2010/12/27

Zaman Perspektifleri

Ünlü psikolog Philip Zimbardo'dan zaman perspektifleri ve bunun teknolojiyle ilişkisi üzerine harika bir sunum.

2010/12/26

Ending Credits

Çok sevdiğim bir şarkıdır.

2010/12/25

Proje

Geçen haftalarda yaşadığım ufak bir anımı anlatayım. Bir ders kapsamında bir proje gerçeklemem gerekiyordu. Proje için seçtiğim makale, Boğaziçili iki profesör ve onların yüksek lisans öğrencisi tarafından yazılmıştı. Dahası, kullanılan yöntem de sadece Türkler tarafından geliştirilmiş gibi görünüyordu; yöntemi daha önce ilk öneren kişi ise İTÜlü bir profesördü. Makalenin sonuç kısmında bir problem var gibi görünüyordu (tek bir örnek sonuç vardı, bu ise yöntemin, kullanıldığı alandaki güvenilirliğine dair istatistiksel açıdan hiçbir şey göstermiyordu). Neyse, proje teslimine iki hafta kala ben bu makaleyi gerçeklemeye çalışmak amacıyla okumaya başladım. Ama makale tam bir felaketti. Notasyonların berbat yazılmış olmasını falan geçtiğimizde, bir dijital görüntü işleme tekniğini anlatan makalede, en basitinden filtrenin görüntüyle nasıl etkileştiğini açıklayan kısım bile yoktu. Biraz inceledim, işin içinden çıkamadım. Internette olayı biraz araştırdım. Tesadüf bu ya, elimdeki makalede yapılan olay kimse tarafından refere edilmediği gibi, bu teknik çözdüğü iddia edilen problemi çözmek için başka kişiler tarafından hiç kullanılmamıştı.

Bunun üzerine "bir bilen"e danıştım. Makalenin ulusal bir konferansta yayınlanmış halini de okuduk (Türkçesini), sonuç değişmedi. Makalenin tamamıyla "mış gibi" yapmak üzerine kurulduğunu düşünmeye başladık.

Neyse, sonuç kötü olsun ama elimde bir şey olsun diyerek makaleyi yazan hocaya eposta yazdım. Hocaya makalede anlamadığım yerleri ve tavsiye edebileceği yazılım araçları olup olmadığını sordum. Cevabı sadece "öğrencilerin mezun olduğu dolayısıyla kodların onlarda kaldığı" idi. Belli ki hoca kolay yoldan ondan kodu istediğimi zannetmişti. Ben de kodların önemli olmadığını, ama makalede anlamadığım yerler olduğunu söyleyerek, anlamadığım şeylerden bahsettim. Cevap gelmedi. Facebook'tan makalenin birlikte yazıldığı öğrenciye de benzer şekilde mesaj attım, fakat o da bir cevap vermedi.

Üniversitelerde böyle birçok hoca var. Fakat bu insanın farkı, çevresinden "saygı" gören "önemli" bir profesör olması. Üstelik bu bahsettiğim yayın IEEE'nin ünlü konferanslarından International Conference of Image Processing (ICIP) gibi bir konferansa kabul edilmiş. Yani bu olay Türkiye ile bitmiyor, yayın yapmanın kendi başına bir "prestij" olduğu ICIP gibi konferanslar da bu tarz hikayelere alet oluyor. Tam olarak anlatmak istediğim şeye çok güzel bir örnek...

Bu durum esasında bir önceki alıntıda Einstein'ın yaptığı "İnsanı çokça bilimsel yazı üretmeye zorlayan bir akademik kariyer, entelektüel yüzeysellik tehlikesini de beraberinde getirir." tespitinin tipik bir sonucudur. Bu kişiler "makale olsun, çamurdan olsun" mantığıyla, "zorlayarak" gerçekledikleri yöntemleri, "iyi" sonuç veren tek bir veri üstünde test edip (ki ben bundan bile şüpheliyim), uluslararası ünlü konferanslarda bastırıyorlar. Sonra bilim akademileri kuruyor, bilim üstünde otorite kesiliyorlar... Kimse bu saçmalığı eleştirmeyi bile düşünmüyor. Bu insanlar ülkenin yetiştirdiği "saygın" bilimciler sayılıyorlar.

Bu tarz yayınlar başlı başına kandırmacadır. Yöntem anlatıldığı gibi çalışmıyorsa, bir şeyler saklanıyorsa veya hile yapılıyorsa WASET konferansına (sahte) kabul almış bildiriyle, IEEE konferansına kabul almış bildiri arasında fark var mıdır? Sahte konferanslardan daha büyük sorun varsa, o da "en güvenilir" ilan edilmiş konferansların bile böyle kullanılabiliyor olmasıdır. Bu ise "bilim dünyasını" güvenilmez kılan bir unsurdur. Ben şahsen artık ICIP dahil pek çok konferanstaki bildirilere inanmıyorum. Eğer sonuçlar detaylı rapor ediliyor ve şeffaf bir şekilde kullanılan yöntemler şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklanıyorsa olay güzel; yoksa ciddiye bile almıyorum ("Sen alsan ne olur, almasan ne olur" diyenler vardır. Gerçekten de öyle galiba).

"Proje ne oldu?" diye merak eden olursa, teslime 6 gün kala dersin hocasıyla konuştum; anlayışlı davrandı. Yeni bir konu seçtim, o konuda sonuçları elde edip, rapor yazıp, sunum yaptım. Çıkarılan ders: Bir daha da Türkiyeli akademisyenlerin yazdığı hiçbir makaleyi proje olarak seçmemeye kesinlikle karar verdim.

2010/12/19

Patent Ofisi

İsviçre Konseyi, 16 Haziran 1902 tarihli oturumda resmi olarak seçimini bildirdi; iş artık gerçekleşmişti: Einstein yardımcı bir profesörün kazanacağından daha fazla bir ücretle, 'yıllık 3500 frank ücretle Federal Entelektüel Mülkiyet Ofisi'nde geçiçi statüde 3. sınıf teknik uzman olarak' atanmış oldu.

[...]

Aslında Einstein'ın, akademinin koridorlarından sürülmesinden üzüntü duymamalıyız. Kendisi de sonunda en güzel fikirlerini oluşturduğu dünyevi manastırda çalışmanın" bir yük olmaktan çok, bilimsel düşüncelerine katkı sağladığını düşünmeye başladı.

[...]

Patronu Haller'in, patent ofisinde görev yapan bir memur için olduğu kadar, yaratıcı ve isyankar bir teorisyen için de faydalı olabilecek bir ilkesi vardı: "Her zaman tetikte olmalısın." Her önermeyi sorgula, mevcut anlayışa meydan oku ve hiçbir şeyi, sırf başkaları kesin olarak nitelendirdiği için doğru olarak kabul etme. Karşındakinin seni enayi yerine koymasına izin verme. "Bir başvuruyu değerlendirirken, mucidin söylediği her şeyin yanlış olduğunu düşün." diye talimat veriyordu.

[...]

Bir profesörün yardımcılığı görevine atanmış olsaydı, güvenilir yayınlar üretmek zorunda kalabilir ve kabul gören anlayışlara meydan okumakta aşırı ihtiyatlı davranabilirdi. Daha sonra belirttiği gibi, özgünlük ve yaratıcılık, özellikle Almanca konuşulan ülkelerde, akademik basamakları tırmanmak için temel öneme sahip değildi ve patronlarının hakim anlayışına ya da önyargılarına uyum sağlamaya zorlanacaktı. "İnsanı çokça bilimsel yazı üretmeye zorlayan bir akademik kariyer, entelektüel yüzeysellik tehlikesini de beraberinde getirir." demişti.
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 79-81

2010/12/12

Eğitim, Akademisyenlik vesaire...

Okula geldiğim ilk zamanlar "burada bir şey yanlış" diye düşünmekle beraber, başka yerlerde bu işin farklı olabildiğini zannederdim. Şöyle ki, Türkiye zaten eğitim kalitesi belli bir ülkeydi. Herhalde üniversitesi de ondan bu halde, ondan ezbere dayalı, ondan bunaltıcıydı. Dışarıda, mutlaka güzel yerler olmalıydı. Yoksa insanlar nasıl bilim üretebiliyordu?

Bu pek tabii, herkesin benim gibi olduğunu varsaymamdan kaynaklanıyordu. Çünkü ben bir işi yapacaksam, o işe dair dayatmaların olmasını istemiyorum; özgürlük istiyorum. Akademisyenliği düşünmemin sebebi de buydu zaten, hangi konuda makale yazacağına kim karışabilir? Fakat bir süre sonra farkettim ki, akademisyenliğe giden yoldaki "bilgilenme" ve "eğitim" süreci, benim için fazla dayatmacı ve otoriter kalıyor. Lisans eğitimine fazlaca küfür boşalttıktan sonra, yüksek lisans eğitiminin daha da beter olduğunu görüyorum. Üstelik bu durum -mesela- Stanford'da bile buradakinden pek farklı değil. Tamam, eğitim berbat değildir, öğrenciler de berbat değildir; ama aynı otoriter anlayış başta Amerikan üniversiteleri olmak üzere her yerde hüküm sürüyor. "Evet çocuklar, X dersini bu dönem birlikte işleyeceğiz, 5 vize, 10 quiz, 30 ödev, 50 projeniz olacak vb..."

Kendi adıma ödevlerin, sınavların veya projelerin bir işe yaradığını düşünmüyorum. Yine bu üçü içerisinde projeleri bir kenara koyarım ama onlar dahi belli kısıtlamalar içinde, belli şeyleri göstermek için yapılıyor; yani proje dediğiniz şey çoğu zaman "performans analizi". Yoksa projelerden yeni bir şey çıktığı olmuyor; en fazla "bilinen" bir metodu daha önce uygulanmamış bir veriye uyguluyorsunuz; o da konferans makalesi falan olabiliyor. Peki bunca hengame içinde kişi yaratıcı olmayı nerede öğreniyor? Teorem çıkarmayı, ispatlamayı, üretmeyi - bunları uygulamalı olarak göstermeyi ne zaman öğreniyor? Benim gördüğüm böyle bir durum pek olmuyor, eğer kişi eskaza sevdiği bir konuda tez yapmaya başlarsa (yani proje bursu gibi sıkıntıları olmazsa) ve derslerini erkenden bitirip kendine bir iki dönemlik boşluk açarsa...

Doktora öğrencileriyle konuştuğumda kabus gibi bir şey öğrendim epey bir süre önce: Doktora yeterlilik. Doktora yeterlilik sınavı, sizin lisanstan beri aldığınız tüm derslerin hepsini içeren bir sınavmış. Yani lisans ve yüksek lisans boyunca ezberlediğiniz şeyleri "hatırlamanız" beklenen bir sınav. Bu sınavdan önce öğrenciler "tekrar" tonlarca şey ezberliyor, sonra "tekrar" unutuyorlar. Dahası, bu sınav "tek" bir sınav değil, yazılı ve sözlü olmak üzere birkaç kez yapılıyor. Tümü ders notu ezberlemekten ibaret olan bu sınavların, hiçbir şeye faydası yok: Her zamanki gibi "en iyi ezberci"yi belirliyor. ABD'de de olan bu yeterlilik sınavı, orada tamamen araştırma yaptığınız alana dair bir sunum hazırlamaya yönelik; görece çok daha iyi bir sistem. Yine de tüm bunlar, beni tekrar tekrar bazı kararlarımı düşünmeye itiyor. Eğer 30 yaşına kadar önüme konulan "şunu ezberle, bunu yap" karmaşasından kurtulamayacaksam, 30 yaşında bir üniversite kadrosu bulsam dahi "yeni" bir şeyler bulmaya mecalim kalır mı? Bence kalmaz.

Tüm bu akademik sistemin nasıl bu hale geldiği sorusuna daha önce cevap aramıştım. Ama artık beni sorular ilgilendirmiyor. Çünkü soruların cevapları hiçbir işe yaramıyor, bu düzen bir "din" gibi, sorgulanamıyor bile. Ve bu sistemden en azından "benim" başarılı bir kişi olarak çıkabileceğime pek ihtimal vermiyorum; çıkan çıkıyor orası ayrı. Zaten sorun da bu ya: Sadece uyum sağlayabilenler bir yerlere gelebiliyor. Oysa "sonuçta" beklenen "bilim üretmek" ise, bu işin bu sistemden başarıyla çıkmakla hiç alakası yok...

2010/12/11

"Matematikte hiç başarısız olmadım"

Einstein hakkındaki yaygın inanışlardan biri, öğrenciyken matematikte başarısız olduğudur. Bu, başarısız öğrencilerin endişelerini gidermek için tasarlanan binlerce Web sitesi ve çok sayıda kitap tarafından, çoğu zaman da "herkesin bildiği gibi" şeklinde bir ifade eşliğinde öne sürülen bir iddiadır. Hatta Ripley'in ünlü "İster İnan İster İnanma!" gazete sütununda bile yer almıştır.

