2010/10/22

"Temiz Bir Dünya"

En sık karşılaştığım psikopatolojik durum, ideal varsayımlar bana kalırsa. İdealizmin, felsefede başka bir manası var, benim bahsettiğim şey bununla kısmen ilişkili olsa da daha başka bir şey. 'İdealleştirilen' her şeyin insanın algısını tahrip ettiği kanısındayım. Çünkü dünyada her zaman gördüğümüzden fazlası var ve bir 'ideal' olması gereken her şeyin 'varolabileceği' iması yapıyor olması itibariyle de bana kalırsa 'yanlış' bir düşünce tarzı.

Mesela bu ideal varsayımlardan en önemlisi "temiz bir dünya" varsayımı. Bazı insanlar, bazı rejimlerin, felsefelerin, 'yaşam tarzlarının' ideal olduğunu varsayıyor. Ve kimse -elbette ki- ideal varsaydığı yaşam tarzına kavuşamıyor. Öte yandan, bu insan tipi ideallerine ulaşamamasının suçlusu olarak 'diğer' insanları suçluyor ve herkese gizli bir nefret besliyor.

"Yaşamak kirlenmektir..." diyordu Etyen Mahçupyan. Ve devam ediyordu: "Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor..." (*)

İşte çevremizde en çok problem yaratan yaklaşım, bu 'temizlik' varsayımı. Mahçupyan bunu o kadar güzel ifade ediyor ki, üstüne söyleyecek pek söz kalmıyor. İnsanlar kendi idealleri yüzünden diğer insanlara her türlü kötülüğü yapabiliyor, dehümanize edebiliyor, 'hain' diyebiliyor, öldürebiliyor, tecrit edebiliyor, işkence edebiliyor; üstelik bu 'kötülüklerini' kendi vicdanlarında meşrulaştırırlarken karşı tarafın dünyayı 'kirlettiği', 'bu dünyada yaşamaya layık olmadığı' varsayımından hareket ediyorlar. Mesela ekonomide özgürlük yanlısı olduğumu söylediğim zaman birileri bana 'şeytanın avukatı' demişti, bununla kalmamış dünyada kötülük yapan şirketlerin tümüne varsayımsal olarak destek olduğum iddia edilmişti. Bu varsayımla bir sosyalist Stalin'in öldürdüğü kişilerden sorumlu tutulabilir, bir dindar 'din adına' katledilenlerden sorumlu olabilir pekâlâ. Dünyayı gerçekten bu sığlıkta gören insanlar var, var çünkü bizzat bana 'her şeyi bilen' bir üslupla tepeden konuşanlarını tanıyorum. Bu gibi bir düşünce örüntüsü her yerde, herkeste var. Ama kimsenin anlamadığı bir şey var, ideal felsefeler ve dinler dahil hiçbir şey 'temiz' değil. İnsanın olduğu yer temiz değil. Olamaz. Bana çelişki yaşamayan tek bir kişi gösterin, tek bir dindar gösterin ki kendi kendine düşündüğü şeyler için tövbe etmemiş olsun, tek bir sosyalist gösterin ki sosyalistliğe ihanet olarak gördüğü şeylerin herhangi birisinden zevk almıyor olsun, tek bir liberal gösterin ki büyük şirketlerden en az birine küfretmiyor olsun. Dünya böyle bir yer. Ama buna rağmen, kimse hiçbir kalıba girmiyorken, kimse hiçbir yere sığamıyorken ideal varsayımlar yapıyor, bu ideallerin içine sıkışmaya çalışıyor, sıkışamadıkça kendimizle savaşıyor ve tekrar o kafese girmeye çalışıyoruz. Üstelik sistem bize daha dar kafesler de dayatabiliyorken...

İnsanın kendine atacağı ilk tokat, dünyadaki ideallerden kendisini kurtarmasıdır. İdeal bilimci, ideal öğretmen, ideal vatandaş, ideal devlet, ideal rejim; bunlar olmayan şeyler. Bunlar asla varolmadılar, bunları bize adına modernite denen ve içinde yaşadığımız anlam dünyalarını oluşturan kalıplar dayattı. Tek bir din bile yok, dindar kadar farklı sayıda din var. Bunların hepsini tek bir kalıba sığdırmayı, aynı yere koymayı, birbirilerine benzetmeyi, homojenleşmeyi, kurumlaşmayı, devletleşmeyi modernite getirdi. Ve şimdi geldiği gibi gidiyor.

