2009/12/17

Özgürleştirici Eğitim [Ali Nesin]

Taraf / Ali Nesin – Tuğba Tekerek
Vatandaşlar çocuklarına istedikleri eğitimi verebilmeli, diyorsunuz. Bu durumda, ailenin dini eğitimle çocuğu belli bir hapsetme tehlikesi doğmaz mı?

Ne okuyacağına önce çocuğun kendisi karar vermeli. Sonra ana baba, sonra yakın akrabalar, sonra konu komşu, sonra mahalle, semt, il ve ilçe ve en son devlet! Eğitim son tahlilde bir beyin yıkamadır. Açık konuşmak gerekirse, bu beyin yıkamayı aile mi yoksa devlet mi yapmalı sorusuna benim yanıtım ailedir. Her ikisi de tehlikeli, ama devletin beyin yıkaması daha da tehlikeli.

Neden devletinki daha tehlikeli?

Merkezi eğitim elbette daha tehlikeli. Çokluğu, çoğulculuğu engeller, Türkiye’de olduğu gibi yaratıcılıktan noksan tek tip insan yaratır. Ayrıca çocuk devletten önce, önce kendisine, sonra da aileye aittir.

Siz tevhid-i tedrisata da karşısınız?

Evet. Ben anarşist bir yapıya sahibim. İnsanlar özgür olsun istiyorum. Bundan da bir kötülük çıkacağını sanmıyorum.

Her eğitim bir beyin yıkama… ‘Daha özgürleştirici’ bir eğitim de yok mu peki?

Özgürleştirici eğitim merkezi bir eğitim sistemiyle elde edilemez. Tam tersine… Merkezi eğitim dünyanın her yerinde bireyi kısıtlar, çerçevesini küçültür, bakış açısını daraltır.

Çocuğun beynini devlet mi yıkasın yoksa aile mi, diye konuşuyoruz. Çocuk ne ister bu arada?

Çocuk dünyaya gelir gelmez sorar, ‘Ben nerede, nasıl bir dünyada yaşıyorum” diye. Sürekli bir arayış içindedir; ‘Neye kızılır?’, ‘Neye sevinilir?’.

Çocuk bahçesi çocuklar için korkutucu bir yerdir; kaydıraklar, salıncaklar… Nitekim önce ağlarlar çocuk bahçesine gittiklerinde. Sonra anlarlar ki burası sevilecek bir yer: ‘Annem seviyor, babam seviyor, öbür çocuklar seviyor. Demek ki bu böyle bir dünya’. Çocuklar devamlı bir arayış içindedir, dünyaya “Benim beynimi yıkayın” diye gelirler.

2009/12/12

Pauli ve Sivri Dili [Cropper]

Pauli sivri dilli yorumları için her uzmanlık ve önem seviyesinde hedefler bulurdu. Eserleri kendisininki kadar parlak olmakla birlikte aynı ifade gücüne ulaşamayan Rus teorisyen Lev Landau’yla uzun bir tartışmadan sonra, Landau’nun söylediği her şeyin saçma olduğu yolundaki saptamaya itiraz etmesine şu karşılığı vermişti: “Yok canım. Hiç de öyle değil. Söylediğin şeyler o kadar karışık ki, kimse saçma olup olmadığını anlayamaz.” Pauli’nin otoriteyi hiçe sayma tutumunun başlangıcı Münih’te öğrenci olduğu yıllara kadar indirilebilir. Bir kolokyumda Einstein’ın bir yorumu üzerine, kalabalık salonun arka sıralarında şöyle bir katkıda bulunmuştu: “Bakın işte, Bay Einstein’ın söylediği, o kadar da ahmakça değil.”
Büyük Fizikçiler, sf. 305, William H. Cropper, Oğlak Bilimsel Kitaplar

