2012/05/29
2012/04/29
Muhafaza [Schopenhauer]
Bir insanın okuduğu her şeyi muhafaza etmesini istemek, yediği her şeyi midesinde muhafaza etmesini istemekten farksızdır. Yediği şey onu bedenen, okuduğu şey de zihnen beslemiştir ve o bunlarla ne ise o olmuştur. Nasıl ki beden kendisiyle türdeş olanı hazmederse, bir insan da kendisini ilgilendiren-dikkatini çeken şeyi muhafaza edecektir; bir başka deyişle onun düşünce sistemiyle örtüşen yahut amaçlarına denk gelen şeyi bünyesinde alıkoyacaktır. Tabiatiyle herkesin hedefleri vardır, fakat çok azı bir düşünce sistemine benzer bir şeye yaklaşır. Bu sebepten ötürüdür ki bu insanlar hiçbir şeye nesnel bir alaka göstermezler ve okuduklarından hiçbir şey öğrenmezler; okuduklarından hiçbir şey hatırlamazlar.Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 68-69.
2012/04/28
Bir Online Ders ve Öğrettikleri
Bu dönem Stanford'un online olarak açtığı Probabilistic Graphical Models dersini dinliyorum. Tez yazmanın yanı sıra, başka bir sürü iş olduğu için, ödevlerin genellikle yarısını son 2 gecede zar zor yetiştirebiliyorum, bazılarını tam yapıyorum, bazılarını ise pas geçiyorum. PGM benim bugüne kadar aldığım ve aşağı yukarı 15 kişiye yüzyüze verilen TÜM klasik derslerden çok daha ağır. Onlarca ödev verip, hepsini notlandıracak otomatik bir sistem kurmuşlar. İçine kod yazılması gereken programcıklar hazır indiriliyor ve ödevleri bitirmek bazen 2 veya 3 geceyi de aşıyor. Tek kelime etmek gerekirse, bence enfes. Dersin şartlarını sağlayamasam da, bir daha açıldığında kesinlikle tekrar kayıt olmayı düşünüyorum.
Bu durum, bizim lisansüstü derslerinin ne denli işe yaramaz olduğunu da gösteriyor. Dünyanın öteki ucundaki bir üniversitede bir hoca ve bir grup asistan, onbinlerce kişiyi değerlendirecek sistemleri hazırlıyor ve ödevleri hazırlıyorlar. Üstelik ders, bugüne kadar aldığım derslerin çoğundan da daha öğretici bir içeriğe sahip. Burada bir veya iki neye yaradığı belli olmayan vizeyle ölçülen derslerin sonucunda hiçbir şey öğrenilmiyor. Bazı hocalar ödevleri yığmaya çalışıyorlar fakat onlar da genelde bir şekilde değerlendirmeye yeterince vakit ayıramıyorlar. Çünkü derslerine yardım edecek yeterli araştırma görevlileri yok. Sorun çok sistemik.
Aksaklıkların sebeplerini geçtiğimizde, benim görüşüm, bu derslerin yaygınlaşmasıyla, klasik bir lisansüstü programında -en azından dersler- tamamen anlamsız olacak (Gerçi hali hazırda zaten anlamsızlar, ama anlamlı diye savunanların savunacak hiçbir şeyi kalmamış olacak). Araştırma konusunda bir şey söylemek için hala erken. Ama gün geldiğinde en yakın üniversiteye gidip yüzyüze araştırma yapmak da anlamsızlaşmış olacak.
Bu durum, bizim lisansüstü derslerinin ne denli işe yaramaz olduğunu da gösteriyor. Dünyanın öteki ucundaki bir üniversitede bir hoca ve bir grup asistan, onbinlerce kişiyi değerlendirecek sistemleri hazırlıyor ve ödevleri hazırlıyorlar. Üstelik ders, bugüne kadar aldığım derslerin çoğundan da daha öğretici bir içeriğe sahip. Burada bir veya iki neye yaradığı belli olmayan vizeyle ölçülen derslerin sonucunda hiçbir şey öğrenilmiyor. Bazı hocalar ödevleri yığmaya çalışıyorlar fakat onlar da genelde bir şekilde değerlendirmeye yeterince vakit ayıramıyorlar. Çünkü derslerine yardım edecek yeterli araştırma görevlileri yok. Sorun çok sistemik.
