2010/12/12

Eğitim, Akademisyenlik vesaire...

Okula geldiğim ilk zamanlar "burada bir şey yanlış" diye düşünmekle beraber, başka yerlerde bu işin farklı olabildiğini zannederdim. Şöyle ki, Türkiye zaten eğitim kalitesi belli bir ülkeydi. Herhalde üniversitesi de ondan bu halde, ondan ezbere dayalı, ondan bunaltıcıydı. Dışarıda, mutlaka güzel yerler olmalıydı. Yoksa insanlar nasıl bilim üretebiliyordu?

Bu pek tabii, herkesin benim gibi olduğunu varsaymamdan kaynaklanıyordu. Çünkü ben bir işi yapacaksam, o işe dair dayatmaların olmasını istemiyorum; özgürlük istiyorum. Akademisyenliği düşünmemin sebebi de buydu zaten, hangi konuda makale yazacağına kim karışabilir? Fakat bir süre sonra farkettim ki, akademisyenliğe giden yoldaki "bilgilenme" ve "eğitim" süreci, benim için fazla dayatmacı ve otoriter kalıyor. Lisans eğitimine fazlaca küfür boşalttıktan sonra, yüksek lisans eğitiminin daha da beter olduğunu görüyorum. Üstelik bu durum -mesela- Stanford'da bile buradakinden pek farklı değil. Tamam, eğitim berbat değildir, öğrenciler de berbat değildir; ama aynı otoriter anlayış başta Amerikan üniversiteleri olmak üzere her yerde hüküm sürüyor. "Evet çocuklar, X dersini bu dönem birlikte işleyeceğiz, 5 vize, 10 quiz, 30 ödev, 50 projeniz olacak vb..."

Kendi adıma ödevlerin, sınavların veya projelerin bir işe yaradığını düşünmüyorum. Yine bu üçü içerisinde projeleri bir kenara koyarım ama onlar dahi belli kısıtlamalar içinde, belli şeyleri göstermek için yapılıyor; yani proje dediğiniz şey çoğu zaman "performans analizi". Yoksa projelerden yeni bir şey çıktığı olmuyor; en fazla "bilinen" bir metodu daha önce uygulanmamış bir veriye uyguluyorsunuz; o da konferans makalesi falan olabiliyor. Peki bunca hengame içinde kişi yaratıcı olmayı nerede öğreniyor? Teorem çıkarmayı, ispatlamayı, üretmeyi - bunları uygulamalı olarak göstermeyi ne zaman öğreniyor? Benim gördüğüm böyle bir durum pek olmuyor, eğer kişi eskaza sevdiği bir konuda tez yapmaya başlarsa (yani proje bursu gibi sıkıntıları olmazsa) ve derslerini erkenden bitirip kendine bir iki dönemlik boşluk açarsa...

Doktora öğrencileriyle konuştuğumda kabus gibi bir şey öğrendim epey bir süre önce: Doktora yeterlilik. Doktora yeterlilik sınavı, sizin lisanstan beri aldığınız tüm derslerin hepsini içeren bir sınavmış. Yani lisans ve yüksek lisans boyunca ezberlediğiniz şeyleri "hatırlamanız" beklenen bir sınav. Bu sınavdan önce öğrenciler "tekrar" tonlarca şey ezberliyor, sonra "tekrar" unutuyorlar. Dahası, bu sınav "tek" bir sınav değil, yazılı ve sözlü olmak üzere birkaç kez yapılıyor. Tümü ders notu ezberlemekten ibaret olan bu sınavların, hiçbir şeye faydası yok: Her zamanki gibi "en iyi ezberci"yi belirliyor. ABD'de de olan bu yeterlilik sınavı, orada tamamen araştırma yaptığınız alana dair bir sunum hazırlamaya yönelik; görece çok daha iyi bir sistem. Yine de tüm bunlar, beni tekrar tekrar bazı kararlarımı düşünmeye itiyor. Eğer 30 yaşına kadar önüme konulan "şunu ezberle, bunu yap" karmaşasından kurtulamayacaksam, 30 yaşında bir üniversite kadrosu bulsam dahi "yeni" bir şeyler bulmaya mecalim kalır mı? Bence kalmaz.

Tüm bu akademik sistemin nasıl bu hale geldiği sorusuna daha önce cevap aramıştım. Ama artık beni sorular ilgilendirmiyor. Çünkü soruların cevapları hiçbir işe yaramıyor, bu düzen bir "din" gibi, sorgulanamıyor bile. Ve bu sistemden en azından "benim" başarılı bir kişi olarak çıkabileceğime pek ihtimal vermiyorum; çıkan çıkıyor orası ayrı. Zaten sorun da bu ya: Sadece uyum sağlayabilenler bir yerlere gelebiliyor. Oysa "sonuçta" beklenen "bilim üretmek" ise, bu işin bu sistemden başarıyla çıkmakla hiç alakası yok...

