2010/07/13

'Bilimadamlığı' Tartışması

Soru sormak, bazen cevap vermekten daha güç bir iştir. Her teori, bir sorudan yola çıkar. ‘Soru’nun formüle edilme biçimi teorik çerçeveyi biçimlendirir ve bu alet kutusunun yardımıyla girişilen araştırmanın sonucunda, bir gerçeğin keşfine ulaşılabilir veya ulaşılamaz. Bilim tarihinin açıkça gösterdiği üzere, bir gerçeğin keşfine, ancak uygun şekilde formüle edilmiş bir sorudan hareketle varılabilir. *
NTV Bilim’in Mayıs 2010 sayısında Forum bölümünde yayınlanan Prof. Dr. Ali Demirsoy’un “Bilimadamı nasıl olmalı?” başlıklı yazısını eleştiren, ‘Bilimadamlığı’ Ahkâmı başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Bu yazıyı eposta yoluyla NTV Bilim’e de yollamıştım. Onlar da Temmuz sayısında bu yazıyı olduğu gibi yayınlamış ve bana bir cevap yazmışlar. Galiba biraz da kızmışlar…

Ama bana cevap yazan editör bazı yerlerde hatalı. Bazı şeyleri tekrar açıklamak gerekiyor.

Bu yazının girişinde, yukarıda alıntıladığım metne bakarsanız, bunun benim eleştirimle yakından ilişkili olduğunu görürsünüz. Bir kere yazının daha başlığı, eleştirilen zihniyeti ele veriyor. Sorulan soru: Bilimadamı nasıl olmalı? Daha en baştan bazı sınırların geleceği, bir tarifin yapılacağı anlaşılıyor. Bu sorudan zaten doğru bir cevap çıkamaz. Çünkü soru tamamen modernist bir zihniyetle formüle edilmiş. Tamam, ömrünü bilime vermiş birisinden bahsediyoruz – öyleyse memnuniyetle kendisinden hayat tecrübelerini ve bilimci olmak hakkındaki fikirlerini dinleyebiliriz. Ama hocamız böyle yapmıyor. Tamamen soyut bir tarif veriyor. Yazıda Ali Demirsoy’un kendi bilim tecrübelerine dair bir şey yok. Soyut ve düşünsel açıdan hapsedilmiş bir “bilimadamı” tarifi var. Sorun, bu tarifi yapmanın çok kuvvetli bir epistemolojik temel gerektirmesi. Ama Ali Demirsoy bunu da kurmuyor…

Ben de basitçe bu sınırlara itiraz ediyor ve böyle sınırların konulamayacağını söylüyorum. Editör ise bu itirazı “had çizgisinin güzergâhını tarif etmek” olarak tanımlıyor. Halbuki benim ve Demirsoy’un önerdiği çerçeveler karşılaştırıldığında, hangisinin daha özgürlükçü bir çerçeve çizdiği birazcık tefekkür ile anlaşılabilir sanıyorum.

Tartışmanın can damarı ‘tarafsızlık’ meselesi. Demirsoy, bilimcinin tarafsız olması gerektiğinin altını çiziyor, NTV Bilim editörü de aynen destekliyor. Yani bilimci olmuş bir insan, tüm insani özelliklerini bir kenara koymalı, bir ortak ‘akl’a gelmeli ve o akıl içinden düşünce üretmeli. Bunun dışında günlük hayatına dönebilir. Bu normatif yaklaşım, düşünceyi tektipleştirici bir yaklaşım olduğu gibi modernizmin de tipik bir yansıması. Daha en baştan, “Tarafsızlık nedir?” dediğimizde dahi çökebilecek oldukça zayıf bir önerme. Tarafsızlık meselesi felsefede oldukça yoğun tartışmalara konu oluyor. Bilimsel düşüncede bir mutlak tarafsızlık ‘tarif etmek’, tıpkı fizikte mutlak uzay-zaman tarif etmek gibi bir şey… Ama fiziksel açıdan kolayca anlaşılabilen bu imkânsız çaba, epistemolojik açıdan sanırım bu denli kolay anlaşılamıyor. Ve hâlâ ısrarla bilimcinin tarafsız olması gerektiği vurgusu yapılıyor.

Vicdan kontrol grubu özelliği taşımaz” diyor editör. Peki o zaman neden -mesela- James Watson’ın zencilerin zekâ seviyelerine dair yaptığı ırkçı açıklama mahkûm ediliyor? Sanırım editör buna, “Çünkü doğru değil” diye bir cevap vermeyecektir. O zaman “Doğru olsaydı ne yapardık?” sorusu epey bir anlam kazanır. Yani zencilerle beyazların IQ seviyelerini karşılaştıran bir korelasyon elde etmeye çalışan bir bilimsel çalışmanın -evet böyle bir çalışma gayet bilimseldir- ırkçılık yapmak anlamına geldiğinin anlaşılmasında vicdan rol oynamayacaksa, ne rol oynar? Editörün cümlesi, niceliksel analizle çıkarılmış her şeyi “bilim” olarak kabul edip, niteliksel analizi tamamen safdışı eden bir yaklaşımı yansıtıyor. Ki biz buna pozitivizm diyoruz. Oysa bilim nicel verilerin analiz edildiği “mekanik” bir uğraş değil, verilerin tam zıt istikametlerde de yoruma açık olduğu göreli bir uğraştır. Ama görünen o ki, bu son yüzyılda sıkça tartışılan bilim felsefesi konularına en aşina olması gerekenler oldukça yabancı bir konumdalar…

Son olarak atom bombası Einstein ile ilişkilendirilerek şöyle yazılmış:
“Pasifist ve antimilitarist” Einstein’ın ABD başkanına yazdığı mektubu hatırlayalım: “Biz bu bombayı yapmazsak Naziler yapacak, acele etmeliyiz sayın başkan.” O mektupla başladı Manhattan Projesi, o mektup olmasaydı masum insanlar ölmeyecekti. Şimdi, o berbat bombaların tüm suçunu Einstein’a atmak epey makul görünüyor gibi, ne dersiniz?
Bir olguyu tarihsel bağlamından koparttığınızda karşınıza çıkan manzara son derece yanıltıcı olabilir. Editör de maalesef bu durumdan muzdarip. 1941′de Pearl Harbor’un bombalanması ile 1 milyon kişinin gönüllü askere yazıldığı ve Nazilerin yarattığı dehşetin bine bin katılarak boy boy gazetelerde anlatıldığı bir ülkede -üstelik bir Yahudi olan- bilimcinin böyle bir mektuba imza atması bir karşı-argüman olarak öne sürülmüş. Fakat, Einstein -NTV Bilim de iyi bilir ki- asla Los Alamos’a gitmedi, bombaya hiçbir katkı yapmadı. O mektuptan duyduğu derin pişmanlığı nükleer silahlanmaya karşı aktivizme yönelerek yok etmeye çalıştı. Ama başka bir fizikçiyi burada hatırlatmak yerinde olur: Bilimadamının yaptığı çalışmadan dolayı hiçbir sorumluluğu olamayacağını aynen söyleyen Richard Feynman, bombaya teorik ve pratik anlamda çok şey kattı ve bomba atıldıktan sonra “başarıyı” şampanyayla kutlayan bilimciler arasındaydı. Şimdi taşlar yerine oturuyor mu?

* Ortadoğu geri mi?, Mehmet Ali Kılıçbay, Newsweek Türkiye, 11 Temmuz 2010

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder