2017/11/14

Temizlik notu

Blogun büyük kısmında bir temizlik yaptım, sadece anısı olan birkaç yazı ve sevdiğim kitap alıntıları dışında bir şey bırakmadım.

Bu süreçte bir de yanlışlıkla RSS takipçilerine eski bir post (İTÜ kütüphanesinde çekilmiş bir fotoğraf) gitti sanırım, idare ediniz artık.

2017/01/25

Bilimsel metodolojiyi düzeltmek

Dün Twitter'da paylaştım ama buraya da bir not düşme ihtiyacı hissettim şuradaki haber hakkında: Bir milyarder, 22 yaşında trader olmuş 38 yaşında da 3 milyar dolara yakın bir kişisel servetle emekli olmuş, filantropi olarak da bilimsel metodolojiyi düzeltme işine girişmiş. Ne güzel! Tam olarak milyardolarlarım olsa yapacağım şey. Meğerse yıllardır ortalığı sarsan Ioannidis'in çalışmaları (Why Most Published Research Findings Are False) veya son zamanlardaki tekrarlanabilirlik krizine giden çalışmalar bu arkadaşın vakfı tarafından fonlanmış. Haberim yoktu. Ciddi ciddi adamlar yapmış.

Böyle şeyler görünce çok seviniyorum çünkü aslında sırtımdan yük alınmış gibi hissediyorum. Ioannidis'in makalelerini okuduğumda da aynı şeyi hissetmiştim.

Yazıda birkaç tane buraya alıntılamaya değer paragraf var. Mesela şu sıkça düşündüğüm bir şeydi:
“As a general rule, the incentives related to quantitative research are very different in the social sciences and in financial practice,” says James Owen Weatherall, author of The Physics of Wall Street. “In the sciences, one is mostly incentivized to publish journal articles, and especially to publish the sorts of attention-grabbing and controversial articles that get widely cited and picked up by the popular media. The articles have to appear methodologically sound, but this is generally a lower standard than being completely convincing. In finance, meanwhile, at least when one is trading with one’s own money, there are strong incentives to work to that stronger standard. One is literally betting on one’s research.”
Traderlar da veri ile ilgileniyor ama hipotezlerine para yatırıyorlar. Eğer yanlış çıkarsa para kaybediyorlar. Bu yüzden kestirim hatalarına karşı çok daha dikkatliler. Peki biliminsanları? Salla gitsin, kimse kontrol etmiyor zaten sonuçları, en fazla geri çekeriz olur biter. En fazla geri çekeriz kısmını düşündüklerini dahi sanmıyorum. Bu araştırmalarda hep sosyal bilimcilere odaklanmışlar ama fen bilimcilerin çok farklı olduğu söylenebilir mi?
“Scientists really do want to discover things that make a difference in people’s lives. In a sense, that’s the strongest weapon that we have. We can feed off that.” Figuring out exactly which rewards work best and how to simultaneously change the incentives for researchers, institutions, journals, and funders is now a key area of interest for Goodman and Ioannidis.
Doğal olarak ne tip bir ödül yapısı kurabiliriz diye düşünüyorlar. Birkaç özelliği baştan belli: Hatalar biliminsanına zarar vermeli ama biliminsanlarını riskten sakınma moduna sokacak kadar da kötü olmamalı (Aynı şekilde öğrencilerin performansı ve başarısızlığı için de kesin ödüller ve cezalar olmalı, yoksa pek çok arkadaşımın başındaki danışman piskopatlığı belası hiç bitmez). Ödüller de aynı şekilde motive edici olmalı. Böyle yüzlerce madde listelenebilir. Ama benim listelenmiş maddeler ve dayatılması gereken kurallar ile bir yere varılacağına dair pek umudum yok. Neyin çalışabileceğine dair birkaç fikrim var ama şimdilik yazmak için erken.

2015/08/21

Kuşlara uçmayı öğretmek

Üniversite eğitimi hakkında Nassim Taleb'in güzel bir metaforu var: Kuşlara uçmayı öğretmek (lecturing birds on how to fly) diye çevirebiliriz. Metafor şöyle:

Yeni doğmuş kuşları sınıflara dolduruyorsunuz, aerodinamik, kuş anatomisi hakkında dersler veriyorsunuz. Yıllarca işkence ediyorsunuz, bazıları derslerde uyuyor, bazıları derslere gelmiyor, kimisi uçmak böyle öğrenilmez ki diye diye okuyor; yoklama falan alınıyor, işler ciddi. Sonunda kuşlar uçuyor! Herkes mutlu oluyor, kepler atılıyor. Hocalar öğrencilere gururla bakıyor, emekleriyle uçan kuş yetiştirmiş olmaktan gurur duyuyorlar, gözleri nemleniyor. Mezuniyet töreninde kol kola giriliyor, fotoğraflar çekiliyor, bölüm kültürü pekiştiriliyor.

