteğinin yerine gelmesidir. Kısacası liberalizm açısından demokrasi, hem anonim hem de toplumsal olduğu için aynı zamanda meşru da olan teknik bir uzlaşı mekanizmasından ibarettir. Sekülarizmden beslenen birey, hak ve özgürlük anlayışı ise, rasyonel ve eşit bireyleri ima ettiği ölçüde söz konusu uzlaşıyı felsefi açıdan mümkün ve meşru kılar...

Ne var ki bu algı biçimi dışımızdaki gerçekliği nasıl bilgiye dönüştürdüğümüz sorusuyla doğrudan bağlantılı. Liberalizmin dayandığı epistemolojik relativizm, tek tek her insanın duyu organları sayesinde gerçekliğin doğru bilgisine ulaşabileceğini ama bu bilginin daim eksik kalacağını ima eder. Dolayısıyla liberal birey gerçekliğe ilişkin eksik bilgi sahibi olduğunu bilse bile, kendi sınırlı bilgisinin sahihliğinden emindir. Tam da bu nedenle diğerleriyle 'konuşması' gerekmez... Liberal demokrasinin içsel mantığı tam da bu noktaya dayanır. Aksi halde oy vermenin 'demokrasi' olarak algılanması mümkün olmazdı.

Buna karşılık demokratlık epistemolojik relativizmi reddeder. Buna göre insanoğlu hiçbir konuda, hiçbir zaman sahih bilgi sahibi olamaz... Çünkü her şeyden önce insan olmanın getirdiği algı kısıtlamalarını aşamayız. İnsan olarak dışımızdaki gerçekliği hiçbir zaman ne kadar doğru algıladığımızı bilemeyeceğiz ve bu bilgisizliğe mahkum olarak yaşamak zorundayız. Dolayısıyla zihnimizin dış gerçekliği daima bir biçimde çarpıttığını, onu kategorize ettiğini kabul etmek gerekiyor. Burada da bir tür relativizm var ama bu ontolojik bir relativizm...
Relativizmin iki yüzü, Etyen Mahçupyan