2009/12/03

Çalışmayan Tuzak

Pauli efsanesine örülmüş en kalıcı katkılardan biri “Pauli Etkisi” denen şeydi. Buna göre Pauli sırf mevcudiyetiiyle laboratuar kazalarına ve her türlü faciaya yol açabilirdi. Peierls bize Pauli’nin bir laboratuara girmesiyle birlikte makinelerin bozulduğuna, vakum sistemlerinin sızıntılar yaptığına ve cam aygıtların çatladığına dair sağlam belgeli örnekler olduğunu bildirir. Pauli’nin yıkıcı sihrinin gücüne öylesine inanılırdı ki, tam treninin Göttingen Garı’nda durduğu anda bir Göttingen laboratuarında patlamaya yol açtığı iddia edilirdi. Ama bu tür talihsizliklerin hiçbiri bizzat Pauli’nin başına gelmezdi. Pauli bir resepsiyona geldiği anda bir avizenin düşmesini sağlayacak biçimde hazırlanan teferruatlı bir tuzaktan sonra, bu durumun Pauli Etkisi’nin doğal bir sonucu olduğuna artık kimsenin şüphesi kalmadı. Pauli kapıda göründü, bir palanga sıkıştı ve avize yerinden kımıldamakta diretti.

Büyük Fizikçiler, sf. 305, William H. Cropper, Oğlak Bilimsel Kitaplar

2009/12/01

"Bohr Bir Yere Kapatılmalı" [Cropper]

Bohr nükleer bombaların geliştirilmesine büyük çaplı katkılarda bulunmadı. Bir süre Los Alamos’ta kaldı ama teknik konulardan çok siyasi konulara kafa yordu. [...] Bohr’a göre, Doğu ve Batı arasında vahim bir nükleer silahlanma yarışının önüne geçmek için tek bir şans vardı: Stalin yakında bir nükleer bombanın yapılacağından haberdar edilmeli ve denetimde ona bir söz hakkı verilmeliydi. [...] Gittikçe hızlanan bir yarıştan, ancak sahici bir ‘açıklık’ siyasetiyle kaçınmak mümkündü.”

[...]

Bohr böylesine yüksek seviyede bir siyasi desteği arkasına aldıktan sonra, önerisini ciddiye almaları için Churchill ve Roosevelt’i ikna etmek gibi daha çetin bir işe soyundu. Önce Cherwell’i araya koyarak Churchill’le görüştü ama sonuç fiyasko oldu. Anlaşıldığı kadarıyla Churchill neredeyse Stalin’e duyduğu kadar bir güvensizlik içindeydi Bohr’a karşı. [...] Önerisinin ana dayanaklarını sunmasına bile fırsat bırakmadan Bohr’la görüşmeyi sonlandırdı Churchill.

[...]

Böylece sonuçta Bohr’un açık bir nükleer siyasi vizyonundan hiçbir şey çıkmadı ve daha da kötüsü, güvenilirliği tartışmalı hale geldi. Chuchill bunu Cherwell’e şöyle ifade etmişti: “Başkan ve ben Profesör Bohr konusunda çok kaygılıyız. Bu işin içine nasıl girdi? Halkı bilgilendirmenin acayip bir savunucusu. Başyargıç Frankfurter’e yetkisi dışında sırlar vermiş ve o da bütün ayrıntıları bildiğini söylerek Başkan’ı ürkütmüş. … Neler oluyor böyle? Bana öyle geliyor ki Bohr bir yere kapatılmalı ya da müthiş suçlar işlemenin çok yakınına geldiği bir biçimde kafasına sokulmalı.”
Büyük Fizikçiler, sf. 303, William H. Cropper, Oğlak Bilimsel Kitaplar

2009/11/29

Einstein'in Düşünce Serüveni (2) [Cropper]

Einstein genelde Zürich Politeknik’teki derslerine büyük bir şevkle sarılmadı. Matematik derslerinden bazıları dört dörtlüktü. Matematik hocalarından Hermann Minkowski’den öğrendiği şeyler daha sonraları görelilik teorisinin matematiksel temellerine hayati bir katkıda bulundu, buna karşılık deneysel ve teorik fizik dersleri heyecan verici olmaktan uzaktı. İlk başlarda laboratuar çalışmalarını çekici bulduysa da, deney projeleri bu dersin hocası Heinrich Weber’den pek onay görmedi. Sabrı tükenen Weber sonunda öğrencisine şunu söyledi: “Zeki bir çocuksun, Einstein, hem de çok zeki bir çocuk. Ama büyük bir kusurun var: Sana bir şey anlatılmasına fırsat vermiyorsun.”