Çevrenizde gördüğünüz acayip gelişmeler, anlamlandıramadığımız hızda dönen dünya, 5 yıl içerisinde bile ne olacağını en büyük kurumların bile kestiremediği karmaşıklıktaki dünya moderniteye veda ettiğimizin bir göstergesi. Ama bu iyiye gittiğimiz manasına da gelmiyor. Çünkü her şey 'bizim' elimizde. İşte bu yüzden, bu süreçte, henüz sesinizi yükseltebiliyorken ve bu fırsatı yavaş yavaş elde etmeye başlamışken bütün fikirlerinizi söyleyin. Söyleyin ki, dünyanın gittiği 'pis' yerde sizin de sorumluluğunuz olsun...

8 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

içten dedi ki...

ekonomi de özgürlük yanlısı mısın? bu konuda sana laflar hazırlayabilirim ama konuyla çok alakalı olmaz:) onu bi kenara bırakırsak neden söz ettiğini anladığımı düşünüyorum. daha bugün sol gruplar üzerine tez yazan birine solun geri kalanından ne kadar farklı olduğumuzu anlatmaya çalışıyordum. herkesin uzlaşmaya varmış göründüğü düşüncelerin dışına çıkmazsan saygıdeğer bir insan olarak yaşayıp gidebilirsin. ama görüşlerini yüksek sesle açıkladığında birileri seni suçlamaya başlıyor ve bu özellikle sana en yakın olan gruplar -solcular- oluyor (narcissism of small differences meselesi) mesela referandumdaki kararımın doğruluğundan çok eminim ama yine de kendimi kirlenmiş hissediyorum çünkü artık hükümetin her adımından beni sorumlu tutmaya hazır insanlar var =P

D dedi ki...

Ayni ideale farkli yollardan ulasmayi deneyen gruplarin birbirleriyle catismalari cok dogal bana kalirsa. Karsi gorustekilerin zaten 'karsi' oldugunu biliyorsun ama senin de istedigin yere varmak isteyenlerden farkli bir yol izliyorsan, bu en cok ayni yere varmak isteyenlere dokunuyor.

Isin oteki tarafi da dedigin gibi. Bir yerlere varmak icin her seyi 'temiz' yapmak isteyenler var. Bunu simdi yayinda olmasa da apolitik radikalizm yazisinda anlatmistim hatirlarsan.

(*) Ekonomi konusunu tartisabiliriz, yaziyla pek alakasiz olmaz aslinda. Ekonomi konusunda kuskusuz bilgili degilim, ama tam da okuyanlara soracagim sorular var. Bana kalirsa benim istedigim sistem de en az sosyalizm kadar utopik fakat bu buyuk ucurumlari, buyuk-dev endustriyel yapilari devletlerin desteginin olusturdugu kanaatindeyim. Yani devlet kapitalizmi denen seyin dunyayi bu hale getirdigini dusunuyorum.

Yani liberallerin argumanlarina cok da uzak degilim. Sosyalistlerin ekonomi elestirilerinin coguna katilmakla birlikte, recetenin sosyalistlerin soyledigi gibi (devletcilik) olmadigini dusunuyorum.

içten dedi ki...

ekonomide ne dereceye kadar özgürlük yanlısı olduğunu bilmem gerekiyor önce. çin tarzı bir devlet kapitalizmine karşıysan ona ben de karşıyım tabi ki de. ama adam smith tarzı devlet elini her şeyden çeksin yalnızca gece bekçisi olsun derecesinden bir liberalizm savunuyorsan buna da şiddetle karşı çıkmak durumundayım. liberal iktisatçılar cicili bicili grafikleriyle devletin ekonomiye her müdahalesinin, asgari maaşın ve işsizlik ödemelerinin ekonomiye ne kadar büyük zarar verdiğini gösteriyorlar ama pratikte aşırı liberalleşme çok büyük krizlere neden oluyor. ve her krizden sonra "devlet çok serbest bıraktı, yeterince denetlemedi, o yüzden oldu" deniliyor. bütün bunları gördükten sonra marxist ekonomide olmasa da en azından keynes'de uzlaşmalı rasyonel insanlar diyorum

D dedi ki...