Aslında olan ne? O dersler olsa da olmasa da, kuşlar uçmaya programlı, yine uçacaktılar.

Bir fikri anlamaya çalışmak yerine hemen cevap yetiştiren baştan kaybetmişlerin sorusu hemen geliyor tabii: E o zaman niye lise mezunları da üniversite mezunları gibi işler çıkarmıyor?

Basit.

Bir, üniversite bize Montessori okullarının öğrenciye yaptıklarını yapıyor. Derslerin bir-ikisi dışında hepsi kariyerlerinin başında gişe memurluğu sınavı yerine yanlışlıkla araştırma görevlisi sınavına girmiş arkadaşlar tarafından verilse de, kütüphaneye girdiğinde aklına hayaline gelmeyecek konularda kitaplar buluyorsun, daldıkça dalıyorsun. + Internet. Aklına gelen her şeyi araştırabiliyorsun. Derse gitmeden, kütüphaneye gitmek serbest (yoklama alan dinozora denk gelmediysen). Mesela ben İTÜ'yü hiç sevmez ama kütüphanesiyle (ve kampüsüyle) aşk yaşardım. Hiç almadığım ama hep yerlerinde duran kitaplarım vardı, gidip gelip onları okurdum. Üniversiteler bir sürü imkan tanıyor, güneş arabası takımına girebiliyorsun, rüzgarla çalışan araç projesinde çalışmak isterim diyince girebiliyorsun, bir sürü değişik aktivite. Geriye baktığımda (küfretmeyin ama) İTÜ'nün bu konudaki çeşitliliğine şükrediyorum. İki, daha basitçesi, lise mezunları da bugün internet sayesinde pek çok şey başarabilirler aslında, fakat lise diplomasıyla hiçbir yerde işe başlayıp, kendini gösteremezsin. Yok öyle bir şey.

Üniversite eğitimi diyince aklıma, artık, kuşlara uçmayı öğretmekten başka bir şey gelmiyor. Araştırma bambaşka bir dünya. Araştırma grubu kurup orada öğrencileri eğitmek de başka bir şey (usta-çırak olabilecek sorumluluk duygusuna sahipsen). Ama temel olarak eskiden beri akademiyi şöyle böyle desem de hep devam eden 'hoca' olma isteğimin, neden şu anda sıfırlandığını çok daha iyi anlıyorum. Çünkü ilk sene gözleri ışıldayıp, son sene her şeyden nefret eden öğrenciler göreceğim ve dahası bunu kişisel olarak engellemekte hiçbir fonksiyonumun olmayacağı açık. Mükemmel bir ders hazırlasan bile diğer derslere küfretmekten her şeyden bıkmış insanlara, bir dönemde bir cümle aktarabilirsin belki. Kaç tane normalde meraklı ve yetenekli mühendis, girişimci, biliminsanı olacak insanın, üniversitede kendilerine gösterilen teknik içerikten tiksinip, pazarlamacılığa razı olduğunu gözlerimle gördüm. Yüksek lisans, doktora jürilerine gitsen istekli, parlak öğrencilerin, dingil dingil konuşan birkaç ego balonunun lafları altında ezildiğini göreceksin. Kavga çıkarsan, kavgacı olursun, hem öğrenciye bile zarar. Mecbur susacaksın.

Bu şekilde davranmak da mecburken, ülkeye ve dahası oraya çalışıp gelen öğrencilere büyük bir şaka olarak tasarlanan bu mekanizmaya ortak olmanın akıl karı bir tarafı yok diye düşünüyorum artık. İlerde olur da birileri bu yapıya el atıp, delik deşik ederse -ki umarım- sokağa çıkıp iş güvencesi için eylem yapanlara karşı -İTÜ Ar. Gör. eylemlerinde olduğu gibi- hiçbir sempatiyle bakmayacağım sanırım.

2015/01/27

Sessiz deliller

Sessiz delil probleminden daha önce ekşi sözlük'te bahsetmiştim (burada farklı bir boyutuna gireceğim):
ornegin sozluge girdiniz ve kopeklerin depremi hissetmesiyle ilgili yazilar/videolar goruyorsunuz. aciyorsunuz, gercekten depremden hemen once ayaklanan ve 'hissetmis gibi' gorunen hayvanlar mevcut. peki kac gizli kamera, kopekleri deprem aninda cekti ve hicbir tepki vermedikleri icin internete koymadi? bunun sayisini bilmiyoruz. eger 5 videoya karsilik, internete konmamis 10000 video olsaydi (ki muhtemel), bu o kopeklerin o anda rastgele, baska bir sebepten hareket yapma olasiliklari hakkinda ne dusunmemize sebep olurdu?
Bu kavramın bu tarz uygulamalarından çok daha geniş yorumları var.