Einstein’in tepkisi derslerle ilgisini yekten kesmek ve pansiyon odasında 19. yüzyılın büyük teorisyenleri Kirchhoff, Helmholtz, Hertz, Maxwell, Hendrik Lorentz ve Boltzmann’ı okumak oldu. Neyse ki, liberal Zürich ders programı böyle bir bağımsızlığa olanak veriyordu. “Zaten altı üstü iki sınav vardı” diye yazar Einstein otobiyografik notlarında. “Bunlar bir yana bırakılırsa, insan dilediği şeyleri az çok yapabiliyordu. … Bu durum sınava birkaç ay kalana kadar insana uğraşacağı konuları seçme özgürlüğü sağlardı. Doyasıya tadını çıkardığım ve buna bağlı vicdan rahatsızlığını çok daha az bir kötülük olarak cabadan yüklenmeyi sevinçle kabul ettiğim bir özgürlüktü bu.”

Ne var ki, bu işin ceremesi anlaşıldığı kadarıyla vicdan rahatsızlığından daha fazlaydı. Final sınavına hazırlanmak bir kabustu ve sınavdan başarıyla çıkmak büyük ölçüde bir arkadaşın, hatasız ders notları tutma gibi bir yeteneğe sahip Marcel Grossmann’ın yardımına bağlıydı. Einstein, yine otobiyografik notlarında, sınav baskısının “sınavı geçtikten sonra … bütün bir yol boyunca her türlü bilimsel probleme kafa yormayı tatsız bulacak kadar … yıldırıcı bir etki yarattığını” anlatır bize. Eğitim sisteminin bir öğrencinin düşünsel ilgi alanlarını geliştirmesine yüklediği ağır cendereye ilişkin şu düşüncesini de ekler: “Modern öğretim yöntemlerinin araştırmaya dönük tertemiz merak duygusunu tamamen boğmamış olması neredeyse bir mucizedir, çünkü bu ufacık narin bitki yüreklendirmenin dışında esas olarak özgürlüğe gerek duyar.”
[Vurgular eklenmiştir]
Büyük Fizikçiler, sf. 245, William H. Cropper, Oğlak Bilimsel Kitaplar

2009/11/27

Einstein'in Düşünce Serüveni (1) [Cropper]

Büyük keşif gezilerinin başladığı ve önemli ölçüde son noktaya vardığı sıralarda, Einstein yirmili yaşlardaydı ve bilim dünyasının sakin bir köşesinde, Bern şehrindeki İsviçre Patent Bürosu’nda çalışıyordu. Patent bürosundaki hayat, Einstein’in bakış açısıyla, “bir tür kurtuluş” sayılırdı. Yaptığı iş ilginçti ve fazla çaba gerektirmiyordu. Akademik bir görevin baskısı altında olmadığı için, “esaslara ulaşmanın yolunu gösterebilecek şeylerin kokusunu alma, başka her şeye, zihnini karıştırıcı ve özden uzaklaştırıcı bir yığın şeye sırt çevirme” yönündeki harikulade yeteneğini değerlendirmekte serbestti.

Einstein mesleki açıdan daha yüksek konuma ulaşmaya çalışmıştı ama Zurich Politeknik Enstitüsü’nü (1911′den sonraki adıyla İsviçte Teknik Üniversitesi ya da kısaltılmış biçimiyle ETH) bitirdikten sonra önündeki seçenekler pek parlak değildi. Resmi eğitimden hoşlanmamış ve öğretilenlere çoğunlukla karşı çıkmıştı. Münih’teki lise öğretmenleri onun hiç adam olmayacağını söylüyor ve saygısız tavrını üzücü buluyorlardı. Lisede yaşadığı şeyler Einstein’da otoriteye karşı derin bir güvensizlik uyandırdı. Biyografi yazarlarından Ronald Clark, onun Münih’te okuduğu Luitpold Lisesi’ni muhtemelen “aynı türdeki kurumların çoğundan ne daha iyi ne de daha kötü” diye tasvir eder.

[...]

