2012/01/25

Bizimkilere Düşselerdi...

Bu blogu 2008'in Ağustos ayı gibi açtığımı hatırlıyorum. Elbette o zamandan kalan hiçbir yazı yok. Çünkü blogu ilk olarak garajimdakiejderha.wordpress.com adlı bir adreste yayına sokmuştum. Sonra garajimdakiejderha.com'a taşıdım, hem kendi alanımda, sonraları ise Blogger alanında açarak... Garajımdaki Ejderha analojisinin internette pek çok fikir ayrılığı içinde olduğum bir grup tarafından benimsenmesi üzerine, konsepte aykırı'ya geçmiştim.
Amacım aslında eğitim, bilim vs. gibi çetrefilli konulara girmek değil de, kısa kısa (Twitter) tadında postlar yazacağım bir blog oluşturmaktı. Sonradan aşağıda gördüğünüz yazıyla işler değişti... Yazı tahminimce 2008'in sonunda yayınlandı. Sonra bu blog pek çok taşınma yaşadığından, orjinali kimbilir hangi dosyada, bulmak zor. Fakat 2009 ortalarında bu yazıyı bir forum olduğu gibi kopyalamıştı, şimdi tekrar oradan bir vesileyle görünce aklıma geldi, buraya aktarayım dedim. Söylemeliyim ki bu yazının hem yazılış şekli hem de üslubu bugün bana oldukça çocuksu geliyor aradan 3-4 yıl geçtikten sonra... Ama yine de bu blogun ruhuna uygun bir yazı bence. Dursun.
Albert Einstein hakkında "çocukluğunda konuşamazdı", "matematiği zayıftı" gibi şeyler sıkça söylenir. Araştırılırsa bunların gerçekdışı olduğu görülür. Einstein'in hayatında okullarla hep bir sıkıntısı olduğu doğrudur. Ancak bu sıkıntının büyük kısmı küçükken karşılaştığı matematik ve dil sorunları değil, okulların ödev, sınav ve başka disiplin uygulamalarıdır.

Einstein okuduğu liseyi disiplinine alışamadığı için değiştirmiştir. Bitirdiği üniversite olan Politeknik Enstitüsü'nün sınavlarını da bir kaç kez denedikten sonra kazanabilmiştir. Ancak gençken matematik ve fizik derslerinde bir problemi yoktur.

Üniversite çağına gelelim. Einstein'ın Einstein olabilmesinin en büyük sebebi İTÜ (veya Türkiye'deki herhangi bir üniversite) gibi bir üniversitede okumamış olmasıdır. Peki bu üniversitelerin karakteristik özelliği nedir: Disiplin ve baskı. Burada yerden yere vurduğum profesörlerin en önemli özellikleri budur. Dünyaca ünlü olsalar bile sahip oldukları kısır ve saçma disiplin-not anlayışı. Notun öğrencinin azmini ve disiplinini gösterdiğine dair batıl inançları ve dogmaları.

Einstein'ın okuduğu okulda yoklama diye bir şey yoktu. Sadece sene sonunda tek veya iki sınav olurdu. Bu sınavları da Einstein, her derse gidip not tutan bir arkadaşının yardımlarıyla geçerdi. Sınavlara bir ya da iki ay kalana kadar derse gitmez, evinde 19. yüzyıl fizik teorisyenlerini okurdu. Son bir, iki ay sınavlara arkadaşıyla birlikte çalışırdı. Sınavlara girdikten sonra hissettiği duyguları sonradan şöyle açıklamıştır:
Sınavlar beni o kadar çok sıkıyordu ki, sınavlardan çıktıktan sonra herhangi bir bilimsel problem üzerine düşünmek istemez hale geliyordum. 
Kendisine aynen katılıyorum.

Zaten Einstein çok sonraları yapabildiği tüm işlerin demokrat İsviçre sistemi sayesinde olduğunu ve özellikle okuldaki bu özgür sisteme borçlu olduğunu söylemiştir. Böyle olmuştur ki, Patent bürosunda çalışan bir memurken dünyayı değiştiren dört makalesini aynı sene içerisinde yayınlamıştır.

Türkiye'de açıp bilim tarihi bile okumayan profesörler kurdukları sisteme bakmak yerine suçu öğrenciye atmaktalar. Öğrencinin tembel olduğunu, azmedemediğini söylüyorlar. Öğrencinin azimle çalışmasına bile kasten engel oldukları halde.