Hepimiz hayatta kısıtlı şeylere maruz kalıyoruz ve derslerimizi genelde başımıza gelen olaylardan çıkarıyoruz. Bunun dışında fazladan bilgi almak istersek, kitaplara veya başkalarının fikirlerine başvuruyoruz. Eğer çok zengin (dolayısıyla çok iyi olduğu kadar çok kötü), diğer bir deyişle sadece kendimize yetebilecek tecrübeler edinemiyorsak veya bu yeteneğe sahip değilsek, dünyaya dair fikir kaynaklarımız genelde başka kaynaklar oluyor. Yani başkalarının hikâyeleri... Fakat kendi hayatıma dönüp baktığımda, beni en çok etkileyen, en çok strese ve travmaya sokan ve dolayısıyla en etkili (ve bir cümlelik) sonuçları çıkarabildiğim şeylerin hep başkalarına anlatamadığım -en fazla birkaç kişinin bildiği- şeyler olduğunu görüyorum. Yani hayat derslerimi ve olgunlaşmamı yaşadığım tecrübeler, aynı zamanda dışarıdan görünmesini tercih etmediğim şeyler... Haliyle insanlar (örneğin bu blogu okuyanlar) benim bu tecrübelerimi bilmiyorlar. Fakat aslında benimle ilgili bilmeleri gereken belki de tek şey aslında bu tecrübeler, ama onun yerine benim bunlardan çıkarımlarımı ikinci elden okuyorlar. Neyin buradaki yazılara sebebiyet verdiğini bilemiyorlar.

Aynı şeyi örneğin tarihsel karakterlere uygulamak da mümkün. Biliminsanlarına veya ünlü işadamlarına özenen & benzemek isteyenlerin başvuru kaynağı genelde biyografik çalışmalar oluyor: Fakat bu çalışmalar da aynı probleme açık. Bu tip çalışmalarda gerek biyografi yazarının, gerekse otobiyografın kendisi tarafından aktarılan nedensel açıklamalar, genelde gürültüden başka bir şey değil; çünkü asıl ilgili olan, asıl sonuçları getiren şey buralarda yok. Bu bir insanın aktarmak istemediği bir şey olabileceği gibi, yazarın farkedemediği (sözlere dökülemeyen) bir şey de olabiliyor.

Söze dökülemeyen şeyler kavramı birkaç açıdan önemli ve sessiz delil problemine içkin bir şey: Bazı şeyler söze dökülebilir, cümleler veya paragraflar haline getirilebilir değil. Bu tecrübî olanın sözsel olana üstünlüğünden geldiği kadar, yazıya dayalı aktarma biçiminin olayları bir dizi şeklinde ele almaya zorlamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla asıl ilgili olanı, gereken bilgiyi, hayatımızı değiştirecek olanı bize söyleyebilecek olanlar, bir şekilde söyleyemiyor veya söylemiyor; her zaman kritik olanı bilebilmek için oldukça büyük miktarda gürültüyü ayıklamak gerekiyor, bilgi ve gürültü ayrımında uzmanlaşmış olmak gerekiyor.

Haliyle gerek dramatik olayların açıkça aktarılmasındaki sorunlar, gerekse de sözel hale gelenin aktarılamaması gibi sebeplerden, kişisel hayatımıza fikirlerini katarak baştacı etmek istediğimiz filozoflardan ve yazarlardan önemli ölçüde eksik bilgi alıyoruz. Aynı şekilde biyografi kitapları hayatını anlattığı insanın başardığı şeylere nasıl yönlendiği ile ilgili bilgi vermekten çok uzak. Tarihsel bilgiler, arada tarihçi gibi bir kişinin olmasından dolayı bile, güvenilir değiller.

Neyi bilemeyeceğimizi biliyoruz. Peki neyi bilebileceğiz? Bu sorunun bir cevabı yok. Yapabileceğimiz en iyi şey -şimdilik- yanlış çıkarımlardan kaçınmak. Ve bu çook büyük bir şey.

Kaynaklar: Yazıda kullandığım fikirlerin hepsinin kaynakları: The Black Swan, Antifragile

2014/11/11

Geçmiş ve gelecek

Gelecekle veya insanlarla ilgili öngörüler yaparken, geçmişe çok fazla bakıyoruz. Geçmişi, bize gelecekle ilgili veri verecek bir veriseti olarak değerlendiriyoruz. Üstelik, geçmişte yaşanan olaylardan kurallar çıkarmaya çalışıp, bunu geleceğe uydurmaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımımızla ilgili iki temel problem var: İlki narrative fallacy, yani geçmişe hikaye uydurma hastalığımız. Buna göre, geçmişe baktığımızda objektif olarak verilerden hikaye çıkarmak yerine, hikayeleri verilere uyduruyoruz, geçmişte olan her şey bize bir hikaye içinde görünüyor. İkinci problem, aslında geçmişin gelecekle ilgili pek de bir şey söylememesi; ve burada açarak işleyeceğim asıl mesele bu.