Aksaklıkların sebeplerini geçtiğimizde, benim görüşüm, bu derslerin yaygınlaşmasıyla, klasik bir lisansüstü programında -en azından dersler- tamamen anlamsız olacak (Gerçi hali hazırda zaten anlamsızlar, ama anlamlı diye savunanların savunacak hiçbir şeyi kalmamış olacak). Araştırma konusunda bir şey söylemek için hala erken. Ama gün geldiğinde en yakın üniversiteye gidip yüzyüze araştırma yapmak da anlamsızlaşmış olacak.
2012/04/24
Okumak Üzerine [Schopenhauer]
Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir. Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. Fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir; ve sonunda onlar bizden ayrılır, geriye kalan nedir? Dolayısıyla öyle olur ki çok fazla - yani neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder, tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni, mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir, zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar. Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlığı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekliğini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir, keskinliğini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider.Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, sf. 61-63.
Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.
2012/04/23
Kitle
Bugun metroya bindigimde etraftaki bira siseleri, bircok pet sise ve envai cesit cop ve daha da ilginci sigara izmaritleri dikkatimi cekti. Cikarimi yapmak cok basitti - belli ki Galatasaray'in bir maci vardi ve benim elbette ki bundan haberim bile yoktu. Seyrantepe istasyonuna gidecek olan taraftarlar metrodan gecmisti.
Daha once de metro istasyonunda sigara icenlerle karsilasmistim. Hatta ben topluluk psikolojisine bulasmamayi tercih etmistim ama gozu benden daha kara olan kiz arkadasim bu insanlara mudahale edince, 4-5 kisiden temiz dayak yemenin esigine de gelmistim.
Olayi dogrudan futbola veya taraftara baglamak istemiyorum; daha cok olayin kitle psikolojisi icine giren adina insan denemeyecek bircok yaratik ile ilgisi var. Tek basina bu eylemi yapmak isteyen fakat cesaret edemeyen bu sahislar, kitleler halinde bulustuklarinda bunu yapabiliyorlar; cunku onlara karisabilecek kimse yok.
Burada olayin odagina sigarayi da almak istemiyorum. Bence, isin fenasi, sigara yasaginin toplu ihlali bu gibi durumlarin en hafifi. Sahsen boyle bir grubun tecavuz, yagma gibi olaylar cikarmayacaginin da garanti edilemeyecegini dusunuyorum. 6-7 Eylul gibi vakalarin 'siradan' vatandas tarafindan gerceklestirildigini zaten biliyoruz.
Bir arkadasa, 'O sigarayi orada icen insan N kere dunyaya gelse, gene de benim guc sahibi oldugum bir ortama girmesin bence' dedim. Ileride de eger kendime ait bir ufak alanim dahi olsa, bu tarz insanlari olabilecek en asagi seviyeye koyardim - belki insan yerine bile koymazdim. Cunku bunlar Schopenhauer'in deyisiyle 'irade'ye en saf halleriyle teslim olmus, icgudulerinin, hayvani yonelimlerinin farkina dahi varamayan, dunyaya neden geldikleri de belli olmayan - dahasi dunyada 'olsalar da olmasalar da' dunya icin hicbir sey farketmeyecek olan insan suruleri. Bunlarin dizlerine-vur-tepkiyi-al veya caninin istedigi gibi manipule et, kullan. Ideal vatandaslar.
Insanin gorevi bunlarla bas etmek degilse, ne olabilir baska?
Daha once de metro istasyonunda sigara icenlerle karsilasmistim. Hatta ben topluluk psikolojisine bulasmamayi tercih etmistim ama gozu benden daha kara olan kiz arkadasim bu insanlara mudahale edince, 4-5 kisiden temiz dayak yemenin esigine de gelmistim.