Einstein'ın çocukluğu birçok ilginç ironi sunar, ama bu onlardan biri değildir. 1935 yılında, Princeton'daki bir haham ona, Ripley'in sütunundaki "Yaşayan En Büyük Matematikçi, Matematikte Başarısızdı" başlığını gösterdiğinde, Einstein gülmüş, "Matematikte hiç başarısız olmadım" diye düzeltmişti. "On beşime gelmeden integral hesabında uzmanlaşmıştım."

[...]

Matematiğe gelince, başarısız olmak şöyle dursun, "okulda gereksinim duyulan düzeyin çok ötesindeydi." Kız kardeşinin anlattığına göre, on iki yaşındayken "uygulamalı matematikte karmaşık problemleri çözüyordu" ve cebir ile geometriyi kendi başına öğrenerek matematik dersinde sınıf atlamak istemişti. Annesi ve babası, yaz tatilinde çalışabilmesi için ders kitaplarını önceden almıştı. Kitaplardaki ispatları öğrenmekle kalmıyor, yeni karşılaştığı teorileri kendi ispatlamaya çalışıyordu. Kız kardeşi o günleri şöyle hatırlayacaktı: "Oyunu ve oyun arkadaşlarını unutmuştu. Bütün gün tek başına oturup bir problemin çözümüne kafa yoruyor ve çözümü bulmadan da bırakmıyordu."

Mühendis amcası Jakob Einstein ona, cebir biliminin hazlarını tanıtmıştı. "Keyifli bir bilimdir" diye açıklamıştı, "peşine düştüğümüz avı yakalayamazsak, bunu geçici olarak X diye adlandırırız ve yakalayana dek avı sürdürürüz."

Maja'nın hatırladığına göre amcası, Einstein'a daha zor problemler vermeye devam etmişti ve bir yandan da onun "bunları çözüp çözemeyeceğini merak ediyordu". Einstein her zaman yaptığı gibi zafer kazandığında, "büyük bir mutlulukla yenilgiyi kabul ediyordu. Sahip olduğu yeteneklerin Einstein'ı hangi yöne götürdüğünü, daha o zamandan fark etmişti."

Jakob amcanın ona tanıttığı kavramlar arasında Pisagor teoremi (dik üçgenin iki kenar uzunluğunun kareleri toplamının, hipotenüsün uzunluğunun karesine eşit olduğunu kanıtlayan teorem) de vardı. Einstein bu teoremle ilgili olarak şunları anlatacaktı: "Büyük bir çaba sarf ederek, bu teoremi üçgenlerin benzerliği temelinde 'kanıtlamayı' başardım. Bir kez daha resimlerle düşünmüştü. "Dik üçgenlerde kenarlar arasındaki ilişkinin, dar açılardan biri tarafından belirlenmesi gerektiği bana 'açık' görünüyordu."

[...]

Yıllar sonra Princeton'daki bir okul gazetesi için kendisiyle röportaj yapan öğrenciye şunları anlatacaktı:

"12 yaşına bir çocukken, dışsal bir deneyimin yardımı olmaksızın, yalnızca muhakeme yoluyla gerçeğe ulaşmanın mümkün olduğunu görmekten büyük bir heyecan duydum. Doğanın görece basit bir matematiksel yapı olarak anlaşılabileceğine gittikçe daha çok inanmaya başladım."
Einstein: Yaşamı ve Evreni, Walter Isaacson, sf. 16-18

2010/12/06

Sigara Meselesi

Sigara yasağının kapsamının genişletilmesine dair bir haber eski sigara tartışmalarını alevlendirmiş görünüyor. Daha önceki yasakların çıkması esnasında, hem yasağa dair hem de bu yasak karşıtlarının en saçma argümanlarını dillendiren Meral Tamer'in yazılarına dair birkaç yazı yazmıştım. Fakat şu anda onları bulup yayına alacak vaktim yok. Yine de yeniden alevlenen tartışmalar üzerine iki laf edebilirim.

Yasak önceden 'kapalı' alanlar için geçerliyken (ki bu haliyle bile zaten uygulanıyor da denemez), şimdi 'yarı-açık' denilen bölgelerde de geçerli olacakmış. Bence isabetli bir ekleme. Çünkü biz sigara içmeyen insancıklar kapalı alanlara hapsolmuş durumdayız. Mesela ben, ne zaman çay, kahve vs. içmeye bir yere otursam, dışarı oturamıyorum. Çünkü dışarısı olduğu gibi sigara içicilerin istilası altında. Bu yine içeriden daha iyi bir durum -evet- fakat sigara içenlerin anlamadığı şey şu: Açık havada içiliyor diye dumanın insanı etkilemediği zannı koskoca bir safsatadır. Açık havanın tek bir farkı var, duman birikip ortalık duman altı olmuyor. Fakat yan masada içilen bir sigara, sigaradan rahatsız olan birisi için hayatın tadının kaçma sebebidir. O an ne içiliyor, ne konuşuluyorsa; en azından benim için, olayın bir anlamı kalmıyor. Çünkü benim masamda yahut yan masada hatta iki masa ötede bile sigara içen birisi varsa, dumanı çok yoğun bir şekilde beni rahatsız edebiliyor. Bu da, o an oradan kalkıp gitme isteği uyandırıyor.

Şimdi durum buyken, bu yasağı destekleyenlere kim faşist diyebilir; onu da anlamak mümkün değil. İnsanları rahatsız etme özgürlüğünü kendinde gören, üstelik bunu sigaranın geçmişten beri 'bir hak' olarak görülmesine dayandıran zihniyet başkasını nasıl "yasakçı" ilan edebilir? İnsanları rahatsız etmek bir özgürlük müdür? Mesela, olayı "yakında alkollü içecekler de yasaklanır" lafına getirenlere soruyorum: Alkollü içecekler ile sigara aynı şey midir? Gerçekten aynı şey midir? Yan masada bira içen birisi ile sigara içen birisinin çevresine etkisi aynı mıdır? Gerçekten anlamıyorum -- yolda, kafelerde üflediğiniz sigara dumanının birilerinin keyfini fena kaçırdığını biliyor olmanıza rağmen hala bu yasağa karşı çıkmaktan utanmıyor musunuz?

Bu kofti tartışmaların yeniden alevlenmesi önemli değil; önemli olan bu yasağın arkasındaki iradenin uygulanması. Sigara içenlerin ne dediği umrumda değil; çünkü kimsenin ötekini rahatsız etme lüksü yok. Sağlık meselesini hiç söylemedim bile, başkasının sağlığına kastetme hakkını hiç tartışmıyorum. Çünkü onun zaten tartışılacak bir tarafı da yok...

2010/12/01

Sınav Temelli Eğitim (2)

The most fundamental problem with an exam-oriented education system is that examinations distort students’ motivation and learning by over-emphasising the importance of the scores as outcomes and measures of students’ abilities (Paris, S., 1995). Exams can redefine students’ goal for learning in counterproductive ways that make the outcome more important than learning as inquiry, reflection, and process. Research on academic motivation indicates that a focus on extrinsic goals (such as exam scores) and task completion (such as getting through the exam) undermines intrinsic motivation, interest, and persistence (Ames and Archer, 1988). In contrast, when students have mastery goals and take pride in their efforts and accomplishments, they use better strategies and display more self-regulated learning (Pintrich and DeGroot, 1990). When high test-scores become the goal rather than self-regulated learning, students invest disproportionate value and effort in exams. Actually, for many students, the consequences of testing are neutral or negative, ranging from the innocuous lack of feedback to negative feedback about one’s competency. [1]
1. Kaynagi mechul. Bir forumdan.

2010/11/30

Sınav Temelli Eğitim

"Examination-oriented education imposes too much pressure on students," said Tao Hongkai, a sociology professor at Central China Normal University. Tao, who has decades of experience in high school education in the United States, directs the university's quality education research center. "Students feel some courses are difficult to learn, and the knowledge they grasp isn't useful in real life. They lose interest, which leads to dropouts."

[...]

"Examination-oriented education opens the doors to hell," he wrote. "The teaching methods teachers use are the cramming method, spoon feeding method."

He added: "Students memorize and examination scores are closely related to how much time has been spent on the course. China's schools teach their students nothing, what these schools are best at is making students lose interest and hate their studies." [1]
China'yi cikar, Turkiye'yi koy; hicbir sey farketmiyor. Makalenin gerisi de faydali, okunmali.

2010/11/28

WikiLeaks Üzerine

Altyazı kısmından (Subtitles) "Turkish"i işaretleyerek Türkçe izleyebilirsiniz.

Finlandiya Eğitim Sistemi

Bizimkiler nasil oluyor da bu videodakilerin tam aksini harfiyle uygulamayi beceriyor, anlamak mumkun degil.

2010/11/26

Protestoya Hapis Cezası ve İfade Özgürlüğü

Geçen hafta medyada yer alan bir haberin okulda infial yaratmasını bekliyordum, ama pek de beklediğim gibi bir şey olmadı. Geçen sene başbakan İTÜ'ye geldiğinde protestolar olmuş, bu protestolar esnasında öğrenciler tartaklanarak gözaltına alınmıştı. Demek ki bununla yetinilmemiş bir de "izinsiz eylem düzenlemek" suçundan haklarında dava açılmış. Üstelik bu dava sonucu her birine 15 ay hapis cezası verilmiş. Tüm bu olanlar içinde tek enteresan olan cezanın tekrar suç işlememek kaydıyla ertelenmiş olması. Herhalde son dakikada birileri 'vicdana' gelmiş.

Protesto ve eylem düzenlemek, daha geniş manada "çevreye herhangi bir zarar vermeden, şiddet uygulamadan fikir belirtmek" bireylerin en temel haklarından birisidir. Eğer bir ülkede, bir bireyin bu hakkı yoksa o ülke kolayca "ikili sınıflandırma" şeklinde ait olduğu yere, "demokratik olmayan ülke" sınıfına atanabilir. Dünyanın aklı başındaki taraflarında başbakanlar, başkanlar her türlü protesto edilir, her türlü şekilde karikatürize edilir, kimse bu yüzden "suçlanmaz", öyle Türkiye'deki gibi her eylemde "tartaklanmaz".

Fakat benim açımdan olayı hükümete atarak işin içinden sıyrılmak pek kolay değil. Ülkede gerçekleşen şeylerin pek tabii ki birincil sorumlusu hükümettir. Bunu kimse yadsımaz. Fakat olayın arkaplanına bakıldığında bu tip cezaların yıllardır, bu hükümet öncesi ve sonrası dönemde verildiği görülebilir. Bırakalım protestoyu, okullarıyla ilgili 'bir takım düzenlemeler' talep eden dilekçelerin verilmesi halinde bile bir üniversitenin rektörlüğünün ailelelere "çocuğunuz bu dilekçeyi geri çekmez ise ciddi ceza alacak" şeklinde mektuplar yollandığını duyduğum olmuştur. Üstelik bu üniversitenin yönetimi, çeşitli şekillerde hükümetle "çatışan" görüşe sahip (yani rektörlük atamaları öncesi görevde olan) yönetimlerden birisiydi. Demek oluyor ki, otoriter zihniyet yalnızca topu hükümete atmakla kurtulunabilecek bir şey değil; bu ülkede öğrenciler ezelden beri "yönetici" kim ise onun tarafından cezalandırılırlar. Bırakalım yöneticileri - bu tip otoriter yaklaşımlar bizim sıradan vatandaşın karakteristik özelliği bile denebilir.

Devletin resmi kurumunun (YURTKUR) öğrencilerle ilgili yönetmeliğinde "yatağını toplamak", "yurda siyasi yayın sokmamak" gibi maddeler bulunan bir ülkenin anayasasında "izinsiz eylem düzenlemek" suçunun bulunması pek de garip değil. İş, bu ve bunun gibi maddelerin olmadığı, en azından bu tip cezaların ve yıldırmaların "resmi" olarak yapılamadığı bir anayasaya sahip olmak. Bu anayasa her şeyi çözmez, devletin ekonomiye ve vatandaşların hayatına doğrudan müdahale edebildiği her durumda o anki otoritenin baskısı vatandaş üzerinde hissedilir. Sözgelimi, ekonominin ciddi anlamda devlet desteği ile döndüğü durumlarda hiçbir iş insanı (ya da çalışanı) hükümete muhalif görüş belirtmeyi göze alamaz. Çünkü böyle bir durumda her yerden ihaleleri kaybetmeye başlar, ihalelerle işi yoksa bile "bu firmayla iş yaptığı için" ihaleleri kaybedecek olanlar yüzünden batar (Bu başka konu tabii).

Bu antidemokratik durum, bu hükümetin gitmesi, başkasının gelmesiyle çözülmez; protestoyu hiçbir otorite sevmez ve bu anayasa böyle durdukça her hükümet protestosu benzer sonuç verecektir. 2002'den önce açıp verilmiş cezaları incelediğinizde, bir fark bulamayacaksınız. Fakat bu olaya tepki gösteren kimseden henüz ben bir "anayasa" sözcüğü duymadım. Her zaman olduğu gibi olay bambaşka yerlerden eleştiriliyor, hükümet alerjisine bağlanıyor. Kimsenin aklına bu tip şeylere zemin olan "resmi" durumu düzeltmek, protestoyu temel bir insan hakkı haline getirmek gelmiyor. Onun yerine "hoşgörülü" bir hükümetin başa gelmesi düşünülüyor herhalde, yani bu maddeler aynen dursa bile "demokrat" olduğu için bu maddeleri "kullanmayan" birileri... Kaldı ki bu maddeleri hükümetler bile kullanmıyor, davayı zaten savcılar açıyor. İnsan hakları bu halde olan ülkenin, "demokratı" da bu halde oluyor demek ki: İnsan haklarının nasıl kazanılacağından bihaber, başına gelen en acı tatsızlıkta bile olayı alakasız ve çözümsüz yerinden eleştiren...

PS: Yazıyı yayınladıktan sonra şu haberle karşılaştım. Kafamı dışarı pek çıkartamadığımdan olsa gerek, İTÜlülerin protestosunu görmemişim. Fakat tahmin edin ne olmuş: Söylenen onca sözün içinde kimse anayasa falan talep etmemiş elbette... Bir zihniyeti doğru bir şekilde tanımladığınız zaman, onun ürettiği argümanların sınırını da böyle güzel çizebiliyorsunuz. Çoğu zaman argümanları duymaya bile gerek kalmıyor...

Sinir Sisteminin Gelişimi

Son cümleleri ile bence enteresan bir video:



via Çağrı'nın yeri: İnsan sinir sisteminin gelişimi

2010/11/25

İki Yazı

Matematik Dünyası'nın yeni sayısı çıkmış... İşin güzel tarafı, derginin bazı bölümlerini internetten de paylaşıyorlar. Dergi mali zorluklar yaşadığı için herkese dergiyi almayı öneriyorum. İçerik açısından hem Türkiye'de, hem de dünya çapında az bulunur bir dergidir.

Henüz dergiyi almadığım için, internetten okuduğum iki güzel makaleyi paylaşıyorum:

Başyazı / Ali Nesin

2010 Chern Madalyası Sahibi Louis Nirenberg / Alp Eden

2010/11/21

Zihin Üzerine

Subtitles kısmından Türkçe'yi seçerek altyazılı izleyebilirsiniz.



2010/11/07

Sosyal Psikolojide Kuramlar (2): Bilişsel Psikoloji

Eleştirmenler, davranışçı kuramların, insanların dış etkilerin edilgen birer alıcısı olma derecesini abarttığını öne sürmüşlerdir. Bilişsel kuramlar, insanların, bilişsel süreçler ve bilişsel temsiller yoluyla kendi çevrelerini etkin bir biçimde nasıl yorumlayıp değiştirdikleri üzerinde odaklanarak dengeyi yeniden kurar. Bilişsel kuramların kökeni Kurt Koffka ile Wolfgang Köhler'in 1930'larda ortaya attığı Gestalt psikolojisine uzanır. Sosyal psikoloji, birçok bakımdan, oldukça bilişsel bir perspektife sahip olmuştur (Landman & Manis, 1983; Markus & Zajonc, 1985). Sosyal psikolojideki ilk bilişsel kuramlardan biri Kurt Lewin'in (1951) alan kuramıdır; bu kuram, insanların, toplumsal çevrenin özelliklerine ilişkin kendi bilişsel temsillerinin, çeşitli biçimlerde davranmayı sağlayan güdüleyici güçleri ne şekilde doğurduğuyla ilgilenmiştir.

1950'lerde 1960'larda, bilişsel tutarlılık kuramları sosyal psikolojiye egemen oldu (Abelson, Aronson, McGuire, Newcomb, Rosenberg & Tannenbaum, 1968). Bu kuramlar şunu savunuyordu: kendimize, davranışımıza ve dünyaya ilişkin bilişsel veriler -başka türlü çelişkili ve birbiriyle uyumsuz olacak biçimde- insanları bilişsel çatışmayı gidermeye güdüleyen -rahatsızlık verici- bir bilişsel uyanıklık durumu üretir. Bu perspektif, tutum değişikliğini açıklamak üzere kullanılmıştır (örneğin, bkz. Aronson, 1984; Bölüm 6). 1970'lerdeyse yükleme kuramları sosyal psikolojiyi egemenliği altına aldı. Yükleme kuramları, insanların, kendi davranışlarıyla diğer insanların davranışlarının nedenlerini açıklama biçimi ve nedensel açıklamaların sonuçları üzerine odaklandı (örneğin, bkz. Hewstone 1989; Bölüm 3). Nihayet, 1970'lerin sonlarından günümüze uzanan süreçte, sosyal biliş sosyal psikolojideki başat perspektif haline gemiştir. Bu, bilişsel süreçlerle (örneğin, kategorilendirme) bilişsel temsillerin (örneğin, şemalar) ne şekilde inşa edildiği ve davranışı nasıl etkilediğiyle ilgilenen kuramları kapsayan bir perspektiftir (örneğin, bkz. Fiske & Taylor, 1991; Bölüm 2).
Sosyal Psikoloji, Michael A. Hogg, Graham M. Vaughan, sf. 42-43.

2010/11/01

Einstein'dan Kişisel Gelişim Dersi

Bugün Facebook'ta şöyle bir şeye rastladım:

İnsanların kendi kendilerine bir şeyler uydurup, sonra diğerlerini bu saçmalıklara inandırması durumu gerçekten enteresan olabiliyor. Özellikle Einstein gibi adamlar bu işlerde çok kullanılıyorlar. Einstein öldükten 50 yıl sonra, kendi ölürken varolmayan dijital ortamlarda bu şekilde maymun edileceğini bilse ne düşünürdü acaba diye merak ediyorum.

2010/10/31

Youtube

Youtube yasağı nihayet kalktı. Fakat kalkış süreci problemli gibi geliyor bana. Yanlış bilmiyorsam, Almanya'dan bir şirket yasaklamaya sebep olan videolarda telif iddia edip, videoları sildirmiş (Hatta Youtube bu işlemi inceliyormuş). Bu bilgi de siteyi yasaklayan mahkemeye verilince, mahkeme de yasağı kaldırmış.

Türkiye'de Grooveshark gibi benim müptelası olduğum siteler dahil 8000'in üzerinde site hala sansürlü. Üstelik Youtube yasağının kaldırılması bir zafer değil çünkü 'hakaret' gerekçesiyle Google'ı yasaklamaya kalkışan zihniyet hala yerinde duruyor --hatta bu 'bizim' değil, bu zihniyetin zaferi.

Bilgiye erişmek, bilgi hangi bilgi olursa olsun, en temel haklardan birisidir. O veya bu sebeple, bu hak kısıtlanamaz. Bu sebepten Türkiye'deki yasağın kaldırılması olayını biraz olsun bile pozitif bulmuyorum. Çünkü yasaklamaya sebep olan videoların yarın bir yenisi konacak olsa, yasak geri gelebilecek. Üstelik 8000 küsür erişim engeli de, çoğu hiçbir sebep bile gösterilmeden konduğu halde, devam ediyor.

Sansür cennetinde yaşıyoruz. Neyse ki bilgi çağının araçları sansürü aşıyor. İsteyen hâlâ istediği bilgiye ulaşabiliyor. Ama bu sonsuza kadar böyle sürecek anlamına gelmiyor. Bu sebepten bu yasağın kaldırılması kimsede rahatlama yaratmamalı. Tepkiler durum anayasal bir altyapı ile güvenceye alınana kadar devam etmeli...

(*) Bu yazı procrastination sponsorluğunda yazılmıştır.

2010/10/27

Rastgele Anılar (2): Sınav

Her mühendislik veya fen bilimleri öğrencisinin programında Lineer Cebir adlı bir ders bulunur. Haliyle bize de bu ders zorunlu idi. Birinci sınıfta bu dersi aldım ben de programa uyup. Hoca yorgun bir tarzda ders anlatıyordu ben de ikinci haftadan sonra sadece yoklamayı imzalayabilmek için stratejik vakitlerde (mesela aralar. Hoca ara verdiğinde hem imza atabilir, hem de sorunsuzca tekrar kaçılabilir) sınıfa uğramaya çalışıyordum. Neyse beş ya da altıncı hafta oldu, tam hatırlamıyorum, sınav olduk. Bunu takiben iki-üç hafta sonra hoca sonuçları internet sitesinde ilan etti. Fakat benim açımdan bir sorun vardı, listede adım yoktu! Olaya bir süre akıl sır erdiremedim, hocaya 'benim kağıdı unuttunuz mu' tandanslı bir mail de yazdım, cevap en azından bir iki gün içinde gelmedi. Ben de sisteme girip kendi sınıfımdan emin olmak istedim, bir de baktım ki aslında aldığımı zannettiğim dersi almıyormuşum! Yani bir lineer cebir dersi alıyormuşum ama aldığım ders gidip sınavına girdiğim ders değilmiş. Yani sınav günü yanlış sınıfa kayıtlı olduğumu zannettiğimden yanlış sınava girmişim.

Ben tabii umutsuzca hocaya mail yazdım. Asıl kayıtlı olduğum dersin vizesine giremediğim için muhtemelen vizeden sıfır alırım diye düşünmüştüm ki bu da dersten kalmaya yaklaşmak demekti. Neyse ki iki hoca sınavları ortak yapmışlar. Dolayısıyla yanlış sınıfta girmiş olsam da, doğru sınava girmişim. Öteki derse sadece bir hafta gidip durumu izah ettiğimi hatırlıyorum. Sonra bir daha derslere uğramamıştım.

2010/10/22

"Temiz Bir Dünya"

En sık karşılaştığım psikopatolojik durum, ideal varsayımlar bana kalırsa. İdealizmin, felsefede başka bir manası var, benim bahsettiğim şey bununla kısmen ilişkili olsa da daha başka bir şey. 'İdealleştirilen' her şeyin insanın algısını tahrip ettiği kanısındayım. Çünkü dünyada her zaman gördüğümüzden fazlası var ve bir 'ideal' olması gereken her şeyin 'varolabileceği' iması yapıyor olması itibariyle de bana kalırsa 'yanlış' bir düşünce tarzı.

Mesela bu ideal varsayımlardan en önemlisi "temiz bir dünya" varsayımı. Bazı insanlar, bazı rejimlerin, felsefelerin, 'yaşam tarzlarının' ideal olduğunu varsayıyor. Ve kimse -elbette ki- ideal varsaydığı yaşam tarzına kavuşamıyor. Öte yandan, bu insan tipi ideallerine ulaşamamasının suçlusu olarak 'diğer' insanları suçluyor ve herkese gizli bir nefret besliyor.

"Yaşamak kirlenmektir..." diyordu Etyen Mahçupyan. Ve devam ediyordu: "Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor..." (*)

İşte çevremizde en çok problem yaratan yaklaşım, bu 'temizlik' varsayımı. Mahçupyan bunu o kadar güzel ifade ediyor ki, üstüne söyleyecek pek söz kalmıyor. İnsanlar kendi idealleri yüzünden diğer insanlara her türlü kötülüğü yapabiliyor, dehümanize edebiliyor, 'hain' diyebiliyor, öldürebiliyor, tecrit edebiliyor, işkence edebiliyor; üstelik bu 'kötülüklerini' kendi vicdanlarında meşrulaştırırlarken karşı tarafın dünyayı 'kirlettiği', 'bu dünyada yaşamaya layık olmadığı' varsayımından hareket ediyorlar. Mesela ekonomide özgürlük yanlısı olduğumu söylediğim zaman birileri bana 'şeytanın avukatı' demişti, bununla kalmamış dünyada kötülük yapan şirketlerin tümüne varsayımsal olarak destek olduğum iddia edilmişti. Bu varsayımla bir sosyalist Stalin'in öldürdüğü kişilerden sorumlu tutulabilir, bir dindar 'din adına' katledilenlerden sorumlu olabilir pekâlâ. Dünyayı gerçekten bu sığlıkta gören insanlar var, var çünkü bizzat bana 'her şeyi bilen' bir üslupla tepeden konuşanlarını tanıyorum. Bu gibi bir düşünce örüntüsü her yerde, herkeste var. Ama kimsenin anlamadığı bir şey var, ideal felsefeler ve dinler dahil hiçbir şey 'temiz' değil. İnsanın olduğu yer temiz değil. Olamaz. Bana çelişki yaşamayan tek bir kişi gösterin, tek bir dindar gösterin ki kendi kendine düşündüğü şeyler için tövbe etmemiş olsun, tek bir sosyalist gösterin ki sosyalistliğe ihanet olarak gördüğü şeylerin herhangi birisinden zevk almıyor olsun, tek bir liberal gösterin ki büyük şirketlerden en az birine küfretmiyor olsun. Dünya böyle bir yer. Ama buna rağmen, kimse hiçbir kalıba girmiyorken, kimse hiçbir yere sığamıyorken ideal varsayımlar yapıyor, bu ideallerin içine sıkışmaya çalışıyor, sıkışamadıkça kendimizle savaşıyor ve tekrar o kafese girmeye çalışıyoruz. Üstelik sistem bize daha dar kafesler de dayatabiliyorken...

