2010/12/19

Patent Ofisi

İsviçre Konseyi, 16 Haziran 1902 tarihli oturumda resmi olarak seçimini bildirdi; iş artık gerçekleşmişti: Einstein yardımcı bir profesörün kazanacağından daha fazla bir ücretle, 'yıllık 3500 frank ücretle Federal Entelektüel Mülkiyet Ofisi'nde geçiçi statüde 3. sınıf teknik uzman olarak' atanmış oldu.

[...]

Aslında Einstein'ın, akademinin koridorlarından sürülmesinden üzüntü duymamalıyız. Kendisi de sonunda en güzel fikirlerini oluşturduğu dünyevi manastırda çalışmanın" bir yük olmaktan çok, bilimsel düşüncelerine katkı sağladığını düşünmeye başladı.

[...]

Patronu Haller'in, patent ofisinde görev yapan bir memur için olduğu kadar, yaratıcı ve isyankar bir teorisyen için de faydalı olabilecek bir ilkesi vardı: "Her zaman tetikte olmalısın." Her önermeyi sorgula, mevcut anlayışa meydan oku ve hiçbir şeyi, sırf başkaları kesin olarak nitelendirdiği için doğru olarak kabul etme. Karşındakinin seni enayi yerine koymasına izin verme. "Bir başvuruyu değerlendirirken, mucidin söylediği her şeyin yanlış olduğunu düşün." diye talimat veriyordu.

[...]

Bir profesörün yardımcılığı görevine atanmış olsaydı, güvenilir yayınlar üretmek zorunda kalabilir ve kabul gören anlayışlara meydan okumakta aşırı ihtiyatlı davranabilirdi. Daha sonra belirttiği gibi, özgünlük ve yaratıcılık, özellikle Almanca konuşulan ülkelerde, akademik basamakları tırmanmak için temel öneme sahip değildi ve patronlarının hakim anlayışına ya da önyargılarına uyum sağlamaya zorlanacaktı. "İnsanı çokça bilimsel yazı üretmeye zorlayan bir akademik kariyer, entelektüel yüzeysellik tehlikesini de beraberinde getirir." demişti.
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 79-81

5 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

içten-chan dedi ki...

sürekli akademisyenliği eleştiren yazılar paylaşıyorsun. bu akademisyenlikten vazgeçtiğin anlamına mı geliyor? (bu arada yararlı buluyorum paylaştıklarını, eleştiriyorum sanma)

D dedi ki...

hayır, esasında tam tersi. vazgeçmiş olsam, "hınç almak" gibi bir psikolojiyle bunlarla uğraşmazdım. akademisyenlikten vazgeçmedim. sık sık bıkkınlık geliyor, çünkü gerçekten yaratıcılığı teşvik eden değil tam tersi boğan bir ortam var, en azından benim gördüğüm.

meslek olarak akademisyenliği hala çok önemsiyorum ve yapmak istiyorum. bu eleştiriler, arkaik bulduğum bir anlayışı sarsmaya çalışıyor. yani burada genel bir eleştiri getirsem de, başka türlüsünün mümkün olduğuna inanıyorum. o yüzden yüz yıldır değişmeyen bu arkaik yapıyı, yüzeysel itirazlara yer bırakmadan biraz olsun sallayabilmek için, en azından kendi kendime bunları öğretmek için bu blogta böyle şeyler paylaşıyorum.

Arif dedi ki...

Bazen düşünüyorum da "akademisyenlik" kavramı ne kadar ilginç bir kavram.. Bilme ediminin ve bu yönde yapılan girişimlerin meslek şeklinde düşünülmesi bile bazen bana absürd geliyor.. Biliminsanı ve akademisyen arasında dağlar kadar fark olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.. Olayın pratik sonuçlarının(maddi mevzular) içinden çıkabildiğimi söyleyemem ama..

Biyografide çok önemli bir noktaya değinmiş fakat bu yaklaşım bilimin tüm süreçlerine ve bütününe, ayrıca bilim yapan herkese ne kadar uydurulabilir, emin değilim.. Demek istediğim herkesin bu denli "bağımsız" çalışabileceği ortamı ve sonuçlarını kafamda canlandıramıyorum... Bu da içinden çıkamadığım ikinci konu...

D dedi ki...

"Akademisyenlik" hakkında söylediklerin doğru. Aynı şey sözgelimi müzisyenlik, ressamlık için de düşünülebilir; esasında işine sanatı katan, işini severek yapan herkes için bu olay geçerli. Dolayısıyla aslında bu tür "mesleklerde" böyle hiyerarşilerin olması zaten baştan saçma. Ressamlık ve müzisyenlik için, fizik / matematik / mühendislik okulları kadar katı kurallar olsaydı, müzik ne halde olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

İkinci söylediğin şey de doğru, Einstein bunu bağımsız yaptı, burada bunları alıntılamamın sebebi hepimiz böyle yapabiliriz değil... Ama bu biyografiden çıkarılabilecek bir ders varsa, o da bir hocaya "bağımlı" olmak, sadece "sayısı çok görünsün" diye makale yazmak, "büyük işlerle" uğraşmak yerine "yayın çıkabilecek" küçük işlere itilmek gibi her gün yaşadığımız şeyleri aşabilen birisinin neler başardığıdır. Buna benzer bir şeyi şu alıntıda da görebiliriz.

Mesele tamamen özgür olmakta değil; bence en iyi koşul zaten usta-çırak ilişkisidir. Ama şu haldeki akademik sistemden, sadece Türkiye'yi değil tüm dünyayı kastediyorum, "özel" yetiştirilen birkaç kişi dışında bir şey çıkması zor. "Herkes özel eğitilsin" de demiyorum, insanın enerjisini yok eden binlerce gereksiz eylemi yapma zorunluluğunu kaldırsınlar, birçok insan kendini çok daha iyi yetiştirebilir bence...

Selçuk Can Güven dedi ki...

"Ne kadar çok bilimsel yayın yaparsan, o kadar değerli bilim adamısın."

İlkokuldan itibaren at yarışı misali birbiriyle kıyaslanarak büyümüş ve tek motivasyon kaynağını diğerlerini geçmeye indirgemiş bir jenerasyonun akademisyenleri neden farklı olsun ki?

Tüm sistem zaten bir yanlış üzerine kurulu.

Yorum Gönder