2019/08/11

Anıları öğüten ülke

Dün Serdar Kuzuloğlu'nun bir tweetini gördüm, şöyle demiş:
Düşün ki 60'larda ilk gitarını aldığın dükkan 'aynı tabelayla' duruyor. 40 yıl önce çaldığın bar, içinde çalan gruba kadar değişmemiş. İlk kaydını yaptığın stüdyo hala işliyor. Oysa çoğumuzun doğduğu ev dahi ayakta değil bugün. Köksüzlük, belleksizlik...
Bu tweet uzun süredir düşündüğüm veya daha doğrusu asabım bozulmasın diye düşünmeyi bıraktığım bir konuyu tekrar kafamın içine taşıdı.

Aslında düşününce Türkiye anıları öğüten bir ülke. Bunu söylemek bana hayli garip gelse de, Kuzuloğlu'nun dediği gibi çoğumuzun doğduğu ev dahi ayakta değil. Mesela biz 4 sene önce 1990'dan beri yaşadığımız evi kentsel dönüşüm yasasının cesaretlendirdiği ceberrut ve açgözlü bir müteahhitin eline teslim etmek zorunda kaldık. Niye zorunda kaldık? Çünkü yasa gereği apartmandakilerin 2/3'ü razı oluyorsa, geri kalanı razı olmak zorundaymış. Eğer olmazsan, dava açacaksın, ama devlet mülkünü senin elinden cüzi bir fiyata alır. Hem evinin yıkılmasını engelleyemiyorsun, hem evinden oluyorsun. Geçenlerde cumhurbaşkanı açıklama yaptı, kimsenin evini zorla almıyorlarmış. Tabii, sen diyorsan öyledir kesin. Burada o zaman gördüğüm ve mücadele edemediğim için kendimi hala kötü hissettiğim rüşvet şebekesini yazsam, siz de benim CHP belediyelerinin kazanmasına 'bari biraz daha çok sosyal aktivite olur' dışında hiçbir pozitif duygu hissetmememi anlarsınız herhalde. Büyüdüğüm sokak sonuçta tanınmaz hale geldi, pek çok anımızı canlandıracak her şey yıkıldı gitti, sokakta tanıdığım hemen herkes taşındı. Krizden dolayı evlerini müteahhide veremeyen sokak sakinleri ise şanssız hissediyorlar, evlerini yıktıramadıkları için.

Ya peki ne olacaktı? Farklı olması mümkün mü? Oturduğun şey apartman sonuçta 300 yıl ayakta kalamaz. Ülke yanlış. Ülke baştan yanlış kurulmuş.

Aslında modern Türkiye'nin tarihine bakarsanız, genel olarak en başarılı olduğu şeyin anıları öğütmek olduğunu görürsünüz. 1914'te ülkenin yüzde 25'i gayrimüslimken, bugün onları hatırlayan var mı? İstanbul'da Şişli sokaklarında gördüğünüz metruk binaların, el konup restore edilmiş yalıların, Fener mahallesinin, Pera'nın eski sakinlerinin anılarına ne oldu dersiniz? Modern Avrupa şehirlerine taş çıkaracak bir mimarı yapıya sahip olan eski İzmir 1922'de tamamen yakılıp bugünkü ucube haline dönüştürülmedi mi?  Üstelik kentsel dönüşüm bile yoktu o zaman. Adana'da Ermeniler hiç yaşadı mı acaba? Ben yaşadığım 18 yılda tek bir izlerine rastlamadım.

Hatırlamak ve unutmamak bu ülkedeki düzene muhalefetin en güzel şekli. Büyük de bir ciddiyetle yapılması gereken bir eylem.

2017/01/25

Bilimsel metodolojiyi düzeltmek

Dün Twitter'da paylaştım ama buraya da bir not düşme ihtiyacı hissettim şuradaki haber hakkında: Bir milyarder, 22 yaşında trader olmuş 38 yaşında da 3 milyar dolara yakın bir kişisel servetle emekli olmuş, filantropi olarak da bilimsel metodolojiyi düzeltme işine girişmiş. Ne güzel! Tam olarak milyardolarlarım olsa yapacağım şey. Meğerse yıllardır ortalığı sarsan Ioannidis'in çalışmaları (Why Most Published Research Findings Are False) veya son zamanlardaki tekrarlanabilirlik krizine giden çalışmalar bu arkadaşın vakfı tarafından fonlanmış. Haberim yoktu. Ciddi ciddi adamlar yapmış.

Böyle şeyler görünce çok seviniyorum çünkü aslında sırtımdan yük alınmış gibi hissediyorum. Ioannidis'in makalelerini okuduğumda da aynı şeyi hissetmiştim.

Yazıda birkaç tane buraya alıntılamaya değer paragraf var. Mesela şu sıkça düşündüğüm bir şeydi:
“As a general rule, the incentives related to quantitative research are very different in the social sciences and in financial practice,” says James Owen Weatherall, author of The Physics of Wall Street. “In the sciences, one is mostly incentivized to publish journal articles, and especially to publish the sorts of attention-grabbing and controversial articles that get widely cited and picked up by the popular media. The articles have to appear methodologically sound, but this is generally a lower standard than being completely convincing. In finance, meanwhile, at least when one is trading with one’s own money, there are strong incentives to work to that stronger standard. One is literally betting on one’s research.”
Traderlar da veri ile ilgileniyor ama hipotezlerine para yatırıyorlar. Eğer yanlış çıkarsa para kaybediyorlar. Bu yüzden kestirim hatalarına karşı çok daha dikkatliler. Peki biliminsanları? Salla gitsin, kimse kontrol etmiyor zaten sonuçları, en fazla geri çekeriz olur biter. En fazla geri çekeriz kısmını düşündüklerini dahi sanmıyorum. Bu araştırmalarda hep sosyal bilimcilere odaklanmışlar ama fen bilimcilerin çok farklı olduğu söylenebilir mi?
“Scientists really do want to discover things that make a difference in people’s lives. In a sense, that’s the strongest weapon that we have. We can feed off that.” Figuring out exactly which rewards work best and how to simultaneously change the incentives for researchers, institutions, journals, and funders is now a key area of interest for Goodman and Ioannidis.
Doğal olarak ne tip bir ödül yapısı kurabiliriz diye düşünüyorlar. Birkaç özelliği baştan belli: Hatalar biliminsanına zarar vermeli ama biliminsanlarını riskten sakınma moduna sokacak kadar da kötü olmamalı (Aynı şekilde öğrencilerin performansı ve başarısızlığı için de kesin ödüller ve cezalar olmalı, yoksa pek çok arkadaşımın başındaki danışman piskopatlığı belası hiç bitmez). Ödüller de aynı şekilde motive edici olmalı. Böyle yüzlerce madde listelenebilir. Ama benim listelenmiş maddeler ve dayatılması gereken kurallar ile bir yere varılacağına dair pek umudum yok. Neyin çalışabileceğine dair birkaç fikrim var ama şimdilik yazmak için erken.

2017/01/14

Sosyal davranışı açıklamak

Küçüklüğümden beri (öhöm, artık bunu diyecek kadar yaşlıyım) sosyal bilimlere hep ilgi duydum. Sosyal bilimler diye sınıflandırılabilecek tek bir bina yok ama tanımlamak istersek genel olarak sosyal hayatı metodolojik bir gözle analiz etmeye çalışan yaklaşımlar diye tanımlayabiliriz. 'Sosyal hayat'a ise insan topluluklarının neden ve nasıl organize olduğundan, bireysel olarak insan davranışlarının arkasındaki sebeplere ve motivasyonlara kadar, insanla ilgili her şeyi dahil edebiliriz.

Peki neden insanları incelemek için böyle ayrı bir bilim dalına ihtiyaç var da, örneğin, diğer canlıları biyoloji gibi daha deneye açık yöntemlerle inceleyebiliyoruz? Çünkü, çok kaba bir tasnifle, diğer canlıların birbirleriyle ilişkileri ve organize olma biçimleri genelde kimyasal ve fiziksel seviyede açıklanabiliyor. Örneğin iki küçük canlının birbirleriyle iletişimi büyük oranda kimyasal temellere dayandığı için bu hayvanların davranışına dair pek çok şey deneylerle ve nedensel akıl yürütme ile anlaşılabiliyor. Elbette bu alanlarda da hala pek çok gizem ve çözülememiş soru mevcut. Ama insanların neden ve nasıl organize olduğu ve neden belli bir durumda belli bir şekilde davrandığı sorusundaki cahiliyetimiz diğer bir canlınınki ile yarışamaz. Çünkü insanlar, en başta, birbirlerine mesaj verirken kimyasal ve fiziksel şeylerden çok daha fazla soyut şeyleri kullanıyorlar. Örnek olarak, bir politik liderin destek toplaması ila bir Kraliçe arınınkine bakabiliriz. Politik lider insanların güvenini ve desteğini kazanmak için birçok sosyal kabule, hikayelere ve politik mesajlara dayanmak zorundayken, Kraliçe arının liderliği tamamen biyoloji (yani fiziksel ve kimyasal süreçler) temelli [1]. Hal böyle olunca, insanların davranışını incelemek için fizik ve kimyadan ziyade, bu hikayeleri ve kurguları analiz konusu etmek gerekir - ki sosyal bilimin çıkış noktası burası.

Tabii serde pozitivizm olunca, son yüzyılda, edebiyatçıların önceki yüzyıllarda yazmaya çalıştığı şeyleri, fizik makalesi formatında yazmaya çalışan bir sürü meraklı arkadaş türedi. Bunlar şu an dokuz yanlışa ve bir doğruya isabet etme şeklinde bir metodoloji izliyorlar, yaptıkları şeylerin önemli bir kısmı yeniden üretilemiyor (bilimin temeli!).