18 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

bJ0rn dedi ki...

aslında bu sistemden "başarı"lı olarak çıkmak kişinin özgür davranışına kalıyor. hocaların ödev final mid-term quiz zorlamaları - bunların dahilinde de ilgi duyduğu konular pekala olabilir ama işleyişini böyle istemiyor olabilir- haricinde kişi kendince ilgi duyduğu bir konuyu araştırıp sınayabilmesi ve yeni fikirlerini üretebilmesi ile olur gibime geliyor. başarılı olmuş kişilerin sistemi nedir bi bakmak lazım

D dedi ki...

evet, olur neden olmasın. yani bir kişi hem üstüne düşenleri yapıyor hem de kalan vaktinde araştırma yapıyor olabilir. fakat bu tip durumlarda, (1) kendisine danışman olarak birini bulamıyor, çünkü o konuda fakültede kimse olmayabiliyor, dolayısıyla çalışma güdük kalıyor, (2) eğer diğer her şey büyük vakit alıyorsa, kalan küçük vakitte insan fazladan çalışmak yerine dinlenmeyi tercih edebiliyor.

her şeye rağmen, ek olarak çalışan kişiler biliyorum. ancak bunlar -dediğim yoğunluktan dolayı- pek bir şey yapamıyorlar. yapanlar yok mu, nadiren, var. onlar diğer dersleri de sıkıntı olarak görmedikleri için, becerebiliyorlardır. her şey bakış açısında. ama bakış açımız olmazsa da kim oluruz bilmiyorum.

bJ0rn dedi ki...

böyle kişilerin var olması, yöntemin elindeki bir koz gibi gözüküyor bu durumda. ki eğer amaç bilim üretmek ise bunu kolaylaştıracak yöntemlerin seçilmemesi ilginç, tabi bu seçimin yapılabilmesi için, kişiye yönelik bir öğrenim süreci geliştirilmesi gerekir zannımca. kişinin daha az zamanını, bilim üretebileceği bir süreçte geçirmesi(zorunda kalması) biraz akademik işleyişe karşı duyulan samimiyeti azaltıyor. bahsedilen kişiler az, hiç olmasa belki bir şeylerin değişimi söz konusu olabilir. böyle kişilerin varlığı, diğerlerinin beceriksizliği olarak gözüküyor bir yandan.

D dedi ki...

Son cümlen çok doğru bir tespit. Bu tıpkı çok "olumsuz" koşullardan, çok iyi durumlara gelebilmiş insanların, kötü durumdakilere habire örnek gösterilmesi ve "söyleneceğine onun gibi ol" denmesi gibi bir şey... Belki doğru bir hayat felsefesidir, bilemiyorum ama - ben şahsen daha doğru dürüst bir sistemle çok yaratıcı olabilecek insanların bu halde harcandığını düşünüyorum.

Türkiye'den çıkmış iyi bilimciler var, sosyal bilim alanındaki Muzaffer Şerif gibi mesela... Ama fen bilimleri biraz daha farklı. Sosyal bilimlerde de "ezberleyenler" oluyordur muhakkak ama çalışılınca daha çok şey özümsendiği kanaatindeyim ben. Oysa sayısal işlerde öyle durumlarda kalınabiliyor ki, harf harf formül ezberliyoruz...

Macit dedi ki...

Aynı dertlerden ben de muzdaribim ne yazık ki. Ve işin kötüsü söylenmek yerine iyi çalışıp, sorunları kendi çözümlerimle aşıp iyi şeyler yapmak istiyorum ama bir türlü bu zorunluluklar bitmiyor. Bahsettiğin doktora yeterliliğini vermek için tam bir dönem çalıştım ve şimdi neredeyse tümünü unuttum. Hocama bazen yeni öneriler getirdim bu böyle yapılsa daha güzel olmaz mı diye!? Evet, güzel olur dedi ve önerilerim tepeme yığıldı. Ve sonunda susmayı öğrendim, ya da konuşmamayı diyelim.