İnsanın kendine atacağı ilk tokat, dünyadaki ideallerden kendisini kurtarmasıdır. İdeal bilimci, ideal öğretmen, ideal vatandaş, ideal devlet, ideal rejim; bunlar olmayan şeyler. Bunlar asla varolmadılar, bunları bize adına modernite denen ve içinde yaşadığımız anlam dünyalarını oluşturan kalıplar dayattı. Tek bir din bile yok, dindar kadar farklı sayıda din var. Bunların hepsini tek bir kalıba sığdırmayı, aynı yere koymayı, birbirilerine benzetmeyi, homojenleşmeyi, kurumlaşmayı, devletleşmeyi modernite getirdi. Ve şimdi geldiği gibi gidiyor.

Çevrenizde gördüğünüz acayip gelişmeler, anlamlandıramadığımız hızda dönen dünya, 5 yıl içerisinde bile ne olacağını en büyük kurumların bile kestiremediği karmaşıklıktaki dünya moderniteye veda ettiğimizin bir göstergesi. Ama bu iyiye gittiğimiz manasına da gelmiyor. Çünkü her şey 'bizim' elimizde. İşte bu yüzden, bu süreçte, henüz sesinizi yükseltebiliyorken ve bu fırsatı yavaş yavaş elde etmeye başlamışken bütün fikirlerinizi söyleyin. Söyleyin ki, dünyanın gittiği 'pis' yerde sizin de sorumluluğunuz olsun...

2010/10/19

Sosyal Psikolojide Kuramlar (1): Davranışçılık

Sosyal psikolojide kuramlar genellikle kuramın türüne göre kümelendirilir; farklı türdeki kuramlar farklı meta-kuramları yansıtır. Nasıl ki bir kuram bir görüngüyü (fenomeni - D) açıklayan ve birbiriyle ilintili olan bir dizi kavram ve ilkeden oluşuyor, bir meta-kuram da hangi kuram ya da kuram türlerinin uygun olduğu hakkında bir dizi birbiriyle ilintili- kavram ve ilkeden oluşur. Bazı kuramlar, savunucuları tarafından insan davranışlarının neredeyse tümünü açıklayacak denli geniş bir çerçeveye kavuşturulabilir [...].

Davranışçılık: Davranışçılık ya da öğrenme perspektifleri, Ivan Pavlov'un koşullu refleks üzerindeki çalışmalarıyla B. F. Skinner'ın edimsel koşullanma üzerindeki çalışmalarından türemiştir. Radikal davranışçılar, davranışın, pekiştirme düzenleriyle -pozitif içermeler ya da koşullarla bağlantılı olan ve giderek güçlenip sıklaşan davranışlar- açıklanıp yordanabileceğini (tahmin edilebileceğini) savunurlar. Ancak, sosyal psikologlar arasında daha popüler olan yaklaşım yeni-davranışçılıktır; yeni davranışçılık, davranışı anlamlandırmak için kişinin, gözlemlenemez müdahaleci yapıları (inançlar, duygular, güdüler vb.) belleğe çağırması gerektiğini ileri sürer.

Sosyal psikolojideki davranışçı perspektif, toplumsal davranışta durumsal faktörlerle durumsal pekiştirmenin/öğrenmenin rolünü vurgulayan kuramlar üretir. Bunun bir örneği kişiler arası çekiciliğe ilişkin pekiştirme-duygulanım modelidir (örneğin bkz. Lot, 1961; Bölüm 13). İnsanlar, pozitif deneyimler yaşadıkları kişileri sevme eğilimindedirler (örneğin, bizi öven kişilerden hoşlanırız). Bir diğer genel örnek ise sosyal değişme kuramıdır (örneğin, bkz. Kelley & Thibaut, 1978; Bölüm 13): sosyal etkileşim süreci, ödül ve bedellerin öznel değerlendirilişine bağlıdır. Sosyal modelleme bir başka geniş davranışçı perspektifi oluşturur; biz, başkalarında pekişmiş halde bulunan davranışı taklit ederiz, böylece de bizim kendi davranışımız temsili öğrenmeyle şekillenir (örneğin, bkz. Bandura, 1977; Bölüm 12). Nihayet, itki kuramı (Zajonc, 1965; Bölüm 8), seyirci önündeki performansın gelişmesini ya da kötüleşmesini, öğrenilmiş tepkinin gücüyle açıklar.
Sosyal Psikoloji, Michael A. Hogg, Graham M. Vaughan, sf. 42.

2010/10/18

Rastgele Anılar (1): Parapsikolojist

2007'nin yaz ayları olmalı. O yaz bir matematik dersi almıştım. Başka derslerim vardı ama bolca da vaktim kalıyordu. Bu bol vakitlerde de kitap okumaya çalışıyordum. Bir gün ders olmadığı bir anda kütüphaneye psikolojiye dair bir şeyler bulup almak amacıyla gittim. Bizim kütüphanede psikoloji, kişisel gelişim ve parapsikolojinin farkı anlaşılamadığından galiba, bu kitaplar hep aynı raflarda durur. Bu raflarda gezinirken dersten bir arkadaşla karşılaştım. Kendisi parapsikoloji kitapları bakıyormuş. Elinde Mısır Tanrısı RA'nın Gizemi, Üçüncü Göz gibi adlarını tam hatırlamadığım enteresan kitaplar vardı. İlk önce alaylı bir üslupla "Bunlar ne abi?" dedim. O da "Sen yoksa bunlara inanmıyor musun?" diyerek aslında ne kadar hassas bir inanca sahip olduğunu gösterdi. Ondan sonra uzun uzun geçmiş yaşamlardan, Mısır'daki gizemlerden, geçmiş yaşamında alnına üçüncü göz açılıp öyle yaşayan bir adamdan falan bahsetti. Çok samimi olmadığım için, "de get bi ya" demeyip dinledim. Enteresan hikayelerdi.

Bugün çocuğu 3 yıl aradan sonra yemekhanede tekrar gördüm. Acaba hala Mısır tanrısına inanıyor mu diye merak ettim.

2010/10/16

"Benim politik ülküm demokrasidir"

Benim politik ulkum demokrasidir. Birakin her insan bir birey olarak saygi gorsun ve hic kimse kahramanlastirilmasin. Benim hatam veya hakettigim bir sey olmasa bile, insanlar bana her zaman asiri hayranlik ve saygi gostermislerdir; bu da tarihin bir cilvesi olsa gerek. Bunun nedeni de, benim durmaksizin calisarak edindigim zayif guclerle bazi fikirleri anlamamin bircoklari tarafindan ulasilamaz ama arzu edilen bir sey olmasi olabilir.

[...]

Bir gosteri olan insan hayatinda bence gercekten degerli olan sey politik durum degil, yaratici ve duygulu bireydir. Kisilik kendi basina asil ve yuceyi yaratirken, suruye ait olan, dusuncede ve duyguda kalinkafali olur.
Albert Einstein, Fikirler ve Tercihler, sf. 18-19

(*) Eski blogdan.

2010/10/13

Banksy'nin Simpsons Açılışı

Ünlü Banksy'nin Simpsons için hazırladığı intro videosu.

2010/10/11

Sınav

ntvmsnbc'de yayınlanan bir haberde, ÖSYM kopyacılarının kullandığı teknikler anlatılmış:

Sınava girecek adaylara 2 bin 500 TL değerinde mikro kulaklık temin eden çetenin, kulaklıkları taktırmak için doktorlara yönlendirdiği belirlendi.
Ayrıca haberde, kolye şeklinde dinleme cihazı gibi teknolojik tekniklerden de bahsedilmiş. Bu tekniklerin çok daha inceleri var muhakkak. Ben bu kopya meselesini sadece çetelerin değil, teknolojiyi kullanabilen pek çok kişinin yapabileceği kanaatindeyim. Hele ki, bundan 10 yıl sonraki neslin teknoloji ile uyumunu göz önüne aldığımızda, klasik lise yazılıları veya üniversitedeki vizeler/finaller tamamen işlevsiz kalacaklar. Hal-i hazırda eğitim adına tamamen işlevsiz olan merkeziyetçi sınav sistemi, teknolojinin tokatıyla çökecek. Çünkü insanlar arasındaki haberleşme önlenemez boyuta çıktığında, insanların kişisel yeteneklerine ve yaratıcılıklarına hitap eden sınavlar yerine, her taraftan edinilebilecek kuru bilgiyi ölçen sınavlar, 'kuru bilginin' herkesin her an ulaşabileceği yerlere geliyor olması itibariyle çöpe gidecek.

Bunu kötü manada söylemiyorum, belki kimileri bu gidişatı kaygıyla izliyordur, "çocuklar hep kopya çekiyor ne olacak bu gidişat?" tarzında yakınıyorlardır. Fakat bunun gittiği yer, artık bu merkezi sınav sisteminin çöküyor olmasıdır. Hatta bırakalım ulusal çaptaki merkezi sistemi, bir sınıfta bile 'herkese aynı şekilde uygulanan sınav' metodu bitiyor. Bu zaten icat edildiği anda, ölü doğan bir metod idi (endüstriyalizmin icadıydı), fakat çökmesi teknolojinin gelişmesiyle yüzyıl sonra olabildi ancak.

Bunun pek çok faydası vardır. Her şeyden önce, 100 kişiyi ne anladıklarından, neye yetenekli olduklarından, ne ile motive olduklarından ve daha binlerce gizli değişkenden bağımsız olarak aynı sınavla ölçmeye çalışan doğrusal sistem tarihin çöplüğünde yerini almaya hazırlanıyor. Teknolojinin bu sisteme vurduğu darbe inanılmaz. Ayrıca teknolojinin eğitim sistemine getirdiği yeni araçları anlatan videoları daha önce de paylaşmıştım (*). Eskisinin yerine, yenisi dünyadaki aklı başında kişiler tarafından geliştiriliyor. Dünya gerçekten değişiyor ve bu değişim geçen yüzyıldaki endüstriyel devrime oranla çok daha hızlı oluyor. Bilgi devrimi diyoruz ve bunun etkilerini nihayet görüyoruz.

(*) [1], [2], [3]

2010/10/07

Sıkıntı

Bazı şeyler hiç yaşanmasaydı ve biz sıkıntılarımızı sıkıntı zannetseydik.

2010/10/04

Eğitim Devrimi

Dün yayınladığım konuşmanın devamı olan, yine eğitimle ilgili, Robinson'un kendine özgü üslubuyla yaptığı konuşma.

2010/10/03

Eğitim Yaratıcılığı Öldürür

Ken Robinson'un eğitim sisteminden, endüstriyalizme kadar eleştirilerinin sıralandığı epey keyifli konuşması. "View subtitles" kısmından Turkish'i seçerek Türkçe altyazıyla izleyebilirsiniz. İyi seyirler.

2010/10/02

Not

Garajımdaki Ejder ile yaşadığımız isim çekişmesinden sonra, bu isimde karar kıldım. Bu arada kendisi olan bitenden huysuzlanmış ve bana hitaben bir yazı yazmış. Bir cevap yazmaya kalkıştım ama yayınlayıp yayınlamamak noktasında emin değilim (belki yayınlarım). Zira, "bok at izi kalsın" gibi bir metodla yazı yazan insanlarla uğraşmanın mantıklı olduğunu düşünmüyorum.

Bu blogun arşivinde olan kitap / medya gibi etiketli yazıları yayına aldım. Diğer yazıları da belki yayına alırım. Zaman gösterecek.