Gene de konu çok ilginç. Ve hakkını veren insanlar yok da değil. Mesela istisna olarak son zamanlarda Explaining Social Behavior: More Nuts and Bolts for the Social Sciences diye bir kitap okuyorum. Kitap epeyce yüklü, haliyle oku-bitir formatına uymuyor, üstüne düşündürüyor, sanırım birkaç aydır ortalıkta ama henüz ancak 2/3'ünü bitirebildim. Üstelik en heyecanlı kısmı geriye kalan kısmı gibi görünüyor... Jon Elster bu yukarıda bahsettiğim sosyal bilim literatürünü, kendi seçtiği edebiyatçı ve filozofların yaklaşımlarıyla harmanlıyor, yani fizik makalesi formatında insanı inceleyen çalışmalara dayandığı kadar, Proust, Montaigne gibi yazarları da kaynak olarak kullanıyor. Haliyle insanlara 5'er lira dağıttık, kafalarını karıştırdık, kafaları karışmış gibi davrandılar şeklindeki psikoloji literatüründen uzak, davranışları hakikice açıklamaya çalışıyor. Kitabı kütüphaneden almıştım ama Moleskine not defterimi nerdeyse bitirmeme sebep olduğu için yine pahalıya geldi!

Bir de sosyal davranışları açıklamaya çalışmanın başka bir çekici tarafı daha var. Bu konuda vardığınız her yeni sonucu hayatınızda doğrudan deneyebiliyorsunuz. Dolayısıyla insan bu konudaki fikirlerini, hayatın içinde yaşayarak deneyebiliyor, haliyle zararını veya faydasını görebiliyor. Şu yukardaki sosyal bilim literatürünün temel problemi de buydu bana kalırsa. Örneğin zor okunan fontların öğrencilerin dikkatini topladığını (çünkü okurken zorlanınca dikkatleri toplanıyormuş) iddia eden ve tekrarlanabilirlik krizinde güme giden arkadaş eğer o makalesinden sonra her şeyini zor okunan fontlara dayanarak yapsaydı saçmaladığını anlayabilir miydi? Muhtemelen...

1. Bu kraliçe arı örneği yanılmıyorsam benim aklımda Harari'nin Sapiens: A Brief History of Humankind kitabından kalma. Her halükarda insanların dünyayı domine etmesini hikayelere bağlayan ve o bağlantıyı benim kafamda ilk açan kitap odur. Başka pek çok konuda da ufuk açıcı.

2016/08/06

Zamanı gelmedi mi?

Bugünkü akademisyen güruhuna bakıldığında insanın içine fenalık veren bir insan profili var. Çoğunluğu garip bir nerdlik deryası içinde, insan ilişkilerini anlayamayan, süper steril ahlaki duruşunu akademi dışındaki her şeye (Türkiye'de Erdoğan, ABD'de Trump, İspanya'da bilmemne vesaire) yönelterek (ama akademi içindeki herşeyi görmezden gelerek) ahlaklı olduğunu zanneden, hayatını grant yazma veya reviewerlar ile mücadeleyi otomatize etme üzerine kurmuş, en temel özellikleri ölümüne sıkıcı olmak olan insanlar. Hayatı boyunca işleri rast gitmişler. Neden bu problem çözülürse büyük bir iş yapılmış oluyor ki? sorusuna tipik olarak çünkü herkes öyle düşünüyor diye cevap verenler. Birbirlerini taklit edip, CV mühendisliği yapanlar, çözdükleri problemi neden çözdüğünü bilmeyenler. Reviewer oldukları zaman en aptalca yorumları yazanlar, sırf bir lafı söyleyebildiği için söyleyenler!

Tabii benim bunlara karşı nefretle karışık duygularımda pek çok şeyin etkisi var ama orasını geçelim şimdilik.

Oysa eskiler böyle mi? Birçok saçmalık yapmışlardır eminim ama ellerini kirleten, risk alan adamlardan geçilmiyor bilim tarihi. Dünyanın en sıkıcı işlerini büyük bir ciddiyetle yapan bugünkülerin yanında, teleskoplarını tüccarlara satmak için girişimcilik peşinde koşan Galileo; iç işleri bakanı Laplace; Mısır'da tarih enstitüsü kurmuş ve valilik yapmış Fourier; askeri deniz üssü yapımında kariyerine başlayan Cauchy; aslen hukukçu olan Fermat; simyacı, okültist ve para basımından sorumlu Newton; fabrikatör James Joule; patent memuru Einstein... Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Sayısız icatlarıyla sayısız küçük katkıda bulunmuş binlerce zanaatkar ve irili ufaklı pek çok biliminsanı var. Bilimin bu tarz hakiki olarak heyecanlı insanların elinden çıkıp, spekülatif bir spor haline dönüşmesi son yüzyılın işi. Ve kalıcı da olmayacak.

Geçenlerde Elon Musk'ın hikayesinin anlatıldığı şu çok güzel kitabı okudum. Kitap 2015 yılında yayınlanmış. O sırada geçenlerde şahit olduğumuz drone landing'in henüz planları var ve elbette havacılığın ileri gelenleri bunun nasıl imkansız olduğunu tekrar edip duruyor. Sadece 1-2 yılda mühendislikte katedilen mesafeyi görüyorsunuz. Bunun yanına, neredeyse hiçbir şey söylemeyen dergi makalelerinin kabul olmasının iki yılı bulması ve uğraştığınız onca aptallığı koyun. Niye yayınlıyoruz ki o makaleleri sorusunun cevabı bile yok!

