2010/06/24

Bilgi Edinmek Üzerine [Mahçupyan]

Stanley Kubrick'in 2001 Uzay Macerası filminin ilk birkaç dakikası insanoğlunun niçin "tarihe sahip" bir yaratık olduğunu büyüleyici bir şekilde gösterir. Taş devrinin mağara adamlarını günlük yaşantıları içinde gösteren ilk sahnelerde, bu adamlardan biri eline geçirmiş olduğu bir kemiğe taşla vurarak şekil vermeye çalışır. Ancak bir seferinde taş kemiğin ucuna rastgele geldiği için kemik havalanır ve dönerek yükselirken çok basit fakat görkemli bir metamorfozla bir uzay gemisine dönüşür. Böylece Kubrick ilk aletin yaratılmasından uzayın keşfine olan sürekliliği vurgular ve gelecekteki insanın geçmişteki insanla aynı olduğunu ima eder. Gerçekte insanoğlu doğayla etkileşim içinde doğanın ona tanıdığı imkânları zorlarken aynı anda kendi varlığıyla ilgili gizleri de açığa çıkarma çabası içindedir. Nitekim filmin sonunda kahramanımız ölümsüzlüğü ararken kendi embriyosuyla karşı karşıya kalır. İnsanoğlu için ölümsüzlüğün biçimi, kendini üretmekle sınırlıdır. Dolayısıyla insan sınırlı yaşamıyla sınırsız merakı arasında sıkışmış; ölümlü olmanın bilinci, iflah olmaz bir "anlamlandırma" arayışına yol açmıştır.

İster maddî ister manevi dünyayla ilişkili olsun, insanoğlunun kendi dışındaki gerçekliği anlamlı kılma çabası onu neredeyse sonsuz sayıda önermeler yapmaya itmiştir. Felsefi, bilimsel ve teolojik alanlara verilen özel önem nedeniyle konunun ne derece yaygın ve hayati olduğu genellikle gözden kaçabilir. Oysa sıradan bir insanın sıradan günlük hayatı bile sayılamayacak kadar açık veya gizli önerme içerir. Bulutlara bakıp "yağmur yağacak" dediğimizde, akşamları yatağımızda dua ettiğimizde veya "vatandaşlık görevlerinden" söz ettiğimizde doğaya, topluma veya ilahî düzene ilişkin anlam sistemlerine dayanırız. Bu sistemler ise sınanması insanoğlu için olanaksız olan varsayımlar üzerinde şekillenirler. En temelde tüm bilimsel ve dinsel önermeler, insanlığın dışında ve öncesinde var olan bir "düzen" varsayarlar. Bu "düzenin" ortaya çıkmasına veya oluşmasına ilişkin olarak ise bir "yaradılış" varsayımına ihtiyacımız vardır.

İdrakini bu denli zorlayan kabullere rağmen, insanoğlu kendi dışındaki gerçekliği "anlamak" üzere zihinsel kapasitesini zorlamaktan vazgeçmemiş; ölümlü ve düşünebilir bir yaratık olmamızın yarattığı gerilim, bizleri "gerçekliği anlayabiliriz" varsayımına mahkûm etmiştir. Bunun açık sonucu ise bu gerçeklikle ilgili bilgi edinebileceğimizi daha baştan kabul etmemizi gerektirmektedir. Eğer dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilirliğimiz söz konusuysa; o zaman bu gerçekliğin "doğasını" veya "özünü" açığa çıkarabilir ve parçası olduğumuz evrenin anlamına bir adım daha yaklaşabiliriz. Evrenin ve hayatın anlamını bir nebze olsun aydınlatmak bizim hayatımızı uzatamayacak olsa da, belki zihnimizdeki ezeli kemirmeyi yumuşatacaktır. Bu açıdan tüm bilimlerin, felsefelerin ve dinlerin esas işlevinin insanın huzurlu ölmesini sağlamak olduğu söylenebilir.

Böylece "nasıl olur da bilgi edinilir" sorusu hayati bir hale gelmektedir. Öte yandan insanoğlu makineler yapmakta ve bu makineler çalışmaktadır. O halde insan zihni doğanın kanunlarını anlamaya muktedirdir. Diğer bir deyişle dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilmekteyiz. Ama acaba nasıl? Şimdi önümüzde madalyonun öteki yüzü gibi ikinci bir soru durmaktadır: "Nasıl oluyor da bilgi edinebiliyoruz?" Bu iki soru birlikte, bilimden teolojiye insan zihninin tüm kaygılarını ve çabalarını özetlemektedir. Çifte sorunun göbeğinde ise kendimizle dışımızdaki gerçeklik arasındaki ilişkinin niteliğiyle ilgili olarak yaptığımız (ve sahip olduğumuz) varsayımımız yatar.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak, sf. 15-17

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder