2010/04/26

Gerçek ve Hakikat [Mahçupyan]

Etyen Mahçupyan'ın Gerçek ve Hakikat başlıklı yazısı.
Eğitim malzemelerinde içselleşmiş olan insan hakları ihlalleri alanında uzmanlaşan Tarih Vakfı, bir süre önce son yılları kapsayan bir rapor daha yayımladı. Yapılan önermelere katılmamak imkânsız... Ancak tavsiyelerden birinin daha da derinlikli bir arka plana oturtulmasında yarar var. Bu tavsiye dünyanın var oluşu ile ilgili ‘yaratılış’ görüşünün bilimsel bir kurammış gibi sunulmasından vazgeçilmesi. Tespit yanlış değil. Gerçekten de yaratılış varsayımının bilimsel olarak kabul edilmesi bilimin üzerine oturduğu zemin veri alındığında mümkün değil.

Bunun nedeni bilimin belirli bir biçimde tanımlanması değil, insan olma sınırlılığımız. Çünkü yaratılış diye tanımlanan olgu insanın zihinsel algılama ve anlama yeteneğinin ötesinde kalıyor. Diğer bir deyişle insanoğlu ‘insan’ olarak kaldığı ya da bugün ‘insan’ dediğimiz yaratık olduğu sürece, yaratılışı zihniyle kavramakta aciz kalacaktır. Nitekim bu anlayışın tüm dünyada dindarlara has olmasının da gerekçesi budur. Yaratılış ancak ‘inanarak’ kabullenebileceğiniz bir açıklama olabilir. Dolayısıyla da insanın zihnine değil, psikolojisine hitap eder. Ömrünün sınırlı olduğunu, bir gün yok olacağını bilen kişinin, bu yok olmayı tersine çevirecek bir farklı ‘hayat’ varsayımına tutunmasıdır yaratılış inancı. Bu nedenle de bu inancın bilimselliği öne sürülemez...

Ancak yaratılış varsayımının bilimsel olmaması doğru olmadığını kanıtlamaz. Çünkü doğruluğun önkoşulu bilimsellik değildir. Bilim biz insanlar için bir gerçeklik üretse de, ürettiği gerçekliğin hakikat olduğunu iddia edemeyiz. Bu noktada Gökhan Özgün’ün farklı fırsatları kullanarak gündeme getirdiği bir nüansa işaret etmemek elde değil... Özgün ‘gerçek’ ile ‘hakiki’ arasındaki farkı işlediği yazılarında, bizlerin gerçekliğe fazlasıyla meraklı olduğumuzu, ama çoğu zaman hakikati ıskaladığımızı vurguluyor. Gerçeği zihnimizle ürettiğimizi ama vicdanlarımızın hakikati görmeye hazır olmadığını söylüyor. Buradan anlaşıldığına göre Özgün için gerçeklik hakikatin üstünü örten, onu gizleyen ve alışkanlık haline geldiği ölçüde çarpıtan bir unsur. Bizler sürekli olarak gerçeği arıyor ve bu uğurda gerçeği kendimize göre üretiyoruz. Oysa hakikat bizden bağımsız olarak var olan şey... Böylece gerçeği yakalamaya yönelik her uğraş belki de bizleri hakikatten uzaklaştırıyor.

Bu tartışmanın fazlasıyla felsefi olduğunu, gündelik hayatı yorumlarken işlevsel olmadığını düşünebilirsiniz. Ne var ki söz konusu yorumlar bir ideolojik bakışı, bu ise belirli bir zihniyeti ima eder. Gerçekle hakikat arasındaki ayrım veya geçişlilik ise zihniyetle bire bir bağlantılıdır. Sözün kısası ise bu konuya ‘demokrat’ bir yaklaşımın olduğu ve bunun ‘modern’ bakıştan temelde farklılaştığı...

Modern yaklaşım duyulara güvenir, duyuların bizi gerçekliğe ulaştıracağına inanır. Çünkü duyular zihnimizle dışımızdaki gerçeklik arasında bir köprüdür ve bu köprünün her iki ucu da aynı maddi çerçeveye oturmaktadır. Bu nedenle duyularımızdan kuşku duymamız anlamlı olmaz. Öte yandan herkesin duyu kapasitesi ve muhatap olduğu gerçeklik birbirinden farklıdır. Dolayısıyla da bu duyu deneyimlerini mukayese edemeyiz... Söylenebilecek tek şey, herkesin gerçekliğin başka bir bölümünü kavradığıdır. Eğer bütün olası deneyimleri biraraya getirebilseydik, gerçekliği de kendi bütünlüğü içinde anlamış olacaktık. Bu bakış bilimin gerçekliğe ulaşmada tek etkin yol olduğu ve bilimin sürekli ‘gelişerek’ bizi gerçekliğe yaklaştırdığı türünden kabullere yol açmıştır.

Modernliğin otoriter kanadı ise, dışımızdaki gerçekliğin zihnimize bir aynadaki gibi yansıdığını savunur. Bu bakış altında kendi gerçeklik algımızdan kuşku duymamız artık tamamen anlamsız hale gelir. Çünkü insan zihni gerçeklik karşısında o denli edilgendir ki, sahtesini bile üretemez. Diğer taraftan farklı kişisel deneyimlerin varlığı burada da açıklanmaya muhtaçtır. Yanıt ise, herkesin anlamayı sağlayacak ideolojik temele aynı miktarda hâkim olmamasıdır. Dolayısıyla kişi gerçekliği ‘doğru’ anlayan rehberlere muhtaçtır ve gerçeği de ancak onlar üzerinden anlayabilecektir.

Modern yaklaşımın her iki versiyonunda da gerçeklik ile hakikat arasında bir ayrışma görmeyiz. Vicdan ve din meseleleri gerçekliğin tamamen dışında bırakılmışlardır ve ancak bir inanç konusu olurlar. Diğer bir deyişle modern bir bakışla Özgün’ün ‘hakikati’ bir hurafeden öteye gitmez...

Ancak Özgün bir ‘modern’ değil, demokrat... Demokrat yaklaşım ise insan zihninin dışımızdaki gerçekliği ancak çarpıtarak, yani bozarak ve kendi ‘dilimize’ dönüştürerek anlaşılabilir kılabileceği varsayımına dayanır. Dolayısıyla da bilimsellik sadece insana has bilgiler üretir. Bu bilgiler çerçevesinde kendimize göre bir gerçeklik dünyası yaratsak da bunun ‘gerçekten de’ dışımızdaki gerçeğe tekabül ettiğinden, yani ‘hakiki’ olduğundan emin olamayız. Bu nedenle de demokratlar kendi öznel gerçekliklerine ancak ahlaki temel üzerinde sahip çıkabilirler. Bilimsel çabanın hakkını verseler de, sınırlarının farkındadırlar. Vicdanı gözardı eden bir aklın insanlığı sürükleyebileceği yerlerden korkarlar. İş dünyanın oluşumuna geldiğinde ise hakikati hiçbir zaman bilemeyeceklerini bilirler ve bunu bir insanlık durumu olarak kavrarlar. O nedenle de yaratılışı savunanlara düşman olmazlar... Aynen bilimsel teorileri savunanlara düşman olmadıkları gibi... Demokratlık ‘bilinemeyecek’ bir dünyada birlikte var olmanın aranmasıdır...

0 yorum yapılmış. | yorumları oku | yorum yaz:

Yorum Gönder