19. yüzyıl fizikçisini, 21. yüzyıldaki fizikçiyle; ondokuzuncu yüzyılda adına biliminsanı denenleri bugünün akademisyenleriyle karıştırmamak gerekiyor. İkisi farklı meslekler.

Bana bu eski karakterleri canlandırmanın vakti gelmiş gibi geliyor. Sizce de öyle değil mi?

2015/08/21

Kuşlara uçmayı öğretmek

Üniversite eğitimi hakkında Nassim Taleb'in güzel bir metaforu var: Kuşlara uçmayı öğretmek (lecturing birds on how to fly) diye çevirebiliriz. Metafor şöyle:

Yeni doğmuş kuşları sınıflara dolduruyorsunuz, aerodinamik, kuş anatomisi hakkında dersler veriyorsunuz. Yıllarca işkence ediyorsunuz, bazıları derslerde uyuyor, bazıları derslere gelmiyor, kimisi uçmak böyle öğrenilmez ki diye diye okuyor; yoklama falan alınıyor, işler ciddi. Sonunda kuşlar uçuyor! Herkes mutlu oluyor, kepler atılıyor. Hocalar öğrencilere gururla bakıyor, emekleriyle uçan kuş yetiştirmiş olmaktan gurur duyuyorlar, gözleri nemleniyor. Mezuniyet töreninde kol kola giriliyor, fotoğraflar çekiliyor, bölüm kültürü pekiştiriliyor.

Aslında olan ne? O dersler olsa da olmasa da, kuşlar uçmaya programlı, yine uçacaktılar.

Bir fikri anlamaya çalışmak yerine hemen cevap yetiştiren baştan kaybetmişlerin sorusu hemen geliyor tabii: E o zaman niye lise mezunları da üniversite mezunları gibi işler çıkarmıyor?

Basit.

Bir, üniversite bize Montessori okullarının öğrenciye yaptıklarını yapıyor. Derslerin bir-ikisi dışında hepsi kariyerlerinin başında gişe memurluğu sınavı yerine yanlışlıkla araştırma görevlisi sınavına girmiş arkadaşlar tarafından verilse de, kütüphaneye girdiğinde aklına hayaline gelmeyecek konularda kitaplar buluyorsun, daldıkça dalıyorsun. + Internet. Aklına gelen her şeyi araştırabiliyorsun. Derse gitmeden, kütüphaneye gitmek serbest (yoklama alan dinozora denk gelmediysen). Mesela ben İTÜ'yü hiç sevmez ama kütüphanesiyle (ve kampüsüyle) aşk yaşardım. Hiç almadığım ama hep yerlerinde duran kitaplarım vardı, gidip gelip onları okurdum. Üniversiteler bir sürü imkan tanıyor, güneş arabası takımına girebiliyorsun, rüzgarla çalışan araç projesinde çalışmak isterim diyince girebiliyorsun, bir sürü değişik aktivite. Geriye baktığımda (küfretmeyin ama) İTÜ'nün bu konudaki çeşitliliğine şükrediyorum. İki, daha basitçesi, lise mezunları da bugün internet sayesinde pek çok şey başarabilirler aslında, fakat lise diplomasıyla hiçbir yerde işe başlayıp, kendini gösteremezsin. Yok öyle bir şey.

Üniversite eğitimi diyince aklıma, artık, kuşlara uçmayı öğretmekten başka bir şey gelmiyor. Araştırma bambaşka bir dünya. Araştırma grubu kurup orada öğrencileri eğitmek de başka bir şey (usta-çırak olabilecek sorumluluk duygusuna sahipsen). Ama temel olarak eskiden beri akademiyi şöyle böyle desem de hep devam eden 'hoca' olma isteğimin, neden şu anda sıfırlandığını çok daha iyi anlıyorum. Çünkü ilk sene gözleri ışıldayıp, son sene her şeyden nefret eden öğrenciler göreceğim ve dahası bunu kişisel olarak engellemekte hiçbir fonksiyonumun olmayacağı açık. Mükemmel bir ders hazırlasan bile diğer derslere küfretmekten her şeyden bıkmış insanlara, bir dönemde bir cümle aktarabilirsin belki. Kaç tane normalde meraklı ve yetenekli mühendis, girişimci, biliminsanı olacak insanın, üniversitede kendilerine gösterilen teknik içerikten tiksinip, pazarlamacılığa razı olduğunu gözlerimle gördüm. Yüksek lisans, doktora jürilerine gitsen istekli, parlak öğrencilerin, dingil dingil konuşan birkaç ego balonunun lafları altında ezildiğini göreceksin. Kavga çıkarsan, kavgacı olursun, hem öğrenciye bile zarar. Mecbur susacaksın.

Bu şekilde davranmak da mecburken, ülkeye ve dahası oraya çalışıp gelen öğrencilere büyük bir şaka olarak tasarlanan bu mekanizmaya ortak olmanın akıl karı bir tarafı yok diye düşünüyorum artık. İlerde olur da birileri bu yapıya el atıp, delik deşik ederse -ki umarım- sokağa çıkıp iş güvencesi için eylem yapanlara karşı -İTÜ Ar. Gör. eylemlerinde olduğu gibi- hiçbir sempatiyle bakmayacağım sanırım.