Ekonomiyle ilgili bir teorik pozisyon belirtmem zor. Sürekli sağda solda 'bilmeden konuşmamak' temalı nutuklar atıyorken, ekonomi konusunda Marksizm şöyledir, Liberalizm böyledir, Keynesçilik şudur demem zaten söz konusu değil.

Ama basit varsayımlarım ve sorularım var. Sözgelimi ekonomiyi rayında götürebilen bir devletin, Keynesyen anlamda da olmayacağına inanıyorum -ki bu inanç senin dediğin devletin tamamen çekilmesi gibi bir pozisyona götürüyor beni. Bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi 'karmaşıklık' meselesi. Yani insana dair ve dolayısıyla onun seçimlerine dair (ki bu seçimlerin rasyonel olmadığı da bilinen bir şey) çok az bilgimiz var. Sen insanların kendi dinamikleriyle oluşturduğu sistem yerine, eğer bir 'sentetik' sistem kuracaksan, yani devlet eliyle düzenleme ve müdahale yapacaksan hele ki bugünün dünyasına muazzam bir bilgiye sahip olman gerekir. Bu ise öyle büyük bir iş ki, buna herhangi bir ülkedeki (ve hatta dünyadaki) bilimcilerin toplanıp çözüm bulabileceklerini sanmıyorum. Zaten bu devletçi ekonominin en temel çıkmazı bana göre. Üstünde oynadığın sisteme yabancısın, hangi müdahalen neye sebep olur tam olarak bilmiyorsun, ama müdahale ediyorsun.

Buna tersinden, "üstünde hakimiyet sahibi olmadığımız ekonomiyi özgür bırakmanın daha iyi sonuç vereceğini nereden biliyorsun?" diyerek de yaklaşılabilir elbette. Ben de bilmiyorum. Ama insanların birbirleriyle etkileştikleri ve sonuca evrimsel olarak vardıkları yapıların, bir grup devlet adamının çatır çutur ekonomik düzenleme yapmasına göre daha 'güvenli' olduğunu düşünüyorum.

Tabii bunlar kendinden menkul düşünceler. İktisat anlamında bir uzmanlığım yok. Belki Marks ya da başka biri, herhangi bir kitabında bunlara cevaplar yazmıştır. Her şeyi okumaya vakit olmadığı için aydınlatacak birisini arıyorum desem yeridir :)

içten dedi ki...

ekonomiyi kim biliyor ki zaten? ben de bilmiyorum ya da ne kadar çok şey öğrensem o kadar az şey bildiğim hissine kapılıyorum :)

bence liberal ekonomiyi evrimsel olarak oluşmuş bir sistem devlet müdahalesini de yapay bir sistemin dayatılması olarak görürsen hata yaparsın. devletin ekonomiye ne şekilde müdahale edeceği de deneyimler sonucu öğrenilmiş ve zamanla evrilmiş bir şey. örneğin devletler 1929 krizinde yaptıkları hataları bir daha yapmadılar, nasıl müdahale etmeleri gerektiğini öğrendiler. hem zaten müdahalesiz tıkır tıkır işleyen kapitalizm diye bir şey yok. kapitalizm doğası gereği sürekli kriz yaşar. bu krizlerden önce genellikle devletin şirketleri ve bankaları vs. fazla başıboş bıraktığı görülür ve her krizden sonra şirketler devletin yarattıkları pisliği temizlemesini bekler. ekonomiyi özgür bırakınca sonucun ne olduğu bilinmeyen bir şey değil, defalarca görüldü hiç iyi olmuyor :) devlet müdahalesi denilince illaki atatürk'ün gidip şeker fabrikası kurması gibi bir şey anlamamak lazım. devlet en azından sıkı bir denetim yapmalı. mesela kyoto protokolünün imzalanması ve fabrikaların ne kadar atık ve karbon üreteceğinin sınırlandırılması da bir çeşit devlet müdahalesi. buna da karşı olduğunu sanmıyorum.

D dedi ki...

Liberal ekonomiyi evrimsel olarak oluşmuş bir sistem olarak ele almıyorum aslında, demek istediğim başka bir şeydi; insanların kendi etkileşimleriyle bir takım dinamikler oluşturmasına bir evrimsellik atfetmiştim, sosyalizm ise daha determinist bir yönetim tarzı iması yapmıştım (ki buna karşı çıkacak sosyalistler çoktur). Yani sen, ben ve başkaları bir takım tercihler yapıyoruz, buna bağlı olarak bir ekonomik döngü oluşuyor, işte gördüğün koskoca tüketim kültürü vs. bizim 'özgür' varsaydığımız (ki buradan özgür irade tartışması açılabilir) seçimlerimize dayanıyor. Sosyalizm ise -bildiğim kadarıyla- ekonomik parametrelerin bir masada karar verildiği bir modele denk düşüyor. Halkın tamamen yok sayıldığı (otoriter korporatizm) veya kısmen yönetime katıldığı (sosyal korporatizm) olarak çeşitlendirilebilir bu model.

Dediğin doğru. Devletçi ekonomiyi destekleyen teorisyenler de bir yerde kendi bilgi dağarcıklarını geliştiriyorlardır mutlaka. Ama kapitalistler nasıl her kriz sonrası farklı bir 'serbest piyasa' modeli öneriyorlarsa, sosyalistlerin de farklı bir şey yapabileceğini zannetmiyorum yine de. Bir üstünlük atfetmiyorum, yani dünya kapitalist ekonomiyle bu haldeyken, sosyalistlerin elinde daha iyi bir yerde olurdu diyemiyorum --çünkü teori ne kadar naif ve iyi niyetli olsa da, pratik o kadar ölümcül olabiliyor. Bunu 'refah' vaadeden liberal ülkelerden görebildiğimiz gibi, çeşitli sosyalist ülkelerden de görebiliyoruz.

Öte yandan, devlet gibi bir zümrenin ekonomide söz sahibi olmasının belli odaklara ekonominin yönlendirilmesini besleyeceğini de düşünüyorum. Yani bir devlet erkanı kendi kişisel çıkarlarını gözetecek şekilde ekonomiyi yönlendirebilir. Bugün devletlerin en büyük sorunu üst düzey yöneticilerin büyük şirketlerin çıkarına karar alması oluyor mesela. Devletçilik ve merkeziyetçilik, arttıkları oranda devletin bir takım odaklara hizmet edebiliyor olması gibi sonuçlar veriyorlar. Çevre konusunu buna bağlayabiliriz --bir devlet çevreci önlemler almakta ne denli işlevsel olabiliyorsa, çevre tahribatına ön ayak olmakta da o denli işlevsel olabiliyor. Ve ben pragmatik olarak baktığımda, tüm bir devlet kadrosunun halk bastırmadıkça 'pozitif' ve çevreci olabileceğine pek inanmıyorum. Bunu kapitalistleşmeye bağlayanlar var ama bence kapitalistleşmekle alakası yok, 'otorite' olmakla ilişkili biraz.

Ekonomik özgürlüğün, birey kavramıyla ilişkisi bunun mülkiyet etrafındaki tartışmalara bağlanması beni aşar. Fakat ekonomik seçim özgürlüğü, buna bağlı merkeziyetçi olmayan bir eğitim ve ifade özgürlüğünün, devletin minimum düzeyde geriye çekilmesiyle olabileceğini düşünüyorum. Bu özgürlüğün de düşünce çeşitliliği ve özellikle insanların tepkiselliğinin artması konusunda etkili olacağını zannediyorum. Bugünkü dev, devletleri alaşağı eden büyük komplekslerin devletler eliyle büyütüldüğünü düşünüyorum. O yüzden sözgelimi ekoloji mücadelesinde de en büyük engelin yine devlet yapıları olduğunu düşünüyorum.

Alternatif öner desen, tabii ki öneremem. Yoksa çağın filozofluğuna aday olurdum herhalde :)

içten dedi ki...

evrimi biyolojik anlamda kullandığını düşünmedim tabii ki, ne söylediğinin farkındayım. bir kere sosyalizm tanımın yanlış. çeşitli sosyalist ülkelerden görebiliyoruz diyorsun, kim onlar? kuzey kore, küba, sovyetler? bunlar sosyalist değil devlet kapitalistidir. hem ben zaten burda sosyalizm savunusu yapmıyorum, kapitalizmin sınırları içinde konuşarak devlet müdahalesinin gerekliliğini anlatmaya çalışıyorum. liberal ekonomi ve devletçi ekonomi gibi derin ayrımlara gidiyorsun ama ben devletçilik savunusu da yapmıyorum. kısıtlı bir devlet müdahalesi kapitalizmin kendi ömrünü sürdürmesi için de gereklidir, en katı liberal bile buna karşı çıkmaz. devletin en azından daha önce türkiye'de olduğu gibi bankaların batmaması için denetim yapması gerekir. devlet müdahalesi hiç olmasın diyerek neyi savunduğunun farkında mısın? bu asgari maaşın olmaması, 8 saatlik iş gününün olmaması, kadınların eşit işe eşit ücret alamaması, sigorta hakkı olmaması, kısaca sosyal devletin olmaması demektir. ve bunlar bir takım devlet adamlarının çatır çutur dayattığı şeyler değil yıllar süren mücadelelerin ve kapitalizmin evriminin sonucu. aklındakinin böyle bir ekonomi olmadığını tahmin edebiliyorum ama kullandığın kelimelerle anlattığın bu. ve muhtemelen bu yüzden şeytanın avukatı suçlamasıyla karşı karşıya kaldın. margaret thatcher gibi bir izlenim uyandırıyorsun :)