Olayi dogrudan futbola veya taraftara baglamak istemiyorum; daha cok olayin kitle psikolojisi icine giren adina insan denemeyecek bircok yaratik ile ilgisi var. Tek basina bu eylemi yapmak isteyen fakat cesaret edemeyen bu sahislar, kitleler halinde bulustuklarinda bunu yapabiliyorlar; cunku onlara karisabilecek kimse yok.
Burada olayin odagina sigarayi da almak istemiyorum. Bence, isin fenasi, sigara yasaginin toplu ihlali bu gibi durumlarin en hafifi. Sahsen boyle bir grubun tecavuz, yagma gibi olaylar cikarmayacaginin da garanti edilemeyecegini dusunuyorum. 6-7 Eylul gibi vakalarin 'siradan' vatandas tarafindan gerceklestirildigini zaten biliyoruz.
Bir arkadasa, 'O sigarayi orada icen insan N kere dunyaya gelse, gene de benim guc sahibi oldugum bir ortama girmesin bence' dedim. Ileride de eger kendime ait bir ufak alanim dahi olsa, bu tarz insanlari olabilecek en asagi seviyeye koyardim - belki insan yerine bile koymazdim. Cunku bunlar Schopenhauer'in deyisiyle 'irade'ye en saf halleriyle teslim olmus, icgudulerinin, hayvani yonelimlerinin farkina dahi varamayan, dunyaya neden geldikleri de belli olmayan - dahasi dunyada 'olsalar da olmasalar da' dunya icin hicbir sey farketmeyecek olan insan suruleri. Bunlarin dizlerine-vur-tepkiyi-al veya caninin istedigi gibi manipule et, kullan. Ideal vatandaslar.
Insanin gorevi bunlarla bas etmek degilse, ne olabilir baska?
2012/04/08
Enfes Bir Konuşma - Ken Robinson
2012/04/04
Okumak [Schopenhauer]
[O]kumak söz konusu olduğunda geri durabilmek (nerede duracağını bilmek) çok önemli bir şeydir. Geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası, zaman zaman neredeyse salgın halinde yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı, sırf bu yüzden okumaktan ısrarla uzak durmaktır denebilir, sözgelimi sebepsiz gürültü, şamata koparan, hatta yayın hayatına çıktıklarının ilk ve son yılında birkaç baskıya ulaşabilen, sonra da unutulup giden siyasi veya dini risaleler, romanlar, şiirler ve benzeri böyledir. Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak icin ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafaların eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetiyle tanıtır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insani eğitir...Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
2012/03/25
Akademi İşletmesi [Murat Belge]
Murat Belge, 25/03/2012, Taraf, Link
Akademik hayatta “nicelikler” konuşmaya başlayalı beri (çok daha fazla sayıda üniversite, kampus vb, çok daha fazla sayıda öğrenci, çok daha fazla sayıda hoca), “mass society” hükümleri burada da işlemeye başladı. “İşleme” belki durumu anlatmak için doğru fiildir. Çünkü şimdilerde üniversiteler “işletme” olmuş durumda.
Büyük nicelikleri ancak genel kurallar ve yasalarla “sevk ve idare” edebilirsiniz. Genel kurallar ve yasalar, mecburdur, başka türlüsü olmaz, “ortalama”ya, “standart” olana meylederler. “Ortalama”, “nitelik” için en ölümcül şeydir. Ancak çeşitli “ortalama”ların arasında plan-dışı oluşmuş yarık ve çatlaklardan yeşerir nitelik. Kötülükten, yoksunluktan çıkabilir; “ortalama”dan çıkamaz.
Niceliklerin belirleyici olduğu yüksek öğretim kurumlarına “işletme” girdikçe, sakat bir dünya görüşünün taşıyıcısı olan terminolojisiyle (“performans”, “rantabilite”, “rasyonalite” –tabii kendi özel tanımlarıyla) buralara egemen oldukça, akademik hayatın olmazsa olmazı “nitelik” kendine kaçacak delik arıyor. Aramak zorunda çünkü bu yeni hegemon, işletme, onu görürse kılığını beğenmeyebilir, havasından hoşlanmayabilir, örneğin bir “Rotary Club”a bir “talk” vermeye giderse “performance”ının parlak olmayacağından endişelenebilir. Kısacası, nitelik, İşletme’nin gözüne ilişmemeye dikkat etmelidir.
