2016/08/15

Taleb at AUB

Bizim abinin mezuniyet konuşması. Şurada yazılı hali de var. Twitter'dan ara sıra beni kızdırıyor gerçi kendisi ama kredisi çok büyük bende. Bu konuşma da gayet iyi.
[Y]our biology is the best nonsense detector; use it to navigate your life.
kısmını özellikle sevdim. Kendisini tanımazken de bunu yapıyordum çünkü. Midemi bulandırdığı için, bütün vücudumun çalışmayı reddettiği sınavlar oldu; sonuçta geçmeyi reddettiğim için kalmıştım. Şimdi bakıyorum, biyolojim acayip bilgeymiş gerçekten de.

İyi seyirler.

2016/08/12

Rowling at Harvard

Now, I am not going to stand here and tell you that failure is fun. That period of my life was a dark one, and I had no idea that there was going to be what the press has since represented as a kind of fairy tale resolution. I had no idea then how far the tunnel extended, and for a long time, any light at the end of it was a hope rather than a reality. 
So why do I talk about the benefits of failure? Simply because failure meant a stripping away of the inessential. I stopped pretending to myself that I was anything other than what I was, and began to direct all my energy into finishing the only work that mattered to me. Had I really succeeded at anything else, I might never have found the determination to succeed in the one arena I believed I truly belonged. I was set free, because my greatest fear had been realised, and I was still alive, and I still had a daughter whom I adored, and I had an old typewriter and a big idea. And so rock bottom became the solid foundation on which I rebuilt my life.
Bence tüm konuşmayı da izleyin.

2016/08/09

İsmail

İsmail'in kardeşi onu anmak için bir site açmış. Onu görünce, burada başladığım ama bir türlü bitiremediğim İsmail yazısı geldi aklıma. Uzun zamandır ne yazmaya çalıştıysam sildim. Silbaştan yenisini yazdım.

Onu burada anmak özellikle yerinde çünkü biz İsmail ile aslında bu blogda tanıştık. Blogu yeterince gezerseniz mutlaka bir yazıda yorumuna denk gelirsiniz. Benim İTÜ'de olduğum zamanlar burayı takip eder, yorum yazar, ben de onun blogunu takip ederdim. Boğaziçi'ne geçince, bir süre buradan tanıştığımızı çaktırmadım. Ama eğitim ve bilim gibi konularla hakikice ilgilenen insanlar olarak uzunca muhabbetlere dalmamız uzun sürmedi. Bir gün ettiğimiz muhabbetlerin de etkisiyle ışık yanmış, 'Deniz konsepte aykırı mı lan yoksa?' diye. Gece gece Barış'ı aramış. Ertesi gün yanımda Schopenhauer'le dalga geçiyorlardı, dayanamadım lafa girdim, öylece dediler 'ne diye söylemiyorsun oğlum?' diye, resmileştirmiş olduk.

İsmail'i bilen biliyor, cana yakın, hevesli, gülümsemesini hatırlamamanın mümkün olmadığı birisiydi. Bir şeyler anlatmanın güzel olduğu insanlardan birisiydi. Ettiğim bazı laflara inanmaz, tahtaya götürür türettirirdi. Sosyal içerikli konularda, her samimi arkadaş gibi, sık sık ayrı düştüğümüz olurdu. Ben hiç eksik olmayan en radikal fikirlerimi ve eleştirilerimi İsmail'e gayet normal şeylermiş gibi açardım, şöyle kafasını geriye atıp 'Oğlum amma acayip adamsın ha!' diye samimice söylenirdi.

Bir keresinde, bölüm kapısından çıkıp çay içmeye gidiyorken aniden 'böyle blog yazıyoruz, Türkçe içerik oluşturuyoruz ama hiçbir kıymeti yok. Yarın başka birisi Amerika'da doktora yapmış diye, bizden çok daha kıymet verip, onlara öncelik verecekler' diyiverdi. Bu duygu diğerlerinden farklı işler yapan her insanda belirgindir, insan bazen her şeyden şüphe eder, ben bunları yapıyorum da ne oluyor duygusu iyice üste çıkar. Teselli edip, o blogdakileri değerli yapanın neye kıymet vereceğini bilmeyen insanların verip/vermediği değer olmadığını söylemiştim. Lafı böyle karıştırdım mı emin değilim (muhtemelen) ama ikna olmuştu, 'haklısın!' demişti. Eğer hayal ettiği gibi Türkiye'de hoca olabilseydi bu işte fark yaratacak, parmakla gösterilebilecek çok az sayıda insandan birisi olacaktı muhtemelen.