Din demek pek doğru olmayabilir, çünkü dinler sorgulanabilir. Biraz daha cemaat gibi. Çok elit bir cemaat. Arşimet, Hayyam, Newton, Darwin, Einstein gibi dehaların etlerini tırnaklarına katarak oluşturdukları bir kule var. Ve o kulenin tepesinde bugün akademisyenler var. Ama aynı emekle gelmiyorlar oraya. Ve bu Babil Kulesi'nden bakıyorlar hayata. Türlü saçmalıklarla uğraşıyoruz. Bilim ve teknoloji birbirine karışmış durumda. Eğitim üniversite hocalarının derdi bile değil. Lisanstayken gözümde büyüttüğüm hocalarımın neredeyse hepsi şimdi hoca gibi görünmüyor bana. Yaptıkları işe saygım çok azaldı. Ne eski enerjim var, ne de eski motivasyonum. Tek umudum yine bilimden yana, fakat bilimi zimmetlerine geçirmişler ülkede.

Uzunca süredir sebepler üstüne düşünüyorum ben de fakat artık bundan da sıkıldım. Ne derdimi anlatabiliyorum, ne de bir çözüm olabilecekmiş gibi geliyor. Fikirlerim beni yoruyor. Hele arkadaşımın biri bunu hocalarla toplantı yapıp orada anlatsana dedi! Yuh dedim!

Kimse kurcalamak istemiyor. Aslında alan razı veren razı bir durum var. Çoğu arkadaşım, bir mezun olayım, bir daha ne kod yazacam ne matematiğe dalacam, verecem öğrencilere tüm bu işleri diyor. Ben de hayretle izliyorum. Danışman hocam ya da hocalarım MBA okusalarmış benim için daha hayırlı olurmuş diyorum. Çünkü yaptıkları şey insan yönetmekten öte değil, onu bari doğru dürüst yaparlardı öyle olsa.

Keşke başa alıp hiç bunlarla muhatap olmadan işime baksaydım diyorum, belki o zaman daha iyi olurdu. Akademisyen olmak isteyince bu yollardan geçmeden olmuyor.

D dedi ki...

@Macit, sozlerin ek yapmaya gerek birakmiyor. Senin doktora yeterlilik sınavı için yaşadığını ben Ar. Gör. alımında yaşadım. Bir şey değişmiyor işte, öneri, öneri; sistem bildiği gibi devam ediyor...

D dedi ki...

Bir de Macit, kurcalamasak bile rahat edebileceğimizi sanmıyorum. İşimize bakamıyoruz ki, kurcalamayalım. Asgari derecede rahat edebildiğimiz bir ortam olsa, zaten kendimizi kurtarabilsek, o zaman pek de dert etmez; nasılsa bir gün iyi bir yerlere geleceğiz diyerek ertelerdik.

Fakat sistem bizi de alaşağı ediyor, o yüzden dayanamıyoruz zaten...

Selcuk dedi ki...

Çok güzel bir konuya değinmişsiniz.

Benim yaşadığım en büyük hayalkırıklığı, akademik kariyer kararı verdiğim zamanki motivasyonumu, bu yolun ortasındayken kaybetmiş olmam. Bunun tek sebebi ise sistemin dışarıdan çok farklı görünmesi.

İçine girince, türlü pislik ve ego savaşlarıyla uğraşmak zorunda kalınca, "bu insanlar ne ara bilim yapıyor?" sorusunu kendime sormaktan utandımç

D dedi ki...

Ben de benzer bir durumdayim. Nasil devam edecegim, nereye varacagim belli degil... Oysa baslarken ne kadar guzel hayaller kuruyorduk.

Selçuk dedi ki...

Çok önemli bir sorun aslında. Akademik kariyere "maaşlı, sigortalı, devlet kapısı iş" gözüyle bakan bir jenerasyondan bahsediyoruz. Bizim jenerasyonumuz bu! Ve bilimle alakası yok!

Ben de tamamen kaybolmuş durumdayken Herman Cain'in şu sözü biraz da olsa hedeflerimin netleşmesine yardımcı oldu: "Başarı mutluluk getirmez, mutluluk başarıyı getirir."

D dedi ki...

çok doğru bir söz. ne yapabiliriz bilmiyorum. gittikçe daha çok sıkıldığımı ve bunaldığımı hissediyorum. böyle bir yere varamam biliyorum ama nasıl varacağımı da bilemiyorum. :)

Selçuk dedi ki...

Üstad "take immediate massive action" demiş.

Sonunda seni mutlu etmeyecek hiç bir şeyi kovalama. Çünkü yolun ortasında bitiyor enerjin. Bittikten sonra düştüğün yerden kalkıp, yaralarını sarıp, baştan başlamak; şu an bırakmaktan çok daha zor.

