2010/09/01

Anlam

Bazı insanlar için hayat bir anlamlandırma sorunudur. Çevrelerindeki her şeyin bir anlamının olmasını isterler. Bunu bir çeşit takıntı olarak tanımlayanlar var, ben takıntı demiyorum; bir takıntı tanımlamak için bir normal tanımlamak lazım — ki bana göre normal diye bir şey yok. O yüzden içinde benim de olduğum bu insan grubuna anormal demek zor. Ama hayatın bu tarafından (anlamlandırma açısından) bakıldığında değişen değerlendirme kriterlerinin, toplumun genel algısına göre farklı bir yere oturduğunu da teslim etmek gerekli.

Çünkü toplumda genelde insanlar kendilerini konumlandırırlarken genelde çıkar maksimizasyonu yapıyorlar. İnsanın çıkarının ne olduğu, insanın ne olduğuna göre değişir — ki genelde çıkardan kastımız maddî oluyor. Ama bazıları çıkar kelimesinin ima ettiğinin aksine, maddiyat değil anlam arıyorlar. Anlam arayışı, maddiyat arayışından çok farklı bir yelpazeye düştüğü için de toplumun geneline göre çoğunluğun aldığı kararlardan başka kararlar alıyorlar. Bu beraberinde bir hor görülmüşlüğü getirse de, esas problem bu değil.

Problem, anlam arayışının bariz kayıplara sebep olması bile değil. Mesele en çok, insanın böyle zamanlarda doğruyu yaptığını duyabileceği birilerini bulamıyor olmasıdır. Çünkü, sizi çok yükseltecek fakat onurunuzu kıracak bir tercih yerine, sizi hiç de yükseltmeyecek fakat size anlamlı gelecek tercihlere bulaştığınızda topluluğun -sosyal açıdan- aşağılarına doğru yolculuk başlar. Buna siz direnin, kendinize başka anlam ve zihniyet dünyaları inşa edin, baş kaldırın ama tek başınıza başaramazsınız. Toplum sizi aşağı çeker. Çünkü siz, normal değilsiniz. Çünkü bir şekilde anormalsiniz işte, normal birisi böyle tercihler yapar mı, kafayı bozmuşsunuz, raydan çıkmışsınız vesaire.

İşte bizi bazı fantastik şeylerin yapıldığı ülkelerden ayıran şey, toplumun sınırlarının dışına çıkan kişilerin itildiği yalnızlıktır. Herkes yalnızdır, bu insanın trajedisidir — kastım bu değil — mesele, farklılaşmak isteyenlerin, farklılığını kimlik haline getirmek isteyenlerin kendilerini tanımlayabilecekleri, kendilerini yeniden üretebilecekleri sosyal ortamların oluşmuyor olmasıdır. Bu yüzden bu ülke gerçekten çok sıkıcı bir yer. Korkarım ki, çok uzun bir süre de böyle kalacak…

2010/08/07

Hataylı Kitapçı

Hatay’ın Harbiye bölgesinde, insanın ayakları suların içinde otururken şelalelerin yanında bira içilebilen onlarca mekan var. Bunlardan birinde keyif çattıktan sonra, çıkışta yokuş yukarısında aşağıdakilerin gelmesini beklerken orada bulunan korsan kitapçıdaki kitaplara göz gezdirmeye başladım. Aşağıdakiler yokuş çıkışında arabayı haşat edince, bekleyecek epey vakit oldu. Bu sırada kitapların fiyatını sorarken, tezgahın arkasında Hasan Bülent Kahraman’ın Türk Siyasetinin Yapısal Analizi kitabını gördüm. Kitabın satılık olup olmadığını sormam üzerine kitapçı şaşırarak “Sen Türkiye’de yaşamıyor musun, böyle kitapların korsanı olur mu?” diye sordu. Bunun üzerine sohbete başladık.