Einstein in yine bu blogda daha önce alıntısını yaptığım bir sözünü tekrar ederek bitiriyorum:
Modern eğitim sisteminin bilimsel araştırma merakını öldürmemiş olması neredeyse bir mucizedir. Çünkü narin bir çiçeğe benzeyen araştırma merakı en çok özgürlük duygusuna ihtiyaç duyar. Araştırma merakının ödev ve zorlama duygusundan kaynaklandığına inanmak ciddi bir hatadır.
Önünde saygıyla eğilmek lazım.

Not: Einstein'in bu yazida bahse konu olan diger sozlerini de surada alintilamistim...

2012/01/06

Hayatın İçinden (4): Yolda Sigara İçenler

Her sabahki standart işkence... Zorla uyanıp, hazırlanıp, okula gidiyorken maruz kalıyorum bu tiplere. Her taraftalar ve korkunç yaygınlar. Yolda, hiçbir mahsuru yokmuşcasına, ağızlarından çıkan ve inanılmaz rahatsız edici dumanın kime gittiğinin hiçbir önemi olmadığını düşünerek yürüyorlar. Baca gibi etrafa epey hacimli dumanlar yayıyor, sabah sabah daha uyanmadan insanı dünyadan soğutuyorlar. Bu bana her gün oluyor. Her gün.

Sigara kapalı alanlarda yasaklandığında, çıkan itirazların tam bir gerizekalılık hâli olduğunu düşünmüştüm. Ben ki, sokakta dahi önümde sigara içen birisi yürüdüğünde, durmadan o iğrenç dumanı soluyup, dünyadan daha fazla soğumamak için ya duruyor ya da önümdekini geçmek için hızlanıyorken, aynı işkencenin çok daha büyük halini kapalı yerlerde çekmemek için dışarda bir yerde oturmaz olmuştum. Yasak o kadar iyi geldi ki, o günleri hatırlamak bile istemiyorum. Akşam Beyoğlu'nda bir yerde oturmak demek, atletime kadar sigara kokmak demekti benim için. Saçlarımın kokusundan dolayı, duş almadan yatamazdım. Şimdi en azından rahatça "içeride" oturabiliyorum.

Şimdiyse, sigara içmenin halka açık her yerde yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Açık ve net. Bu durumu açıkça ifade etmekten de hiç çekinmiyorum. Ben nasıl yolda tanımadığım birini ağzımın kokusuna maruz bırakma hakkına sahip değilsem, kimse de yolda, otobüs durağında, yaya geçidinde beklerken bana bunu yapma hakkına sahip değil.

Üstelik olay sadece "yol" ile sınırlı da değil. Bu tipler sizi, İstanbul'da sahilde şehrin berbat sokaklarından, ortalama nobranlığından kaçabileceğiniz deniz kenarındaki yerlerde de yalnız bırakmıyorlar. Mesela, hasbelkader oturmaya gittiğim yerlerde bir takım adamlar ve kadınlar yan masaya oturuyor, "açık havada" olmanın verdiği güvenle sigara dumanını olduğu gibi üstünüze üfleyebiliyorlar. Üstelik dumanın bizim masalara doğru geldiğini farketseler de istiflerini pek bozmuyorlar. Genelde, bu insanlar oturduktan sonra, kalkmalarını bekleyemeden ben kalkıyorum. Bu tipler, genelde yan masadaki insanın kendilerinden rahatsız olup kalktığını anlayacak zeka seviyesine sahip olmuyorlar. Veya nadiren bu zeka seviyesinde insanlarla karşılaşırsam da, bundan ahlaki bir kaygı duymayacak kadar yüzsüz oluyorlar. (Zaten dünyanın sorunu da budur. Genelde zeka olmaz. O varsa ahlak olmaz. Çoğunlukla ikisi de olmaz. (Bir tane arkadaşım var, sürekli takıldığım ve aşırı sigara içen. Adamda rahatsız ettiğini anlayacak zeka ve bu durumdan rahatsız olacak kadar da ahlak var. Sigarasını kıyıda köşede içiyor, yolda yürürken içmiyor. Aynı masada oturuyorsak, yüzümüze gelmemesi için akrobatik hareketlere kalkışıyor mecburen. Olur da dumanı yutarsam, neler yaptığımı yazmak istemiyorum.))