D dedi ki...

(*) Öncelikle ben zaten sosyalizm ya da devletçilik savunusu yaptığını belirtmedim, söylediğim bütün sözlerde de zaten sosyalizmi muhtemelen yanlış anlamış olabileceğimi de belirtiyorum. Ama yine de soru işaretlerim gitmiyor.

(**) Evrimi biyolojik anlamda yanlış aldıladığını düşünmedim. Evrimsel yapıdan kastım "insanların kendi hareketleri çerçevesinde oluşan ekonomik sistem" idi. Yani liberalizm evrimsel bir şekilde oluştu demedim, insanların kendi iradelerine göre ekonomiyi yönlendirdiği bir yapıyı tarif etmeye çalıştım.

Burada öncelikle bir teori-pratik problemi ortaya çıkıyor. Sosyalizmden bahsetmek için bir 'sosyalist ülkeden' bahsedemiyoruz, çünkü 'idealde sosyalist bir devlet olmadı' diyen çok fazla insan var. Evet Kuzey Kore'yi ben de sosyalist olarak kabul etmemek gerektiğinin farkındayım, ya da Çin'i, ama SSCB veyahut Küba da bir pratik olarak incelenemiyorsa sosyalizm pratiğini incelemek için nereye başvurabiliriz? Teoride anarşizm de gayet güzel ama -belki de aldığım mühendislik eğitimi gereği- en pragmatik, en pratik ve en yakın gelecekte evrilebilecek sonuçları incelediğim zaman sosyalizm adına ne düşüneceğimi bilmiyorum mesela ben. Ve bu durumda bir liberale yüklenmek de bir sosyalist açısından anlamsız görünüyor, çünkü çoğu liberal de zaten istedikleri sistemin bunla yakından uzaktan alakası olmadığını falan anlatıyorlar. Reel liberalizm eleştirisini bu kadar kolay yapıyoruz, krizleri adamların üstlerine atıyoruz da reel sosyalizm eleştirisinde neden 'idealizme' kaçıyoruz ki? (yazıyla ilişkili oldu sonunda :) )

Ben insanların elindeki hakların veya sosyal güvencelerin alınması taraftarı değilim --sen sanki bu sistemi yarın uygulamaya geçirecekmişim gibi, çat devletleri kaldırıp herkesi sokağa atacakmışım düşünüyorsun. Halbuki ben en ideal durumda, devletin işin içinde olmasının her zaman totalde işi kötüye götürdüğü kanaatindeyim. Ayrıca 'devlet nedir?' sorusuna da gelebiliriz belki, onda da kastımı yukarıda anlattım merkeziyetçi-bürokratik yapıları kastettiğimi söyledim. Bu yerel bir otorite olmayacağı manasına gelmiyor. Ya da insanların kendi kendilerini yönetmeyeceği, bir takım kurallar belirleyemeyeceği, çalışma saati sınırı, asgari ücret gibi şeylerin ortadan kalkacağı manasına da gelmiyor. Basitçe söylediğim şu, tüm bunlar için koskoca devletlere gerek yok, koskoca devletler her zaman sahip oldukları güçle işi daha kötüye götürüyorlar. Hatta savunduğum şey belki yerel düzeyde kendi sosyalizmini hayata geçirebilecek yerlerin bile oluşmasına olanak veriyor.

Şeytanın avukatı diyenler daha devletin ekonominin her tarafına müdahale etmesini yanlış bulduğumu söylediğimde atlıyorlar. Yoksa bu denli analiz edip, deseler keşke. Nerde...

Yorum Gönder