Geçici bir aksilik, Politeknik giriş sınavında alınan kötü notlar aslında bir nimet oldu. Einstein ikinci bir denemeye hazırlanmak için, Aarau’da bir İsviçre kanton okuluna gitti. Buradaki eğitim süreci bir değişiklik heyecanı yaşama açısından neşeliydi. Einstein, Aurau’da okurken Winteler ailesinin yanında kaldı. Jost Winteler okulun müdürüydü. Onu “biraz havai bir öğretmen” olarak nitelendiren Clark şöyle yazar: “Öğretmen arkadaşları kadar öğrencileriyle de iş ya da siyaset konularını konuşmaktan geri kalmazdı. Kafa dengi ve liberal görüşlü bir kişiydi, öğrencilerini ve kendi çocuklarını civardaki dağlarda gezmeye götürdüğünde en büyük mutluluğu yaşayan bir ornitoloktu.” Aurau’da yaşadığı bir yılı yaşlılığında bile capcanlı hatırlayacaktı Einstein: “Bu okul liberal havasıyla ve dayatmacı otoriteyle hiçbir biçimde bel bağlamayan öğretmenlerinin içten anlayışlılığıyla bende silinmez bir iz bıraktı.”
[Vurgular eklenmiştir]
Büyük Fizikçiler, sf. 243-244, William H. Cropper, Oğlak Bilimsel Kitaplar

2009/11/23

Öğrenciler ve Bilimsel Beceri [milleplateux]

Ekşi sözlük / milleplateux
pisa 2006 rakamlarına göre bilimsel bilgi ve beceri konusunda türkiyede öğrencilerin dağılımı şöyledir:

seviye 1′in altı: 12.9
seviye 1 : 33.7
seviye 2 : 31.8
seviye 3 : 15.1
seviye 4 : 6.2
seviye 5 : 0.9
seviye 6 : pratik olarak 0!

türkiyede 15 yaşındakilerin %46.6’sı, yani neredeyse yarısı bilimsel bilgi, basit matematik, basit modellemeden uzak bir yaşam sürmektedir! bu kişilerin topluma ve iş gücü piyasasına katılım anlamında zerre kadar bir yetenekleri ve bilgileri olmayacaktır. bilgi ekonomisine geçtiğimiz şu çağda 15 yaşındakilerin yarısı seviye 1′i bile becerememektedir.

bu rakam, oecd ortalaması olan %19.2′nin iki katından fazladır ve çok çok vahimdir!

türk öğrencilerin performanslarının sosyo-ekonomik durumları ile bağlantısı yoktur. yani zengin, fakir, sağcı solcu, dinci, laik nereden gelirse gelsin öğrenciler aynı kötü performansı sergilemektedir.

not: burada sorulan sorular öyle kazık falan değil. örneğin soruya bakın:

“televizyon yorumcusu alttaki grafiği gösterdi ve şunu söyledi:

bu grafige bakarsak, y şehrindeki soygunlarda 1998′den 1999′a büyük bir artış olduğunu görüyoruz.

bu yorumcunun söylediklerine katılıyor musunuz? cevabinizi açıklayın ve destekleyici argümanlar ortaya koyun”
————————505————510————515————520
1998 xxxxxxxxxxxxxxxxx

1999 xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

skala 505′ten başladığı için aslında artış fazla değil. bunu bile söylemek 4. seviyeye getirecek puan kazandırıyor. buna rağmen türk öğrencilerin %88′i bunu söyleyememiş. durum felaket!

2009/11/18

Özgürlükler ve Eğitim

Geçenlerde bir derste Stanford Üniversitesi’nde insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle sınav gözetmeni bulundurulmadığının bahsi geçmişti. Bana ütopya gibi gelmişti. Araştırdım ve karşıma bu çıktı. Bilmiyorum gerçek midir, ama ilginç olduğu kesin.

Yazının bu noktadan sonrası alıntıdır. Kaynak yazının sonundadır.

ONUR YASASI (The Honor Code)

Bir öğrenci topluluğu tarafından yürütülen yedi yıllık bir kampanya sonunda, 1921 yılı ilkbaharında, bütün üniversiteyi kapsayacak bir onur yasası ilk kez Üniversitece benimsenmişti. Bu yasa, yıllar boyunca türlü değişiklikler geçirdi. En son değişiklik de 1977 yılının ilkbaharında yeraldı.