Bir gün Batıda veya Doğuda "ileri" bir medeniyet kurulacaksa, ölçütü bu insanlara yapılan muamele olmalı bence. İnsanların "hepsinin", ortalık yerde sigara içmeyi ayıp gördüğü, bu eylemin sigara içmeyen insanlara ne büyük bir zulüm olduğunu anladığı bir yer, gerçekten ileri bir medeniyet sayılabilir. Böyle yerlerde, Türkiye'de gördüğümüz tipten sorunların hiçbiri yaşanmaz. Günlük hayatta bu kadar hassas olabilen insanlar, siyasi açıdan bunca vahşetin yaşanmasına -mesela- izin vermezler. Böyle bir toplumda, ortalık yerde sigara içenler horlanır ve dışlanırlar.

Pek de güzel olur.

2011/12/18

Tarih [Mahcupyan]

[Y]eniden insaci bakis acisindan tarihsel olgular yorumdan ve deger yargilarindan bagimsiz olarak, "orada", disimizda kesfedilmek uzere durmaktadirlar. Bunlarin biraraya gelmesi tarihcinin dogru sorular sormasina ve anlamli bir tarihsel aciklamanin uretilmesine vesile olur. Dolayisiyla karsimizda bakan kisiye gore degisen goreli bir gecmis bulunmaz. Gecmis tek ve sabittir. Eger tarihci notr bir sekilde bu gecmise yaklasacak olursa, uretecegi tarih de "dogru" olacak; gecmisi yasandigi bicimiyle yeniden insa edecektir. 
Yeniden insaci yaklasim acisindan degisimin oznesi, kacinilmaz olarak tekil tarihsel olgularin icinde aranacaktir. Bunlar bazen bir kralin iradesi, baska bir zaman da bir savasin belirli bir sekilde sonuclanmasi olarak ortaya cikabilir. Ama degisimin olup olmamasi, yonu ve miktari daima onemli bir veya birkac olayla aciklanabilir. Boylece ortaya "iradi" bir tarih anlayisi cikar: Tarihsel olgularin temelinde insanlarin yanilgilari veya basiretleri aranir. 
Son yillarda yasanan tartismalarin sonucu olarak bugun yeniden insa yaklasimini bu denli kati bir bicimde savunan tarihcilerin sayisi epeyce azalmistir. Artik tarihcinin onyargisiz bir sekilde gecmise bakmasinin olanakli olmadigi, olgularin ancak kafamizda daha onceden sekillenmis sorular isiginda birer "tarihsel olgu" olarak deger kazandigini hemen herkes kabul etmektedir. Ne var ki bu sinirlamalar, gecmisin bizim disimizda bilinebilir bir gerceklik alani olarak var oldugu varsayimini kiramamistir. Yeniden insaci tarihciler icin, her ne kadar bir tarihcinin olgular karsisinda tamamen notr olmasi mumkun olmasa da; kendini bilen bir tarihci, bu sinirlamayi mumkun oldugunca asacak ve gecmisi yasanana yakin bir bicimde ortaya koyabilecektir. 
Yeniden insaci yaklasimin ampirizmine ve pozitivizmine karsi yukselen modern tepkiler, tarihcinin islevinin bir "yeniden" insa degil, ancak bir insa olabilecegini ortaya atmistir. Diger bir deyisle tarih, eldeki olgulardan hareketle gecmisi aynen yasandigi gibi yeniden urettigini iddia edemez; cunku bu olgulari secen, onlari onem sirasina gore dizen kendisidir. Dolayisiyla tarihci onundeki olgulari ister istemez bir model icinde ele alir. Bunun anlami, daha olgulara yonelmeden once tarihcinin kafasinda bir aciklayici kuramin bulundugudur. Aksi halde hicbir olgu kumesi aciklayicilik ozelligine sahip olamaz.
Bati'yi Anlamak: Zihniyet, Degisim ve Kriz. Etyen Mahcupyan. sf. 69-70.