Tezgah onun değilmiş, orada durduğu için para alıyormuş. Aldığı parayı olduğu gibi kitaplara veriyormuş. Hangi yazarın ismi geçtiyse hepsinin kitaplarını okuduğunu söyledi. Öyle ki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce‘nin 9 cildini de okumuş (Bu dokuz cilt bir ortaokul çocuğu boyu eder). Aylık takip ettiği fazlaca mecmua varmış. Biraz edebiyatçı tavsiyesi istedim o da en muhafazakarlarından verdi sağolsun. Neden bunca bilgisini bir gazetede yazı yazarak kullanmadığını sordum. Yazı yazmayı beceremediğini söyledi. Bir süre bir gazete okumaktan dahi aciz olup da siyaset hakkında atıp tutan insanlardan bahsettik. Ben “Eskiden bol bol tartışıyordum ama artık hiç sabredemiyorum” dedim, kendisi de aynı şekilde hissediyormuş. Sonra da sanki üstüme vazifeymiş gibi Türkiye’deki sosyal bilimci profilini konuştuk.

Bir ara söz korsan kitaplara geldiğinde, “Aklı olan bu kitapları okur mu?” dedi. Ama bu kitaplar talep görüyormuş. Gerçekten tezgahta Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar gibi isimler dışında saçmalıktan başka bir şey yoktu.

Aşağıdakiler sağ salim yukarı gelmeyi başarınca vedalaştık ve ben yola koyuldum. Dışardan kendi halinde bir görünen bir insanın, Türkiye'deki entelektüel olarak isimlendirilen çoğu insandan daha birikimli olabileceğini tecrübe etmek güzel bir şeydi.

2010/05/16

Evrim Teorisi Yanlışsa, Kuantum Teorisi Doğru mu?

Bir insanın bilimin bilgi teorisine katılmamasını anlarım. Yani inancıyla açıkça çeliştiğini düşündüğü bir teoriye dair, bilimsel deneyler ile ortaya konan kanıtları umursamaması bana anormal gelmez. Çünkü bu kişinin sahip olduğu epistemoloji, doğru / yanlış anlayışı, bilimin bilgi teorisi ile ilişkisizdir. Böylece siz bu kişinin inandığı şeyin tersine yönelik bilimsel bir kanıt gösterseniz dahi, bu kişinin umrunda olmaz. Çünkü doğru bilgi tanımı, her şeyden önce çeşitli korelasyonlar ve nedenselliklerin arandığı bir bilgi teorisine sahip olan bilimin epistemolojisinden epeyce farklıdır. Dediğim gibi, bu tutarlı. Neticede herhangi bir bilgi çeşidinin, diğer tüm ötekilerin uyması gerektiği bir bilgi çeşidi olduğu gösterilemez. Nedenselliklerin öne çıktığı bir bilgi teorisi ile başka değerlerin öne konduğu bir bilgi teorisi arasında bir üstünlük tesis edilemez. Deneysel sonuçlar ile uyumlu netice vermesi, bir bilgiyi üstün yapmaz. Karşıdaki eğer deneysel sonuçları umursamıyorsa, orada bilimin bilgi teorisi hiçbir işe yaramaz.

Neticede evrim teorisi, bilimsel bir teoridir. Ve dünyanın neredeyse tüm biyoloji bölümlerindeki işinin ehli biyoloji profesörleri tarafından her gün bu teoriyle uyumlu (yani bilimin bilgi teorisine uygun) deney sonuçları yayınlanıyor. Dünyanın en ünlü bilim insanları, en yetkin biyologlarının büyük bir çoğunluğu bu teorinin gelişmeye çok açık olduğuna inanıyor. Bunları Türkiye’nin eğitim sisteminde sosyalleşen birisi, muhtemelen büyük bir dış mihrak oyunu olarak görecektir ama öyle değil. Bu teoride radikal değişiklikler yapılabilecek olsa dahi herkesin emin olduğu tek bir şey var, evrim gerçek bir olgu. Yani artık günün birinde çıkıp, canlılar evrilmiyor denemez. Ancak evrimi de içeren “daha geniş” bir mekanizma açığa çıkarılabilir (Newton’un teorisi de Einstein tarafından “düzeltildi” fakat hala uçaklar Newton fiziğine göre tasarlanır… Yani Newton fiziği “yanlış” değil, daha geniş bir yapının özel bir durumudur. Evrim de günün birinde böyle bir duruma gelebilir).