Stanford Üniversitesi’nin -halen uygulanan- standart akademik Onur Yasası aşağıdaki gibidir:

A. Onur Yasası, öğrencilerin bireysel ve kollektif olarak bir taahhüdüdür. Buna göre, öğrenciler

1. Sınavlarda arkadaşlarına yardım etmeyecekler ve arkadaşlarından yardım almayacaklardır; sınıf ödevi sırasında, raporların, ya da öğretim üyesinin vereceği nota esas olacak herhangi başka bir ödevin hazırlanmasında izin alınmadan herhangi bir yardımda bulunmayacaklar ve bu gibi bir yardım almayacaklardır;

2. Onur Yasasının lâfzı ve ruhuna bağlı kalmak üzere kendilerine düşenleri etkin bir biçimde yerine getirecekleri gibi başkalarının da aynı biçimde davranmaları yönünde aktif olarak hareket edeceklerdir;

B. Öte yandan fakülte de, öğrencilerinin onuruna güvendiği için, sınavlarda gözetmen bulundurmayacak ve yukarıda sözü edilen türlü biçimlerde yeralabilecek onursuz davranışları engellemek amacıyla olağanüstü ve mantığa aykırı önlemlere başvurmaktan imtina edecektir. Fakülte, aynı zamanda, Onur Yasasını ihlâl etmeyi özendirebilecek akademik usullere başvurmaktan da kaçınacaktır.

C. Her ne kadar akademik şartları tespit hakkı ve yükümlülüğü fakültenin ise de, onurlu bir akademik çalışma ortamı oluşturmanın gerektireceği en uygun koşulların oluşturulmasında fakülte öğrencilerle işbirliğinde bulunacaktır.

Onur Yasasını ihlâl edeceği düşünülen davranış biçimleri arasında aşağıdakiler bulunmaktadır:

  • Bir başkasının sınav kâgıdından kopya çekmek veya kendi kağıdından bir başkasının kopya çekmesine müsaade etmek,
  • İzinsiz birlikte çalışmak,
  • Bir başkasının yapıtından aşırmalar yapmak,
  • Öğretim üyesinin bilgisi ve muvafakati dışında yeniden derecelendirilmek üzere bir test veya sınav kâğıdını revize edildikten sonra sunmak,
  • Ev sınavında (take-home exam) izinsiz yardım alıp vermek,
  • Bir başkasının yaptığı ödevi kendisininki gibi göstermek,
  • Akademik bir çalışma durumunda, makul bir kimsenin, kabul edilemeyecek gibi takdir edeceği bir yardım alıp vermek.

Yakın geçmişte, öğrencilerin karıştığı disiplin olaylarının çoğunda karşılaşılan Onur Yasası ihlâlleri:

Bir öğrencinin bir başkasının çalışmasını kendisininmiş gibi sunması, izinsiz yardım alması veya yardımda bulunması.

Birinci suç için standart ceza, üniversiteden bir sömestre uzaklaştırma ve 40 saat üniversite camiası içinde hizmet etmedir. Ayrıca, çoğu üniversite üyeleri, hangi dersde ihlâlde bulunulmuşsa o dersten öğrenciyi bırakmaktadır.

Birden çok ihlâlde (örneğin, aynı derste bir defadan daha çok kopya etme durumunda) öğrenci üç sömestre üniversiteden uzaklaştırılmakta ve kendisine üniversite camiasında 40 ya da daha çok saat hizmet etme zorunluluğu getirilmektedir.

Kaynak

2009/11/07

Lisansüstü Seçimi [Feynman]

MIT’de lisans öğrencisi iken orayı çok sevmiştim. Şahane bir yer olduğunu düşünüyordum ve kuşkusuz lisansüstü okula da orada gitmek istiyordum. Ama Prof. Slater’a gidip niyetimi söyleyince “Seni buraya almayız” dedi.

“Ne?” dedim.

Slater sordu: “Neden lisansüstü okula MIT’de gitmen gerektiğini düşünüyorsun?”

“Çünkü bilimde ülkenin en iyi okulu MIT.”

“Böyle mi düşünüyorsun?”

“Evet.”