2010/09/29

Şiddetin Antropolojisi

J.G.: [...] Şempanzelerin şiddeti, şiddetçil çeteler arasındaki savaşa çok benzer; her ikisinde de bölge, mülk ve dişiler için savaşılır. Şempanze saldırganlığında gördüğümüz bağlam insanlarda da var. Bizde de saldırganlık yaratıyor. Ama işin içine para girip politik bir ağ örüldüğünde, bizim açımızdan durum farklılaşıyor. Şempanzelerin dili yeteri kadar gelişkin değil. Bir şempanze ve bir insan, kurbanlarına aynı saldırganlığı gösterebilirler, ama insanlardaki saldırganlığın daha kötü olduğuna inanıyorum, çünkü temelde, yaptığımız şeyin nihayet fiziksel ve zihinsel bir şiddet mağduru yaratabileceğini biliyoruz. İnsanlar kötülük yapabiliyor, hakiki ve kasti hunharlık yapabiliyor, şempanzelerse o anda olup bitene tepki verirler. Birkaç haftalık planlar yapmazlar. Kimsenin parmağını bükmek veya ırzına geçmek için ya da kimseyi dövmek için plan yapmazlar. Böyle ilerisini düşünmezler.

E.P.: Şiddetçil çetelerden söz ettin ve onları "sahte-türleşme" dediğin şeyle ilişkilendiriyorsun. Bölgeyi ayırıp bölen bu şempanzeler bir çeşit yeni tür mü oluyorlar?

J.G.: Düşman başka bir tür olarak kategorize edilince, o düşmana kendi topluluğumuzda asla yapmayacağımız şeyler yapıyoruz. Şempanzeler diğer grupların üyelerine saldırdıklarında, iri yırtıcılara saldırırkenki aynı davranışı sergiliyorlar. Kendi grup üyeleriyle kavgalarda böyle bir şiddet sergilemiyorlar.
Hayat Kitabı, sf. 41, NTV Yayınları.

2010/09/28

Kendini Eğiten Çocuklar

2010/09/01

Anlam

Bazı insanlar için hayat bir anlamlandırma sorunudur. Çevrelerindeki her şeyin bir anlamının olmasını isterler. Bunu bir çeşit takıntı olarak tanımlayanlar var, ben takıntı demiyorum; bir takıntı tanımlamak için bir normal tanımlamak lazım — ki bana göre normal diye bir şey yok. O yüzden içinde benim de olduğum bu insan grubuna anormal demek zor. Ama hayatın bu tarafından (anlamlandırma açısından) bakıldığında değişen değerlendirme kriterlerinin, toplumun genel algısına göre farklı bir yere oturduğunu da teslim etmek gerekli.

Çünkü toplumda genelde insanlar kendilerini konumlandırırlarken genelde çıkar maksimizasyonu yapıyorlar. İnsanın çıkarının ne olduğu, insanın ne olduğuna göre değişir — ki genelde çıkardan kastımız maddî oluyor. Ama bazıları çıkar kelimesinin ima ettiğinin aksine, maddiyat değil anlam arıyorlar. Anlam arayışı, maddiyat arayışından çok farklı bir yelpazeye düştüğü için de toplumun geneline göre çoğunluğun aldığı kararlardan başka kararlar alıyorlar. Bu beraberinde bir hor görülmüşlüğü getirse de, esas problem bu değil.

Problem, anlam arayışının bariz kayıplara sebep olması bile değil. Mesele en çok, insanın böyle zamanlarda doğruyu yaptığını duyabileceği birilerini bulamıyor olmasıdır. Çünkü, sizi çok yükseltecek fakat onurunuzu kıracak bir tercih yerine, sizi hiç de yükseltmeyecek fakat size anlamlı gelecek tercihlere bulaştığınızda topluluğun -sosyal açıdan- aşağılarına doğru yolculuk başlar. Buna siz direnin, kendinize başka anlam ve zihniyet dünyaları inşa edin, baş kaldırın ama tek başınıza başaramazsınız. Toplum sizi aşağı çeker. Çünkü siz, normal değilsiniz. Çünkü bir şekilde anormalsiniz işte, normal birisi böyle tercihler yapar mı, kafayı bozmuşsunuz, raydan çıkmışsınız vesaire.

İşte bizi bazı fantastik şeylerin yapıldığı ülkelerden ayıran şey, toplumun sınırlarının dışına çıkan kişilerin itildiği yalnızlıktır. Herkes yalnızdır, bu insanın trajedisidir — kastım bu değil — mesele, farklılaşmak isteyenlerin, farklılığını kimlik haline getirmek isteyenlerin kendilerini tanımlayabilecekleri, kendilerini yeniden üretebilecekleri sosyal ortamların oluşmuyor olmasıdır. Bu yüzden bu ülke gerçekten çok sıkıcı bir yer. Korkarım ki, çok uzun bir süre de böyle kalacak…

2010/08/08

Apolitik Radikalizm

Son zamanlarda referandumun da etkisiyle bizim memlekette çok etkin olan apolitik radikalizmi çok daha iyi gözlemlemeye başladık. Olay şu: Görüşleri farklı yelpazede de olsa, radikalizm konusunda birleşen insanlar kendi kafalarında bir sistem inşa ediyor. Haliyle günlük olaylar, günlük yaşam ve günlük siyaset sistem içi olarak tanımlanarak reddediliyor. Böylece bakkalda yaptığınız alışverişten tutun da, desteklediğiniz siyasi partiye kadar herşey sizi sistemin uşağı yapmaya yetiyor ve bu radikaller açısından da günlük siyaseti kategorik redde pseudo-teorik bir zemin sağlıyor…

Bu zihniyetin altında temiz bir dünya varsayımı var. Dolayısıyla bu zihniyete göre, sistem içinde yaptığınız her hareket sizi sisteme dahil ediyor, idealde temiz olan dünyayı kirletiyor… Dolayısıyla bu mantıktan hareketle en doğru hareket bu pislik içinde “hareket etmeyi” bırakıp, temiz bir dünya için radikal bir savaş (devrim, cihat vesaire) ilan etmek oluyor. Böylece bu kişiler size her hareketinizle saldırabiliyorlar. Kola içmenizi veya ayakkabı markanızı işaret edebiliyorlar. Kendileri de bu kurallardan müstesna değil. Yani kola içmeyi reddederken, Philip Morris‘in sigaralarını içebiliyorlar. Yani istedikleri radikalizmin teorik düzeyde asla başarılamayacağını görmelerine rağmen, bu radikalizmde -görmemekte- ısrar ediyorlar…

Bu arkaplanı radikal islam, radikal kemalizm, radikal sosyalizm ya da envai çeşit akımda görmek mümkün. Bu gruplar olana ve yaşanana müdahale etmeyi, onunla uğraşmayı bırakıp, “sistemin dışından” çağrılar yapıyor; yaşanan sıcak gelişmelere “sistem içi oyunlar” olarak bakıyorlar. Oysa toplum hareketleri, neresinden bakarsanız bakın sosyolojik gerçekliklerdir. Bir kişi, bir vakayı yorumlarken içinden baktığı şablonu dinamik halde tutmalı ve çıkarımlarını doğrulamalı veya yanlışlamalıdır. Bu bir norm değil, yapılabilecek mantıklı eylemlerden birisidir. Fakat eğer kişi bir olaya bakarken kendi şablonunu statik halde tutmaya devam ediyor ve illa ki olayları o şablona uydurmaya çalışıyorsa, uyduramadığı hallerde de “bunlar sistem içi saçmalıklar” diyerek sahadan kaçıyorsa bu grup giderek marjinal bir cemaat haline gelir; başka bir yere gitmez…

Bugün bir siyasi partiyi desteklemek veya muhalefet etmek; aynı şekilde referandumda evet veya hayır demek için pek çok sebebiniz olabilir. Bunlar tartışmaya açık ve test edilebilir olmalıdır. Kategorik sınıflandırmadan dolayı “evet” ya da “hayır” demek sizi birey yapmaz. Sırf AKP yapıyor diye hayır demek sizi diğerlerinin ve kararsızların gözünde “kendi içine kapalı marjinal bir cemaat” haline getirir. Anayasayı mücadele vererek aşama aşama, aşındıra aşındıra değiştirmek, yeni anayasa talebiyle yönetenleri zorlamak yerine; bir gece nereden geleceği belli olmayan bir radikal hareketle değiştirmeyi amaçlamak akıldışı ve aynı zamanda demokrasi dışı bir varsayımdır.

Sözün kısası, günlük siyasette boğulmak ve siyasetbiliminden kopmak ne denli tehlikeliyse; günlük siyasetten koparak herşeyi kategorik olarak reddetmek ve hayali sistemleri reddederek huzura ulaşmak da o denli tehlikelidir. Herşey bu denli kolay olsaydı, Harvard kütüphanesinde 13 milyon kitap olmazdı.

2010/08/07

Hataylı Kitapçı

Hatay’ın Harbiye bölgesinde, insanın ayakları suların içinde otururken şelalelerin yanında bira içilebilen onlarca mekan var. Bunlardan birinde keyif çattıktan sonra, çıkışta yokuş yukarısında aşağıdakilerin gelmesini beklerken orada bulunan korsan kitapçıdaki kitaplara göz gezdirmeye başladım. Aşağıdakiler yokuş çıkışında arabayı haşat edince, bekleyecek epey vakit oldu. Bu sırada kitapların fiyatını sorarken, tezgahın arkasında Hasan Bülent Kahraman’ın Türk Siyasetinin Yapısal Analizi kitabını gördüm. Kitabın satılık olup olmadığını sormam üzerine kitapçı şaşırarak “Sen Türkiye’de yaşamıyor musun, böyle kitapların korsanı olur mu?” diye sordu. Bunun üzerine sohbete başladık.

Tezgah onun değilmiş, orada durduğu için para alıyormuş. Aldığı parayı olduğu gibi kitaplara veriyormuş. Hangi yazarın ismi geçtiyse hepsinin kitaplarını okuduğunu söyledi. Öyle ki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce‘nin 9 cildini de okumuş (Bu dokuz cilt bir ortaokul çocuğu boyu eder). Aylık takip ettiği fazlaca mecmua varmış. Biraz edebiyatçı tavsiyesi istedim o da en muhafazakarlarından verdi sağolsun. Neden bunca bilgisini bir gazetede yazı yazarak kullanmadığını sordum. Yazı yazmayı beceremediğini söyledi. Bir süre bir gazete okumaktan dahi aciz olup da siyaset hakkında atıp tutan insanlardan bahsettik. Ben “Eskiden bol bol tartışıyordum ama artık hiç sabredemiyorum” dedim, kendisi de aynı şekilde hissediyormuş. Sonra da sanki üstüme vazifeymiş gibi Türkiye’deki sosyal bilimci profilini konuştuk.

Bir ara söz korsan kitaplara geldiğinde, “Aklı olan bu kitapları okur mu?” dedi. Ama bu kitaplar talep görüyormuş. Gerçekten tezgahta Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar gibi isimler dışında saçmalıktan başka bir şey yoktu.

Aşağıdakiler sağ salim yukarı gelmeyi başarınca vedalaştık ve ben yola koyuldum. Dışardan kendi halinde bir görünen bir insanın, Türkiye'deki entelektüel olarak isimlendirilen çoğu insandan daha birikimli olabileceğini tecrübe etmek güzel bir şeydi.

2010/07/18

Enformasyon ve Kaos [Cogito]

Claude Shannon 1948 yılında enformasyon teorisi hakkında o günden bu yana artık birer klasik haline gelen iki makale yayınladığı zaman, enformasyon tesadüfilik ile bir anılır olmuştu. Shannon enformasyonu Boltzmann'ın entropi denklemine çok benzer bir denklemle tanımlamıştı. Enformasyon ve entropinin birbirinin karşıtı olduğunu öne sürmek üzere Maxwell'in Cini'ni kullanan Leon Brillouin'e karşıt olarak, enformasyon ile entropiyi birbiriyle değişebilir terimler olarak kullanmıştı Shannon. [...] Shannon [...] enformasyon ile entropiyi birbirine denk görerek düzensizliğin basitçe düzenin yokluğu olarak değil de pozitif terimlerle enformasyonun varlığı olarak görülebileceğini ima etmişti.

İşin ironik yanı da şu ki böyle bir olasılığı gündeme getiren Shannon, bu imanın olası sonuçlarını düşünmeyi reddetmişti. Böyle büyük felsefi kaygıları zaman kaybı olarak değerlendirmişti. Hatta başka bilimciler onun çalışmasında başka disiplinlere taşınabilecek imkânlar bulduklarında, bu kişileri enformasyon teorisinin yalnızca çok sınırlı, teknik bir alanda uygulamaya konulabileceği yolunda uyarmıştı. Bu makale yazılalı otuz küsür yıl geçtikten sonra, Shannon'un enformasyonu kavrayışının kaosun yeni bir şekilde algılanabilmesinin önünü açtığından ötürü devrimci bir karakter taşımış olduğunu söylemek mümkün. Kaosu azami enformasyon olarak yeniden tanımlamak isteyen teorisyenler onun bu teorisini benimsemişlerdi. Bu suretle kaosu bir yokluk ya da eksik olarak değil de dünyada yeni olan her şeyin kaynağı olarak gören bir bakış açısı doğmuştu.