2015/01/27

Sessiz deliller

Sessiz delil probleminden daha önce ekşi sözlük'te bahsetmiştim (burada farklı bir boyutuna gireceğim):
ornegin sozluge girdiniz ve kopeklerin depremi hissetmesiyle ilgili yazilar/videolar goruyorsunuz. aciyorsunuz, gercekten depremden hemen once ayaklanan ve 'hissetmis gibi' gorunen hayvanlar mevcut. peki kac gizli kamera, kopekleri deprem aninda cekti ve hicbir tepki vermedikleri icin internete koymadi? bunun sayisini bilmiyoruz. eger 5 videoya karsilik, internete konmamis 10000 video olsaydi (ki muhtemel), bu o kopeklerin o anda rastgele, baska bir sebepten hareket yapma olasiliklari hakkinda ne dusunmemize sebep olurdu?
Bu kavramın bu tarz uygulamalarından çok daha geniş yorumları var.

Hepimiz hayatta kısıtlı şeylere maruz kalıyoruz ve derslerimizi genelde başımıza gelen olaylardan çıkarıyoruz. Bunun dışında fazladan bilgi almak istersek, kitaplara veya başkalarının fikirlerine başvuruyoruz. Eğer çok zengin (dolayısıyla çok iyi olduğu kadar çok kötü), diğer bir deyişle sadece kendimize yetebilecek tecrübeler edinemiyorsak veya bu yeteneğe sahip değilsek, dünyaya dair fikir kaynaklarımız genelde başka kaynaklar oluyor. Yani başkalarının hikâyeleri... Fakat kendi hayatıma dönüp baktığımda, beni en çok etkileyen, en çok strese ve travmaya sokan ve dolayısıyla en etkili (ve bir cümlelik) sonuçları çıkarabildiğim şeylerin hep başkalarına anlatamadığım -en fazla birkaç kişinin bildiği- şeyler olduğunu görüyorum. Yani hayat derslerimi ve olgunlaşmamı yaşadığım tecrübeler, aynı zamanda dışarıdan görünmesini tercih etmediğim şeyler... Haliyle insanlar (örneğin bu blogu okuyanlar) benim bu tecrübelerimi bilmiyorlar. Fakat aslında benimle ilgili bilmeleri gereken belki de tek şey aslında bu tecrübeler, ama onun yerine benim bunlardan çıkarımlarımı ikinci elden okuyorlar. Neyin buradaki yazılara sebebiyet verdiğini bilemiyorlar.

Aynı şeyi örneğin tarihsel karakterlere uygulamak da mümkün. Biliminsanlarına veya ünlü işadamlarına özenen & benzemek isteyenlerin başvuru kaynağı genelde biyografik çalışmalar oluyor: Fakat bu çalışmalar da aynı probleme açık. Bu tip çalışmalarda gerek biyografi yazarının, gerekse otobiyografın kendisi tarafından aktarılan nedensel açıklamalar, genelde gürültüden başka bir şey değil; çünkü asıl ilgili olan, asıl sonuçları getiren şey buralarda yok. Bu bir insanın aktarmak istemediği bir şey olabileceği gibi, yazarın farkedemediği (sözlere dökülemeyen) bir şey de olabiliyor.

Söze dökülemeyen şeyler kavramı birkaç açıdan önemli ve sessiz delil problemine içkin bir şey: Bazı şeyler söze dökülebilir, cümleler veya paragraflar haline getirilebilir değil. Bu tecrübî olanın sözsel olana üstünlüğünden geldiği kadar, yazıya dayalı aktarma biçiminin olayları bir dizi şeklinde ele almaya zorlamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla asıl ilgili olanı, gereken bilgiyi, hayatımızı değiştirecek olanı bize söyleyebilecek olanlar, bir şekilde söyleyemiyor veya söylemiyor; her zaman kritik olanı bilebilmek için oldukça büyük miktarda gürültüyü ayıklamak gerekiyor, bilgi ve gürültü ayrımında uzmanlaşmış olmak gerekiyor.

Haliyle gerek dramatik olayların açıkça aktarılmasındaki sorunlar, gerekse de sözel hale gelenin aktarılamaması gibi sebeplerden, kişisel hayatımıza fikirlerini katarak baştacı etmek istediğimiz filozoflardan ve yazarlardan önemli ölçüde eksik bilgi alıyoruz. Aynı şekilde biyografi kitapları hayatını anlattığı insanın başardığı şeylere nasıl yönlendiği ile ilgili bilgi vermekten çok uzak. Tarihsel bilgiler, arada tarihçi gibi bir kişinin olmasından dolayı bile, güvenilir değiller.

Neyi bilemeyeceğimizi biliyoruz. Peki neyi bilebileceğiz? Bu sorunun bir cevabı yok. Yapabileceğimiz en iyi şey -şimdilik- yanlış çıkarımlardan kaçınmak. Ve bu çook büyük bir şey.