Evrim teorisi ile dini inanışları birlikte yaşayabilen oldukça fazla insan olsa da, kimileri, başta dediğim gibi bilimin epistemolojisi ile düşünmüyor ise evrim teorisini umursamayabilir. Yani evrimin kutsal kitaplarda söylenen şeyler ile çelişmesi (ki bu da acayip muallâk bir tanım), onu ilgilendirmeyebilir – çünkü çelişki tanımı bu değildir. Şu halde bu kişiyi kuantum teorisinin de ilgilendirmemesi gerekir. Çünkü kuantum teorisi ile evrim teorisinin türetilmesi yolunda kullanılan bilgi teorisi aynıdır. Yani bu iki teori, aynı epistemolojik önkabullerin sonucudur.

Garip olan, evrim teorisini şiddetle reddeden kimilerinin kuantum teorisini Tanrı’ya bir kanıt olarak sunma çalışmalarıdır. Kuantum teorisinin doğruluğu Tanrı’nın varlığına bir kanıt olarak görülüyorsa, bilimsel bir teori Tanrı’nın varlığı ve yokluğunu gösterme konusunda yetkin midir? Böyle bir önkabulle başlarsak, evrim teorisi doğru ise bu Tanrı’nın yokluğunu göstermeye yeterli olduğu anlamına mı gelmektedir? Bilimin epistemolojisine her fırsatta -hala pozitivist olduğuna dair arkaik bir inançla- hınçla saldırıp, tüm bilim insanlarını “şeytan” gibi gösterme gibi bir çabaya sıklıkla rastlanıyorken, hâlâ bilimsel kanıtlar aramanın manası nedir?

2010/04/20

Çorap

Yurda ilk geldiğim yıl, tatsız bir sürprizdi çamaşırlarımı kendim yıkamak. Üstelik çamaşırhane karşı blokta bulunuyordu, 1400 kişinin ikamet ettiği küçük bir kasaba nüfusuna sahip bu yerde boş makine bulmak da kolay bir iş değildi. Her neyse, çamaşırları yıkayıp, kurutma makinesinde yahut odada muhtelif yerlere asarak kurutabiliyordunuz. Çoğu kişinin adeta ritüel haline getirdiği kuruyan çorapların eşlerinin bulunması işi ise en başından beri hiç yap(a)madığım bir şey oldu. Çoraplar benim için kuruduktan sonra avuçlanıp, ait olduğu yere istiflenen ve sonra tekrar bitene kadar random olarak alınan şeyler olarak kaldı. Haliyle ayağımda hiçbir zaman birbirinin eşi iki çorap olmadı bunca senedir. Bazen renkleri birbirine uyuştu, belli etmedi ama belki ayağıma giydiğim çorapların eş olduğu günlerin, tüm çorap giydiğim günlere oranı %1 gibi bir şeydir ancak.

Şimdi okul bitiyor, biraz daha resmileşiyoruz. Giderek daha çok bu çorapların sırıttığı alanlarla karşılaşıyorum. Yarın bir gün bir işyerine girmeye kalkarsam, asla farklı çorap giyme özgürlüğümün devam edebileceğini zannetmiyorum. İşte bu yüzden de insanlara kıyafet dayatan dar kalıpların ürünü iş dünyasından tiksiniyorum. Umarım asla kendileriyle bir şirket çalışanı olarak karşılaşmam.