Kolaylıklar dilerim gönülden. Bu çoğumuzun yaşadığı, belki de yaşaması gerektiği bir dönem. Bunu da bu şekilde kucaklamak lazım. Ama kabullenmek anlamında değil, kişinin kendisiyle barışık olup gerçekten istediklerine yönelmesi anlamında...

D dedi ki...

"Sonunda seni mutlu etmeyecek hiç bir şeyi kovalama. Çünkü yolun ortasında bitiyor enerjin. Bittikten sonra düştüğün yerden kalkıp, yaralarını sarıp, baştan başlamak; şu an bırakmaktan çok daha zor."

harika tavsiyeler... ama uygulaması bir o kadar da zor. bakalım sonu nereye çıkacak bu saçma denemenin...

teşekkürler katkılarınız için.

Selçuk dedi ki...

Rica ederim. :)

Gmailinize küçük bir öneri daha yolluyorum, makalenin yorumlarını daha fazla kirletmemek için.

Arif dedi ki...

Türkiye'de akademi dendiğinde birçok kurum gibi içi boşaltılmış, insanları araştırma yapıyormuş gibi davrandıkları, arka planda bir sürü gülünecek hadiselerin olduğu ortamlar geliyor aklıma.. Şaşırıyor muyum? Hayır.. Temelde yüz binlerce sorunu olan bir ülkede az-çok idealizm temelli bir kuruluşun düzgün olmasını beklemek dahi çok fazla.. İnsanların düşünce ve eylem yapısındaki kronik sorunlar öyle ciddi ki ne özel sektör ne de akademi ayrımı yapılamıyor.

Bu şekilde içinden çıkılmaz bir sistem içinde var olabilmenin tek koşulu doğru insanlarla birlikte olabilmek ve hasarı en aza indirmek. Temel bilimler alanı için konuşmak gerekirse onca soruna rağmen hala direnen, bir şeyler yapmaya çalışan insanlar hala var bu ülkede diye düşünüyorum. Yeterli mi? Hayır.. Belli bir aşamadan sonra zaten zaten kaçınılmaz olarak yurtdışına yönlendiriliyorsunuz. Bunun başka bir çıkarı yok zaten. Bilim diye bahsettiğimiz şey rönesans döneminde amcamların şömine başında masasında rahat kafayla yaptıkları birşey değil artık, finansal açıdan, lojistik açıdan desteğe ihtiyaç duyan politika tarafından yönlendirilen "kurumsal" bir yapı..Bilimin o eski "romantikliği" kalmadı aslına bakarsan.. Bu yapının Türkiye'de ayakta durmasını hem zihniyet hem de mevcut politik söylemler açısından bakıldığında beklemek boşuna..

Peki yurt dışında işler mükemmel mi? Gene değil, çünkü bir önce söylediğime tekrar döneceğim, bilim romantikliğini kaybetmiştir artık. Her kurumsal yapıda olduğu gibi beraberinde hiyerarşiyi, kuralları getirmiştir. Kurallar uygulayanların insiyatifiyle ancak yumuşatılabiliyor, ancak bu durumda yaşama ve araştırma alanı doğuyor. Fakat özgür bir araştırma ortamından söz etmek gene imkansız...

Bana öyle geliyor ki bu akademik hengame durumu günümüzde özellikle uygulamalı alanlarda tamamen çığırından çıkmış durumda. Temel bilimlerde özellikle teorik çalışma alanlarında birkaç tane nefes alınabilecek bölge var hala.. Hemen aklıma Kanada'da Perimeter Teorik Fizik Enstitusu geliyor( http://www.perimeterinstitute.ca/ ) Adamların yüksek lisans programını( http://bit.ly/hT9Q0L ) imrenerek izliyorum, aynı şekilde araştırma yöntemlerini de...

Bütün bu durum içerisinde kendi olanaklarını oluşturmak, yukarıda bir yorumda dendiği gibi "harekete geçmek gerekiyor" belki de. Doğru kişilerle birlikte enerjini doğru yöne yönlendirerek minimum hasarla bu hengameden sıyrılıp gerçekten değerlerin yerle bir edilmediği yerlere doğru yola çıkmak gerekiyor. Kolay mı peki? Hiç de değil...

D dedi ki...