Stackoverflow tutkunuydu, oturup oradan insanların sorularını cevaplardı. Hatta bir keresinde Stackoverflow'da iyi bir profile sahip olmanın kendisi için pek çok şeyden daha motive edici olacağını söylemişti. Benim anlayamadığım bir şekilde yardım etmekten haz alıyor, aldığı ve öğrendiği her bilgiyi nasıl paylaşabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden görselleştirme araçlarını araştırıyor, blogunun tasarımına dikkat ediyor, kullandığı görselleri özenle tasarlıyordu. Bazen beni bilgisayarı başına çağırıp blogunun sağ köşesinde şu noktada bu not çıksa insanlar daha mı iyi anlar diye bana soruyor, uzun uzun uğraşıyordu. Onun kadar bu işe düşkün birisini tanımadım. Bu yüzden çok çok iyi bir öğretmen olacaktı şüphesiz.

Ardından hepimiz ikilem içinde kaldık, anlayamadık. Sevdiklerimize sarılıp ağrımızı hafifletmeye çalıştık. Tabii o zamanlar dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair çok daha az bilgim vardı. Sebepler düşündüm, kendi içimde bir sürü şeyi suçladım. Ama sonuçta bir sebebi de yoktu sanırım. Yaşadığı 30 yıl içinde bu kadar çok insanın hakkında o kadar güzel şey söyleyebildiği, tanıdığım tek insandı. Şimdi adına yaz okulları düzenleniyor, onun mutlu olacağı gibi insanlar onun adına bilgilerini birbirleriyle paylaşıyor ve muhtemelen ilerde daha güzel şeyler de yapılacak. Hakikice verdiği emeği boşa gitmedi, hep istediği gibi insanlara ilham veriyor. En azından onu görmek güzel.

2016/08/06

Zamanı gelmedi mi?

Bugünkü akademisyen güruhuna bakıldığında insanın içine fenalık veren bir insan profili var. Çoğunluğu garip bir nerdlik deryası içinde, insan ilişkilerini anlayamayan, süper steril ahlaki duruşunu akademi dışındaki her şeye (Türkiye'de Erdoğan, ABD'de Trump, İspanya'da bilmemne vesaire) yönelterek (ama akademi içindeki herşeyi görmezden gelerek) ahlaklı olduğunu zanneden, hayatını grant yazma veya reviewerlar ile mücadeleyi otomatize etme üzerine kurmuş, en temel özellikleri ölümüne sıkıcı olmak olan insanlar. Hayatı boyunca işleri rast gitmişler. Neden bu problem çözülürse büyük bir iş yapılmış oluyor ki? sorusuna tipik olarak çünkü herkes öyle düşünüyor diye cevap verenler. Birbirlerini taklit edip, CV mühendisliği yapanlar, çözdükleri problemi neden çözdüğünü bilmeyenler. Reviewer oldukları zaman en aptalca yorumları yazanlar, sırf bir lafı söyleyebildiği için söyleyenler!

Tabii benim bunlara karşı nefretle karışık duygularımda pek çok şeyin etkisi var ama orasını geçelim şimdilik.

Oysa eskiler böyle mi? Birçok saçmalık yapmışlardır eminim ama ellerini kirleten, risk alan adamlardan geçilmiyor bilim tarihi. Dünyanın en sıkıcı işlerini büyük bir ciddiyetle yapan bugünkülerin yanında, teleskoplarını tüccarlara satmak için girişimcilik peşinde koşan Galileo; iç işleri bakanı Laplace; Mısır'da tarih enstitüsü kurmuş ve valilik yapmış Fourier; askeri deniz üssü yapımında kariyerine başlayan Cauchy; aslen hukukçu olan Fermat; simyacı, okültist ve para basımından sorumlu Newton; fabrikatör James Joule; patent memuru Einstein... Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Sayısız icatlarıyla sayısız küçük katkıda bulunmuş binlerce zanaatkar ve irili ufaklı pek çok biliminsanı var. Bilimin bu tarz hakiki olarak heyecanlı insanların elinden çıkıp, spekülatif bir spor haline dönüşmesi son yüzyılın işi. Ve kalıcı da olmayacak.