Bu yeni gidişat başlayalı beri, akademik hayatta, İşletme’nin dışında, bir yeni karakter daha zuhur etmiştir; Performans. Bu, kendi başına bir “şahsiyet” olmakla birlikte, aynı zamanda üniversitede çalışan herkese gidip onunla “yekvücut” olabilmektedir: “Profesör X’in performansı”, “Doçent Y’nin performansı” ve “Asistan Z’nin performansı” olabilmektedir. “Performans”ın ortaya çıkmasından bu yana, bu X, Y ve Z’nin yazı ve yayınları, verdikleri dersler, çeşitli entelektüel etkinlikleri, yazı yazmak, ders vermek, belirli bir amaçla bir etkinliğe katılmak biçiminde görülmez olmuşlar ve onun “performans”ları haline gelmişlerdir. Hani birisiyle (tercihan ünlü) birlikte, yan yana, fotoğraf çektirmekten hoşlanan insanlar vardır. Bugünlerde akademik dünyada yeri olan pek çok kişi “Performans”la fotoğraf çektirmek peşindedir.
Tabii “Performans” öyle önüne gelenle ve her durumda fotoğraf çektirmek zorunda değil. Ölçütleri o koyuyor. Örneğin, “haftada en az 12 saat ders” diyor. O böyle deyince, bu da bir “nicelik” ya, son analizde, “12 saat” ön plana çıkıyor. “Ders” ne, nasıl? O, çok önemli olmaktan çıkıyor. Çünkü o “nitelik” dediğimiz saçma şeye özgü, ölçmesi zor bir modalite. “Nitemetre” falan diye bir şey henüz icat olunmamış. Ama “saat” sayması kolay. Kolay olduğu gibi üstelik “nesnel”, “olgusal” ve “istatistiği yapılır” bir şey.
“Yayın” demiştik. Akademik dünyada, burada bulunan insanların hep düşüncelerini yazmaları beklenmiş ve istenmiştir. Niye? Çünkü burada bulunan insanlar, genellikle ve tanım gereği, çok bilen ve oldukça iyi düşünen insanlardır; o halde bilgi ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaları iyi olacaktır. Bunlar böyle giderken işin içine Performans girince gene mahiyet değişir. Bir kere, “yayın” dedik de, nerede yayın? Öyle önüne gelen yerde yayın olur mu? Olmaz, olmamalı. “Bilgisini insanlarla paylaşması iyi olur” demiştik ama bu iş o kadar basit bir iş değil. Bir kere bilgisinin “bilgi” olduğu kesinleşmeli. Şöyle olur, böyle olur derken, olayın sırrı çözülmüş, formül bulunmuş: Citation Index!
“Bir yazım yayımlandı.” “Ya, nerede?” “Dergide.” “Dergi Citation Index’e giriyor mu?” “Ne bileyim ben? Herhalde girmiyor.” “O halde herhangi bir şey yayımlamadın.”
Performans, ciddi bir karakter. Onun yanından öyle çaktırmadan süzülüp geçmek yok. Kırtıpil görünüşü birini hemen tesbit ediyor: “Adınız ne?” “Adım Ahmet Hamdi Tanpınar, efendim.” “A, evet, hatırladım. Haftada kaç saat ders veriyorsunuz?” “Üç, efendim!” “Çok az, olmaz. Üstelik, öğrencilerden işitiyorum, İlyada’dan giriyormuşsunuz, mahur makamından çıkıyormuşsunuz. Öyle olmaz. Tek konu, tek amaç, iki hedefiniz olabilir, o kadar. Peki, yayın?” “Nasıl yayın?” “Yani bu yıl ne yayımladınız?” “Evet, bir roman yayımlamıştım, adı Saatleri Ayarlama Enstitüsü.” "Güzel. Citation Index’te yeri var mı?” “Ne buyurdunuz, efendim? Orası neresi?”
Mükâleme böyle gider.