Düzenli Düzensizlik Olarak Kaos: Çağdaş Edebiyat ve Bilimde Değişen Temel, N. Katherine Hayles, Cogito, sayı: 62, 2010.

2010/07/13

'Bilimadamlığı' Tartışması

Soru sormak, bazen cevap vermekten daha güç bir iştir. Her teori, bir sorudan yola çıkar. ‘Soru’nun formüle edilme biçimi teorik çerçeveyi biçimlendirir ve bu alet kutusunun yardımıyla girişilen araştırmanın sonucunda, bir gerçeğin keşfine ulaşılabilir veya ulaşılamaz. Bilim tarihinin açıkça gösterdiği üzere, bir gerçeğin keşfine, ancak uygun şekilde formüle edilmiş bir sorudan hareketle varılabilir. *
NTV Bilim’in Mayıs 2010 sayısında Forum bölümünde yayınlanan Prof. Dr. Ali Demirsoy’un “Bilimadamı nasıl olmalı?” başlıklı yazısını eleştiren, ‘Bilimadamlığı’ Ahkâmı başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Bu yazıyı eposta yoluyla NTV Bilim’e de yollamıştım. Onlar da Temmuz sayısında bu yazıyı olduğu gibi yayınlamış ve bana bir cevap yazmışlar. Galiba biraz da kızmışlar…

Ama bana cevap yazan editör bazı yerlerde hatalı. Bazı şeyleri tekrar açıklamak gerekiyor.

Bu yazının girişinde, yukarıda alıntıladığım metne bakarsanız, bunun benim eleştirimle yakından ilişkili olduğunu görürsünüz. Bir kere yazının daha başlığı, eleştirilen zihniyeti ele veriyor. Sorulan soru: Bilimadamı nasıl olmalı? Daha en baştan bazı sınırların geleceği, bir tarifin yapılacağı anlaşılıyor. Bu sorudan zaten doğru bir cevap çıkamaz. Çünkü soru tamamen modernist bir zihniyetle formüle edilmiş. Tamam, ömrünü bilime vermiş birisinden bahsediyoruz – öyleyse memnuniyetle kendisinden hayat tecrübelerini ve bilimci olmak hakkındaki fikirlerini dinleyebiliriz. Ama hocamız böyle yapmıyor. Tamamen soyut bir tarif veriyor. Yazıda Ali Demirsoy’un kendi bilim tecrübelerine dair bir şey yok. Soyut ve düşünsel açıdan hapsedilmiş bir “bilimadamı” tarifi var. Sorun, bu tarifi yapmanın çok kuvvetli bir epistemolojik temel gerektirmesi. Ama Ali Demirsoy bunu da kurmuyor…

Ben de basitçe bu sınırlara itiraz ediyor ve böyle sınırların konulamayacağını söylüyorum. Editör ise bu itirazı “had çizgisinin güzergâhını tarif etmek” olarak tanımlıyor. Halbuki benim ve Demirsoy’un önerdiği çerçeveler karşılaştırıldığında, hangisinin daha özgürlükçü bir çerçeve çizdiği birazcık tefekkür ile anlaşılabilir sanıyorum.

Tartışmanın can damarı ‘tarafsızlık’ meselesi. Demirsoy, bilimcinin tarafsız olması gerektiğinin altını çiziyor, NTV Bilim editörü de aynen destekliyor. Yani bilimci olmuş bir insan, tüm insani özelliklerini bir kenara koymalı, bir ortak ‘akl’a gelmeli ve o akıl içinden düşünce üretmeli. Bunun dışında günlük hayatına dönebilir. Bu normatif yaklaşım, düşünceyi tektipleştirici bir yaklaşım olduğu gibi modernizmin de tipik bir yansıması. Daha en baştan, “Tarafsızlık nedir?” dediğimizde dahi çökebilecek oldukça zayıf bir önerme. Tarafsızlık meselesi felsefede oldukça yoğun tartışmalara konu oluyor. Bilimsel düşüncede bir mutlak tarafsızlık ‘tarif etmek’, tıpkı fizikte mutlak uzay-zaman tarif etmek gibi bir şey… Ama fiziksel açıdan kolayca anlaşılabilen bu imkânsız çaba, epistemolojik açıdan sanırım bu denli kolay anlaşılamıyor. Ve hâlâ ısrarla bilimcinin tarafsız olması gerektiği vurgusu yapılıyor.

Vicdan kontrol grubu özelliği taşımaz” diyor editör. Peki o zaman neden -mesela- James Watson’ın zencilerin zekâ seviyelerine dair yaptığı ırkçı açıklama mahkûm ediliyor? Sanırım editör buna, “Çünkü doğru değil” diye bir cevap vermeyecektir. O zaman “Doğru olsaydı ne yapardık?” sorusu epey bir anlam kazanır. Yani zencilerle beyazların IQ seviyelerini karşılaştıran bir korelasyon elde etmeye çalışan bir bilimsel çalışmanın -evet böyle bir çalışma gayet bilimseldir- ırkçılık yapmak anlamına geldiğinin anlaşılmasında vicdan rol oynamayacaksa, ne rol oynar? Editörün cümlesi, niceliksel analizle çıkarılmış her şeyi “bilim” olarak kabul edip, niteliksel analizi tamamen safdışı eden bir yaklaşımı yansıtıyor. Ki biz buna pozitivizm diyoruz. Oysa bilim nicel verilerin analiz edildiği “mekanik” bir uğraş değil, verilerin tam zıt istikametlerde de yoruma açık olduğu göreli bir uğraştır. Ama görünen o ki, bu son yüzyılda sıkça tartışılan bilim felsefesi konularına en aşina olması gerekenler oldukça yabancı bir konumdalar…

Son olarak atom bombası Einstein ile ilişkilendirilerek şöyle yazılmış:
“Pasifist ve antimilitarist” Einstein’ın ABD başkanına yazdığı mektubu hatırlayalım: “Biz bu bombayı yapmazsak Naziler yapacak, acele etmeliyiz sayın başkan.” O mektupla başladı Manhattan Projesi, o mektup olmasaydı masum insanlar ölmeyecekti. Şimdi, o berbat bombaların tüm suçunu Einstein’a atmak epey makul görünüyor gibi, ne dersiniz?
Bir olguyu tarihsel bağlamından koparttığınızda karşınıza çıkan manzara son derece yanıltıcı olabilir. Editör de maalesef bu durumdan muzdarip. 1941′de Pearl Harbor’un bombalanması ile 1 milyon kişinin gönüllü askere yazıldığı ve Nazilerin yarattığı dehşetin bine bin katılarak boy boy gazetelerde anlatıldığı bir ülkede -üstelik bir Yahudi olan- bilimcinin böyle bir mektuba imza atması bir karşı-argüman olarak öne sürülmüş. Fakat, Einstein -NTV Bilim de iyi bilir ki- asla Los Alamos’a gitmedi, bombaya hiçbir katkı yapmadı. O mektuptan duyduğu derin pişmanlığı nükleer silahlanmaya karşı aktivizme yönelerek yok etmeye çalıştı. Ama başka bir fizikçiyi burada hatırlatmak yerinde olur: Bilimadamının yaptığı çalışmadan dolayı hiçbir sorumluluğu olamayacağını aynen söyleyen Richard Feynman, bombaya teorik ve pratik anlamda çok şey kattı ve bomba atıldıktan sonra “başarıyı” şampanyayla kutlayan bilimciler arasındaydı. Şimdi taşlar yerine oturuyor mu?

* Ortadoğu geri mi?, Mehmet Ali Kılıçbay, Newsweek Türkiye, 11 Temmuz 2010

2010/06/30

Berns Deneyi [Kaya]

2005 yılında Emory Üniversitesi profesörlerinden Gregory Berns'ün yönetiminde gerçekleştirilen ve Asch deneyini farklı bir açıdan tekrarlayan çalışma, çoğunluğa uyum gösterme konusunda yeni sonuçlar ortaya çıkardı.

Berns Deneyi'nin ayırt edici özelliği, teknolojiye de yer veren ilginç tasarımıydı. Deneyde, deneklere birbirine benzer iki şeklin farklı açılardan görüntüleri gösterilecek ve kendilerinden, üç boyutlu düşünmek suretiyle bu iki şeklin aynı olup olmadığını belirlemeleri istenecekti. Tıpkı Asch deneyinde olduğu gibi, burada da aslında sadece tek bir denek vardı ve diğer deneklerin tamamı aslında deney ekibindendi.

Berns Deneyi'nde denekler bilgisayar başında olacak, asıl denekten ise (muhtemelen kendisine tek cihaz olduğu söylenerek) anlık beyin fotoğrafları çekebilen M.R.I cihazına bağlanması istenecekti. Zira Berns Deneyi, sadece çoğunluğa uyma oranını değil, insan beyninin bu gibi durumlarda ne gibi bir muhakeme süreci yaşadığını da ölçebilecek şekilde tasarlanmıştı.

Şöyle ki, eğer çoğunluğa uyum gösterme, kişinin doğru ile yanlışı ayırt edebiliyor olmasına rağmen çoğunluktan çekinmesinden ötürü bilinçli olarak aldığı bir karar ise, bu durumda, beynin planlama, çelişki ve üst düzey zihinsel aktiviteler ile ilgilenen ön kısmında faaliyetler gözlenecekti. Ancak araştırmacılar, çoğunluğun belli bir objeyi belli bir şekilde algılaması durumunda, beynin de kendini kandırarak söz konusu objeyi aynı şekilde algılamaya başladığından şüpheleniyorlardı! Bu nedenle de, araştırmacıların asıl test etmek istedikleri nokta, çoğunluğa uymanın bizzat algının değişmesinden kaynaklanıyor olup olmadığıydı. Zira böyle bir durum söz konusu ise, beynin ön kısmında değil, görsellik ve üç boyut algısının gerçekleştiği kısmında faaliyetler gözlenecekti.

Deney sonuçları incelendiğinde, deneklerin yanlış cevaplarında çoğunluğa uyma oranının %41 olduğu görüldü. Asch deneyinin sonuçlarını teyit eden bu orandan çok daha dikkat çekici olan diğer sonuç ise, denekleri çoğunluğa uymaya ya da uymamaya iten beyin faaliyetleriydi. Zira çoğunluk yanlış bir cevap üzerinde uzlaştığında onlara uyum göstermeyi tercih eden deneklerin beyinlerinin arka kısmında faaliyet gözleniyor, bilinçli karar alma merkezlerinde ise herhangi bir aktiviteye rastlanmıyordu. Diğer yandan, çoğunluğun kararının aksi yönünde yanıtlar veren deneklerde ise görsellik değil, çelişki ve zihinsel aktivite merkezleri faaliyet halinde oluyordu. Bir başka deyişle, önlerindeki resmi kendileri dışında herkesin farklı bir şekilde gördüğünü düşünmeye başlayan insanlar, çoğunluğa uyma eğilimi gösterdiklerinde, söz konusu şekli gerçekte olduğundan farklı bir şekilde görmeye başlıyorlardı.

Kaya, Serdar. 2010. Endoktrinasyon ve Türkiye'de Toplum Mühendisliği. İstanbul: nirengikitap. sf. 57-59.

2010/06/24

Bilgi Edinmek Üzerine [Mahçupyan]

Stanley Kubrick'in 2001 Uzay Macerası filminin ilk birkaç dakikası insanoğlunun niçin "tarihe sahip" bir yaratık olduğunu büyüleyici bir şekilde gösterir. Taş devrinin mağara adamlarını günlük yaşantıları içinde gösteren ilk sahnelerde, bu adamlardan biri eline geçirmiş olduğu bir kemiğe taşla vurarak şekil vermeye çalışır. Ancak bir seferinde taş kemiğin ucuna rastgele geldiği için kemik havalanır ve dönerek yükselirken çok basit fakat görkemli bir metamorfozla bir uzay gemisine dönüşür. Böylece Kubrick ilk aletin yaratılmasından uzayın keşfine olan sürekliliği vurgular ve gelecekteki insanın geçmişteki insanla aynı olduğunu ima eder. Gerçekte insanoğlu doğayla etkileşim içinde doğanın ona tanıdığı imkânları zorlarken aynı anda kendi varlığıyla ilgili gizleri de açığa çıkarma çabası içindedir. Nitekim filmin sonunda kahramanımız ölümsüzlüğü ararken kendi embriyosuyla karşı karşıya kalır. İnsanoğlu için ölümsüzlüğün biçimi, kendini üretmekle sınırlıdır. Dolayısıyla insan sınırlı yaşamıyla sınırsız merakı arasında sıkışmış; ölümlü olmanın bilinci, iflah olmaz bir "anlamlandırma" arayışına yol açmıştır.