Şu ana kadar az sayıda insan öldürmüş ama her 20 günde vaka sayısını ikiye katlayan Ebola hastalığını ele alalım. Geçmiş veriye bakıldığında Ebola, grip yanında önemsiz bir hastalık; çünkü gribin aldığı can çok daha fazla. Fakat, her 20 günde vaka sayısının ikiye katlanması çok ciddi bir dinamik. Bu durum, dinamik değişmezse, çok kısa süre içinde inanılmaz büyük sayılara ulaşılacağını haber veriyor. Yani geleceği belirleyen şey, geçmiş veri değil, 'drift'; verili bir andaki durum ve dinamik.

Daha insana yönelik başka bir örnek ise güven kavramı. Hepimiz insanlara güvenmek için, onlarla ilgili hislerimizi değerlendirmek için geçmişe bakarız. Geçmişte o insanın bize veya hayatındaki başka insanlara yaptıklarından, geleceğe o insanla ilgili bir projeksiyon çizmeye çalışırız. Bu açıdan bakıldığında güven, geçmişle ilgili bir kavram gibi görünebilir. Fakat durum aslında tam tersidir: Bir insanın, geçmişte tatsız şeyler yapmış olsa da, gelecekte asla o eylemleri tekrarlamayacağını bilseydik, o zaman güvenirdik... Çünkü güven bir insanın hareketlerini ne kadar öngörebildiğimiz ve o hareketlerin bizim anlayışımıza ne kadar uyduğuyla ilgili bir şey; yani gelecekle ilgili... Biz ise güven duygusunu geçmişe bakarak inşa ediyoruz. Oysa gelecekteki potansiyeli ölçmek için geçmiş veriye bakmak, fena halde sorunları olan bir yaklaşım.

İstatistiksel olarak da geçmiş verinin gelecek üstündeki etkisi çok az. Geçmiş veriden 'öğrenebilen' modellerin, gelecekteki öngörüleri oldukça kısıtlı, çoğu zaman yanlış. Bizim de öyle... Geçmişe fazla takılıp geleceği ihmal ediyoruz. Halbuki geçmiş veriyle öngörme yeteneğine sahip değiliz. Büyük bir belirsizliğin içinde yaşıyoruz ve belirsizlik içindeki hareket olanaklarımız (biz tersi yönde bir ilüzyona sahip olsak da) çok kısıtlı.

Peki bu belirsizlik ve bilinmezlik içinde nasıl hareket edilir? Geçmişi o kadar da ciddiye almazsak, geleceği nasıl öngörebilir, kararlarımızı neye göre alabilir, insanlara neye göre güvenebiliriz? İnsan davranışlarında ve sosyal sistem dinamiklerinde belirleyici olan 'geçmiş' değilse, nedir? Bunların hepsi doktora tezlik konular. Belki sırası geldikçe el atarız.

2014/10/04

Kendini bilmek

Geçenlerde tutarlılık ve dürüstlük üzerine bir yazı okudum. Hayatımda okuduğum en aydınlatıcı şeylerden birisiydi. Yazıda yazar, tutarlılığın ve dürüstlüğün aynı anda varolamayacağını - tutarlılık arayışının kaçınılmaz olarak dürüstlükten yediğini, dürüstlük arayışının ise kaçınılmaz olarak tutarsızlık ithamını getirdiğini yazıyor. Çünkü tutarlı olmak adına hissettiklerimizi baskılarsak, dürüst olmuyoruz. O anda hissettiklerimizi dürüstçe ifade edersek, tutarlı olmuyoruz. Yazı meramını çok net anlattığı için, özeti geçip kendi düşüncelerimi ifade edeceğim.

Uzun süredir, insanın 'içindeki şey' üzerine düşünüyorum. Bundan kasıt şu: İçimizde kontrol edemediğimiz bir taraf var. Mesela müzik dinlediğinizi düşünün. Müziği sevip sevmeyeceğinize düşünerek karar veremezsiniz, bu oldukça zordur. Müziğin size içkin ve sizin anlamadığınız bir şeye hitap etmesi ve orada kendini 'sevdirmesi' gerekir. Hangi müzikleri seveceğimizi öngörmek ise zordur - örneğin bazen çok sevdiğimiz tarzda bir albümü hiç sevmezken, bazen hiç tarzımız olmayan müzikleri çok severek dinleriz. Buradan çıkacak sonuç şudur: İçimizdeki şeyi tanımıyoruz, manipüle etmenin yolları varsa da, oldukça kısıtlılar. Ne yapınca ne hissedeceğimizi bilmiyoruz, düşünerek de bulamıyoruz; en iyi ihtimalle bir tahmin yapıyoruz ama çoğu zaman bu tahminler boşa çıkıyor. Hayatta yapabileceğimiz en iyi şey içimizdeki şeyi 'bilebilmek', dolayısıyla karar alırken sonradan pişman olup olmayacağınızı, sonuçlarını kaldırıp kaldıramayacağınızı öngörebilmek... Ki yüzyılların bilgeliğinin 'kendini bilmek' (temet nosce) dediği şey bundan başka bir şey olmasa gerek. Yani hepimiz içimizde bu belirsizlik nüvesiyle yaşıyoruz. Hayat belirsiz, çünkü ne hissedeceğimiz belirsiz. Bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bir şeyi elde ettiğimizde kötü hissedebiliyoruz veya baştan kötü hissedip yine de üstüne gittiğimiz şeylerin sonunda çok mutlu olabiliyoruz. Bunu önceden öngörebilmek büyük bir kabiliyet ve kendini bilme erdemi gerektiriyor.


Kendini bilen insan, tutarlılık ve dürüstlük arasındaki boşluğu bir nebze olsun kapatabilir - asla tamamen mümkün olmaz bu - ama bir miktar neden olmasın? Yazıda yazarın dediği gibi bazen 'sıkılıyorum' derken bile sıkıntımız geçebiliyorken, bu tutarlılık vs. dürüstlük boşluğunu kapatmak asla mümkün değil... Ama öte yandan bu boşluğu olduğu gibi kabul etmek ve 'bu böyle' demek de kabul edilebilir değil. İdealde seçimlerimizi, kendimizi bilerek yapabilir ve dolayısıyla sonuçlarıyla çok daha kolay yüzleşebiliriz. Gerçekte ise bunun böyle olmayacağını biliyoruz. Sadece dürüst veya sadece tutarlı olmayı seçmek işin görece kolay tarafı... Sürekli dürüst olabilir, tutarsızlık ithamını umursamayabiliriz; ama bu hem çokça belirsizliğe ve diğer insanların beklentilerinin fazlaca ihlaline (ve tatsız durumlara) yol açar, hem de topluma karşı kendimizi savunma baskısı yaratır. Aynı şekilde sürekli tutarlı davranmak adına dürüstlükten ödün verebiliriz; ama bu kez de dürüst olmamanın getirdiği hislerle mücadele etmemiz gerekir. İkisinin arasını kapatmak içinse, ne hissedeceğimizi bilebilmek, kararlarımızı ona göre baştan ayarlamak ve tutarlı hareketlerin ardından hislerimizi kontrol ettiğimizde sorun olmayacağı bir ortam yaratmamız gerekir. Hiçbir şey olmasa da, en azından kendimizin belirsiz tarafının ne kadar belirsiz olduğunu bilebilsek bile bir şeydir... Ne kadar pişman olabileceğimizi, ne kadar üzülebileceğimizi, nelere dayanıp, neleri kaldıramayacağımızı kestirebilmek ve buna yönelik önlemler alarak hareket etmek de büyük bir kabiliyet. Bunun için elbette doğrudan tecrübe etmek, fazlaca düşünmek, okumak ve insanı öğrenmek gerekiyor.

Hayat sadece bizim seçimlerimize bağlı değil elbette - dolayısıyla kendi seçimlerimizden emin olsak ve kendimizi bilsek bile başkalarına bağımlılıklarımızın bizi mutsuz etmesi kaçınılmaz. Haliyle felsefecilerin yalnızlığa verdiği değerin manasını da görebiliriz. Ama katılmak zorunda değiliz. Bunları bilmek, yine de mücadele etmeye engel değil; hatta böylesi daha güzel.

2014/09/06

İnsanlar ve kitaplar

Sohbeti bir kitaptan daha keyifsiz insanlarla dolaşmamak lazım. Ama, bir insanla sohbetten daha keyifsiz kitapları da okumamak lazım.
Genelde entelektüel olarak adlandırılan men of learning zevatı, insanlığın tüm bilgisinin kitaplarda olduğunu söylerler ve insani ilişkileri ikincil kılan bir perspektif çizerler. Onlara göre sohbet gevezelik, okumak ise her daim kategorik olarak üstte olan bir eylemdir. Halbuki bunun ne kadar yanlış olduğunu görebilmek için, psikiyatri denilen bilim dalına bakılması bile yeter... Zor zamanlar yaşayan insanlar, kitaplarda teselli bulabilirler; ama hiçbir kitap bir insan kadar kuşatıcı olamaz. Dolayısıyla psikoterapi denilen şey, aslında binlerce kitabın birlikte veremeyeceği kuşatıcılığı veren bir insanla sohbetten ibarettir. Bu gerçeği kişisel hayatlarımızdan hepimiz biliriz. Haliyle kitaplara değil de, belli bir bilgelik nüvesi taşıyan insanlara ihtiyaç duyarız.