2010/04/18

Ece Temelkuran'ın Çatlama Teorisi

Ece Temelkuran, 10 Nisan 2010 tarihinde Habertürk'te yayınlanan yazısında şöyle yazmış (*):
EŞYAYA bakıyorum. Eşya, maruz kaldığı baskı sonucunda her zaman patlamıyor. Bazen genleşiyor, bazen çatlıyor. İnsan da öyle olmalı. Toplumlar da. Bu yüzden nicedir toplumsal bir patlama bekleyenler yanılıyor olabilir. Belki de Türkiye çoktan çatladı ve sızdırıyor.

Güneşin gün içindeki yolculuğunu çıplak gözle takip etmek hem acılıdır hem de pek aklımıza gelen bir etkinlik değildir. Ama hepimiz güneşin batışını izlemişizdir. Güneşin çıplak gözle takip edilebilecek derecede hızlı hareket ettiğini ancak o zaman görebiliriz. Sanırım insanın ya da toplumun “hareketini” de ancak “batışı” sırasında çıplak gözle takip edebiliyoruz.
Gördüğümüz gibi burada iki a priori varsayım yapmış Temelkuran:

(1) Toplumlar -maddeler gibi- bazen genleşir, bazen patlar, bazen de çatlar.
(2) Güneşin hareketini ancak batarken çıplak gözle izleyebiliyoruz dolayısıyla toplumların hareketlerini de ancak batarken izleyebiliriz.

Şüphesiz, bu a priori kabullerin pek çok sorunu var. Öncelikle bana kalırsa, bu garip teorilerin nereden çıkmış olduklarını söylemesi lazım Temelkuran'ın. Fakat böyle bir bilgi göremiyoruz. Türkiye medyasında adet olduğu üzere, Ece Temelkuran bu tezlere hangi nedensellikler ya da korelasyonlarla ulaştığını açıklamak yerine, bu tezlerinin ardından korku edebiyatına başlayarak bir sürü kötü olay sayıyor. Elbette vicdanı olan herkes, Temelkuran'ın bahsettiği olaylardan rahatsız olur. Ama bu Temelkuran'ın yazısını açık söylemek gerekirse bir cehalet ikliminde kurmuş olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sosyal bilimlerde, kimi teoriler fen bilimleri ile yakın ilişki içindedir ama bunların sosyal bilimsel açıklamaları vardır. Ece Temelkuran'ın yaptığındaki sorun ise kafasına göre tamamen random olarak seçtiği fenomenleri, kendi fikirlerini desteklemek için kullanıyor olması. Böylece yazısını "analizmiş" gibi göstermesi mümkün olabiliyor. Bu da benim bu yazıya rastlamama vesile olan Twitter gibi ortamlarda, bu şatafatlı sözlerden etkilenen cahillerin yazıyı birbirlerine hararetle tavsiye etmesine sebep oluyor. Bunda da bir sorun yok. Ancak kişilerin bilimsel cehaletinden yararlanarak, korku politikasını yaygınlaştırmayı başaran Temelkuran bence epey sert bir eleştiriyi hak ediyor. Çünkü tamamen uydurma bir temele kurduğu yazısını "bilimselmiş" gibi göstermesi açıkçası hiç de etik olmayan bir davranış.

Ece Temelkuran yazısını bilimsel literatürde Temelkuran Teorisi olarak anılması gereken teorilerinin daha da ilginç sonuçlarıyla bitirmiş:
Bir süre önce dehşetle beklenen, gelmeyince kendisinden ümit kesilen toplumsal patlama olmayacak. Çünkü Türkiye çatladı, artık sızdırıyor. Bundan sonra ne kadar basınç uygulasan boşuna. Nasılsa dibi delik, yukarıdan uygulanan basınç aşağıdan insanın sefaleti olarak dökülüyor. Bugünlerde artık bu çöküşe çıplak gözle bakabilmemizin nedeni ise... Demek güneş batıyor.
Böylece Temelkuran teorilerini Türkiye'de test etti, uyguladı ve sonucu gördü. Ülke batıyormuş. Biz boşuna uğraşıyoruz. Bunu gösterdiği için Temelkuran'a bir teşekkür borçluyuz.