İster maddî ister manevi dünyayla ilişkili olsun, insanoğlunun kendi dışındaki gerçekliği anlamlı kılma çabası onu neredeyse sonsuz sayıda önermeler yapmaya itmiştir. Felsefi, bilimsel ve teolojik alanlara verilen özel önem nedeniyle konunun ne derece yaygın ve hayati olduğu genellikle gözden kaçabilir. Oysa sıradan bir insanın sıradan günlük hayatı bile sayılamayacak kadar açık veya gizli önerme içerir. Bulutlara bakıp "yağmur yağacak" dediğimizde, akşamları yatağımızda dua ettiğimizde veya "vatandaşlık görevlerinden" söz ettiğimizde doğaya, topluma veya ilahî düzene ilişkin anlam sistemlerine dayanırız. Bu sistemler ise sınanması insanoğlu için olanaksız olan varsayımlar üzerinde şekillenirler. En temelde tüm bilimsel ve dinsel önermeler, insanlığın dışında ve öncesinde var olan bir "düzen" varsayarlar. Bu "düzenin" ortaya çıkmasına veya oluşmasına ilişkin olarak ise bir "yaradılış" varsayımına ihtiyacımız vardır.

İdrakini bu denli zorlayan kabullere rağmen, insanoğlu kendi dışındaki gerçekliği "anlamak" üzere zihinsel kapasitesini zorlamaktan vazgeçmemiş; ölümlü ve düşünebilir bir yaratık olmamızın yarattığı gerilim, bizleri "gerçekliği anlayabiliriz" varsayımına mahkûm etmiştir. Bunun açık sonucu ise bu gerçeklikle ilgili bilgi edinebileceğimizi daha baştan kabul etmemizi gerektirmektedir. Eğer dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilirliğimiz söz konusuysa; o zaman bu gerçekliğin "doğasını" veya "özünü" açığa çıkarabilir ve parçası olduğumuz evrenin anlamına bir adım daha yaklaşabiliriz. Evrenin ve hayatın anlamını bir nebze olsun aydınlatmak bizim hayatımızı uzatamayacak olsa da, belki zihnimizdeki ezeli kemirmeyi yumuşatacaktır. Bu açıdan tüm bilimlerin, felsefelerin ve dinlerin esas işlevinin insanın huzurlu ölmesini sağlamak olduğu söylenebilir.

Böylece "nasıl olur da bilgi edinilir" sorusu hayati bir hale gelmektedir. Öte yandan insanoğlu makineler yapmakta ve bu makineler çalışmaktadır. O halde insan zihni doğanın kanunlarını anlamaya muktedirdir. Diğer bir deyişle dışımızdaki gerçeklikle ilgili bilgi edinebilmekteyiz. Ama acaba nasıl? Şimdi önümüzde madalyonun öteki yüzü gibi ikinci bir soru durmaktadır: "Nasıl oluyor da bilgi edinebiliyoruz?" Bu iki soru birlikte, bilimden teolojiye insan zihninin tüm kaygılarını ve çabalarını özetlemektedir. Çifte sorunun göbeğinde ise kendimizle dışımızdaki gerçeklik arasındaki ilişkinin niteliğiyle ilgili olarak yaptığımız (ve sahip olduğumuz) varsayımımız yatar.
Etyen Mahçupyan, Batı'yı Anlamak, sf. 15-17

2010/06/20

Modernizmin Kalbi

Modernizmin kalbi, ölçüdür. Modernist sistem, insanı ölçebileceğine inanır. Çünkü bu sistemin epistemolojik temeli, "bilimsel" bir gerçeğin varolduğu varsayımıyla şekillenir. Böylece her şey ve herkes "bilimsel" olarak değerlendirilebilecektir. Bu önkabulden hareketle, yeterli ölçü mekanizmaları icat edildiğinde insanlar ölçülebilecektir...

Böylece birileri ortaya "ölçü" mekanizması çıkarmıştır. İşin garibi bu ölçü mekanizması, çok kısa zaman içerisinde kültleşmiştir ve "insanın ölçülebileceği" önkabulü altında olsa bile, bunun hal-i hazırdaki sistem ile ne kadar başarılabildiği boşverilmiş ve mekanizma sorgulanamaz hale gelmiştir. Amaç bellidir: İnsanlar çeşitli ölçü araçlarıyla "bilimsel" düzlemde tekrar ifade edilirler. Yani kazandığı para miktarı, notları, iq seviyeleri, dil puanları, makale sayıları, kitap sayıları, ödül sayıları gibi bir ton "ölçü" ile analiz edilir ve sınıflandırılırlar. Bu sınıflandırmanın "bilimsel" olduğu kabul edilir. Bu dünyadaki pozitivist yahut antipozitivist temellere sahip dünya görüşlerine sahip insanlar da, fark gözetmeden, bu ölçü mekanizmalarına "inanırlar". O yüzden zengin, okullarda müthiş başarı göstermiş, birincilik ödüllerini toplamış, makalelerine aldığı atıf sayısı yüksek insanlar "sorgulanamaz" hale gelirler. Çünkü onlar "bilimsel" olarak başarılı olduğu ispatlanmış kişilerdir.

Halbuki bu sistemin temel varsayımı çürüktür. İnsanı sağlıklı bir şekilde ölçebilmek mümkün değildir. "Kimin başarılı yahut başarısız olduğuna hükmedebilme" varsayımı akıl dışı bir varsayımdır. İnsanları tamamen eşit koşullarda, eşit bir düzleme aktarmak mümkün değildir. Böyle olduğu için, her türlü ölçü mekanizması, insanların uyması gereken belli kalıpları dayatması itibariyle tektipleştiricidir. Yani tüm bu sistem insanı "bilimsel" olduğu varsayılan tek bir yaşam tarzına iter...

Bu yüzden farklı aidiyetlere ve farklı düşünce sistemlerine sahip insanların dışlanması bu sistemin otomatiğidir. Eğer bilimi veya mühendisliği "sistemin istediği şekilde" yapmıyorsanız, "ölçü" mekanizmalarını aşamaz ve "başarısız" addedilmeye mahkum olursunuz. Aynı şekilde eğer işinizi "sisteme" uygun yürütmüyorsanız, batar ve başarısız addedilirsiniz. Çünkü bu ölçü ve başarı tanımı altında, hem farklı kalmak hem de başarılı olmak pek de mümkün olabilen bir şey değildir. İşte modernizmin tüm sorunu da budur...

Bu sebeple, modernite - postmodernite kapışmasının iyice su yüzüne çıktığı şu zamanlarda, bazı safları tutmak önemli. Eğer insanı ölçüp sınıflandırabileceğine inanan, "bilimsel" olma iddiasında olmasına rağmen epistemolojik temeli tam bir hurafeye dayanan, herkesi "aynı" olmaya iten ve "modernlik" adı altında gericiliğin hasını bize giydirmeye çalışan sistemden kurtulmak istiyorsanız; daha da önemli. Benden söylemesi...

2010/06/13

Sansür

Devletler ne için var, bu soruya benden çok daha iyi cevap verecek binlerce kaynak vardır şüphesiz. Devlet dediğimiz kurumlar bütünü, ne işe yarar, olmalı mıdır yoksa gereksiz midir; bunlar siyasetbiliminin temel sorunları. Ama yüzeysel bir tanımlama yapmak istersek, herhalde adına devlet denilen kurumların, tek tek insanların boyunu aşan ve ortak bir çözüm ihtiyacı gerektiren büyük problemlerin çözümü için ortada olduğunu söyleyebiliriz. Yani, insanlar 'uğraşmak istemedikleri' problemleri çözmesi için, bazı insanları görevlendiriyorlar, onlar da halktan aldıkları yetkiyle bu problemlerle uğraşıyorlar (Gerçi Türkiye'de çoğu görev atama usulü veriliyor ama İsviçre gibi bir ülkede -mesela- hakimler dahi 'seçiliyorlar'. Bu ayrı konu tabii).

Kısaca devlet kurumları, vatandaşlarına hizmet için var. Ancak kimi devletlerde iş bu durumu aşabiliyor. Bazı devletler vatandaşlarını hizmet etmeleri gereken kişiler olarak görmekten çok, 'büyütülmeleri' ve 'eğitilmeleri' gereken kişiler olarak görüyorlar. Buradaki durumu tipik ebeveyn - çocuk ilişkisi olarak görmek mümkün. Devlet vatandaşlarına birey olarak değil de, cahil cühela sürüsü ve eğitilmeleri gereken bir yığın olarak baktığında halk üstünde her türlü yasağı ve baskıyı kendi kendine meşrulaştırmış oluyor. Çünkü bu kısırdöngü içerisinde 'zaten yasak kötü bir şey olsa bile, halkı eğitmek adına başka yol olmadığı' argümanı öne sürülüyor. Literatürde bu tip rejimlerin bir adı var: Paternalizm. Yani paternalist bir rejim, vatandaşlarını eğitilmesi gereken cahillerden ibaret gördüğü ve onların yaşamları üzerinde hak iddia ettiği için her türlü baskıyı yapma hakkını kendinde bulabiliyor...

Türkiye'de de son gelişen olaylar da bu çerçeveden görülebilir. Çünkü birileri hala tüm vatandaşlar için 'zararlı içerik', 'meşru içerik' ayrımı yapmaya çalışıyor. Bunu sadece gençler için yapmaya çalışsalar, en azından bu tutumlarını gizlemeye çalıştıklarını düşünebilirdik. Ancak söz konusu yasaklar tüm vatandaşları kapsıyor. Devlet kendi belirlediği çizgilerin dışına çıkmış yayınların hepsinin ortadan kalkmasını istiyor. Öyle ki bu yayınlara ulaşmaya aracı olan arama motorlarını bile buharlaştırmak istiyor. Çünkü bu yayınlar, 'çocuklarının' ahlakını bozabilir. Kendi istediği tektip vatandaşların üretim sürecini sekteye uğratabilir...

O yüzden de yasaklar bugünlerde her zamankinden çok başımıza bela oluyor, olacaktır... Çünkü hal-i hazırda demokrasiyi ve bilgi çeşitliliğini içine sindirememiş bir yapı için internet gibi her türlü bilgiyi hızla ayağımıza getiren bir ortam büyük bir rahatsızlık kaynağıdır. Aslında bu açıdan bakıldığında zaten internet her türlü otoriteyi tek başına sarsabiliyor olması itibariyle, egemenler açısından rahatsız olunmayacak bir şey de değildir. Fakat bu sansürler bir işe yaramaz. En azından Türkiye için artık işe yaramaz. Türkiye çoktan dünyaya entegre olma yolunda geri dönülemez adımları atmış halde. Bu sansürler de yitip giden bir sistemin son çığlıklarıdır herhalde...

2010/06/02

İnsanlık

Etyen Mahçupyan
İnsanlık basit bir durumdur... Ölümlü olan, ölümden sonrasını bilmeyen, ölüme giden bir hayatın niçin yaşandığını hiçbir zaman anlamayacak olan ve bu büyük yükle yaşamak zorunda kalan bir varlığın sıradan kaygılar içinde sürüklenmesidir insanlık... Bu gerçeği idrak etmek ise insanlığı derinlikli kılar, ona ahlak ve vicdan aşılar. Kibri anlamsız ve acınası kıldığı ölçüde, haddini bilen ve insanlığı başka insanlarda arayan bir yolculuk haline getirir hayatı...

2010/05/29

Lise Öğretmeni [Feynman]

Richard Feynman, Kuantum Elektrodinamiği’ne yaptığı katkılardan ötürü Nobel ödülü aldıktan kısa bir süre sonra, lisedeki fizik öğretmeni ona bir tebrik mektubu yollar. Aşağıda okuyacağınız satırlar, Feynman’ın lise hocasına verdiği cevap mektubunun bir kısmıdır. (Mektuplarıyla Feynman adlı kitaptan alıntı fakat sayfasını hatırlamıyorum).

