2010/01/23

Korku, Baskı ve Yapay Otorite [Einstein]

Bence olabilecek en kötü şey, bir okulun temel olarak korku, baskı ve yapay otorite yöntemleriyle çalışmasıdır. Bu muamele, öğrencinin duygularını, dürüstlüğünü ve özgüvenini yok eder. Sonuç olarak boyun eğen bireyler ortaya çıkar.

[...]

Okulları bu en büyük kötülükten uzak tutmak zor değildir. Öğretmene baskıcı yöntemlerin olabilecek en küçük miktarını sunduğunuzda, öğrencinin öğretmene saygı duymasını sağlayacak tek şey onun insani ve entelektüel değerleri olacaktır.

Öğrencideki ikinci güdü olan hırs, daha ılımlı terimlerle tanıma ve ilgilenilme isteği, insan doğasında olan bir şeydir. Bu tür zihinsel özellik olmadığında, insanların dayanışması mümkün olmayacaktır, çünkü bir başka insanın beğenisini kazanmak, toplumu birarada tutan en önemli güçlerden birisidir. Bu duygu karmaşasında, yapıcı ve yıkıcı güçler birarada bulunur. Beğenilme ve onaylanma isteği sağlıklı bir dürtüdür, ama diğer insanlardan veya arkadaşlardan daha iyi, daha güçlü veya daha zeki tanınma isteği, fazlasıyla bencil psikolojik yapıyı doğurur ve hem kişiye hem topluma zarar verebilir. Bu nedenle, öğrenciyi çalıştırabilmek için, öğretmenler ve okul bireysel hırs yaratmak gibi kolay bir yönteme başvurmaktan kaçınmalıdır.

Darwin’in yaşama savaşı ve hayatta kalabilme teorisini, birçok insan, rekabet ruhunun desteklenmesi olarak görmüştür. Böyle düşünen bazı insanlar, bilimsel olduğunu iddia ederek insanlar arasındaki ekonomik yarışmanın yıkıcı bir özelliği olması gerektiğini kanıtlamaya çalıştılar. Bu yanlıştır, çünkü insan, yaşama mücadelesindeki gücünü toplu halde yaşamasına borçludur. Bir karınca yuvasında karıncaların birbirleriyle yaptıkları savaş varolmaları için ne kadar gereksizse, toplumda yaşayan insanlar arasındaki çekişme de o kadar gereksizdir.
Albert Einstein, Fikirler ve Tercihler, sf. 74-75.

2010/01/08

Yabancılaşma ve Kültür Kodları

acayiphane’nin yazarı, benim de oldukça beğenip tavsiye ettiğim yazısında Marksist Teori’nin önemli kavramlarından biri olan "emeğin yabancılaşması" kavramını alıp eğitim sistemine uyarlama denemesinden alnının akıyla çıkmıştı, okuyanlar bilir. Ben bu teoriye hakim olmadığım, hatta hakkında cahil olduğum için, hakkında çok fazla söz söylemek istemiyorum; ama yine de bu denemenin üstüne söylenecek birkaç sözüm de yok değil hani.

Sanırım emeğin yabancılaşmasını, işçinin işine yabancılaşması yani artık kendini işindeyken değil iş dışındayken huzurlu ve evinde hissetmesi, yaptığı işi sadece parasını alabilmek için yapması ve kısaca yaptığı işe tamamen yabancılaşıp sadece hayatta kalmak için o işi yapması olarak tanımlayabiliriz zannediyorum. Aynı şekilde eğitim sistemi için bu kavram bir öğrencinin asıl amacı olması gereken bilime yabancılaşması, içinde bulunduğu not hiyerarşisine dayalı sistem gereği kendini dersler dışında huzurlu hissetmesi, derslere sadece alacağı ve kendini üzerinden tanımlayacağı notlar için çalışması olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede şu ana kadar yaptığımız yeni bir şey yok. Bunlar Burak’ın zaten güzel bir şekilde ifade ettiği şeyler. Buraya kadar her şey güzel. Şimdi paralellik kuracağımız ve ufak da olsa yeni bir söz söyleceğimiz alana bir giriş yapalım.