Uygulamalı bilimlerle ilgili söylediğin "akademik hengame" olayına tamamen katılıyorum. Benim gördüğüm uygulamalı bilimlerde, önerdiğin metodun veride verdiği "en iyi" sonucu raporluyorsun. Halbuki o metod çok daha kötü sonuçlara da yol açıyor. Gerçeklemeye çalıştığım pek çok makalede bu sorunla karşılaştım. Adamın önerdiği problemlerin epsilon kadar kısmında uygulanabilen metodlar, en prestijli dergilerde yayınlanıyor. Kötü olan bunların yayınlanması değil, kötü olan bu çözümlerin gerçek "range"ini yansıtmıyor olması... Problemin çözdüklerinin yanında çözemediklerinin raporlanmıyor olması, yayınların doğruluğu konusunda büyük şüphe uyandırıyor. O yüzden uygulamalı bilimlerden iyice soğumuş durumdayım.

Teorik bilimlerdeki yayınları pek okuyamıyorum, vaktim olmuyor, ama az sayıda idealist yerin olması insana hala umut veriyor. Belki bilimin ne olduğunu, ne için yapıldığını hatırlayan bu ufak grubun zihniyeti bir gün tekrar yükselişe geçer diye düşünüyorum.

Doğru kişilerin bulunması problem ama "en doğru" dediğin kişi bile akademik hiyerarşilerin içine hapsolabiliyor, seni bir şekilde otoritesinden aldığı güçle hor görebiliyor. Bunu istemsiz ve yapmamaya çalışmasına rağmen yapıyor. Bu da gerçek anlamda yaratıcılığı büyük oranda baltalıyor, özellikle yaratıcı olmanın çok büyük önemde olduğu teorik bilimlerde bu çok daha büyük bir sorun.

İşin mali boyutu ise bambaşka. Durum o açıdan çok daha kötü. Türkiye'de teorik araştırma yapabilmek için üç kuruş maaşa talim gerekiyor, bu kötü durumun azaltıldığı yerler özel üniversiteler olabiliyor. Ama yine de durum oldukça yetersiz...

caniban dedi ki...

harika yorum!

Düşünür dedi ki...

Ben yeterli akademik kariyer yapamamış, ancak bu olayları dışarıdan gözlemlemiş birisi olarak söylediklerinize katılıyorum. Başlangıçta var olan bu yöndeki motivasyonum giderek azaldı zaman zaman yine depreşsede artık eskisi kadar akademik eğitim alma isteğim yok. Bunun sebepleri üzerinde düşünüp analiz yaptığımda özellikle Türkiyede sorunun üniversite sınavı olduğunu farkettim. Tabii ki sorunun ana kaynağı değil kaynağa götürecek semptomlardan bir tanesi olduğu yönünde bir tesbitti bu..
Bu ülkede üniversite sınavına neden ihtiyaç duyuluyor sorusu sorulması gereken önemli sorulardan biridir. Cevap olarak talebin yoğunluğu , arzın azlığı gibi doğal bir cevap verilebilir.
Peki ama neden talep var ? Kimse bilim yapmak istemiyor, üniversite maddi çıkar, rahat iş imkanı, hatta iş için zorunlu geçilmesi gereken bir aşama olarak görülüyor. Tek önemli olan para ve iş, dediğiniz gibi romantik bilim yok artık, olmalı mı ? Evet kesinlikle bilim asıl öyle olduğu zaman hakkıyla yapılabilir. Aksi durumda günü kurtarmak "mış" gibi yapmak vs. vs. zorunlu olur. Çünkü hedef farklı...
Peki aynı zamanda bu düzen içerisinde para kazanıp yaşamakda gerekli değil mi ? Evet bu da kesinlikle doğru..
Öyleyse bu ikisi arasında optimum denge kurulabilmeli...Akademik eğitim alınmalı, belirli bir formasyona sahip olunmalı, kişi ancak bireysel olarak böyle bir istek ve arzu duyuyorsa bunu delillendirmeye ihtiyaç duymamalı bence...
Bu insanların anlaşarak bir araya gelebileceği ortak bir topluluk kendi içerisinde "romantik bilim" yapabilir. Kapitalist tüketim metaı olan bilimden de ayrılmış olur. Onlarla sadece ihtiyaç duyduğu zamanlarda ve sadece ihtiyacı olduğu kadar ilişki içerisinde olabilir. Bu zamanla büyüyebilir bir topluluk olur ve insanlar zevk aldıkları, haz aldıkları bilimleri yapabilirler, keyif almak büyük bir motivasyon kaynağı olacağı için, zamanla mevcut sistemde kendi isteğiyle dönüşebilir.
İnternet böyle bir işin yapılabilmesi için harika bir mecradır bence, böylelikle benim gibi bilimden "romantik bir haz" alanlarda bu işten nemalanabilir...
Sorun varsa çözümde olmalıdır öyle değil mi ?

Yorum Gönder