O yüzden bir insanla sohbet ederken en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, belli kitaplardaki bilgilerin tekrarı değildir. Hepimiz böyle insanlarla sohbet ederken ölümüne sıkılırız. Mesela tartışılan bir konuyla ilgili tarihi bilgileri kronolojik sırayla veren insanlarla karşılaşmışızdır. Bu insanlar kuru bilgileri ezbere bir biçimde ortaya döker, tartışılan meseleyi iyice komplike hale getirirler; çünkü şimdi ortada dikkate alınması gereken çok ve kuru bilgi vardır. Ama bu bilgileri asla nedensel yorumlarla dile getirmezler, haliyle hiçbir gerçek düşünme eylemi gerçekleştirmemiş oldukları halde, bilgili görünürler. Bu insanları bilgili olarak niteleyen insanları da ayrıca not etmek gerekir tabii...

Bir insanla sohbet ederken ihtiyaç duyduğumuz şey, onun, tıpkı bizim gibi, maruz kaldığı sıradan hayat rutinleri karşısında, ince bir zekayla düşündükleridir. Çünkü zihnimiz günlük hayat rutinlerimizle fazlaca meşgul olur ve aşkın her şey aslında er ya da geç çevremizdeki ufak şeylerin yansımasıdır. Haliyle özgün düşünen ve düşünce üreten insanlar binlerce kitaptan daha kıymetli olabilirler. Çünkü hiçbir kitap ve yazarı tecrübe ettiğiniz gerçekliği karşınızdaki insan kadar iyi kavrayamaz. Hatta sizinkine benzer deneyimler yaşamışa benzeyen yazarların yazıları, bazen sizin farkedemediğiniz detaylar yüzünden yanıltıcı dahi olabilir.

Tabii ihtiyaç duyduğunuz türden insanları bulmak, gelin görün ki, öyle kolay iş değildir. O yüzden hepimiz kitaplarımıza sarılırız. Haddinden fazla ve dağınık okumanın tek müsebbibi iyi muhabbetin yokluğudur. Konuşamazsak da envai çeşit konuda yazarız, meğer ki iyi bir sohbetin akla getirdiği şeyleri yazmış olalım.

2014/08/26

Otobüsü kaçırmak

Genelde okulda yürüyorum. Ama bugünkü gibi yürümediğim zamanlarda şöyle bir şey sıkça oluyor: Durağa giden yoldaki ışıklarda karşıdan karşıya geçmek için beklerken, bineceğim otobüsün, 59R'nin, usulca geçip gittiğini görüyorum. Bu sabah da aynısı oldu. Bir ara bu olayın olduğu günleri kaydetmeye başlamış ve kafamda büyüttüğünden daha az gerçekleştiğini görmüştüm. Fakat bu sabah otobüsü izlerken gene mi diye yorgunca bir nefes vermekten kendimi alamadım.

Sonrasında düşündüğüm şey, ne yapsan boşuna oldu. Çünkü bu belirsizliği yenmek zordu. Otobüsün duraktan geçtiği saatlere baksan internetten, adamlar sanki hiç trafik yokmuş gibi periyodik saatler koymuşlar, alakası yok, sitede yazan saatlerin hiçbir geçerliliği yok. Otobüslerin arasındaki zaman sabit değil. Biri 10 dakika sonra geliyor, öteki 30 dakikayı bulabiliyor. İnanılmaz bir belirsizlik.

Sonrasında belirsizlik kavramıyla, medeniyet kavramının ilişkisini -kimbilir kaçıncı kere- düşündüm. Aslında medeni olmak, belirsizliği azaltabilmekle ilgili... Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bilmek. Hukuka başvurduğunda hakkının korunacağını bilmek. Herşeyin adamına ve yerine göre belirsiz olması değil, bir takım değişmezlere bağlı olması. Algoritmik harekete izin verebilecek kadar iyi tanımlı ve efektif sistemlerin olması.

Ve belirsizlikten ne kadar çok nefret ettiğimi düşündüm tekrar.

Bir insan nefret ettiği bir şeye maruz kalmaktan kaçamazsa ne yapar? Saldırıya geçer. Ben de konu üstüne doktora yapayım dedim zaten. Anormallik yok.

Eğer İETT otobüslerin o duraktan her geçişinin saatlerini bana veri olarak verebilseydi, o zaman otobüsün geçiş zamanlarını parametrik bir modele oturtur, elimde olan veriye koşullayarak yarın beni ilgilendiren otobüsün geçiş saatini, üstündeki olasılık dağılımıyla birlikte - yani belirsizliği de dikkate alarak, başarılı bir şekilde kestirirdim muhtemelen diye düşündüm, 59R'nin arkasından bakarken, seni adam ederim ama şükret daha önemli işlerim var dedim.