Tanpınar’ın “performans”ı memnuniyet verici olmaktan uzaktır.
2012/03/20
Klasik Eğitim [Schopenhauer]
Klasik eğitimin mutat sınıflarından geçmiş ve her şeye rağmen cevvaliyetini kaybetmemiş olan herhangi birisi kendini çok sınırlı bir kurtuluş imkânına sahip biri olarak düşünebilir. Okulda parlak çocukların büyüyüp de hayata atıldıklarında aynı başarıların arkasını getiremedikleri hep söylenegelmiştir. Bir çocuğun okulda öğrenmeye gönderildiği ve başarı değerlendirmesinde esas alınan şeyler aslında aklın ne en yüksek ne de en yararlı melekelerinin kullanımını gerektirmez. Hafıza (onun da en aşağı türü) ihtiyaç duyulan temel melekedir; gramer, diller, coğrafya, aritmetik vs. derslerini belleyip ezbere tekrar ederken onun için bu kadarı yeterlidir. O kadar ki, böyle bir teknik hafızaya en yüksek derecede sahip olup da çocuk dikkatinden daha güçlü ve daha doğal bir ilgi talep eden başka şeylere karşı çok daha az yatkın olan bir çocuk okulda en başarılı, en gözde talebe olacaktır. Konuşulan dilin bölümlerinin tariflerini, dört işlem kaidelerini, yahut Grekçe bir fiilin çekimlerini ihtiva eden düsturlar toplamının on yaşındaki bir okul çocuğu için hiçbir cezp edici tarafı yoktur, meğer ki bir vazife olarak bunlar ona başkaları tarafından yükleniyor, yahut başka şeylere karşı yeteri kadar ilgi ya da iştiha duymamasından kaynaklanıyor olsun. Ancak kendisine belletilenleri muhafaza edebilen, ve ne ayırt etme yeteneğine ne de oynayıp eğlenme ruhuna sahip, cevval bir akıldan mahrum, bünyece hastalıklı bir çocuk genellikle okulun tam aradığı çocuktur.Arthur Schopenhauer, Okumaya ve Okumuşlara Dair, sf. 12-13.
Diğer taraftan okulda tembel, haylaz bir çocuk, sağlığı ve neşesi yerinde, kan dolaşımını ve kalbinin vuruşlarını hisseden, bir nefeste ağlamaya da gülmeye de hazır çocuktur. O küflü imla kitabı üzerinde uyuklamak, öğretmeninin peşi sıra kaba ve incelikten yoksun beyitleri tekrarlamak, yazı masasında saatlerce çakılı oturmak, kayıp zamanının ve çocukça eğlencelerinin ödülünü Noel ve Yaz tatillerinde değersiz mükâfat madalyalarıyla almak yerine, top ve kelebek peşinde koşmayı, yüzünde açık havayı hissetmeyi, engin vadileri yahut gökyüzünü seyretmeyi, bir kır patikasını takip etmeyi, tanıdıkları ve arkadaşlarının küçük kavgalarına karışmayı, peşinde koştukları şeylere katılmayı tercih edecektir. Elbette çocukları mutat dersleri öğrenmekten alıkoyan, yahut bu değersiz takdir payelerine ulaşmalarını engelleyen bir aptallık derecesi vardır. Fakat aptallık addedilen şey çoğu kez ilgi eksikliği, dikkati belli bir nokta üzerinde yoğunlaştıracak yeterli saikten yoksunluk, okul eğitiminin kuru ve anlamsız meşguliyetlerine katlanmayı sağlayacak bir özdisiplin becerisi noksanlığıdır. En yüksek kabiliyetler bu değersiz meşguliyetlerin ne kadar fevkinde ise, en kör ya da küt olanları da o kadar altındadır. Hep biliriz, en büyük deha sahibi insanlarımız, okulda yahut üniversitede elde ettikleri dereceler bakımından en seçkin olanlar değildir.
Swing in a Round
Hep sıkıcı ve uzun şeyler yazacak değilim ya... Benim bir-iki gündür
eğlendiğim şu şarkıyla, konsepte aykırı okurları neden eğlenmesin?