Geçenlerde Elon Musk'ın hikayesinin anlatıldığı şu çok güzel kitabı okudum. Kitap 2013 yılında yayınlanmış. O sırada geçenlerde şahit olduğumuz drone landing'in henüz planları var ve elbette havacılığın ileri gelenleri bunun nasıl imkansız olduğunu tekrar edip duruyor. Sadece üç yılda mühendislikte katedilen mesafeyi görüyorsunuz. Bunun yanına, neredeyse hiçbir şey söylemeyen dergi makalelerinin kabul olmasının iki yılı bulması ve uğraştığınız onca aptallığı koyun. Niye yayınlıyoruz ki o makaleleri sorusunun cevabı bile yok!

19. yüzyıl fizikçisini, 21. yüzyıldaki fizikçiyle; ondokuzuncu yüzyılda adına biliminsanı denenleri bugünün akademisyenleriyle karıştırmamak gerekiyor. İkisi farklı meslekler.

Bana bu eski karakterleri canlandırmanın vakti gelmiş gibi geliyor. Sizce de öyle değil mi?

2016/06/28

Hayatın İçinden (9): Azınlıklar

Bugün konferanstan sonra insanlarla muhabbet ederken konu Türkiye'deki azınlıklara geldi (çünkü Fransa'daki aşırı sağ ve ABD seçimlerini (Trump) ve Brexit'i konuşmaktan bıktığım için, konuyu kasten Türkiye'ye çektim). İlk önce Ermeni soykırımı var mı sence diye sordular. Elbette dedim. Kim reddediyorsa ciddiye almayın diye ekledim.

Sonra bir noktada Türkiye'de eskiden Yunan alfabesiyle Türkçe yazan, Türkçe konuşan Hristiyan toplulukların olduğunu anlattım. Hatta yakınlarda antik Yunanca konuşan (kendileri muhtemelen Lazca zannediyor) bir Karadeniz köyü keşfedildiğini anlattım. Ağızları açık kaldı. Tüm bu renklerin hem Osmanlı hem de Cumhuriyet işbirliğiyle yok edildiğini anlattım. Tabii ki cumhuriyetin seküler ve bu tip topluluklara töleranslı olduğunu düşünüyorlardı. Yok öyle bir şey dedim. Önceki politika neyse, konu din farklılığı olunca, son 100 yılda hiçbir şey değişmediğini anlattım. Mesela cumhuriyet döneminde Yunanca bilmeyen, Türkçe konuşan ve bahsettiğim Yunan alfabesiyle Türkçe yazan Hrıstiyanların Rum diye Yunanistan'a sürüldüğünü, aynı şekilde Türkçe bilmeyen Yunanca konuşan Müslümanların Türkiye'ye sürüldüğünü anlattım. Türkiye'nin batısındaki Yahudilerin 1934'te başına gelenleri ve bunun o zamanki hükümetle ilişkisini anlattım. İnanamadılar.

Sonra da yarım yamalak lise tarih bilgisiyle ileri geri konuşan çokça Türk göreceksiniz, hiçbirine inanmayın diye ekledim. Bunlar okulda anlatılmıyorsa sen niye biliyorsun dediler. Merak ediyorum dedim. Ama aslında derdim başka. Bedel ödeyen ve kimsenin hakkına sahip çıkmadığı kimsesizlerin yeri bende çok ayrı. Bunca yıldır asla boş verebildiğim bir şey olmadı ve bunun ilgi ve merakla alakası yok; neden bilmiyorum, ama bu varoluşsal bir mesele benim için. Bir tek insana bile haksızlık edilmişse, onların yanında durmayı (elimden geldiğince) bir görev olarak biliyorum. Dünyada başka tek bir insan buna tenezzül etmiyorsa bile, bu benim görevim. Bence.

Kant da aynı fikirdeymiş. Kötü bir şey olmasa gerek.

2016/06/23

Unbroken

Yes! :)

2016/05/01

Hayatın İçinden (8): Reddediş

Ve. Sonunda buraya da yazmam lazım. Öncelikle kendime diyeyim: Bir daha hiçbir şeyi ayak basıp, başlamadan duyurmamak lazım!

Geçen salı, burada geçen ay duyurduğum Queen Mary kabulünü geri çevirdim. Yani gitmemeye, Madrid'de kalmaya karar verdim (artık ne kadarı karar vermek olduysa).

Hem Facebook'a, hem buraya yazmış olduğum için toparlamak sıkıntılı oldu tabii, aile, eş dost falan. Neyse, geçti gitti. Burada çok sevinen bir arkadaş vardı, onun için de üzgünüm; şans bu kez de yaver gider gibi yapmış!