Clotaire Rapaille, kendi halinde bir psikanalist iken bir gün bir şirket için çalışma teklifi alır. O zamana kadar klasik üniversite araştırmacısı konumundayken, şimdi kendisinden şirketler için pazar araştırması yapması istenmektedir. Ondan beklenen, toplumlar için hazırlanacak reklam kampanyalarına danışmanlıktır. Rapaille zaman içerisinde olaya bambaşka bir boyut katar. Rapaille reklamlar için pazar araştırması yaparken, klasik bir psikanalist olarak, pazar araştırmasına katılan gönüllülerin altbeyinlerindeki düşünceleri açığa çıkaracak seanslar düzenler. Bu konuşmalardan sonra, topladığı cevaplarda belli yapılar (örüntüler) keşfeder. Bunların çeşitli kodlarla ifade edilebileceğini düşünür ve bu yapılara Kültür Kodları adını verir. Mesela bir örnek vermek gerekirse, Rapaille gerçekleştirdiği seanslar sonucunda ABD vatandaşları için arabanın kültür kodunun KİMLİK olduğunu keşfeder. Bu sebepten ABD’de yürütülecek bir reklam kampanyası ve piyasaya sürülecek bir araç, kimlik üzerinden pazarlanmalıdır (Mesela özgürlük veya asalet vurgusu yapılabilir). Buna karşılık aynı seansların Almanya’da yapılması sonucu ortaya çıkan kod MÜHENDİSLİK olmuştur. Yani Almanlar için kimlik değil, mühendislik önemlidir. Almanya’da bir arabanın satması için iyi mühendislik ile öne çıkması gerekir. Ne kadar asi ruhlu ve özgür bir araç imajı yaratırsanız yaratın, işe yaramayacaktır.

Yazar sadece reklam kampanyaları için değil, hayatımızın temel noktaları için de bu kodları araştırır. Para için yaptığı araştırma sonucu şu noktaya varır1:

Paranın Amerikan kültür kodu “KANIT”tır.

Öteki kültürlerden insanların ve bizim kültürümüzdeki birçoğunun, para hakkındaki tavrımız konusunda söylediklerine rağmen, kod bize, paranın çoğu Amerikalı için kendisine yönelik bir hedef olmadığını söyler. İyi olduğumuzu, dünyada gerçek bir değerimizin olduğunu göstermek için ona güveniriz. [...] [M]ümkün olduğunca para kazanarak başarılı olduğumuzu kanıtlayabiliriz. Para bizim başarı barometremizdir. Çoğu Amerikalı az para ödendiğini düşündüğünde, kendisini başarılı hissetmesinin imkânsız olduğuna inanır. Para bir başarı kartıdır. [...] Bir iş için para alıyor olmak, o işi anında güvenilir kılar.

Bu kültür örüntüsünde para, kanıttır. Projeler para ederse değerlidir. Araştırmalar kâr getirirse önemlidir. Bir insan çok para kazanıyorsa başarılıdır, fakirse çok önemsenmez. Pek çok ülkedeki hakim zihniyetin tipik karakteristiklerini ifade eden güzel bir örnektir.

En başa geri dönelim. İşçi ile para arasındaki ilişkinin, öğrenci ile not (grade) arasında tutarlı bir şekilde kurulabildiğini zaten Burak’ın yazısından görmüştük. Bir öğrenci derslerden aldığı notları (tıpkı bir kişinin kazandığı parayı gördüğü şekilde) tamamen kişiliğinin kanıtı olarak görür. Bir kitap (bir iş) ancak ders notunu yükseltecekse (para kazandıracaksa) faydalıdır. Bir dersin alınabilirliği ancak ondan ne kadar kolayca yüksek not alındığıyla belirlenir (Kolay para kazanmak). Eğitim aldığı alan önemli değildir, üstüne çalışabileceği teknolojilerin bir önemi yoktur (Yapılan iş önemsizdir); önemli olan belli bir notla (belli bir parayla) okulu bitirebilmektir. Bu not kişinin kendisini kanıtlamasına yardımcı olur, not ne kadar yüksekse kişi o denli başarılıdır. Not ne denli yüksekse, o denli toplumun standartlarına göre üstün görülür. Not için artık dersin içeriği ya da veriliş şeklinin bir önemi kalmamıştır. Her şey not olmuştur, tıpkı her şeyin para olduğu gibi.

Bu noktada şunu söyleyebiliriz:

Rapaille’nin PARAnın kültür kodunu KANIT olarak tespit ettiği gibi, eğitim sistemi içerisinde NOT (Grade) kavramının kodu da KANIT” olarak tanımlanabilir. Bu kodların paralelliği para için insanların içinde yaşadıkları sistemin çürümesine seyirci kalmaları ile eğitim sisteminin muhatapları olan öğrencilerin notlarına zeval gelmesin diye bu çürük sistemin içinde -çürüklüklerin tamamıyla farkında olarak- kalmalarını çok net bir şekilde açıklar. Ayrıca bir çalışanın yaptığı işin kalitesini umursamaksızın yahut yaptığı işe tamamen yabancılaşarak herhangi bir üretkenlik göstermeden sadece parayı amaçlamasının, bir öğrencinin geri kalan her şeye boşvererek sadece alacağı ve kendini kanıtlayacağı notlar için çalışmasının da bu şekilde açıklanabileceğini söylüyoruz. Notların, öğrenci kişiliğinde bu kadar kuvvetli bir şekilde yer etmesi, bu tiksindiren eğitim sistemi içerisinde neden öğrenciler tarafından çatlakların yaratılmadığının da net bir açıklaması gibidir. Kimse bu denli değerli bir şeyi reddetme cesaretini gösterememektedir.

Not = KANIT kodu, öğretim üyelerinin bu not hiyerarşisine öğrencilerden bile daha sıkı sarılması hakkında da pek çok şey söyler. Öğretim üyeleri genelde sistem içerisinde en iyi notlandırılanlardan seçildiği için, şu anki not sistemini yok saymaları öncelikle kendi başarılarının kanıtlarını yok saymak anlamına gelir.

Önerilen koddan çıkarılabilecek sayısız sonuç vardır ki bu noktadan sonra gerisini okura bırakıyorum.

1. Kültür Kodu, Clotaire Rapaille, sf. 129

2010/01/04

Psikoloji ve Kabile Büyücüleri

[Güney Amerika'daki] [K]abile buyuculerinin bazilari muhtesem psikologlardi. Ornegin, bir hastayi iyilesmeyi gercekten istedigini kanitlamadikca iyilestirmeye baslamiyorlardi. Inceledigim kabile buyuculerinden biri, hastalarini, hastaligi yenmeye olan adanmisliklarini kanitlamalari icin, ozel bitkiler bulmak ve hayali iblisler ve canavarlarla savasmak uzere ormana bir kabul yolculuguna gonderiyordu. Ayni kabile buyucusu, bir hastayi tum ailesi tedaviye kendini adamadikca ve kabul yolculugunda bir rol oynamadikca tedavi etmeyi reddetti. Bu kabile buyucusunun hareketlerinin ardinda guclu bir mantik vardir. Hastanin iyilesmek icin en iyi ruh hali icinde oldugundan, hastaligi alt edebilecegini hissettiginden ve ailesinin de tum gucuyle onun yaninda oldugundan emin olmak istiyordu. Bu tibbi sagduyu gibi gorunebilir ancak kac tane “geleneksel” doktor tedaviye girismeden once hastasini bu kadar hazirlar?

Kultur Kodu, Clotaire Rapaille, sf. 80

2010/01/03

Motivasyon Bilimi Üzerine

Subtitles kismindan Turkce'yi seciniz.

2010/01/02

Sistemin Çarpıklığı

Bir sosyolojik yapinin bir yerinde curuk varsa, o curuk diger bolmelerden bagimsiz olamaz. Diger bir deyisle mesela toplumun sadece bir kesimi dolandirici olamaz. Eger dolandiricilik yayginsa, dolandiricilik bilesik kaplar teorisinin soyledigi gibi o toplumun karakteridir – ki o olaylar yasanir. Mesela bir ulkede, bir sistemde yenilmesi imkansiz carpikliklar mevcutsa; buyuk ihtimalle o ulkedeki tum sistemler carpiktir. Devlet dairesinde yasanan karmasa, bir sinifta yasananla gobekten baglantilidir. Sinifta sizi gerekli gereksiz azarlamayi kendine gorev bilmis ogretmenle, sokakta vatandas azarlayan polisle, televizyondan siyasetciye, akademisyene ve gazeteciye firca atan asker ayni noktanin etrafinda olusmuslardir.

Curumuslugu farkedenler, onunla mucadele ederler. Etmeliler. Ancak sistem guzel olani degil, curuk olani normallestirdiginde; akillica dusunmeyi degil, aptalca dusunmeyi, kovmayi, dusunmemeyi bir standart haline getirdiginde artik yapacak isler cok zorlasir. Her tarafta “Dusunme, hayati yasa” gibi cumleler gormeye basladigimizda, okumak zor ve yorucu bir is haline geldiginde, kokusmus sirketler “Don’t think too much, just act” gibi sloganlarla insanlarin en aciz ve alcak hallerine hitap etmeye calistiklarinda; yapacak pek bir sey yoktur. Bu dusunce sistemi hakim zihniyet hale getirildiginde, sorgulamayan topluma “Sorgula” demenin manasi yoktur.

Haliyle, evet, bir hoca bir konu hakkinda 3-4 sayfa yazi yazdirmayi, gereksiz raporlar istemeyi, ezbere sorularla ders gecirmeyi faydali seyler zannettiginde; bu surecte hicbir sey ogrenmeyen ogrencinin bu olayi sorgulamasi imkansizdir. Bu tamamen amaca yonelik dusunceyle, en basit anlamda bir kimlik bilgisiyle mumkundur – ki curutulen budur. Ogrenci eger bir kez olsun durup, bu egitimle nereye gittigini ve gidebilecegini sormuyorsa, ona anlatmanin ve ogretmenin de geregi yoktur; merakli degildir cunku. Ne bu curumuslukten cikan ve aslinda bilimle uzaktan yakindan alakasi olmayan onlarca true believer akademisyenin ne de bu sacmaliklari farkedemeyecek kadar hayatini sorgusuz sualsiz yasayan ve okulunun adini gogsunu gere gere zikreden ogrencilerin bir sucu yoktur. Koskoca bir kabin icindeyken, kokusmuslugun ve curumuslugun yayilmasi difuzyon teorisinin bir geregidir. Ki doga yasalari, ne yazik ki, en acimasiz sekilde -sadece- islemektedir.