2014/07/16

Temizlik

Not defterime almisim, eskiden. Yine Mahcupyan.
Yaşamak kirlenmektir... Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız... Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor...

Hiçbir insan kendi gözünde gayrı insani olmayı kaldıramaz. Bu nedenle ‘temizlik’ kaygısı taşıyan komünlerde, bizatihi temizliğin yeniden insani bir nitelik olarak tanımlanması gerekiyor. İdeolojilerin entelektüel dünyadaki temel işlevlerinden biri bu... İdeolojiler dünyanın nasıl olması gerektiğini söyleyen öğretiler olduğu ölçüde, adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları ve bu arada ‘insanı’ da kendilerine göre tanımlarlar. Başlangıçta hiçbir ideoloji temiz kalmayı önermez. Aksine hayatın içine girmeyi, onu bir biçimde değiştirmeyi teşvik eder. Diğer bir deyişle ideolojilerin varlık nedeni hangi tür kirliliğin peşinden gideceğimiz konusunda bizi aydınlatmalarıdır. Yaşananları etkileyebilen ideolojilerin kendileri de yaşarlar ve doğal olarak kirlenirler. Örneğin tutarsızlıkları bilerek taşırlar, ahlaksızlıkla aralarına koydukları mesafeyi kaybederler, adaletsizliklerin bir bölümünü görmezden gelirler ve çoğu zaman mağduriyetleri kendi anlayışları doğrultusunda bir hiyerarşiye oturturlar.

Yaşananları etkileme gücünü kaybeden ideolojilerin takipçileri ise kendilerini yenik hissederler. Sanki başkaları gibi kirlenmek isteyip de kimsenin onun kirine önem vermediği bir çocuk gibi, evlerine kapanma eğilimi gösterirler. O andan itibaren kirlilik reddedilir, ideoloji artık sadece ‘temizliği’, temiz kalmayı önermeye başlar. Böylece doğanın kanunları bu ideolojik cemaati bir ‘entelektüel ölüm’ sürecine sokar. Hayattan dışlanmışlık ve yenilgi hissi, ‘temizlik’ teması etrafında yapay bir dünyada teselli aranmasına neden olur.

İşin ilginç yanı bazen bu hastalanma hali egemen sınıfın da başına gelebilir. Hatta büyük dönüşüm dönemlerinde küresel bir nitelik de alabilir. Bu durumun bariz tezahürlerinden biri insanlığı ideolojik olarak ikiye ayırmak ve kirlileri bir biçimde insandan saymamaktır. Gücü halen elinde tutuyor olmak bunu mümkün kılar... Böylece sadece temizlerden oluşan bir dünya varsayıp, kirliliği de onun ‘içinde’ yeniden tanımlar ve kendinizi kendi gözünüzde yeniden hayatın doğal parçası kılarsınız. Dışlanan kirliler ise insanlık dışı oldukları ölçüde meşru düşmanlara dönüşürler.

Ama hayatı yapay çerçevelere uzun süre hapsetmek mümkün değildir... Gerçek kirlilere dokunmayan, onları görmeyenler eninde sonunda kendilerinin hayatın dışında kalmış olduklarını, birer zombiye dönüştüklerini idrak etmek durumunda kalırlar.

2014/01/17

Erteleme ve doğallık

Hepimizin yaşadığı bir sorun var: Erteleme, ağırdan alma, gavurcasıyla: procrastination. Bu sorun o kadar yaygın ve evrensel ki, kimi zaman çok başarılı olduğunu düşündüğümüz insanların da bloglarında bu sorundan şikayet ettiklerini görebiliyoruz (ve yalnız değilmişiz diye seviniyoruz). Haliyle, bu sorunun 'nedeni' üzerine birçok şey yazıp çiziliyor.

Öncelikle bu sorunun nedeninin tembellik olmadığı malum. En azından benim için. Çünkü merak ettiğim şeyler için oturup çalışmak gibi bir 'çaba' bile göstermiyorum, her şey kendiliğinden oluyor. Dolayısıyla, ertelediğim şeylerin başka bir motivasyonu olmalı.

Şöyle ki, bir şey sırf merak için oturup yapıldığında, bunu saatlerce sürdürmenin hiçbir sıkıntısının yaşanmadığını herkes farketmiştir. Bu 'şey', uğraştığım projedeki kodun bir kısmı olabilir veya tamamen alakasız bir şey olabilir, blog yazısı yazmak olabilir, bir teorem ispatlamak olabilir, felsefe okumak olabilir vesaire. İçten bir merakla başlanılan bir işin 'saatlerce' sürmesi diye bir şey yok, her şey kendiliğinden oluyor. Peki buna erinmeyen insan neden önüne konulan işleri sürekli erteleyebiliyor?