Kaynaklar: Yazıda kullandığım fikirlerin hepsinin kaynakları: The Black Swan, Antifragile

2014/11/11

Geçmiş ve gelecek

Gelecekle veya insanlarla ilgili öngörüler yaparken, geçmişe çok fazla bakıyoruz. Geçmişi, bize gelecekle ilgili veri verecek bir veriseti olarak değerlendiriyoruz. Üstelik, geçmişte yaşanan olaylardan kurallar çıkarmaya çalışıp, bunu geleceğe uydurmaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımımızla ilgili iki temel problem var: İlki narrative fallacy, yani geçmişe hikaye uydurma hastalığımız. Buna göre, geçmişe baktığımızda objektif olarak verilerden hikaye çıkarmak yerine, hikayeleri verilere uyduruyoruz, geçmişte olan her şey bize bir hikaye içinde görünüyor. İkinci problem, aslında geçmişin gelecekle ilgili pek de bir şey söylememesi; ve burada açarak işleyeceğim asıl mesele bu.

Şu ana kadar az sayıda insan öldürmüş ama her 20 günde vaka sayısını ikiye katlayan Ebola hastalığını ele alalım. Geçmiş veriye bakıldığında Ebola, grip yanında önemsiz bir hastalık; çünkü gribin aldığı can çok daha fazla. Fakat, her 20 günde vaka sayısının ikiye katlanması çok ciddi bir dinamik. Bu durum, dinamik değişmezse, çok kısa süre içinde inanılmaz büyük sayılara ulaşılacağını haber veriyor. Yani geleceği belirleyen şey, geçmiş veri değil, 'drift'; verili bir andaki durum ve dinamik.

Daha insana yönelik başka bir örnek ise güven kavramı. Hepimiz insanlara güvenmek için, onlarla ilgili hislerimizi değerlendirmek için geçmişe bakarız. Geçmişte o insanın bize veya hayatındaki başka insanlara yaptıklarından, geleceğe o insanla ilgili bir projeksiyon çizmeye çalışırız. Bu açıdan bakıldığında güven, geçmişle ilgili bir kavram gibi görünebilir. Fakat durum aslında tam tersidir: Bir insanın, geçmişte tatsız şeyler yapmış olsa da, gelecekte asla o eylemleri tekrarlamayacağını bilseydik, o zaman güvenirdik... Çünkü güven bir insanın hareketlerini ne kadar öngörebildiğimiz ve o hareketlerin bizim anlayışımıza ne kadar uyduğuyla ilgili bir şey; yani gelecekle ilgili... Biz ise güven duygusunu geçmişe bakarak inşa ediyoruz. Oysa gelecekteki potansiyeli ölçmek için geçmiş veriye bakmak, fena halde sorunları olan bir yaklaşım.

İstatistiksel olarak da geçmiş verinin gelecek üstündeki etkisi çok az. Geçmiş veriden 'öğrenebilen' modellerin, gelecekteki öngörüleri oldukça kısıtlı, çoğu zaman yanlış. Bizim de öyle... Geçmişe fazla takılıp geleceği ihmal ediyoruz. Halbuki geçmiş veriyle öngörme yeteneğine sahip değiliz. Büyük bir belirsizliğin içinde yaşıyoruz ve belirsizlik içindeki hareket olanaklarımız (biz tersi yönde bir ilüzyona sahip olsak da) çok kısıtlı.

Peki bu belirsizlik ve bilinmezlik içinde nasıl hareket edilir? Geçmişi o kadar da ciddiye almazsak, geleceği nasıl öngörebilir, kararlarımızı neye göre alabilir, insanlara neye göre güvenebiliriz? İnsan davranışlarında ve sosyal sistem dinamiklerinde belirleyici olan 'geçmiş' değilse, nedir? Bunların hepsi doktora tezlik konular. Belki sırası geldikçe el atarız.

2014/10/04

Kendini bilmek

Geçenlerde tutarlılık ve dürüstlük üzerine bir yazı okudum. Hayatımda okuduğum en aydınlatıcı şeylerden birisiydi. Yazıda yazar, tutarlılığın ve dürüstlüğün aynı anda varolamayacağını - tutarlılık arayışının kaçınılmaz olarak dürüstlükten yediğini, dürüstlük arayışının ise kaçınılmaz olarak tutarsızlık ithamını getirdiğini yazıyor. Çünkü tutarlı olmak adına hissettiklerimizi baskılarsak, dürüst olmuyoruz. O anda hissettiklerimizi dürüstçe ifade edersek, tutarlı olmuyoruz. Yazı meramını çok net anlattığı için, özeti geçip kendi düşüncelerimi ifade edeceğim.