“İşte bu sebepten başka bir okula gitmen gerekir. Dünyanın geri kalan kısmının nasıl bir yer olduğunu öğrenmen gerek.”

Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman, sf. 61, Richard Feynman

2009/10/13

Büyük İdealler

İnsanlar Newton gibi büyük bilim insanlarının çalışma isteklerini büyük ideallere bağlarlar. “Tanrıya ulaşmak istedi”, “Fiziğin sınırlarında sır dolu yolculuklar yaptı” falan. Bana komik geliyor böyle şeyler.

Newton cılız bir çocuktu. Bir kilise okulunda yatılı okuyordu. Parlak bir zeka değildi henüz çünkü sıkı çalışan bir öğrenci değildi.

Okulda çocuklar arası çekişmeler çok büyüktü. Ve Newton bir gün dayak yedi. Newton cılızdı, dayağın intikamını dayakla alamazdı. Gece gündüz çalışmaya başladı. Onları derslerde ezecekti. Sonra yemeyi içmeyi unuttu, çalışmaya devam etti.

Newton bir dehaydı. Ancak büyük ideallerle yola çıkmadı. Bilim insanlarının hiçbiri “evreni anlamak” idealiyle yola çıkmaz, çıkamaz. Sadece sevdiği işle uğraşır, sonuçlar evreni anlamayı getirir o kadar. Boşuna kendimizi sıkmaya gerek yok, işimizi yapalım yeter.

2009/10/06

Hafıza Üzerine [Selçuk Candansayar]

Daniel Offer, 1962 yılında sıradışı bir araştırmaya başlar. 14 yaşında 73 sağlıklı erkek öğrenciyle, ebeveynleri, aile ilişkileri, gündelik hayat, cinsellik, karşı cinsle ilişkiler, din, okul gibi konularda yüzyüze görüşmeler yapar ve bunlarla ilgili duygu ve düşüncelerini kaydeder. 34 yıl kadar sonra, onlardan 67’siyle yeniden yüzyüze görüşür. Sonuçlar son derece şaşırtıcıdır. Görüşülen kişilerin hatırladıklarıyla 34 yıl önce söyledikleri arasında büyük farklılıklar vardır. Denekler 14 yaşında sevdiklerini söyledikleri kimi şeyleri, 35 yıl sonra hiç sevmedikleri şeyler olarak hatırlamışlardır. 14 yaşındayken yüzde 28′i okul ve ödevden hiç hoşlanmıyorum demişken, 48 yaşındakilerin yüzde 58′i okul ve ödevden hiç hoşlanmazdım diye hatırlamış. Benzer şekilde 14 yaşında dinin onlara çok yardımı olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 70′ken 48 yaşında sadece yüzde 26’sı o zamanlar dinin kendisine yardımı olduğunu hatırlamış! Offer, sağlıklı insanların bile geçmişlerine döndüklerinde, o zamanki duygu ve düşüncelerini olduğundan çok farklı hatırladıklarını öne sürüyor.

Öyleyse hatırladıklarımızın gerçekten yaşadıklarımız, hissettiklerimiz olup olmadığını yoksa bilmiyor muyuz? Geçmişte çok sevdiğimiz bir şeyi uzun yıllar sonra sevmediğimiz bir şey olarak hatırlayabiliyorsak, belleğimiz ne işe yarıyor? Daha önemlisi, sağlıklı insanların belleği bile geçmişi doğru hatırlamıyorsa geçmişten söz etmenin bir yararı olabilir mi? Kendi hayatımızı yanlış hatırlıyorsak biz kimiz o zaman?
NTV Bilim Eylül 2009 Sayısı, sf. 49-50, Prof. Dr. Selçuk Candansayar