2011/12/16

İsteme [Schopenhauer]

Gerçekte, bir amacın ya da sınırın olmaması istemenin özünde vardır. Çünkü o, sonsuz bir didinmedir. [...] Bu, kendisini, istemenin nesnelleşmesinin en alt basamağındaki en yalın kalıpta, açıkçası yerçekiminde de gösterir. Gördüğümüz gibi yerçekimi bir didinip durmadır, sonuçtaki hedefin olanaksızlığı açık olsa bile bir didinip durmadır. Çünkü yerçekiminin istediği gibi, varolan bütün özdek (madde demek oluyor - KA) bir kütlede toplansaydı, bu kütleçekiminin içinde, merkeze ulaşma uğraşında, gene de katılık ya da esneklik biçiminde içe girilmezlikle bir savaşım olacaktı. Dolayısıyla, özdeğin didinmesi olsa olsa engellenebilir; ama hiçbir zaman sonuca ya da doyuma ulaştırılamaz. İstemenin bütün görüngülerindeki (fenomenlerindeki - KA), bütün devinimlerindeki durum budur. Ulaşılan her amaç, yarıştaki yeni bir basamağın başlangıç noktasıdır. Bu, sonsuza dek sürer. Bitki tohumdan sapa, saptan yaprağa geçerek görüngüsel varoluşunun tomurcuk, meyve aşamalarına ilerler. Meyve aşaması, yeni tohumun başlangıcıdır eski döngüde koşacak yeni bir bireyin başlangıcıdır olsa olsa. Bu, sonsuz zaman boyunca böyle gider. Hayvanların yaşam yolu da buna benzer. Döllemek, doğurmak onların yaşamının doruğudur. Bir kez doruğa ulaştığında, ilk bireyin yaşamı er geç azalmaya başlar. Bu arada, yeni bir yaşam, doğadaki türün korunmasını, aynı görüngünün yinelenmesini sağlama bağlar. Gerçekten, her organizmada özdeğin yenilenip durmasını olsa olsa bu sürekli baskının, sürekli değişmin belirmesi diye görmeliyiz. Fizyologlar, devinimde tüketilen özdeğin yerine zorunlu olarak konduğunu kabul etmiyorlar artık. Çünkü, makinedeki eskiyip aşınma durmadan yiyecekle gelen şeye denk değildir kesinlikle. İstemenin doğasını açığa vurmasının özünde bengi (ebedi - KA) oluş, sonsuz bir akış vardır. Aynı şeyi insan esinlerinde, isteklerinde, istememizin en son amaçları olan bu maskaralıklarda da görürüz. Ama bir kez onlara ulaşınca artık gözümüze aynı görünmezler. Böylece, hemen unutulurlar, modaları geçer (Kabul etmesek de). Uçup giden yanılsamalar gibi neredeyse her zaman bir yana bırakılırlar. Hâlâ dilediğimiz bir şey olduğu sürece kendimizi düpedüz talihli sayarız. Böylece istek doyuma, doyum da yeni bir isteğe geçer durur. Oyun durmadan, tökezlemeden sürer gider. Birinden ötekine bu geçiş hızlıysa mutluluk, yavaşsa üzüntü diye adlandırılır. Onun kımıltısızlığı kendini korkunç, alıklaştırıcı sıkıntıda, belli bir nesnesi olmayan cansız özlemde, öldürücü isteksizlikte gösterir.
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer, sf. 103-104.

2011/12/02

Tasarım [Schopenhauer]

Gerçekçilik olgusallık havalarında kendisini kaba anlama yetisine bırakır, düpedüz keyfi bir varsayımdan yola çıkar. Bu yüzden de uydurmadır. Çünkü tam da ilk gerçeği, açıkçası bildiğimiz her şeyin bilinçte olduğunu görmezden gelir ya da yanlışlar. Şeylerin nesnel varoluşunun bir özne tarafından koşullanmış olması, nesnelerin öznenin tasarımları olması, sonuçta da nesnel dünyanın olsa olsa tasarım olarak var olması bir varsayım değildir. Bu bir öğreti değildir, tartışma yaratmak için ortaya atılmış bir paradoks hiç değildir. Bu, en kesin, en yalın doğruluktur. Onun çok yalın olması, olsa olsa tanınmasını daha da zorlaştırır. Şeyler konusundaki bilincin ilk öğelerine geri dönmek için, herkeste yeterli düşünme gücü yoktur. Saltık, bağımsız bir varoluş hiçbir zaman olamaz. Doğrusu böyle bir varoluş hiç mi hiç düşünülemez. Çünkü, nesnel olan, bu niteliği ile, özünde her zaman öznenin bilincinde vardır. Dolayısıyla nesne, öznenin tasarımıdır, sonuçta özneyle, tasarımlama kalıplarıyla koşullanmıştır. Üstelik tasarımlamanın bu kalıpları özneye bağlıdır, nesneye ait değildir.

Hiçbir bilinçli varlık olmasa bile nesnel dünyanın varolacağı ilk bakışta su götürmez bir doğruluk gibi görünür. Çünkü bu, genelde, içindeki çelişkiler aydınlatılmadan düşünülebilir. Gelgelelim bu soyut düşünceyi anlamak istersek, açıkçası onu algının tasarımlarından türetmek istersek işler değişir. Bu düşünce, (soyut her şey gibi) ancak algının tasarımlarıyla bir içerik, doğruluk elde eder. Buna göre de bilen bir özne olmadan nesnel dünyayı tasarlamaya çalışırsak şunun farkına varırız: Tasarladığımız şey, gerçekte tasarlamayı amaçladığımız şeyin tersidir. Tasarladığımız şey, nesnel dünyayı algılayan bilen öznenin anlama yetisindeki bir süreçten başka bir şey değildir. Dolayısıyla o tam da dışlamak istediğimiz şeydir. Çünkü, bu algılanabilir gerçek dünya besbelli ki beynin bir görüngüsüdür. Bu yüzden, dünyanın bir görüntü olma niteliği ile bütün bireylerin beyinlerinden bağımsız olarak da varolması gerektiği varsayımında bir çelişki vardır.
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer, sf. 19-20, (Biblos yayınları çevirisi).

2011/11/09

İçimizdeki Şeytan

“Mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan Ağa, Hasan Ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği birtakım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. Fakat bu efendilerin hiçbirisi kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet Bey’le asla Mehmet Bey olarak konuşma imkânını bulamazsın. Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez.”
Sebahattin Ali – İçimizdeki Şeytan s 256.

2011/11/08

Geçmiş - Gelecek [Yalom]

[P]sikoterapi literatürüne egemen zaman kipi gelecek değil geçmişinkidir. Bu egemenlik büyük ölçüde açıklama ve "kökenbilim" arasındaki karmaşanın bir sonucudur. Psikoterapistler, özellikle de Freudyen görüşe sahip olanlar bir şeyi açıklamak için -yani, içgörü sunmak için- o şeyin kökenlerinin göz önüne serilmesi ya da en azından şu anki olayın geçmişteki bir duruma bağlanması gerektiğine inanırlar. Bu değerlendirme çerçevesinde bireysel davranışın nedenleri insanın hayatındaki daha önceki durumlarda bulunur.

Fakat, önceki bölümde açıkladığım üzere, geçmişe dayanmayan pek çok açıklama tarzı ya da nedensellik sistemi vardır. Örneğin, gelecek (şu anda gelecek hakkında sahip olduğunuz fikir) davranışımızın güçlü bir belirleyicisidir ve geçmişten daha önemsiz değildir, ayrıca gelecek determinizmi kavramı tam olarak savunulabilir. "Henüz değil" ifadesi birçok şekilde davranışımızı etkiler. İnsanın içinde, bilinçli ve bilinçdışı düzeylerde bir amaç duygusu, ideal benlik, insanın ulaşmak için çabaladığı bir dizi hedef, kaderin ve nihai ölümün farkındalığı vardır. Bütün kavramlar hep geleceğe uzanır, fakat yine de içsel deneyimi ve davranışı güçlü bir şekilde etkilerler.

Bir başka açıklama tarzı, birey üzerinde etkili olan mevcut alan güçlerini vurgulayan Galileci nedensellik kavramını kullanır. Biz uzayda savrulurken davranışsal yörüngelerimiz yalnızca doğa, orjinal itmenin yönü ve çağıran hedefin doğası tarafından değil, onları etkileyen mevcut alan güçleri tarafından da etkilenir. Böylece terapist, hastanın davranışını, kişiyi saran bilinçli ve bilinçdışı mevcut motivasyonların eşmerkezli halkalarını inceleyerek "açıklayabilir". Örneğin, başkalarına saldırmaya yönelik güçlü eğilimleri olan birini düşünün. Bu davranışın derinlemesine araştırılması, hastanın saldırganlığının, hastanın reddedilme beklentisiyle ifade edemediği güçlü bağımlılık istekleri katmanını gizleyen karşıt tepki kurma savunma mekanizması olduğunu açığa çıkarabilir. Bu açıklamanın "Hasta nasıl bu hale geldi?" sorusunu içermesi gerekmez.

[...]

Freud'un geçmişin yeniden inşası üzerindeki vurgusu benimsediği determinist öğretiyle yakından ilişkilidir: bütün davranış ve zihinsel deneyimler daha önceki olayların -doğası gereği ne çevresel ne de iç güdüsel olan olayların- sonucudur. Böylesi bir açıklama sistemiyle ilgili problem içinde terapötik umutsuzluk tohumlarını barındırmasıdır. Eğer bizi geçmiş belirliyorsa değişme yeteneği nereden geliyor? Freud'un daha sonraki çalışmalarında, özellikle Sonlanan ve Sonlanmayan Analiz'de, uzlaşmaz determinist görüşün onu terapötik nihilizme götürdüğü çok açıktır.

[...]

Geçmişe dayalı nedensel açıklama sisteminin yalnızca terapötik etkinlik açısından değil, yöntemi konusunda da ciddi bir problem vardır - yani, psikolojik gerçeklik tarihsel gerçeklikle aynı değildir. Rank'ın belirttiği gibi, Freud'un doğal bilim ideolojisi onu tarihsel geçmişi hastanın hatıralarına dayanarak yeniden yapılandırmaya götürmüştür. Ama "geçmişin yeniden yapılandırılması yalnızca gerçeklere değil, kişinin tutum ve tepkilerine de dayanmaktadır... Geçmiş problemi bellek ve bu nedenle bilinç problemidir." (Rank, Will Therapy) Başka bir deyişle, geçmiş şu an tarafından yeniden yapılandırılır. Uzun anamnezlerde bile, kişi geçmiş deneyiminin yalnızca bir dakikalık parçasını hatırlar ve geçmişi, kişinin kendisiyle ilgili şu anki görüşüyle tutarlı hale getirecek biçimde hatırlayıp sentezleyebilir. [...] İnsan terapi boyunca kendisine ait mevcut imgesini değiştirirken geçmişi yeniden oluşturabilir veya yeniden bütünleştirebilir. [...]

Yoruma yönelik bu açıklayıcı yaklaşım, anlayış ve arkaplan arasındaki ilişkiyi göz önüne alır: anlayışın belirli bir arkaplan gerektirdiğini öne sürer, fakat bu yeni anlayış arkaplan algısını değiştirir. Sonuç olarak yorum, arkaplan ve anlayışın sırayla birbirini oluşturduğu organik bir süreçtir. Aynı ilke geçmişe ve şu ana da uygulanır: insanoğlunun geçmişi, eski bir tapınağın kalıntılarının tersine ne belirlenmiş ne de sonludur; şimdiki zamanda oluşur ve sürekli değişen sembolik yapısı şimdiki zamanı etkiler.
Varoluşçu Psikoterapi, 546-553, Irvin Yalom

2011/11/02

Şüphe

Dünyadaki sorunların pek çoğunun aslında insanların kendilerinden şüphe etmemeleriyle ilgili olduğu söylenebilir. Şöyle ki, fenomenler genelde insanın algısına göre çok daha değişik ve farklı biçimler alabilir. İnsan ise, tek başına, bir olaydan sadece geçmiş tecrübelerine ve önyargılarına göre dersler çıkarabilir. İnsanların, bu önyargılarından süzülüp gelen bilgilerden şüphe etmemeleri, oluşturdukları yargıların subjektif inşalar değil de, objektif gerçekler olduğunu düşünmeleri, insanları 'kendilerinden emin' ve 'daha fazlasını merak etmeyen' bir zihinsel duruma sokar. Bu zihinsel durum oldukça tehlikelidir çünkü bir kez içine düştüğünüzde araştırma ve detaylandırma yönündeki hissiyatı katleder.

Bir insanın kendi zihnine dair basit şüpheci yaklaşımı, onun dış dünyayla olan iletişiminde tam bir devrime sebebiyet verebilir. Çünkü bu durumdaki insan, bildiği her şeyin yanlış olabileceği varsayımıyla hareket eder. Bu varsayıma sahip birisi, farklı görüşteki insanlarla karşılaştığında reaksiyoner davranmak yerine, 'benim bilmediğim bir şeyi biliyor olmalı' şeklindeki bir yaklaşımla, 'öğrenmeye açık' bir şekilde hareket eder. Bu durum, her söylenen lafı ciddiye almak manasına gelmese de, her farklı görüşü linç etmek şeklindeki otoriter duruşa oldukça aykırıdır. Böyle bir insan asla ırkçılık gibi aşırılıklara kaçamayacağı gibi, kendi radikal görüşleri uğruna kimsenin bedel ödemesini istemeyi düşünmez bile; çünkü kendi radikal görüşlerinin de 'yanlış' olabileceği düşüncesi her zaman aklının bir köşesindedir.

Demokratlık da böyle bir şeydir. Şu hâlde, demokrat olmanın en önemli koşullarından birinin kendine yönelik bir şüphe olduğu söylenebilir. Bu şüpheye sahip olmayan insanlar, mesela, bir 'gazeteye' yönelik bir nefret söyleminin Twitter gibi bir ortamda binlerce RT almasına sebebiyet verebilirler. Çünkü, hiç okumadıkları ve insanların nefret söylemleriyle hakkında yargı oluşturdukları bu gazete hakkındaki düşüncelerinin, 'büyük bir yanlış' olabileceğini düşünmezler. Haliyle, bu gazeteyi en azından belli bir süre için takip etmek de akıllarına gelmez. Bu durum, her türlü nefret söylemi, ırkçılık, küstahlık, yaftalama gibi durumlar için geçerlidir.

Kendi anlam dünyasını, referans sistemini şüphesiz doğru ilan eden insan, ahlaki açıdan da problemlidir. Çünkü bu tip bir şüphecilik basit bir 'tercih' olmaktan öte, ahlaki bir görevdir. Eğer, ötekilere dair ciddi bir sorumluluk taşıdığınız bir çevrede iseniz, yaptığınız tercihler o kadar da 'bireysel' olmayabilir. Dolayısıyla, bu tip bir düşünce sistemi ahlaki hareket etmenin önkoşulu haline de gelebilir.

Velhasıl-ı kelâm, şüpheciliği savunmanın, Şüpheci Melek seviyesindeki bloglara kaldığı düşünülürse, meramımızı anlatmak biraz zor... Fakat yine de, işin bu tarafına da bir bakın derim ben.

2011/10/17

Gelecek

İnsanın kendini mutlu hissetmesi, güvende hissetmesine bağlı. Güvenlik hissi ise gelecek üzerindeki belirsizlik hissiyle ters orantılı... Gelecek zamanla ilgili ne kadar çok kesinliğe sahipsek o kadar az endişe ediyor, o kadar çok güven duyuyoruz. Dolayısıyla, zaman zırt pırt akla gelen saçma sapan endişelerin yarattığı enerji ve vakit kaybı olmadan geçiyor. Eğer yakın zaman için dahi yüksek bir belirsizliğe sahipsek, bu genelde bizi huzursuz ediyor ve bir an önce gelecek hakkında bilgi edinmeye çalışıyoruz.

Ne var ki, yeni kurulan düzen, eskisinden temel olarak bu noktada farklılaşıyor. İletişimin ve sirkülasyonun bu denli yüksek olmadığı, sosyal devletin ve meslek kollarının yapısı itibariyle iş garantisinin çok daha güçlü olduğu geçen on yıllarda, insanın geleceği üzerindeki kesinlik bilgisi çok daha fazlaydı şüphesiz. Hiçbir şey yoksa, insan toplumun ona giydirdiği kılıfı giyerdi, okulunu bitirip, askerliğini yapıp, devlete kapağı atıp, evlenmek gibi...

Bugün gelinen noktada ise bu kalıba girmek çok daha zor. Çünkü, kafa rahat bir şekilde, algoritmik olarak rahat etmenin artık yolu yok. Bir kere, her türlü iş garantisi olarak görülen devlet, çok doğru bir iş yaparak toplumu sırtından atmaya başladı. İkincisi, yüksek rekabetin getirdiği baş döndürücü değişim, yeni iş sahalarını oldukça kararsız hale getirdi. Beş sene önce çok popüler olan bir yazılım dili, beş sene sonra yok olup gidiyor... Giderek daha çok insanın iş sahası haline gelen bilişim teknolojileri, insanın kendini tamamen güvende hissetmesini kesinlikle engelleyici bir işleve de sahip.

Bu durumda, Türkiye'de insanlara hastalık gibi benimsetilen güven anlayışını değiştirmek gerekli gibi geliyor bana... Gelecek sene nerede çalışacağımız, neyle uğraşacağımız belli değilse, bu bizim hayatımızı bunca zehir etmemeli. Çünkü, bundan sonra yeni yükselen iş sahalarının çoğunluğunda bu durum belirsiz olacak. Öte yandan, bu sürekli kriz durumu, sürekli fırsatlara da sahip.