Uzun süredir, insanın 'içindeki şey' üzerine düşünüyorum. Bundan kasıt şu: İçimizde kontrol edemediğimiz bir taraf var. Mesela müzik dinlediğinizi düşünün. Müziği sevip sevmeyeceğinize düşünerek karar veremezsiniz, bu oldukça zordur. Müziğin size içkin ve sizin anlamadığınız bir şeye hitap etmesi ve orada kendini 'sevdirmesi' gerekir. Hangi müzikleri seveceğimizi öngörmek ise zordur - örneğin bazen çok sevdiğimiz tarzda bir albümü hiç sevmezken, bazen hiç tarzımız olmayan müzikleri çok severek dinleriz. Buradan çıkacak sonuç şudur: İçimizdeki şeyi tanımıyoruz, manipüle etmenin yolları varsa da, oldukça kısıtlılar. Ne yapınca ne hissedeceğimizi bilmiyoruz, düşünerek de bulamıyoruz; en iyi ihtimalle bir tahmin yapıyoruz ama çoğu zaman bu tahminler boşa çıkıyor. Hayatta yapabileceğimiz en iyi şey içimizdeki şeyi 'bilebilmek', dolayısıyla karar alırken sonradan pişman olup olmayacağınızı, sonuçlarını kaldırıp kaldıramayacağınızı öngörebilmek... Ki yüzyılların bilgeliğinin 'kendini bilmek' (temet nosce) dediği şey bundan başka bir şey olmasa gerek. Yani hepimiz içimizde bu belirsizlik nüvesiyle yaşıyoruz. Hayat belirsiz, çünkü ne hissedeceğimiz belirsiz. Bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bir şeyi elde ettiğimizde kötü hissedebiliyoruz veya baştan kötü hissedip yine de üstüne gittiğimiz şeylerin sonunda çok mutlu olabiliyoruz. Bunu önceden öngörebilmek büyük bir kabiliyet ve kendini bilme erdemi gerektiriyor.


Kendini bilen insan, tutarlılık ve dürüstlük arasındaki boşluğu bir nebze olsun kapatabilir - asla tamamen mümkün olmaz bu - ama bir miktar neden olmasın? Yazıda yazarın dediği gibi bazen 'sıkılıyorum' derken bile sıkıntımız geçebiliyorken, bu tutarlılık vs. dürüstlük boşluğunu kapatmak asla mümkün değil... Ama öte yandan bu boşluğu olduğu gibi kabul etmek ve 'bu böyle' demek de kabul edilebilir değil. İdealde seçimlerimizi, kendimizi bilerek yapabilir ve dolayısıyla sonuçlarıyla çok daha kolay yüzleşebiliriz. Gerçekte ise bunun böyle olmayacağını biliyoruz. Sadece dürüst veya sadece tutarlı olmayı seçmek işin görece kolay tarafı... Sürekli dürüst olabilir, tutarsızlık ithamını umursamayabiliriz; ama bu hem çokça belirsizliğe ve diğer insanların beklentilerinin fazlaca ihlaline (ve tatsız durumlara) yol açar, hem de topluma karşı kendimizi savunma baskısı yaratır. Aynı şekilde sürekli tutarlı davranmak adına dürüstlükten ödün verebiliriz; ama bu kez de dürüst olmamanın getirdiği hislerle mücadele etmemiz gerekir. İkisinin arasını kapatmak içinse, ne hissedeceğimizi bilebilmek, kararlarımızı ona göre baştan ayarlamak ve tutarlı hareketlerin ardından hislerimizi kontrol ettiğimizde sorun olmayacağı bir ortam yaratmamız gerekir. Hiçbir şey olmasa da, en azından kendimizin belirsiz tarafının ne kadar belirsiz olduğunu bilebilsek bile bir şeydir... Ne kadar pişman olabileceğimizi, ne kadar üzülebileceğimizi, nelere dayanıp, neleri kaldıramayacağımızı kestirebilmek ve buna yönelik önlemler alarak hareket etmek de büyük bir kabiliyet. Bunun için elbette doğrudan tecrübe etmek, fazlaca düşünmek, okumak ve insanı öğrenmek gerekiyor.

Hayat sadece bizim seçimlerimize bağlı değil elbette - dolayısıyla kendi seçimlerimizden emin olsak ve kendimizi bilsek bile başkalarına bağımlılıklarımızın bizi mutsuz etmesi kaçınılmaz. Haliyle felsefecilerin yalnızlığa verdiği değerin manasını da görebiliriz. Ama katılmak zorunda değiliz. Bunları bilmek, yine de mücadele etmeye engel değil; hatta böylesi daha güzel.

2014/09/06

İnsanlar ve kitaplar

Sohbeti bir kitaptan daha keyifsiz insanlarla dolaşmamak lazım. Ama, bir insanla sohbetten daha keyifsiz kitapları da okumamak lazım.
Genelde entelektüel olarak adlandırılan men of learning zevatı, insanlığın tüm bilgisinin kitaplarda olduğunu söylerler ve insani ilişkileri ikincil kılan bir perspektif çizerler. Onlara göre sohbet gevezelik, okumak ise her daim kategorik olarak üstte olan bir eylemdir. Halbuki bunun ne kadar yanlış olduğunu görebilmek için, psikiyatri denilen bilim dalına bakılması bile yeter... Zor zamanlar yaşayan insanlar, kitaplarda teselli bulabilirler; ama hiçbir kitap bir insan kadar kuşatıcı olamaz. Dolayısıyla psikoterapi denilen şey, aslında binlerce kitabın birlikte veremeyeceği kuşatıcılığı veren bir insanla sohbetten ibarettir. Bu gerçeği kişisel hayatlarımızdan hepimiz biliriz. Haliyle kitaplara değil de, belli bir bilgelik nüvesi taşıyan insanlara ihtiyaç duyarız.