Bu birkaç hafta içinde ne kadar değiştiğimi kelimelerle, yazarak anlatmam zor. Bambaşka bir insan haline geldim. Bunu da bilerek, isteyerek yapmadım; niye oldu bir fikrim de yok. Ama olayları ele alışımdaki farklılıklara ben de şaşırıyorum. Oluyormuş demek ki.

Şimdilik bu kadar. Ara sıra yazmayı umuyorum.

2016/03/24

Hayatın İçinden (7): Başvuru

14 Aralık'ta Londra'ya indim. 15 Aralık'ta hocayla konuşunca yaptığım ilk iş, hocaya 'buraya gelmek istiyorum' demek oldu. Önce biraz tereddüt etti, para bulabilir miyiz, sen istediğine emin misin, burada hayat zordur vb. Ben İstanbul'da yaşadım sorun olmaz dedim. İkna ettim. Başvuru belgelerine baktım bir yandan. Her şey tamam, ama dil eksik. Kolay diye düşünüyorum. Başvuru son tarihi 31 Ocak. Bir buçuk aydan fazla var. Ne olur, ne olmaz diyip, TOEFL için yer bakmaya başladım. Madrid'de en erken 30 Ocak. İstanbul? 30 Ocak. Adana? Yok. Ankara? Yok. İzmir'e, Antep'e bile baktım. Yok! Okula sordum, 31 Ocak'tan sonra başvurabilirsin ama burs ve kalacak yer için yardımcı olamayız, muhtemelen çok zor olur dediler. TOEFL yoksa IELTS vardır, Madrid, İstanbul, Ankara, Adana, en erken 15 Ocak. Yok, yok, yok! Bir yandan Olmaz diyorum. Bu şekilde bitemez.

İki gün sonra jeton düştü. Londra'da yok mudur?

17 Aralık günü, 19 Aralık'ta TOEFL için yer buldum. Maps'ten hızlıca adrese baktım, merkez Londra'da bir yer çıktı, kolay! 200 dolar + 40 dolar üç günden yakın başvurduğun için. Ne olacak? Aldım gitti. Fakat onay e-postası gelince gözlerime inanamadım: Çünkü şehir yerinde Londra değil, Luton yazıyordu! Önceki adres yanlışmış, isim benzerliği. Kısa bir süre ben tamamen yanlış görerek aldım herhalde diye düşündüm. Neyse, azıcık araştırınca gördüm ki Luton, Londra'nın 50 km dışında bir yermiş. E nasıl gideceğim? Tren var, 1 saatten fazla sürüyor. Sınav sabahın köründe. Erken gitmem lazım, kaybolma ihtimalime karşı.

Gece uyuyamadım, kırk türlü tilki dönüyor, zor zamanlar. Sanırım 2 idi daldığımda. Sabah 5'te uyandım. Etraf zifiri karanlık. Metroya binip tren istasyonuna gittim. Kimsecikler yok, girişler açık. Ama bendeki kart geçmez eminim, çıkamam öteki taraftan, bir yerden bilet almam lazım, gişeler kapalı. Birine sordum, gösterdi makinaları, bileti almayı başardım. Trene, tam emin olmadan, bindim. 5 durak sonra koca kompartımanda sadece ben kaldım, eski püskü tren sallana sallana ülkenin ortasına doğru gidiyoruz hissiyatındayım. Dışarısı hala zifiri karanlık. Tren eski olduğundan, haliyle duraklar sesli okunmuyor. Sürekli tetikteyim. Luton! -- Bizim Leganes'e benziyor, her yer kapalıdır, açık yer de yoktur, kahvaltı da edemem herhalde, felaket uykum var, başım ağrıyor allah kahretsin, kahve bulsam toprağı öperim diye düşünüyorum. Tren istasyonundan çıktım ve karanlıkta en anlamlı logoyu gördüm: Starbucks! Hakkaten toprağı öpecektim az kalsın. Solo söyledim, Americano içersem sınavda tuvaletim gelir falan, nemelazım. Kız paraları karıştırmama güldü (50 sent, 1 pounddan büyük çünkü!) Welcome to UK, this is just beginning! dedi, bir şey diyemedim sadece gülümsedim.