2009/09/04

Mantık Bilimi

Günlük hayatta çok sayıda iddia veya ahkâm (hükümün çoğulu) duyar veya okuruz. Ancak bunların çoğu mantık örgüsünden yoksun olduğu için hem iddia sahiplerinin meramını anlatmaktan uzaktırlar, hem de muhataplarını yok yere yanlış anlamalara, hatta öfkeye sürüklerler. Zaman zaman kavgalara neden oldukları bile olur. Bir insanın, günlük hayatında başkalarıyla iletişimi sırasında okuduklarından ya da dinlediklerinden doğru sonuçlar çıkarmak için, mantık bilimi uzmanı olması gerekmez elbette; ama geçerli bir argüman oluşturmak, meramını daha anlaşılır kılmak için az da olsa mantık bilgisi şarttır. Hemen belirtelim ki, hatalı çıkarsama her zaman bilgisizlik ya da dikkatsizlik sonucu da oluşmaz. İnsanlar, karşılarındakileri yanıltmak için konuşmalarında veya yazılarında bilerek isteyerek hatalı çıkarsama yapabilirler.. Meramlarını net olarak anlatmaktan kaçındıkları zamanlarda da hatalı çıkarımlara başvurabilirler. Böyle durumlarda, doğru ve geçerli akıl yürütme kurallarının tümü olarak adlandırılan mantık, yazılı veya sözlü ifadeleri doğru değerlendirmemizi, nutuklar, söylemler, metinler hakkında doğru yargılara varmamızı sağlar. 
Akıl yürütme, muhakeme, düşünme, ispat ve çıkarım yapma bilimidir, mantık.

2009/08/23

Eğitim Çıkmazı ya da İnsanların Kokuşmuşluğu

Bugüne kadari iyi-kötü elit okullarda okumuş topluluktan herkesin garipsediği hatta karşısında utanmadan kahkahalar attığı öğrenci videoları geziyor ortalıkta. Bu videolarda genelde malzeme ilkokul öğrencileri oluyor. Öğretmenden ölesiye korktuğu için yalan söyleyenler yahut çok basit işlemleri yapamayanlar sanki bu ülkede çok nadir bulunuyormuş gibi video sitelerinde paylaşılıyor, afişe ediliyor; üstüne bir de dalga geçilip, geyik malzemesi yapılıyor. Halbuki bu durum Türkiye’deki öğrencilerin çoğunluğunda mevcut. Liseye gelip de ondalık sayı kavramını bilmeyen, çarpım yapmanın mantığını dahi kavrayamamış yüzbinlerce öğrenci var. Gözlerimle gördüklerim de çok fazla.

İnsanların böyle çarpık bir zihniyete prim vermelerini anlamıyorum. Örnek olarak şu videoyu verebiliriz:


Bu videoda öğrenciler öğretmenden bir sebepten (bilemiyoruz sebep nedir) ölesiye korkuyorlar. Ve yapmakla yükümlü oldukları bir işi yapmadıkları için de birbirlerini suçluyorlar. Öğretmenden korkmalarının muhtemel sebebi dayak (ya da çeşitli öğretmen işkence taktikleri). Ve öğretmen ancak dayak atabilecek kadar aciz zihniyetine yaraşır şekilde çocukların bu halini videoya çekiyor ve internette paylaşıyor.

Buraya kadarı tam bir yüzsüzlük örneğidir. Fakat daha da fenası bunun Facebook profillerinde esprilerle paylaşılmasıdır. Üniversitede okuyan insanlar bile bu videodan çıkarılacak dersleri ve bu durumu yaratan muhtemel sebeplerini düşünmek istemiyorlar. Dahası böyle pişkin bir öğretmene yalvarmak zorunda kalan çocukların yerine bile koyamıyorlar kendilerini. Çünkü muhtemelen çevremizdeki çoğu insan ilkokulda buna benzer muamele gördüğünden, izlediği videoyu tamamen normalleştiriyor. Bu olayda bir sorun göremediği için de, çocuğun hocayı kandırmaya çalışmasını yahut arkadaşının üstüne suç atmaya çalışmasını ancak komik bulabiliyor. Zira videonun ilk yayınlandığı alkışlarlayaşıyorum sayfasında da durum aynı. Video üzerine espriler döndürülmüş.

Daha önceki bir yazımda ilkokulda çarpım tablolarının ezberletilmesi saçmalığına değinmiştim. İnternette bu sıralar bu eylemin muhtemel sonucunu resmeden trajik bir video daha dolaşıyor.