O yüzden bir insanla sohbet ederken en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, belli kitaplardaki bilgilerin tekrarı değildir. Hepimiz böyle insanlarla sohbet ederken ölümüne sıkılırız. Mesela tartışılan bir konuyla ilgili tarihi bilgileri kronolojik sırayla veren insanlarla karşılaşmışızdır. Bu insanlar kuru bilgileri ezbere bir biçimde ortaya döker, tartışılan meseleyi iyice komplike hale getirirler; çünkü şimdi ortada dikkate alınması gereken çok ve kuru bilgi vardır. Ama bu bilgileri asla nedensel yorumlarla dile getirmezler, haliyle hiçbir gerçek düşünme eylemi gerçekleştirmemiş oldukları halde, bilgili görünürler. Bu insanları bilgili olarak niteleyen insanları da ayrıca not etmek gerekir tabii...

Bir insanla sohbet ederken ihtiyaç duyduğumuz şey, onun, tıpkı bizim gibi, maruz kaldığı sıradan hayat rutinleri karşısında, ince bir zekayla düşündükleridir. Çünkü zihnimiz günlük hayat rutinlerimizle fazlaca meşgul olur ve aşkın her şey aslında er ya da geç çevremizdeki ufak şeylerin yansımasıdır. Haliyle özgün düşünen ve düşünce üreten insanlar binlerce kitaptan daha kıymetli olabilirler. Çünkü hiçbir kitap ve yazarı tecrübe ettiğiniz gerçekliği karşınızdaki insan kadar iyi kavrayamaz. Hatta sizinkine benzer deneyimler yaşamışa benzeyen yazarların yazıları, bazen sizin farkedemediğiniz detaylar yüzünden yanıltıcı dahi olabilir.

Tabii ihtiyaç duyduğunuz türden insanları bulmak, gelin görün ki, öyle kolay iş değildir. O yüzden hepimiz kitaplarımıza sarılırız. Haddinden fazla ve dağınık okumanın tek müsebbibi iyi muhabbetin yokluğudur. Konuşamazsak da envai çeşit konuda yazarız, meğer ki iyi bir sohbetin akla getirdiği şeyleri yazmış olalım.

2014/08/26

Otobüsü kaçırmak

Genelde okulda yürüyorum. Ama bugünkü gibi yürümediğim zamanlarda şöyle bir şey sıkça oluyor: Durağa giden yoldaki ışıklarda karşıdan karşıya geçmek için beklerken, bineceğim otobüsün, 59R'nin, usulca geçip gittiğini görüyorum. Bu sabah da aynısı oldu. Bir ara bu olayın olduğu günleri kaydetmeye başlamış ve kafamda büyüttüğünden daha az gerçekleştiğini görmüştüm. Fakat bu sabah otobüsü izlerken gene mi diye yorgunca bir nefes vermekten kendimi alamadım.

Sonrasında düşündüğüm şey, ne yapsan boşuna oldu. Çünkü bu belirsizliği yenmek zordu. Otobüsün duraktan geçtiği saatlere baksan internetten, adamlar sanki hiç trafik yokmuş gibi periyodik saatler koymuşlar, alakası yok, sitede yazan saatlerin hiçbir geçerliliği yok. Otobüslerin arasındaki zaman sabit değil. Biri 10 dakika sonra geliyor, öteki 30 dakikayı bulabiliyor. İnanılmaz bir belirsizlik.

Sonrasında belirsizlik kavramıyla, medeniyet kavramının ilişkisini -kimbilir kaçıncı kere- düşündüm. Aslında medeni olmak, belirsizliği azaltabilmekle ilgili... Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bilmek. Hukuka başvurduğunda hakkının korunacağını bilmek. Herşeyin adamına ve yerine göre belirsiz olması değil, bir takım değişmezlere bağlı olması. Algoritmik harekete izin verebilecek kadar iyi tanımlı ve efektif sistemlerin olması.

Ve belirsizlikten ne kadar çok nefret ettiğimi düşündüm tekrar.

Bir insan nefret ettiği bir şeye maruz kalmaktan kaçamazsa ne yapar? Saldırıya geçer. Ben de konu üstüne doktora yapayım dedim zaten. Anormallik yok.

Eğer İETT otobüslerin o duraktan her geçişinin saatlerini bana veri olarak verebilseydi, o zaman otobüsün geçiş zamanlarını parametrik bir modele oturtur, elimde olan veriye koşullayarak yarın beni ilgilendiren otobüsün geçiş saatini, üstündeki olasılık dağılımıyla birlikte - yani belirsizliği de dikkate alarak, başarılı bir şekilde kestirirdim muhtemelen diye düşündüm, 59R'nin arkasından bakarken, seni adam ederim ama şükret daha önemli işlerim var dedim.