Tabii, herkes böyle pozitif bakmaya çalışmak zorunda değil. Neticede, endişeli insanlar için de bu durum gerçek bir işkence hâli. İnsanların güvenlik hissi içinde bir hayat yaşamayı istemeleri en doğal hakları. Fakat, bu hakkın sağlanmasına gelince, o birilerinin görevi mi, işte orası epey muğlak.

Çinlilerin bir bedduası varmış, ilginç zamanlarda yaşayasın. Kesinlikle ilginç zamanlardan birindeyiz. Kendimizi nasıl güvende ve mutlu hissedeceğimiz, dünyadaki hiçbir insan için kolay bir soru değil bugün...

2011/09/15

İlginç Tipler (2): Okumayanlar ve Susmayanlar

Bir insanın, bir konu hakkında bilgisinin olmaması veya büyük ölçüde eksik / yanlış bilgisinin olması, belki 10 yıl önce mazur görülebilirdi. Internetin yaygın olmadığı bir ortamda, insan tek taraflı bilgi kaynaklarına yoğunlukla maruz kalabilir, özellikle de okulda verilen bilgi sınırlarının dışına çıkmayı kolay kolay başaramayabilirdi. Fakat bugün, her görüşün, her fikrin internet üzerinde rahatça ifade bulabildiği bir dönemdeyiz. Türkiye düşünce arenasında en radikal fikirlere bile internet aracılığıyla ulaşılabiliyor. Ulaşılamıyorsa da, bu fiziki engellerden dolayı değil, bu görüşü doğru dürüst tanıtacak bir web sitesi olmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bir konu hakkında iddialı düşünceler dile getiren bir insan, bu düşünceyi kıyasıya eleştiren görüşlere bir tıkla ulaşabiliyor. İnsanlar çoğu zaman 'karşıt' görüşteki insanların adını dahi biliyorlar yani aslında kimsenin 'karşıt görüş var mı' diye arama yapmasına dahi gerek yok...

Fakat buna rağmen, bazı tartışmalarda oldukça iddialı tipler, internet üzerinde görüşlerine onca karşı-argüman varken, bunların tekini bile okumamış oluyorlar. Yahut, kaynakları belli olmayan spekülatif yazıların dolu olduğu sitelerden argüman alıp getiriyorlar. Kitap okumak zaten hak getire... Bence, bir insan bir konuda iddialı bir pozisyon almadan önce, o pozisyona itiraz getiren önemli pozisyonların argümanlarını incelemiş olmalı. Eğer böyle bir eksikliği mevcutsa da, makul olan, insanın bu eksiği kapatmadan kendinden oldukça emin ve ukalaca bir duruş sergilememesi...

Ama bunu belirtmek bile, bu kişiler tarafından 'düşünce özgürlüğüne set çekmek' olarak nitelendiriliyor. Evet, tartıştığı alanın sınırlarından, temel pozisyonlarından dahi haberi olmayan bir insanın, bir - iki tane kitaptan veya birkaç internet sitesinden getirdiği argümanlar değerli sayılamaz. Bu insanlar bunu pek algılamasa da, bilmeden konuşmak gerçekten sadece komik bir durum.

Bu ilginç tiplerin diğer karakteristik özelliği, ilk tartışmanızda kendi düşüncelerinizi oluşturduğunuz kaynakları bu insanlara aktarsanız bile, bunları hiçbir zaman okumayacak olmaları... Diğer bir deyişle, siz bu kişilerin bilimsel açıdan tartışılabilir argümanlarına, bilimsel çalışmaları referans göstererek karşı çıkıyor olsanız dahi, bu kişiler bu çalışmaları hiçbir zaman okumazlar. Böyle bir okuma yapmamalarına rağmen, tekrar aynı konuyla ilgili tartışma açıldığında, aynı kendinden emin ve ukala duruşu sergilemeye devam ederler...

Üniversite ortamında böyle insanların epey fazla olması, ülkenin ne talihsiz bir durum içerisinde olduğunu göstermeye yetiyor da artıyor bile. Daha ilginç olan şey ise, bu ilginç insanların genelde ülkenin gidişatından büyük bir endişe duyuyor olmaları. Halbuki ufak bir tefekkür ile, bu gidişatın temel aktörlerinden biri oldukları akıllarına gelebilir belki...