Bu videoda da başkahraman çocuk ezberden okumaya çalıştığı çarpım tablosunu okumayı beceremiyor. 1 kere 1 = 2 demesinden anlaşılacağı üzere düşünme şekli tamamen ezber üzerine kurulmuş. Yine bu öğrenciyi bu hale getirmeyi başaran pişkin öğretmen kamera ile durumu internette anonim hale getirmiş. Bu videoyu ilk kez Facebook’tan izledim. Facebook sayfasında yapılmış yorumlar şu tarzda:

“eheu:D:D”

“ewt :D:D 5 kere 5 16.. daha öğrenmem gerken çok sey varmş:D”

Videoyu üşenmeden Youtube’da arattım. Youtube arama motoruna “çarpım tablosu” yazınca ilk sırada çıkan bu videonun tartışma kısmına geldiğimde ise iyice kendimden geçtim. İlk sayfalar Facebook’takinden daha tercih edilir bir yaklaşım olarak, öğretmene edilen küfürlerle doluydu. Fakat son yazılanlar dalga geçmeyi aratır şekilde iğrençleşmişti. Birkaç kendini bilmez, çocuğun etnik kökenine atıf yaparak, insanlıkla bağdaşmayacak sözler ediyorlardı.

İnsanlardaki analiz yoksunluğu, daha doğrusu duyarsızlığın ve umursamazlığın en uç noktası olarak yorumlanabilecek bu hezeyanlar bu topluma dair hepimizin düşünmesi gereken çok önemli işaretler aslında. Ortada eğitim sisteminin ne halde olduğunun açık kanıtı olan böyle videolar (ve milyonlarca insan) varken, birilerinin çıkıp dalga geçmesi, başka birilerinin de olayı ırkçılığa kadar vardırması içinde yaşadığımız toplumun ne denli tehlikeli, vurdumduymaz, pasif ve düşüncesiz olduğunu belgeliyor. Aslında hepimizin ürpermesi gereken korkunç bir sessizliği, kabullenmişliği açıkça ortaya seriyor. Okumuş insanların dahi bu videoları espri malzemesi yapabilmesi, eğitim denen şeyin neyi nereye vardırabileceğini kestirememesi ve bu durumun böylesine normal karşılanması (özellikle üniversiteli camiada) insanı içinde yaşadığı ülkenin geleceğine dair karamsar düşüncelere itmeye fazlasıyla yetiyor.

Peki yapılması gereken nedir? Bana göre bir şey açık: Bu insanlardan umut kesilmeli. O Facebook yorumlarını yapanlar, Youtube’da ırkçılık yapanlar zaten yitip gitmiş insanlar; sağda solda memleketi kurtarmak için ağızlarını her türlü seviyesizlikle açıp, bu konulara gelince geyik yapan kişiler bunlar. Öğrenci kurtarılacaksa, önce öğretmen ıslah edilmeli. Ve öğretmenlik kurumu düzenlenmeli, bugün kadroları dolduran onlarca niteliksiz öğretmen temizlenmeli. Müfettişler sıkı çalışmalı ve yukarıda durumların yaşandığı okullarda, bu durumdan sorumlu olan öğretmenlerin meslekten çıkarılmasına kadar cezalar verilmeli. Ardından öğretmenliğin “devlete kapağı atmak” şeklindeki konumu düzenlenmeli, sıkı bir liyakat sistemi getirilmeli (Bugün olduğu gibi eş-dost ilişkisine dayanan tarzda liyakat sistemi değil tabii). Hatta pasif kalan ve başarısız olan öğretmenlerin sözleşmesine son verilmeli. Öğretmenlerin (ve tüm devlet memurlarının) içinde bulunduğu rahatlık balonu patlatılmalı, insanlar çalışmaya zorlanmalı.

Tabii ki nihai hedef bu değil. Bu sadece bir ara çözüm. Kalıcı çözüm olarak ise, toplumda eğitim yüceltilmeli ve bir huzurlu bir toplumun ne askeri güç, ne ekonomi; sadece eğitimle yaratılabileceği anlaşılmalı. Bilinçli insan yetiştiği sürece zaten kimsenin bir şeye zorlanması gerekmeyecektir.

Tabii bunlar ütopyadır ama biz yazdık dursun. Belki bu yazıyı okuyan birisi Milli Eğitim Bakanı olur, belli mi olur?