Sınavdaki tek sıkıntı yanımdaki kızla aynı anda konuşma kısmına başlayıp, sürekli aynı sorularda tesadüf sürekli ters argümanları savunmamız oldu. Ara ara o beni, ara ara ben onu kitledim sanırım. 3. roundda 1 saniye önde olduğumu farkettim, makineli tüfek gibi konuşmaya çalıştım. Notlandıranlar ne olduğunu anlayamamıştır, o bölümden 23 vermişler o yüzden. Ama 109 aldım, paçayı epey güzel şekilde yırttım.

Sonuç çok optimal bir zamanda elime ulaştı. Her şeyi toparladım ve başvurdum. Ve 1 aylık bekleme süreci başladı. İçimdeki optimist ile pesimistin kavgasına sahne oldu bu süreç. Bir tarafım olmazsa hiç şaşırma diyor. Klasik. Zaten bir önceki sene başvurularla geçmiş: Max Planck'a başvurmuşum, grup lideri almak istemiş, uğraşmış, ama enstitü başkanına takılmışım. Ecole Normale Superieure'de bir pozisyona başvurmuşum, sadece diğer bir adayla shortliste kalmışım, olmak üzereyken olmamış. Geri dönüş bile alamadığım sayısız başka başvuru... Olmayabilir diyorum, bir şeye takılıverirler. Mülakattı, hır gürdü, fonlar azmış, çok başvuru gelmişmiş (hadi ya!) falan derken, oluverdi. Hem de bursu okuldan almayı başardım, yani hocanın kendi fonlarını taşımasına ısrar etmeme gerek kalmadı!

Bu blog benim akademik maceramın dökümü gibi, buraya yazdığım her zehir zemberek yazı Türkiye'deki okullarda uğradığım gerizekalılıkların sonucu. O yüzden mutlu sonu da buraya yazmak lazım. İnsan tabii gitmeden emin olamıyor. Oldu mu gerçekten? diye. Londra'ya ayak bastığımda tekrar yazarım buraya. Şimdilik sadece kabul edildim! diyeyim, böyle kalsın.

2016/01/26

Adam Olmak

Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek.
Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, adam oldun demektir…
Rupyard Kipling

2016/01/19

Rastgele Anılar (7): Düşünmek

Bizim ortaokulda, okulun bahçesinde yuvarlak, etrafı taş ve içinde ağaçlar olan yerler vardı. Uzunca yazmaya gerek yok, ağaç dikmişler, etrafını sarmışlar işte. İnsanlar bu taşlara otururlar, etrafı seyrederlerdi. Bense tenefüslerde bu taşlara ters bir şekilde oturur (yani yüzüm dışarı değil, ağaca doğru bakarak), kafamı bacaklarımın arasına alır, uzun uzun düşünürdüm. 12 yaşında bir çocuk neden böyle olur? Kimbilir?

O zaman sınıfta aşık olduğum bir kız vardı, tabii ki sınıfın en çalışkanı ve tabii ki benimle ilgilenmiyordu. Bir keresinde yine ben bu şekilde otururken, en yakın arkadaşıyla birlikte yanıma geldiler. Yanıma oturup benimle konuştular. Bana böyle yapmaları çok garip gelmişti, niye ki? acaba beni seviyor mu? demiştim, mutlu falan olmuştum. Şimdi düşündüğümde, herkesin alabildiğine acımasız olduğu o yaşlarda, bunu yapmaları ince bir hareketmiş diye düşünüyorum.

Bugün, nedense, bu anı aklıma geldi; kantinde bölümün sekreterini gördüm kahvaltı alırken, selamlaştık, başka yere oturmak ayıp olur, ama yanlarına gitmek istemedim, düşünmem lazımdı, evet düşünmeliydim ve sonuçta en kuytu köşede ve dışarı bakıp dalabileceğim başka bir yere oturdum. Ben kantinden çıkarken sekreter görüşürüz deniz diye seslendi, dönüp görüşürüz derken belli belirsiz yukardaki olayı hatırladım. İnsan neden olduğunu bilmeden hisseder, sekreter de benim için belli belirsiz endişeleniyor gibiydi. Zaten uzun bir süredir benim yapmam gereken işleri, bana söylemeden, benim için hallediyormuş. Son birkaç günde, birkaç yerden onun işi bu değil, senin yapman lazım dediler. Bense bunun farkında bile değilim, habire kapısını çalıp şu işi halletmemiz lazım diyorum. Benim için form dolduruyor, getiriyor, imzalatıyor; halbuki o formu benim bulup, imzalayıp, gereken yere vermem gerekiyormuş! Allahtan Adana'dan dönerken ona bir kutu lokum getirmeyi ihmal etmemiştim.