Bunun sebebi şu: gerçek dünyada 'içten gelen' şeylerle, 'yapılması gereken' şeyler her zaman aynı değil. Dolayısıyla kucağınızda çalışılması gereken bir şey, proje, görev olarak yazılması gereken bir kod bulursanız, işi ertelemeye bağlayabiliyorsunuz. Çünkü, o anda size verilen işi aslında merak etseniz ve öğrenmeye niyetiniz olsa dahi, öğrenme süreci size 'doğal' gelmiyor. Atıyorum: İlgili konuyu merak ettiğinizde kendinize çok daha kolay gelebilecek yollar seçecekken, size dayatılan yolla o işi yapmak bunaltıcı olabiliyor. Çünkü -mesela benim için- nadiren gösterilen eğitim yolu faydalı olabiliyor - genelde iyi öğrendiğim şeylerin hepsini çeşitli kaynakları, önceden bilinmesi mümkün olmayan karışık sıralarda ve tekrarla okuyarak öğrenebiliyorum. Bu kişinin temeline ve çalışma şekline göre değişen bir şey sonuçta.

Kısacası, gerçek dünyada karşımıza çıkan pek çok iş, beklediğimizden ve idealize ettiğimizden çok daha dar ve konsantre bir öğrenme süreci gerektiriyor. Biz mükemmelliyetçi insanlar ise, 'olması gereken şöyleydi' diyerek veya bu sürecin 'doğal' hissettirmemesinden yola çıkarak, kendimizi bir anlamda demotive ediyor ve 'gerçek öğrenme' işini sonraya bırakıyoruz. Bu sonraya bırakma kararı da yapılan işe hakiki bir ilgi göstermeyi engellediğinden bir ertelemeyi getiriyor. Buna alternatif bakış açısı, önünde ne varsa onu olduğu gibi kabul edip, herhangi bir seviye ve ideal belirlemeden onu atlatmak. Çoğumuz 'idealist' olsak bile, örneğin sınav veya proje teslim tarihi öncesi idealistliğimizi bir kenara bırakıyor, ezberlenmesi gereken şeyleri ezberliyor, yarım-yamalak yapılması elzem olmuş şeyleri yamalayarak bitiriyor ve teslim ediyoruz. Öteki türlü hayatta kalamazdık. İronik ama, tam olarak bu şekilde iş yapmak içine sinmediği için akademiyi bırakan çok sayıda insan da mevcut.

Ben bu 'bakış açılarından' hangisini benimsemek lazım emin değilim. Kimileri idealist olmamayı ve önünde ne varsa onunla ilgilenmeyi öneriyor. Bu kısa vadede -ve belki uzun vadede- başarıyı garantileyen bir yaklaşım. Ama biliyoruz ki, insanın içine sinmeyen bir şeyi sürdürmesi imkansız. Öte yandan, insan idealist ve mükemmelliyetçi olmazsa, yaptığı işte bir kaliteyi ve hedefi tutturamıyor - genel bir resim çizmeye de uğraşmıyor. Böyle insanlara örnek tonla etrafta. 'Çok iyi' akademisyen olmuş, epsilon kadar bir alanda tonla yayın çıkarmış ama öte taraftan genel bir kalite anlayışı olmayan, çok teknik detaylar dışında çalıştığı şeyi dahi genel olarak bilmeyen insanlar bolca var etrafta. Bunlardan olmanın bir çeşit karınca olmaktan çok farkı var mıdır emin değilim açıkçası. İdealist olmanın vakit kaybı getirdiği çoğu yer olsa da, bir şekilde iyi yönetildiğinde ortalamada her zaman daha iyi bir yere çıkması gerekir gibi bir kanım var.

Son olarak, buradan pratik bir ders çıkarmak gerekirse, bir proje yöneticisinin veya ders veren bir öğretmenin iyi yapması gereken şey, sorumlu olduğu insanlara yönelik öğrenme sürecini 'doğal' hale getirmek olmalı. Bunun en iyi yolunun ufak dokunuşlar dışında hiçbir şey dikte etmemek olduğu bilinse de, gerçek dünya şartlarında mümkün olmayan bu ideale olabildiğince yaklaşılmalı. Belki akademide bunu göz önüne almayan yöneticilerin zararı çok görülmüyordur -- neticede öğrenci demotive oluyorsa bundan sorumlu tutulan kimse olmuyor, bir başarısızlık kriteri yok. Ama gerçek dünyada bu tarz yaklaşım farkı gösteren yöneticilerin bir fark yarattığı durumlar olmalı diye düşünüyorum. Tabii bu konuda elini kirletmişler ne düşünür bilmem.