--

Richard Feynman’dan Abram Bader’e / 29 Kasım 1965

Sayın Bay Bader,

Kutlama mektubunuz için teşekkür ederim. […] Bana göstermiş olduğunuz hedef ve eğitim sayesinde fiziğe yönelmemi sağladığınız için size çok şey borçluyum. […] Bir gün dersten sonra beni çağırmış, “Derste çok gürültü yaptın” dedikten sonra bunun nedenini anlayabildiğinizi, aslında sınıftakilerin çok sıkıcı olduğunu söylemiştiniz. Daha sonra raftan bir kitap çıkartarak bana uzatmış, “Arka sıraya otur ve bu kitabı iyice oku. İçindeki her şeyi iyice öğrendiğine emin olduğunda yeniden konuşmaya başlayabilirsin”, diye de eklemiştiniz. Böylece fizik derslerini sınıfta olan bitenlerle ilgilenmeksizin, sadece Woods’un “Advanced Calculus” (İleri Hesaplama) adlı eserini okuyarak geçirmeye başlamıştım. İşte o kitaptan gamma fonksiyonlarını, elips fonksiyonlarını ve integral aracılığıyla yapılan diferansiyel denklemleri öğrenmiştim. Bu denklemler, bir uzman gibi olmamı sağlamışlardı. Yıllar sonra Cornell’deki yüksek lisans öğrencilerine fiziğin matematiksel fonksiyonlarını öğretirken bir öğrenci, seviyelerinin üstündeki bir konudan bahsettiğimi söyleyerek benim tüm bunları eğitimimin hangi aşamasında öğrendiğimi sordu. Onun bu soruyu neden sorduğunu tam olarak anlayamadan ve yanıtımın onu ne kadar rahatsız edebileceğini düşünmeden “Lisede” diye yanıtladım. Benim için lisede sizin gibi bir çocuğun beynine nasıl hitap edeceğini bilerek onu başarıya yönlendirecek bilgi birikimine sahip bir öğretmenimin olması büyük bir şanstı. Size çok teşekkür ederim.

2010/05/27

'Bilimadamlığı' Ahkâmı

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Ali Demirsoy, NTV Bilim'in Mayıs sayısında 'Bilimadamı nasıl olmalı?' başlıklı bir yazı yazmış. Yazarın yazının bir yerinde, insanın evrimsel süreçte kazandığı en önemli duygulardan birinin empati olduğunu belirtmesine karşın, 'bilimadamı' sözcüğünü kullanmaktan hiç gocunmamış Demirsoy. Görünen o ki, geçen yüzyıla ait bu cinsiyetçi sözcüğün ima ettiği zihniyet hala bir parça da olsa hüküm sürüyor. Çünkü bunca yıldır bilimin içinde olan birisinin, yazıda onlarca kez 'bilimadamı' yazarken bunu düşünmemesi imkânsız...

Öte yandan, yazıda tanımlanan 'bilimadamı' profili ilgimi çekti. Başta şöyle bir şart koşuyor Demirsoy:
Bilimadamının temel uğraşı doğanın kendisi olduğundan, kendi cinsi, ırkı, milliyeti, siyasi görüşü, dili ve dini önemini yitirmek zorunda. Bilimadamı her yönüyle tarafsız, bağımsız, ticari kaygıdan uzak olmalı ve evrensel kuralları uygulamalı.
Yine tepeden inme bir biliminsanı (bundan sonra 'biliminsanı' diyelim) tanımıyla karşı karşıyayız. Bu cümlede birden çok yanlış var. Bir kere bana göre asgari mantığa sahip düşünceleri olan insanların cinsiyetin, ırkın yahut milliyetin ne derece anlamlı olabildiğini düşünmemesi ve bunları boşvermemesi imkânsız. Bunun için Demirsoy'un tanımladığı gibi bir biliminsanı olmaya gerek yok. Ama 'siyasi görüş' kısmı ilgi çekti. Ezber aynı: 'Biliminsanı tarafsız olmalı'. Neden? Niye? Biliminsanı da bir meslek erbabı, bir edebiyatçı gibi, bir felsefeci gibi bir insan değil mi? Neden tarafsız olmalı? Bir edebiyatçı, en büyük gücünü, kelimelerini, siyasi bir amaç için kullanabiliyorsa, biliminsanı neden kullanamasın? Biliminsanının atgözlüğü takmış bireyler olarak varolmasını istemek ne derece 'özgür düşünce'ye uyuyor? Dahası, Prof. Demirsoy, acaba etkin bir pasifist ve antimilitarist olan Einstein konusunda ne düşünüyor?

Bu noktada Demirsoy, yukarıdaki cümlelerin devamında kendi argümanını geçersiz kılan birkaç cümle de etmiş:
Bu ideal yaklaşım, ne yazık ki büyük bilimadamları yetiştiren aydın ülkelerde bile tam anlamıyla işlemiyor. Yakın tarihte Nazi Almanyası'nda insan öldürmeye yönelik cihaz ve ürünlerin geliştirilmesi, tam da bu durumu yansıtan bir örnek.
Hayır, Demirsoy, burada olan şey tam da sizin tanımladığınız biliminsanlarının sebep olduğu bir örnek. 'Tarafsız', 'atgözlüğü takmış', 'siyasi görüşü olmayan' biliminsanları elbette ki, kendilerine dayatılan siyasi ezberleri sorgulamaya, hümanizm gibi değerler uğruna bu dayatmaları reddetmeye yanaşmadılar. Bu da tam olarak 'tarafsız' olmalarından kaynaklanıyordu. Dahası o zamanın 'biliminin' gereğini yaptılar bile diyebiliriz.

Yazıda belirtilen 'ticari kaygı' meselesi de garip. Yazarın evrensel uzayında anlaşılan ticaret pis bir şey. Bana bu paraya ve ticarete düşmanlık olgusu oldukça garip geliyor. Çünkü bir insan, insan olmasından gelen dürtülerle, sevdiği şeyleri satın almak ve mutlu olmak isteyebilir. Bu yolda da, ticari kaygılarla bir şeyler yapması gayet doğaldır. Eğer Demirsoy'un kastettiği, yalnızca biliminsanlarının değil, kimsenin ticari kaygıyla bir iş yapmaması ise böyle bir dünyanın var olup - olamayacağı büyük bir felsefi soru(n) zaten. Ama yazıda bu dünyanın varlığı kesin olarak doğrulanmış gibi. Üstelik bir şüphe dahi yok, 'böyle olmalı!'. Yazar, bireyleri 'atomize' ederek ve çevreleriyle olan binyüzlü etkileşimlerinin tümünü ihmal ederek bir normu tepeden inme evrensel olarak ilan ediyor: Ticari kaygısı olmamalı. Öyle mi? Hiç de değil...

Yazının devamında 'bilimadamı'nın kendi başına bir toplumsal sorumluluk taşımadığı fakat ancak öğretim üyesi olduğunda bir 'sosyal sorumluluğa' sahip olduğu ifade edilmiş. İfade şöyle:
[B]ilimadamının sosyal bir sorumluluğu yoktur. O, yalnızca bilimle ilgilenir.

[...]

[Ö]ldürücü bir madde geliştirmeye çalışan biri bilimadamı olabilir, ama kesinlikle öğretim üyesi olamaz. Çünkü bir öğretim üyesi, bilimadamı sıfatının yanında, topluma karşı sorumluluk duygusu da taşımalıdır.
Bu da ilk kez duyduğum, daha doğrusu bana gülünç gelen bir ayrım. Bir şeyler karalamaya gerek duymuyorum. Bir insanın, insan olmasından dolayı gelen bir takım sorumlulukları vardır. Biliminsanları nasıl canlılar da (!), sosyal sorumlulukları olmuyor - ama sadece 'hoca' olunca sorumlu oluyorlar? Oldukça anlamsız, eleştirmenin vakit ziyanı olacağı bir argüman...

Sonuç olarak, şu bilinmeli ki, kimse kafasından belirlediği ya da X filozofunun belirlediği kriterlere göre birilerine 'ideal' olmayı öneremez, dayatamaz. Buluşulacak ortak değerler vardır, evet, her şeyden öne insani değerlerin konması gibi mesela... Ama siz tutup bir meslek grubunun 'siyasi görüş'ünün nasıl olması gerektiğinden, 'inanç' dünyasından, 'ticari kaygısı' olmaması gerektiğinden bahsediyorsanız; orada haddinizi aşıyorsunuz demektir. Çünkü kimse karşısındaki bireyleri cahil, cühela yerine koyup; onlara 'nasıl' olmaları gerektiğini sorgulanamaz doğru gibi dayattığı bir 'ideal' çerçevesinde dikte edemez. Bu tip yaklaşımların, düzenlemecilikten başka bir adı yoktur. Birçok biliminsanının böyle yaklaşımların içinde olması bile kendi başına 'biliminsanı' olmanın çok da büyük bir şey olmadığına ispattır...

2010/05/23

Günlük Siyasette Boğulmak

Günlük siyaset yorucu bir şey. Günlük siyasetten elbette anladığınız şeyi kastediyorum, siyasetçilerin demeçleri, hangi parti kaç oy alır, güç dengeleri vb... Bazı insanlar gördüğüm kadarıyla siyasetin teorisinden tamamen soyutlanmış, bu gibi parametrelerle politik tercihlerini belirlemeye çalışıyorlar. "Kim kimi destekliyor?", "Kimin arkasında kim var?", "Kimin gizli planı ne?". Hatta yer yer etnik köken araştırmacılığı ve bundan çıkarılan komplo teorilerine kadar varıyor iş. Ve tüm bu zırvaları birleştirip, ortaya bir tercih çıkaranlar ise bunun "rasyonel" olduğunu dahi iddia edebiliyorlar. Bu da bizim memlekete özgü bir acayiplik olsa gerek...


Tüm bu saçmalıkların içinde kaybolmak çok kolay ama bir o kadar da anlamsız. Aslına bakarsanız, bir siyasi parti destekleneceği zaman -bana göre- aslolan onun programıdır yani kendini oturtmaya çalıştığı teorik çerçevedir. Bundan gerisi spekülasyona girer. Güç dengeleri gibi spekülasyona açık şeylerin gerçek olmadığını iddia etmek zor. Tabii ki siyasetin bu tarafı da var. Ama esasen bu tarafı üreten şeyin, yine teorik çerçeveden başka bir şey olmadığını görmek çok da zor değil. Hem de, bir partiyi / kişiyi / grubu salt çıkarlarının kimi büyük güçlerle örtüşüp, örtüşmediğiyle ölçmek de güvenilir bir ölçüm metodu değil. Çünkü bir politikanın doğruluğunu bu şekilde kestirebilmek de mümkün değil.

Bir siyasi parti tercihi yapacağınız zaman sınıflandırma için kullanabileceğiniz bazı öznitelikler vardır (Öznitelik uzayı). Örneğin bir değerlendirme / sınıflandırma yapmak için birkaç öznitelik belirleyebiliriz. Sözgelimi bir partinin (1) Ekonomik planı, (2) İç politikaya / Etnik azınlıklara dair planı, (3) Dış politikayla ilgili planı gibi özniteliklerine bakılarak bir sınıflandırma yapılabilir. Bu öznitelik uzayı genişletilebilir, 20 - 30 parametreye dahi çıkarılabilir. Ama bu gibi değerlendirmeler sanırım ortalama vatandaş için oldukça yorucu bir iş. Aksi halde, "kimin arkasında ABD ve / veya AB var?" gibi bir tespiti -kendince- yapıp sonra da doğru ya da yanlış tam tersi yönde hareket etmek oldukça "rasyonel" bir davranış biçimi olarak sunulmazdı...

Şimdilerde siyasi arenada yine bir "hareketlenme" var. Uzun yıllardır koltuğunda oturan bir siyasetçi alaşağı edildikten sonra yerine büyük destek ve sloganlarla başka birisi geçti. Bu siyasetçi ile "her şeyin farklı olacağı" gibi bir düşünce iklimi partililere hakim oldu. Ama yukarıda bahsettiğim gibi, aslolan şey, teorik çerçevedir. Bu partinin son on yıl boyunca savunduğu siyasi prensipleri bir kenara not edin. Sonra bu partinin yeni genel başkanının konuşmasındaki siyasi prensipleri bir kenara not edin. Arada ne kadar büyük bir fark var? Ben söyleyeyim yok... Yeni kadroya bakın, aynı teorik çerçeveyi savunacak olan kişiler. Tabana bakın, değişim yok...

Bu noktada insanları tamamen rasyonel varlıklar olarak kabul etmek hatalı bir yaklaşım olur. Yani bir siyasetçi yalnızca karizması ve hitabetiyle bile belli oranda oy toplayabilir. Bu demektir ki, bu vitrin değişikliği -eğer gerçekten halk nazarında karizmatik bir kişi söz konusu ise- yararlı bir oy artışı getirebilir. Ama insanları rasyonel olmayan varlıklar saymakla, aptal varlıklar yerine koymak farklı şeylerdir. Buna göre, yalnızca vitrin değişikliği yapılarak temel politikalarınızı hiç değiştirmeden iktidar olmayı hedefliyorsanız, bir yerde büyük bir hata var demektir. Çünkü yalnızca vitrin değişikliği, kimseye yeterince inandırıcı gelmez.

Şimdiye kadar işin görünen yüzü bu. Aynı teorik çerçevede kalarak, farklı bir rüzgar yaratmaya çalışmak. Şu hâle bakınca, Einstein'in aynı şeyleri yaparak, farklı sonuçlar ummaya dair o güzel sözünü hatırlamadan edemiyor insan.